Psikoloji ve Ahlak
Erol Güngör
Psikoloji "insan davranışlarının ilmi" diye tarif edilince ahlak onun
araştırma sahalarından biri oluyor. Ahlak, Sosyal Psikolojinin temel
konularından biridir. Sosyal Psikoloji iki bakımdan incelenir: Birincisi
bizatihi sosyal davranış olarak, ikincisi ise bir sosyal öğrenme konusu
olarak. Bu ikinci problem o derece psikolojik bir mahiyettedir ki, birçok
filozoflar ahlakı sadece psikolojinin konusu saymışlardır. Ahlaki davranış
bir normatif olduğuna göre insan bu normları nasıl öğrenmekte ve
benimsemektedir? Cemiyetin malı olan ahlak normları yine insanların sosyal
münasebetlerin eseri olarak nasıl doğmakta ve gelişmektedir? Ahlak
normlarının ve ahlaki davranışların değişmesi hangi temel faktörler
çerçevesinde izah edilebilir?
Ahlak normları sosyal normların bir çeşidini teşkil eder. Bunlar sosyal
normların psikolojisi bahsinde genel bir çerçeve içinde ele alınır.
Normların öğrenilmesi ve benimsenmesi ise sosyalleşme dediğimiz prosesin
büyük bir parçasıdır. Sosyalleşme denildiği zaman insanın biyolojik bir
varlık iken aynı zamanda sosyal bir varlık olması, insan toplumunun bir
üyesi haline gelmesi anlaşılmalıdır. insanın sosyal bir varlık olması ise
sadece bir öğrenme olayından ibaret değildir; bu öğrenme esas itibariyle
hayatımızın başlangıç yıllarını kaplar ve uzun bir zaman alır. işte bu
yüzdendir ki Psikolojide ahlak problemi büyük ölçüde bir gelişme
problemidir. insan ferdinin bebeklikten yetişkinliğe kadar geçirdiği
değişmeler bir taraftan da psikolojik ve sosyal anlamda gelişmeyi sağlar.
Biz bu progresif değişmelerden bir bölümüne olgunlaşma, bir bölümüne ise
gelişme adını veriyoruz. Olgunlaşma terimi öğrenmeye bağlı bulunmayan,
insandaki biyolojik potansiyelin sadece zaman içinde gerçekleşmesiyle ortaya
çıkan değişmeleri gösterir ki bunlara en iyi örnek yürümedir. Bizi asıl
ilgilendiren gelişme terimi, çevre faktörleriyle ilgili hayat tecrübesinin
meydana getirdiği değişme ve ilerlemeyi belirtiyor. Bu ikinci tip
değişmelerin oluş mekanizmasına genellikle "öğrenme" adını veriyoruz.
Ahlaki düşünce ve davranış daha çok öğrenme ile, yani gelişme ile ilgili
olmakla beraber burada olgunlaşma faktörlerini büsbütün dışarıda bırakmak
doğru değildir. Hakikatte olgunlaşma ile gelişme birbirinden ayrı
düşünülemez, çünkü psikolojik faaliyetler bunlara imkan verecek bir
olgunlaşma seviyesi olmaksızın meydana gelemez.
Gelişme ile olgunlaşma arasında yakın bir ilişki olduğu gibi, gelişmenin
çeşitli sahaları da birbiriyle çok yakın ilişki halindedir. Hakikatte
gelişme olayı bir bütün olmakla beraber biz onun içinde sosyal gelişme,
duygusal gelişme, zihni gelişme vs. gibi sahalar ayırıyoruz. Bu ayırım
sadece inceleme kolaylığı vermekle kalmıyor, aynı zamanda bu sahalardaki
gelişmelerin aynı hızla olmayışı bizim yaptığımız ayırıma başka bir meşruluk
kazandırıyor. Bununla beraber bir sahadaki gelişmenin öbür sahalardaki
değişmelerle yakından ilgili olduğunu gözden uzak tutmamız gerekiyor. Mesela
ahlaki gelişme zeka gelişmesinden ve duygusal gelişmeden ayrı düşünülemez.
Ahlaki hayatımız hem duygu, hem bilgi, hem de davranış olaylarının bir
terkibi halindedir.
Şu halde ahlak psikolojisi gelişme olayına büyük yer vermek zorundadır ve
nitekim ahlak problemiyle en çok uğraşanlar gelişmeci psikologlar olmuştur.
Fakat gelişmeci psikologların gelişme ve çevre terimlerinden ne
anladıklarını burada özellikle belirtmeliyiz; bunu yapmazsak özellikle ahlak
psikolojisi bakımından geçmiş yaşantının önemi ile ilgili görüşleri
birbirine karıştırabiliriz. Biraz önce gelişmeyi tarif ederken çevre
faktörleriyle ilgili hayat tecrübesinin (geçmiş yaşantı) meydana getirdiği
progresif değişmelerden söz etmiştik. Gelişmeci psikologlar çevre ile olan
münasebetler sonunda elde edilen tecrübenin edinilmesinde ve şekillenmesinde
olgunlaşmaya büyük yer vermektedirler. Onlara göre önemli olan, insanın
çevreden aldığı izlenimleri belli bir şekilde organize etme kabiliyetidir;
insan sadece çevreyi kendi zihin ve davranış şemasına sokmakla kalmaz, fakat
aynı zamanda kendi zihnini çevreye aksettirir ve çevreye bir anlam verir.
Gelişme dediğimiz olay çevreden alınanların basit bir birikiminden ibaret
değildir, öyle olsaydı kesiksiz bir şekilde devam edip giderdi. Halbuki
insanın gelişmesi her biri daha öncekileri de temsil etmekle birlikte
onlardan kalite olarak ayrılan merhaleler halinde olmaktadır.
Gelişme teriminden anlaşılan ikinci bir mana ise çevre ile olan tecrübelerin
ferdin yaşantısında devamlı bir birikim meydana getirdiğidir. Gelişmecilerin
aksine, bu ikincilere öğrenmeci psikologlar adını verebiliriz. Bunlar bizim
geçmiş yaşantımızın birbirinden kalite itibariyle farklı merhalelerden değil
de, her biri daha öncekini pekiştiren veya tashih eden öğrenme olaylarindan
ibaret bulunduğunu söylemektedirler.
Psikologları uğraştıran önemli bir başka mesele de ahlakın bir davranış
repertuarı olarak mahiyetidir. Çevre ile olan tecrübelerimiz gerek pasif,
gerek aktif bizde birtakım davranış formlarının oluşmasına yol açıyor.
Fakat bu davranış formlarının ferdin duygu ve düşüncesine akseden tarafı
neden ibarettir? Biz ahlaki davranışın gereğine niçin inanıyoruz ve ahlaki
durumlar karşısında ne gibi duygulara kapılıyoruz? Başka bir ifade ile,
başkaları öyle istediği için mi yoksa biz öyle inandığımız için mi ahlaklı
davranıyoruz? Bu meselenin sadece pratik önemi bulunduğu açıkça
görülecektir. Sadece ahlaki hareketlerin yanında bilgilerin verilmesi ise
bu bilgi duygularla tamamlanmadıkça ahlaki davranışı sadece bir hesap
meselesi haline getiriyor. Fakat ahlaklı davranışın bu üç boyutu bilgi,
duygu, hareket arasındaki ilişkiler tartışma konusu olmaktan hala çıkmış
değildir. Psikolojik ahlak teorilerinin herbiri, öbürlerini tamamen inkar
etmemekle beraber, bu boyutlardan birini ahlaki davranışın temeli sayar.
Kolayca akla geleceği gibi, Freud duygu unsuruna çok büyük önem veren bir
teori kurmuştur. Öğrenmeci ahlak teorileri davranışın hareket kısmına çok
önem verir, Piaget ve onu takip edenler ise ahlaki davranışın kognitiv
(zihni) yapısındaki gelişmeler üzerinde çok dururlar. Biz yeri geldiği zaman
bu meseleleri daha etraflı bir şekilde ele alacağız.
Psikologlar ahlak konusundaki asıl araştırmalarını temel psikolojik
proseslerin ahlakın öğrenilmesi, ahlaki bilgi ve duygu bakımından meydana
gelen değişmeleri, ahlaki davranışın öbür psikolojik değişkenlerle ilişkisi
vs. ortaya çıkarılmasına ayırmakla beraber, büyük ölçüde ferdi mahiyette
olan bu değişkenlerin yanısıra sosyal değişkenlerin rolünü de ihmal etmiş
değillerdir. insan davranışı boşlukta meydana gelmediğine göre, bu
davranışların çevre faktörleriyle çok sıkı bir ilişkisi bulunduğu
muhakkaktır. Özellikle mukayeseli çevre araştırmaları bize sadece uygulama
için rehber olmakla kalmaz, aynı zamanda temel psikolojik proseslerin
çevreye bağlı değişkenlerden arıtılarak daha iyi teşhis edilmelerine imkan
verir. Bu yüzden özellikle gelişme teoricileri kendi hipotezlerini değişik
kültür çevrelerinde araştırarak bunların genelliğini isbat etmeye
çalışmaktadırlar.
a. Bir "Değer Problemi" Olarak Ahlak
Ahlaki davranışın en ayırdedici özelliği birtakım insanların ve düşüncelerin
iyi ve kötü hükümleri çerçevesinde ele alınmasıdır. Biz bu türlü hükümlere
değer hükümleri diyoruz. Değer hükümleri birşeyin arzu edilebilir iyi veya
edilemez kötü olduğunu belirten ifadelerdir. insanlar, şeyler, insanların
davranış ve niyetleri hakkında değer hükümleri veririz: Çalışkanlık iyi bir
vasıftır, Demokrasi iyi bir rejimdir, filan marka arabalar çok güzeldir,
gibi. Dikkat edilirse ahlaki hükümler böyle birer değer hükmüdür, ama değer
hükümlerinin hepsi ahlakla ilgili şeyler değildir. Şu halde ahlaki hüküm
denince, ahlakla ilgili değer hükümleri kasdedilmektedir.
Ahlaki hükümler başlıca iki tipe ayrılabilir. Bunlardan birincisi ahlaki
mecburiyet veya mükellefiyet (yükümlülük) hükümleridir. Şu hareket veya şu
cins hareket ahlaki bakımdan doğru, yanlış, yapılması gerekir veya
yapılmaması gerekir, şeklinde verilen hükümler böyledir. Burada bir eylemin
ahlaki niteliği söz konusudur: Ailenize yardım etmelisiniz, gibi. ikinci
tipte ahlaki değer hükümleri vardır ki burada şahısların, şahsiyet
vasıflarının, niyet ve isteklerin ahlaki niteliği sözkonusudur: Ahmet iyi
çocuktur, dedikoduculuk çirkin şeydir, gibi.
Değer nedir? Değer hükmü birşeyin arzu edilebilir veya edilemez olduğunu
belirten ifade ise, o halde değer de birşeyin arzu edilebilir veya edilemez
olduğu hakkındaki inançtır. Fakat değer acaba sadece bir inançtan, yani
sübjektif bir yakıştırmadan mı ibarettir? Bizim inancımız dışında objektif
bir gerçeği temsil etmez mi? işte ahlak felsefesinin en eski, en çözülmez
görünen problemi budur. Bu soruya bir cevap bulabildiğimiz takdirde ahlaki
davranış ve düşünce konusundaki şüphelerimiz hemen tamamen ortadan
kalkabilirdi. Eğer ahlaki değerin objektif bir temelini bulabilseydik
anlaşmazlıklarımızdan kurtulur, kendimize şaşmaz bir rehber bulmuş olurduk.
Çünkü bu temeli bulmak, iyi ve kötü konusunda herkesin kabul edebileceği
esaslar bulmak demektir. Çeşitli felsefi ekoller ahlakın dayandırılması
gereken temel kıymet konusunda değişik görüşler getirmişlerdir. Biz biraz
sonra bunların bellibaşlılarını gözden geçireceğiz.
Psikoloji değer problemini felsefeden daha farklı bir şekilde ele alır.
Psikolojide değerin önemi onun objektif bir esasa dayanıp dayanmamasında
değil, fakat insan davranışlarının yol göstericisi olarak oynadığı roldedir.
Bu bakımdan psikolog değeri sadece bir inanç olarak alır ve bu ona yeter.3
Özellikle ahlaki davranış konusunda değer, bir kimsenin çeşitli insanları,
insanlara ait nitelikleri, istek ve niyetleri, davranışları değerlendirirken
başvurduğu bir kriter demektir. Bir örnek verelim: Ahmet iyi insandır.
Niçin? insanlara elinden geldiğince yardım etmektedir. Çünkü insanlara
yardım etmek iyidir.
Değer bir inanç olmak bakımından, dünyamızın belli bir kısmıyla ilgili
idrak, duygu ve bilgilerimizin bir terkibi demektir. Fakat değer, inancın
spesifik bir şekli olmak itibariyle ondan daha yukarıda bir zihin
organizasyonudur. Şöyle ki bir değer bir tek inanca değil, bir arada
organize olmuş bir grup inanca tekabül eder. Yukarıda örnek verdiğimiz
değeri misal alırsak, insanlara yardımcı olmanın iyiliği hakkındaki
inancımız bizim insan ilişkileriyle ilgili çeşitli hayat tecrübelerimizden
doğmuştur ve bunun içinde birden fazla inancın insanın kıymetine olan
inanç, iyilik yapmanın vicdan huzuru vereceğine olan inanç, yardımseverliğin
barışa yol açacağına olan inanç, Tanrının yardım edicileri sevdiğine olan
inanç vs.katkısı vardır.
Bu açıklama bizim tutum (attitude) hakkındaki tarifimize çok uymaktadır.
Gerçekten tutum da insanın dün
3 Şahısların değerleri yerine objelerin değerlerinden bahseden, yani bütün
objelerin birer değeri olduğunu söyleyen psikologlar da yok değildir. Bunlar
arasında Katz (1959) ve Campbell (1963)'i sayabiliriz.
Tutumun da değer gibi başlıca üç yapıcı unsuru vardır: Bilgi, duygu,
hareket. Nitekim biz bir değere sahip olduğumuz zaman onun hem tutulacak en
doğru yol olduğunu düşünüyoruz, hem o konuda duygusal davranıyoruz değere
karşı pozitif tavır takınıyor, aksi durumların aleyhinde bulunuyoruz, hem
de o değer bizi belli bir istikamette hareket etmeye itiyor. Bütün bu ortak
özelliklere bakarak değerle tutumu, yahut bir ahlaki değerle bir ahlaki
tutumu aynı sayabilir miyiz?
Tutum ve değer terimleri bazı psikologlar tarafından eş anlamda
kullanılmaktadır, bunlar (Nevvcomb, 1965; Campbell, 1963 gibi) değerlerin
tutumlara ait bazı özel durumları belirtmek üzere kullanıldığını
söylemektedirler. Değerler üzerinde sistemli çalışmalar yapan Rokeach (1968
a, 1968 b, 1973) ise tutum ve değeri ısrarla birbirinden ayrı kavramlar
halinde tarif eder. Rokeach bir tutumun bir inançlar organizasyonu olduğunu,
değerin ise tek bir inanca işaret ettiğini iddia etmektedir. Rokeach tutumla
değeri ayırdetmek üzere bunlar arasında yedi fark sayıyor (1973). Bu
farklardan en önemli görüneni, yukarıda belirtildiği gibi, değerin tek bir
inanca işaret etmesine karşılık tutumun birçok inançlardan teşekkül ettiği
iddiasıdır. Gerçekten, tutumun bir inançlar organizasyonu olduğu herkesçe
kabul edilir, fakat değerin çok özel biçimde tek bir inanca tekabül ettiği
iddiası, bizim kanaatimizce, hatalı bir görüştür. Rokeach bu görüşüne delil
olmak üzere tutum ve değerlerin ifade ediliş şekillerindeki farkı
gösteriyor: Mesela bir tutum ölçeğinde mevcut bulunan pekçok itemin hepsi de
şahsın bir konudaki tutumunun tek bir indeksini verir; yani bir tutum içinde
pekçok inanç (item) bulunduğu açıkça görülebilir. Fakat değerin tek bir
inanç ifadesi halinde belirtilmiş olması, Rokeach'in dediğinin aksine, onun
tek bir inançtan ibaret olduğunu göstermez. Bunun en sağlam isbatı,
değerlerin tutumlar için de bir rehber rolü oynamasıdır. Şahıs öyle bir
zihin organizasyonuna sahip olacaktır ki, daha sonra insanlar, objeler ve
davranışlar hakkındaki görüşleri bu temel atıf noktasına (frame of
reference) göre şekil alsın. Böyle bir atıf noktası veya çerçevesi ancak
pekçok inancın tek bir esas teşkil edecek şekilde billurlaşmasıyla meydana
gelebilir. Nitekim Rokeach'in iki kavram arasındaki ikinci fark diye
gösterdiği nokta da buna işaret etmektedir: "Bir tutum belirli bir obje veya
sitüasyon üzerinde odaklandığı halde değer objeleri ve sitüasyonları
aşar". Şu halde tutumlara nisbetle değerlerin durumu, özel hallere nisbetle
genel prensiplerin durumuna kıyaslanabilir.
Değerlerle başka bazı kavramlar arasındaki ilişkiler bütün değer
teorilerinin ana konularından biri olmuştur. Bu konu, bir bakıma değerin
neden ibaret olduğu hakkındaki tartışmaları ihtiva eder: Değer ilgi midir,
menfaat mıdır, motivasyonel bir durum mudur, bir heyecan halinin ifadesi
midir, ilh. Bu ve buna benzer daha pekçok sorulara verilmeye çalışılan
cevapları görmek üzere, önce değerin felsefedeki yerini kısaca özetliyelim.
Bu arada şunu da özellikle belirtelim ki, bizim kendimizi asıl teksif
ettiğimiz nokta ahlaki değerler olacaktır.
b. Felsefi Ahlak Teorileri ve Ahlaki Değer Problemi
Filozofların ahlak teorileri özellikle tecrübi çalışma geleneği içinde
yetişmiş bir psikologa ilk bakışta yabancı gelebilir. Fakat unutmamak
gerekir ki bugün, psikolojide ahlaki hüküm ve ahlaki davranış üzerinde
herkesi etkileyici görüşler ortaya atanlar hep felsefe sahasında
geliştirilen fikirlerden faydalanmışlar, bu fikirleri bazan hipotez, bazan
açıklayıcı prensip olarak kullanagelmişlerdir. Günümüz psikolojisinde ahlaki
hüküm ve gelişme ile ilgili en etkili iki psikologdan Piaget'in Kant'dan,
Kohl
berg'in Kant ve Devvey'den ne kadar faydalandığını burada ayrıca anlatmaya
gerek görmüyoruz.
Ahlak felsefesi ile ahlak psikolojisi arasındaki bu alışverişi pek tabii
karşılamalıyız. Herşeyden önce, aynı konuları işliyor ve çok defa aynı
sorulara cevap bulmaya çalışıyoruz. Özellikle normatif ahlak meseleleriyle
uğraşan bir filozofun bir ahlak psikologundan tek farkı, fikirlerinin
doğruluğunu ilmi araştırma yoluyla tahkik etmemiş olmasıdır. Fakat
felsefenin her zaman normatif ahlak meseleleriyle uğraştığını söyleyemeyiz.
iyi ve kötü hükümlerinin nasıl ve nereden doğduğunu araştıran filozof bize
çok yakındır, ama bu türlü değer hükümlerinin lengüistik tahlilini yaparak
onların mana ve mahiyetini araştıran filozof bir psikologa aynı derecede
yakın sayılmaz. Son yirmiotuz yılın felsefesi daha çok bu ikinci yönde
gelişmiş bulunuyor. Mamafih, lengüistik tahlile fazla önem verilmesi ahlak
problemi hakkındaki görüşlerin değişmesinden daha çok felsefe hakkındaki
görüşün değişmesinden ileri gelmektedir.
Bütün ahlaki hükümler birer değer hükmüdür. Değer hükümlerinin mekanizmasını
açıklayacak bir görüş ise sadece ahlak konusunda değil, bütün insan
bilimlerinde bize ışık tutabilir. Zaten klasik felsefenin bilgi ve
ontolojiden sonra geri kalan iki konusu ahlak ve estetiktir, yani değer
hükümleridir. Bu yüzden filozofların bu konuya getirdiklerini kısaca
görmekte fayda vardır. Eğer insan davranışlarının gerisinde değer dediğimiz
birtakım zihni yapılar bulunuyorsa ki öyledir bu yapıları açıklamak
psikologun birinci derecede vazifelerinden biri olmalıdır. işte bu noktada
çağdaş felsefenin bellibaşlı birkaç değer teorisini özetleyebiliriz.
c. İhıiyaç ve Değerler
Sezgici (intuitionist) ahlak teorisyenlerinin temel ahlaki kavramları ve
değerleri tarif edemeyeceğimizi söylemelerine karşılık natüralistler
değerlerin ampirik bir muhtevası bulunduğunu ve dolayısıyle pekala inceleme
konusu olabileceğini iddia etmişlerdir. Bunlar arasında bizi en çok
ilgilendirenlerden biri R. B. Perry'dir. Perry General Theory of Value
(1926) ve Realms of Value (1954) adlı eserlerinde değerleri insanın
ilgileri, ilgi objeleri, ilgilerin cinsi, miktarı, yoğunluğu çerçevesinde
izah edebileceğimizi söylemektedir. Burada ilgi denince hoşlanma hoşlanmama,
ihtiyaç, tercih gibi eğbilimler kasdedilmektedir. Bu manada ilgi kısaca
"Vereceği sonuç hakkındaki tahminlere göre belirlenen bir olaylar dizisi"
diye tarif edilmektedir. Şu halde "Birşey bir ilgi konusu olduğu takdirde o
bir değer taşır veya ona değer verilir. Fakat birşey sadece pozitif ilgi
konusu olmaz, negatif ilgi de sözkonusu olabilir. Şu lehte ve aleyhte olmak
üzere iki türlü ilgiden bahsedilebilir. Negatif ilgi "kötü" sıfatının
sebebidir, pozitif ilgi "iyi" sıfatını doğurur. Birşey aynı zamanda hem
pozitif hem negatif ilgilere konu olabilir, o zaman hangi tür ilgi ağır
basarsa o şeyin kıymeti de ona göre belirlenir. Perry işte bu mantığa
dayanarak çeşitli değerlerin tariflerini yapmaya çalışmıştır. Mesela "güzel"
demek, estetik ilgi konusu olan şeylerin özelliğine sahip olmak demektir.
Ahlaki bakımdan iyi olan şey herkes için ahenkli bir mutluluğa yol açan şey
demektir. Fakat bu noktada Perry en şiddetli ve haklı itirazlarla
karşılaşmıştır. Diğer noktalar bir tarafa, Perry'nın değerleri tarif ederken
değer hükmünden sıyrılmadığı görülmektedir. Ahlakın ölçüsü ahenkli bir
mutluluk ise, bu daha çok yazarın kendi düşüncesini aksettiren bir kıymet
hükmü değil midir? Perry ayrıca "Ahlak bakımından iyi (ahlaki standart)
herkesin ahenkli mutluluğudur." derken "iyi"yi bir "ilgi objesi" olmaktan
çıkarıp bir ilgi tatmini meselesi haline getirmektedir. Nitekim Perry gibi
bazı natüralistler, özellikle D.H. Parker, bu sonuncu nokta üzerinde daha
çok durmuşlar ve değeri bir istek objesi değil de bir isteğin tatmini olarak
tarif etmişlerdir. istenen birşey elde edildiği zaman kötü çıkabilir, ama
bir isteğin tatmininin ancak daha temelli ve geniş başka isteklerin
tatminini engellediği takdirde kötü sayılabilir.
ilgi teorisi pratik ahlak bakımından önemli bir eksiklik taşımaktadır. Bizim
menfaatlerimiz başkalarınınkiyle çatıştığı zaman ne yapacağız? Eğer ahlakın
standardı "Herkesin ahenkli mutluluğu" ise, çatışma halinde bu nasıl
sağlanacaktır? Bu soruya başka bazı natüralistler cevap bulmaya
çalışmışlardır ki bunların en önemlisi S. C. Pepper'dir.
Pepper (1958) gerek psikolojide, gerek sosyolojide en etkili teorilerden
faydalanarak Perry'nin değer teorisi üzerinde orijinal tadiller yaptı. Onun
düşüncesini bir taraftan Tolman ve Lewin'e, bir taraftan Freud'a, hatta
Darwin'e götürmek mümkündür. Pepper gerek insanda, gerek tabiatta birçok
"seçici (selective) sistemlerin bulunduğunu, bunların herbirinin birtakım
davranışları ve davranış sistemlerini (müesseseler vs.) idare ettiğini,
bunlar arasında seçmeler yaptığını, normatif düzenlemeler getirdiğini"
söylüyor. Bu seçici sistemler normatif karakterde olmakla beraber yine de
tabii birer olgu sayılırlar, bu yüzden onlara tabii normlar demek doğru
olur. işte bizim ilgilerimiz birer seçici sistem olarak rol oynarlar. Bir
kimsenin şahsiyet yapısı yine bir seçici sistem teşkil eder. Bazı seçici
sistemler ise sosyal ve kültürel yapıya ait normlardır. Nihayet Darwin'in
"Tabii Eleme" (Natural Selection) dediği olgu bir seçici sistem olarak rol
oynar. Seçici sistemler birbirleriyle münasebet halindedir ve bazıları
öbürlerine hakim durumdadırlar; mesela sosyal normlar ferdi ilgilerden
üstündür.
Şu halde iyi, güzel, doğru dediğimiz şeyler bir seçici sistemin kabul
ettiği, kötü ve çirkin şeyler ise reddettiği şeylerdir. insan davranışlarını
düzenleyen "Tabii Normlar" farklı cins ve seviyelerde reddedilebilir, yani
değerler arasında da bir üstünlük ve öncelik münasebeti vardır.
En hakim durumda olanlar ferdi aşan değerlerdir, bizim üzerimizde en çok
etkisi olanlar bunlardır.
Görülüyor ki, Pepper'e göre ahlaki değerler ferdin üstünde, ferdi menfaati
aşan değerlerdir. Ferdi aşan en yüksek tabii norm, tekamülden gelen "tabii
eleme" normudur; hayatın devamı ve ilerlemesi ilkesini en yüksek ahlaki
değer haline getireceğiz.
Pepper'in değer teorisi diğerleri arasında en ampirik olanıdır. ihtiva
ettiği olgular ve bunlara ait tarifler psikologlar için birer çalışma
hipotezi olabilecek mahiyettedir.4 Ancak burada bütün teorinin temel
postülalarından biri önemli güçlükler çıkarmaktadır. Pepper tabii normların
(seçici sistemler) hem tabii hem de normatif olduğunu söylüyor; yani ahlaki
normlar aynı zamanda tabii düzenin de birer gereği olarak ortaya
çıkmaktadır. Biz gerçi normatif olanla tabii olanın aynı noktada birleştiği
hallere rastlıyoruz, ama çoğu zaman durum böyle değildir. Ayrıca, Pepper'in
tekamülü en son ve en yüksek hakem sayması ferdin ahlaki muhtariyeti fikri
ile bağdaştırılamaz. Toplumdan gelen fertüstü değerler bize hakim olmakla
beraber bunlarda yine bizim fert olarak rolümüz bulunduğu söylenebilir. Ama
"tabii eleme" hadisesi bizim irade hürriyetimizin tamamen dışındadır ve
ahlaki muhtariyetin sıfır olduğu bir hali temsil eder.
Tasvip ve Ahlak
Natüralist ahlak filozoflarının bazıları ahlaki kavramları bir "ideal
gözlemci" açısından ele alırlar ve bu gözlemcinin ahlaki davranışlarımıza
karşı takındığı tavır veya verdiği hüküm bakımından değerlendirme yaparlar.
Şu halde onlara göre "ideal gözlemci"nin tasvip ettiği davranışlar ahlaka
uygundur, etmedikleri ise uygun de
Maslovv'un motivler hiyerarşisi teorisi ile Pepper'in selektif sistemleri
arasındaki benzerlikler bu bakımdan dikkat çekicidir. Bkz: Maslow (1954).
Fakat böyle bir gözlemci kavramına neden ihtiyaç duyulmaktadır?
Tasvip kavramı ile ideal gözlemci kavramlarının farklı şeyler olduğunu
söyleyenler bulunmakla beraber her iki kavramın da aynı şeye işaret ettiği
muhakkaktır. Tasvipçi Ahlak Teoricileri başlığı altında topladığımız
filozofların (F. C. Sharp, R. Firth, R. B. Brandt) hepsi de ahlaki
hükümlerin sırf birer heyecan veya tutum ifadesi olmayıp, heyecan ve
tutumlarla ilgili olarak ortaya atılmış görüş ve iddialar (assertions)
olduğunu kabul etmektedirler. Objeler ve davranışlar bizatihi ahlaki
özellikler taşımazlar; bu özellikler insanın kendi tavrına veya başkalarının
tavrına göre ortaya çıkar. işte burada ele aldığımız filozoflar ahlaki
hükümlerin hipotetik gözlemcilerin tavrına bağlı olduğunu (Bu olayı birisi
görünce ne der? şeklinde) ileri sürmektedirler. F. C. Sharp (1928) ahlaki
hükümlerin birşeyin doğru veya yanlış olduğu hakkındaki iddialardan ibaret
bulunduğunu söylüyor. Doğru olan şey, mevcut şartlarda herkes için mümkün
olan en fazla iyiyi elde etmeye yönelmektir. Fakat insan herzaman bunu
düşünemez; ancak karşısındaki duruma "tarafsız" bir gözle bakar, onu
objektif bir şekilde ele alır ve düşünürse doğruyu bulur. Biz böyle
tarafsız, objektif düşündüğümüz zaman herkesin iyiliğini isteyeceğimize
göre, evrensel olarak geçerli olan ahlak standardı şudur: Genel mutluluk.
Fakat Sharp bir kimsenin doğru bulduğu hareketi başkalarının da mutlaka
doğru bulması gerekmediğini söylüyor. O takdirde herkesin aynı şekilde
düşünebileceğini nasıl farzederiz? Ahlaki hükümleri sübjektif olmaktan nasıl
kurtarırız? işte "ideal Gözlemci" kavramı bu noktada bir cevap diye ileri
sürülmektedir. R. Firth'e göre "A" doğrudur demek "Eğer herşeyi gören ve
bilen, tarafsız, istikrarlı, menfaat gözetmeyen bir gözleyici olsaydı o da
bu hareketleri tasvip ederdi." demektir. Burada tekrar Sharp'ın açıklamasına
dönmüş bulunuyoruz: Böyle bir gözlemci gerçekte bulunmadığına göre, biz onun
sahip olduğu ideal şartlara tam tarafsızlık, objektiflik vs.yaklaştığımız
ölçüde ideal gözleyicinin vereceği hükme yaklaşmış oluruz.
Pragmatik Ahlak Teorileri
Pragmatizm denince akla ilk gelen şahıs meşhur Amerikan filozofu Dewey'dir.
Dewey özellikle bizim memleketimizde sadece ismiyle tanındığı ve hakikatta
bugünkü ahlak psikolojisi üzerinde çok etkili olduğu için üzerinde durulmaya
değer bir şahsiyettir.
Dewey kendi düşüncesine esas olarak, bütün ahlaki hükümlerin ve değer
hükümlerinin ilmi bir temele oturtulması, hatta tecrübi bir temele
oturtulması görüşünü alıyordu. Fakat tabii olgulardan normatif sonuçlar
nasıl çıkarılacaktı? Başka bir ifade ile, ilmi gerçekler nasıl olur da
ahlaki emperatifler ihtiva ederdi?
Dewey kitaplarında ve makalelerinde (özellikle 1939, 1945, 1960) ilmi
önermelerle ahlaki olanlar arasında esaslı bir fark bulunduğunu, yani ahlaki
önermelerin ilmi olanların aksine normatif ve pratik bir tarafı bulunduğunu
kabul ediyor. Fakat onun asıl söylemek istediği şey ilmi olanla ahlaki olan
arasında bir ayniyetin bulunduğu değil, böyle bir ayniyetin bulunması
gerektiğidir. Kısacası, Dewey ahlakı ilme dayandırmamız gerektiğini
söylüyor. Bu nasıl olur? Ahlaki hüküm vereceğimiz bir durumla
karşılaştığımız zaman karşımızdaki sitüasyonu ilmi bir şekilde değerlendirir
ve şöyle bir yol takip edersem şu neticelerle karşılaşırım şeklinde
prediksiyon yaparız; hareketimizi bu türlü prediksiyonlara göre
ayarlayacağımız için, başlangıçta tamamen prediktif kıymet taşıyan ilmi bir
ifade, şimdi normatif kıymet taşıyan bir ahlaki ifade haline gelmiş olur.
Fakat burada son derece önemli bir soru yatmaktadır: Hangi hareket tarzının
daha iyi olduğuna nasıl karar vereceğiz? Bu hareket neye göre iyidir? Bizim
istek ve ihtiyaçlarımıza mı, genel mutluluğa mı, neye göre? işte buradaki
değerlendirme meselesi hiçbir zaman çözülemeyecek gibi görünmektedir. bilim
belki bize iyinin nasıl bulunabileceğini gösterir, ama kimin iyiliği? ikinci
bir problem ise bu iyiliğin neden ibaret olduğudur. Farzedelim ki hizmet
edeceğimiz prensip kendi iyiliğimizdir. Fakat hangi davranışlar bizim
iyiliğimize hizmet eder?
Dewey bu iki soruya çok açıkseçik cevap vermemekle beraber, yazılarından
anlaşıldığına göre "kimin iyiliği" sorusu karşısında "genel iyilik"
demektedir: Bütün insanların mutluluğu, refahı. ikinci soru birincisinden
daha çetin görünüyor: Niçin genel iyilik? Bütün ahlaki davranış ve
değerlendirmelerimizi bu prensibe bakarak ayarlayacağımıza göre, bizzat bu
prensibin sağlam bir dayananını bulmak zorunda değil miyiz? Eğer "genel
iyilik" için çalışmak bir değer hükmü ise bu sadece ona inananları bağlar,
başkaları için hiçbir şey ifade etmez.
Bu noktada Dewey ve bütün pragmatistler tekrar ilmin fonksiyonuna dönerek
bir cevap bulmaya çalışmaktadırlar. bilim ahlak konusunda bize iki bakımdan
hizmet eder: Birincisi, değerleri tıpkı diğer olgular gibi ilmi metodlarla
inceleyebiliriz ve böylece bilim vasıtasıyla ahlaki sonuçlara varmamız mümkün
olur. ikincisi, ilmin bizatihi metodu ve ruhu" temel ahlak prensiplerini
ihtiva etmektedir. bilim, hakikati bulma yolunda araştırma hürriyeti,
hoşgörürlük, saygı, kişinin kendi noksanlarını kabul etmesi vs. gibi
faziletleri gerektirir. Şu halde ilmi benimseyen, onu rehber edinen kimseler
isteristemez bu türlü ahlaki değerlerle donanmış olacaklardır. Bu görüş iki
popüler kanaatin açıkça aksini savunmaktadır: Birincisi, çoklarının
zannettiği gibi, bilim adamlarının söyledikleri ile yaptıkları birbirinin
zıddı olamaz. Eğer böyle ise onlar gerçek bilim adamı olamazlar, çünkü
yukarıda sözünü ettiğimiz faziletler olmaksızın bilim yapılamaz. ikincisi ise
ilmin getirdikleri hakkındaki popüler kanaatin yanlışlığıdır. Hepimiz
görüyoruz ki, ilmin en çok ilerlemiş bulunduğu son yüzyıl içinde insanlığın
başına büyük felaketler dünya harpleri ve büyük tehlikeler nükleer savaş
gelmiş bulunuyor. Fakat pragmatistler bunların ilmin kötülüğünden değil de
ilmin yeteri kadar yerleşip yaygınlaşmayışından ileri geldiğini
söylemektedirler.
Dewey'in bilim ve ahlak konusundaki görüşleri özellikle onun öğrencisi ve
tanınmış Amerikan filozofu S. Hook tarafından günümüzün sosyalpolitik
meselelerine uygulanmıştır. Hook insanın gerek zihnini, gerek hareket
sahasını daraltan, kısırlaştıran dogmatik sistemlere karşı demokrasiyi
savunurken, demokrasinin bilim zihniyetinden zorunlu olarak doğan bir sonuç
olduğu üzerinde duruyor. Ona göre bir ahlak ideali belli bir sitüasyonda
veya bir sınıf sitüasyonunda belli şekillerde davranmayı gösteren bir çeşit
reçetedir. Böyle bir idealin uygun gördüğü davranış o sitüasyondaki insan,
ihtiyaçlarını ve isteklerini o şekilde organize edecektir ki, orada
karşılaşılan problemin çözümü için şart olan bir başka grup değerlerin
tatmin edilmesi mümkün olacaktır. Bu uzun tarifi kolayca anlaşılır hale
getirmek üzere Hook'un kendi verdiği bir misali nakledelim. Biz kabiliyet ve
maharetleri eşit olmayan kimseleri aynı hak ve ihtimama layık bulunan eşit
şahıslar olarak kabul ediyoruz. Niçin? Çünkü öyle yapmakla karşımızdaki
problemin çözümü için vazgeçilmez şart olan başka birtakım değerlerin
tatminini sağlıyoruz. Nedir bunlar? insanlara eşit muamele etmekle toplumun
bütün üyelerinde azami yaratıcılık, azami gayret ve sadakat uyandırıyoruz.
Herkes bu verilen imkanlar sayesinde kendindeki kabiliyetleri özellikle
bilim ve sanatta azami derecede geliştirebiliyor; başkalarıyla kıyasıya
rekabet yapmak bakımından herkes birbirine fikir yardımı yapıyor ve bilgimiz
böylece gelişiyor.
Dewey'in pragmatik ahlak teorisini geliştirenlerin en önemlilerinden biri de
C. I. Lewis (1947, 1955) olmuştur. Lewis bazı noktalarda Dewey'den
ayrılmakla birlikte, ahlaki davranışın rasyonalite gereği olduğunu
düşünmekle temelde yine onunla ve özellikle Hook'la birleşiyor. Lewis'in
değer teorisine yaptığı katkı ahlaki bilgi ile ahlaki davranışın aynı şeyler
olmadığı noktası üzerinde ısrarla durmasıdır. Ona göre neyin doğru olduğunu
bilmemiz gerekir; ama iş kimin iyiliği için hareket edeceğimizi
kararlaştırmaya gelince burada elimizdeki bilgi bize yetmez; sadece iyi ve
kötünün bilinmesiyle ulaşılamayacak bir ahlak prensibine ihtiyacımız vardır.
Bu prensip Kant'ın bahsettiği gibi bir kategorik emperatif olacaktır. Bu
prensibe nereden ulaşacağız? Eğer ahlaki değerin ampirik bilgiye dayanması
gerekiyorsa ve ampirik olgular yalnız başlarına iyi ve kötünün
belirlenmesine yetmiyorsa ne yapacağız? Lewis burada yine natüralist tavrını
bırakmıyor ve insan tabiatında rasyonel, istikrarlı ve objektif olma
istikametinde bir emperatif bulunduğunu söylüyor. Bunun varlığını isbat
edemiyoruz, ama inkar da edemeyiz. Çünkü böyle olmadığını söylemekle en
azından bir "pragmatik çelişki"ye düşmüş oluruz. insan kendi geleceği ile
ilgili olduğu ve geleceğinden kaygılandığı ölçüde rasyonel, istikrarlı,
objektif olmaya mecburdur. Hepimiz herzaman yapamasak da iyiyi arar ve
kötüden kaçarız. Rasyonel ve objektif olmak bize ahlak konusunda ne gibi bir
temel emperatif veya norm kazandırır sorusuna ise Lewis şu cevabı
vermektedir: Rasyonel olan kimse hislerini objektif realitenin gerçeklerine
boyun eğdirir, başkalarında gördüğü acı ve ızdırapların kendi acı ve
ızdırapları cinsinden olduğunu anlar, böylece başkalarının iyiliğine hizmet
etme emperatifi rasyonel düşüncenin bir gereği olur. Çünkü biz onların
iyiliğini düşündüğümüz takdirde onlar da bizimkini düşünecektir. Bir durumda
doğru ve haklı çıkan şeyin benzer durumlara genellenmesiyle de insan
tabiatındaki istikrarın örneğini görüyoruz. Böylece ahlak kısmen ampirik,
fakat tamamen kognitif bir temele dayanmış oluyor. Ampirik olguların bize
yetmeyişi natüralist görüşten vazgeçmemizi gerektirmiyor.
Ahlakın ve dolayısıyle ahlaki değerlerin ampirik bir şekilde
incelenebileceğini düşünenlere karşı birçok itirazlar gelmiştir. Bu
itirazlar sadece egzistansiyalistler ve dini ahlak doktrincilerinden değil,
aynı zamanda tamamen ampirist olan filozoflardan da gelmektedir. Bunların
birbirlerinden ayrıldıkları pekçok noktalar olmakla beraber ortak yanları
ahlaki hükümlerin ampirik değer taşıyan birer önerme olmadığını kabul
etmeleri ve normatif ahlakı bir bilim saymamalarıdır. Böylelikle değer
probleminin ilmi incelenmesiyle meşgul olmayacağız. Ancak bunlardan
bazılarının görüşlerini ana hatlarıyla özetlemek istiyoruz.
Lojistikçi pozitivistlerin ahlak karşısındaki tavırlarını daha önce kısaca
görmüştük. Bunlar felsefenin gayesini kavramların vuzuha kavuşturulmasından
ibaret gördükleri için, ahlak konusunda da sadece hükümlerimizin mahiyeti
üzerinde durmaktadırlar. Ayer (1946) ahlaki hükümlerin daha ziyade hükmü
veren şahsın duygularını ifade ettiğini söyler. Şu halde normatif ve değer
hükümleri ne doğru, ne yanlış şeyler olmak itibariyle bilim konusu sayılamaz.
Ahlak normları birtakım kurallardır ki bu kurallarla ilmin yegane ortak
noktası bir psikoloji meselesinden ibarettir: insan bu kuralları nasıl
öğrenir ve benimser? (Schlick).
Ahlak hükümlerini birer tutum veya duygu ifadesi sayanlar sadece lojistikçi
pozitivistler değildir. Emotivist, yani ahlaki değerlendirmede esas unsurun
değerlendirme yapan şahsa ait duygular olduğunu ve bu duyguların yanında
ayrıca kognitif bir muhtevanın sözkonusu olmadığını söyleyen filozoflar
arasında belki en etkilisi C.L. Stevenson (1937, 1938, 1950) olmuştur.
Stevenson ahlaki önermelerin heyecan ve ilgi tabii o önermelerin sahibine
ait ifade ettiğini, şu halde ahlak konusundaki anlaşmazlıkların da bir
objeye ait inanç veya bilgi hususunda değil de ona karşı tutumlar üzerinde
bir anlaşmazlıktan ibaret bulunduğunu söylüyor. Tutum farkları ise rasyonel
deliller verilerek halledilemez.
Emotivistler bizim psikolog olarak özellikle dikkat ettiğimiz bir noktayı
yanlış anlamaktadırlar. Onlar duygularla tutumları aynı şey gibi görerek bir
başkasının duygularına etki etmekle onun tutumlarına etki etmenin de aynı
şey olduğunu zannediyorlar. Bu hata ile birlikte pratik ahlak bakımından çok
büyük hataya yol açıyorlar: Eğer ahlaki ifadeler duygulara hitab eden
şeylerse, bunları duygulara hitap ederek değişme meydana getiren başka
şeylerden propaganda, beyin yıkama gibi nasıl ayırdedeceğiz?
Genei Değerlendirme
Çağdaş ahlak ve değer felsefesinin bellibaşlı akımlarını çok kısa da olsa
görmüş bulunuyoruz. Bizi şimdi asıl ilgilendiren mesele bunların kritik
değerlendirmesini yapmak değil, değerler psikolojisi bakımından bize ne
söylediklerini kısaca belirtmektir.
Buradaki ahlak teorilerinin değer hakkındaki görüşlerini şöylece özetlemek
mümkündür: Felsefi ahlak teorileri ahlakın temel değerini (veya temel ahlak
normunu) araştırmaktadırlar. Davranışlarımız için öyle bir standart bulalım
ki, her davranış o standarda göre değerlendirilsin. Bizim konumuz bakımından
bu standarda değerler hiyerarşisinin nirengi noktası olarak bakabiliriz.
Bütün ahlaki Değerler ona göre bu hiyerarşi içinde birer yer alacaktır.
Acaba bu nirengi noktası ampirik bakımından nasıl meydana çıkar? Bir
kimsenin temel ahlak normu, bütün ahlaki değerleri içinde yaygın olan bir
ortak nokta
5 G.C. Warnock (1970) yeni bir ahlak felsefesi olarak Prescriptivism'den
bahsetmektedir ki, ingiliz filozofu R.M. Hare'in fikirlerine dayanan bu
ahlak anlayışı Emotivizm'den pek farklı değildir. Hare onlardan farklı
olarak, ahlaki önermelerin etki yapmak yerine "rehber olmak" gayesini
taşıdığını söylüyor.Bizim kanaatimizce, bir kimsenin değer sıralamasının
birinci veya en üst sırasında bulunan değer, onun temel değeri sayılabilir.
Teorik olarak, varlığı mümkün olan bütün değerler bir kimseye verildiği
zaman onların bir sıralaması yaptırılınca, şahsın en yukarıya koyduğu değer
onun tarif gereği herşeyden daha fazla kıymet verdiği şeydir. Yukarıda
gördüğümüz teoriler arasında genel mutluluk için çalışmanın temel ahlak
normu olduğu konusunda büyük bir anlaşma olduğu belli olmaktadır. Diğer
bütün değerler o yolda birer vasıta hükmündedir. Mesela Hook'un demokratik
ve ilmi değerleri böyledir; bunlar genel mutluluğa yardım ettikleri ölçüde
birer değerdir. Aynı şekilde C. I. Lewis adaleti temel ahlak emperatifi
olarak alıyor. Adalet başkalarının haklarına saygı duymak ve onlardan da
aynı şekilde saygı beklemektir. Lewis genel mutluluğun bu şekilde
sağlanacağına inanıyor. Bu temel değerin gerçekleştirilmesinde en çok
yardımcı ve zaruri olacak iki değer daha vardır: Duygu ve düşüncelere ne
olursa olsun saygı duymak, ve başkalarının kaçınmasını istediğimiz şeyleri
hiçbir zaman yapmamak.
Burada bir başka önemli nokta daha ortaya çıkıyor: Ahlaki değerler insanın
değer sisteminde apayrı bir bölüm teşkil etmiyor. Başka cinsten mesela
ilmi, siyasi değerler ahlak değerleriyle sıkı bir münasebet halindedir ve
bunlar pekala birer ahlaki değer görünümü alabilir. Mesela başkalarının
görüşlerine saygı duymak hem ilmin hem de ahlakın gereğidir. Fakat bu
yakınlığa bakarak mesela ilmin, siyasetin birer ahlak sistemi olduğunu
söyleyebilir miyiz? Bu sıkı münasebeti başka bir şekilde daha doğru
kavramlaştırmak da mümkündür; nitekim günlük hayatımızda biz bunu daima
yapıyoruz. insan faaliyetinin her sahası bilim, sanat, din, siyaset vs.
genel ahlakla uyumlu, fakat özel durumlar gösteren ahlak prensipleri ihtiva
eder. Bu yüzden biz genellikle ahlakın yanısıra mesela bilim ahlakından,
siyasi ahlaktan vs. bahsediyoruz.
Ahlaki şuurun ve ahlaki davranışın bu yaygınlığı bir taraftan ampirist ahlak
teoricilerini haklı çıkarırken bir taraftan da değerler psikolojisi
sahasında araştırma yapanlara önemli bir dayanak vermektedir. Önce felsefi
emplikasyonları ele alalım. Bilindiği gibi ampiristler, özellikle Dewey gibi
pragmatistler, ahlaki düşünce ve davranışın insanın diğer faaliyet
sahalarından ayrılamayacağını söylüyorlardı. Onlara göre ahlaki davranış ve
ahlaki bakımdan nötr veya ahlakla ilgisiz davranışlar diye kesin bir ayırım
yapmak yanlıştır, çünkü böyle bir ayırım bizim bağımsız, kendi başına
çalışan bir ahlaki şuurumuzun ve yine kendi başına bir ahlaki düşüncemizin
varlığını gerektirir. Halbuki insanda böyle iki ayrı şuur ve iki ayrı
düşünce ayırımı yapmak açıkça yanlış olur. işte bu düşünce günümüzde
erişilen psikoloji bilgisine, özellikle kognitif gelişme teoricilerinin
yaptıkları araştırmaların sonuçlarına tamamen uygundur. Ahlaki düşünceyi ve
davranışı başka davranışlarımızdan ve düşüncelerimizden ayrı bir bölüm
saymamıza imkan yoktur. Dewey ahlakı ilme dayandırmak için yaptığı teşebbüse
bu görüşleri bir çeşit hareket noktası olarak alıyor. Ona göre, şu iki
soruya verilecek cevap önemlidir: 1 Düşünce ve bilgi heyecanların sadece
birer hizmetkarı mıdır, yoksa duygularımız üzerinde pozitif ve değiştirici
bir etki yaparlar mı?; 2 Ahlaki meseleler karşısında kullandığımız düşünce
ve verdiğimiz hükümler günlük pratik işlerde kullandıklarımızın aynısı
mıdır, yoksa onlardan tamamen ayrı mıdır? Ondokuzuncu yüzyıl felsefesinde
kullanılan ifade tarzına göre söylersek: Vicdan dediğimiz şey insanın hayat
tecrübesinden (yaşantı, experience) bağımsız bir sezgi melekesi midir, yoksa
hayat tecrübesinin bir eseri ve ifadesi midir? (Dewey, 1960)
Devvey bu suallere müsbet cevap veriyor, sadece duygularımızın bilgilerimizi
değil, aynı zamanda bilgilerimizin duygularımızı etkilediğini söylüyor. işte
ahlakın ilme, yani duygusal muhtevalı değer hükümlerimizin bilgilerimize
dayandırılması iddiası buradan kuvvet almaktadır.
ikinci nokta bizim araştırmamız bakımından özellikle önem taşımaktadır. Biz
burada ahlaki değerlerle öbür değerler arasındaki münasebeti araştırdık;
bunu yaparken kullandığımız esas hareket noktası ise değer sahalarının
birbirinden tecrid edilemeyeceği, bunların hepsinin dinamik bir münasebet
içinde olduğu iddiası idi. Daha da ötede, ahlaki duygu ve düşüncenin hemen
bütün değer sahaları içinde yaygın bir şekilde bulunduğunu düşündük. ileride
araştırmamızın "hükmün şiddeti ile değerler arasındaki münasebet" kısmında
bu nokta daha açıkça belirtilecektir.
c. Psikolojik Ahlak Teorileri:
Piaget'in Ahlaki Çelişme Teorisi
Günümüzün psikolojisinde ahlak konusunda en etkili teori Cenevre'li psikolog
Jean Piaget'ninki olmuştur. Kırk yılı aşan bir zaman içinde çeşitli
tenkitlere uğramış olmakla beraber, Piaget'nin ahlaki gelişme teorisi esas
yapısını muhafaza ederek yeni yeni araştırmaların yapılmasına yol açmış
bulunuyor. Bu yüzden bu teori üzerinde biraz fazla durmakta fayda görüyoruz.
Piaget yardımcılarıyla birlikte Cenevre'li çocuklar üzerinde yaptığı
sistemli müşahadeler sonunda, ahlaki duygu ve düşüncenin çeşitli yaş
devreleriyle birlikte ilerlediğini ve ahlaki gelişmenin çocuktaki genel
düşünce gelişmesiyle paralel gittiğini ileri süren bir teori ortaya
atmıştır. Bu yüzden onun teorisine "kognitif gelişme teorisi" de denir.
Ahlaki gelişme bu umumi zihni gelişmenin bir tarafını teşkil etmektedir.
Piaget zihni gelişmenin merhaleler halinde ilerlediğini söyler. Fakat
buradaki merhaleler diyalektik bir gelişmenin kısımları halinde
düşünülmelidir: Gelişmenin her merhalesi bir öncekinin devamı olmakla
beraber onun yerine geçmez, yani her merhale eskisi ile yenisinin bir
terkibidir. Bu demektir ki bir merhaleden öbürüne geçildiği zaman evvelkinin
ihtiva ettiği unsurlar tamamıyle ortadan kalkmaz, yenisi içinde devam eder.
Burada karşılaştığımız ikinci önemli özellik ise, her merhalenin bir
taraftan biyolojik olgunlaşmaya, bir taraftan da hayat tecrübesine
dayanmasına rağmen, gelişme merhalelerinin her şahıs ve kültür için aynı
olmasıdır. Her çocuk, süre bakımından bazı farklar göstermekle beraber, aynı
sıra ile aynı merhalelerden geçer.
Piaget'ye göre çocukta ahlaki düşünce gelişmesi başlıca iki safha
halindedir. Herhangi bir ahlaki düşünceye sahip bulunmayan çocukta bu
konulardaki ilk düşünce etraftaki büyüklerin direkt etkisiyle şekillenen bir
otoriteci ahlakın özelliklerini gösteriyor. Çocuk bu otoriteci büyüklerin
direktiflerini mutlak ve değişmez gerçek sayan düşünceden sonra, Piaget'nin
otonomi dediği bir ahlaki düşünce tipine geçer. Birinci merhalede ahlakı
sadece mevcut kurallara katı bağlılık şeklinde anladığı ve kuralların
değişemeyeceği kanaatinde olduğu halde, ikinci merhalede ahlakı değişmez
prensipler olarak değil, karşılıklı anlaşmaya bağlı olan ve hal ve şartlara
göre değişebilen bir normatif sistem halinde görür. Her iki anlayış da zihin
gelişmesine paraleldir.
Piaget bu teoriyi çocukların bilye oyunlarında oyun kaidelerini nasıl
anladıklarını araştırarak geliştirmiş, oyun kaideleriyle ilgili anlayışı her
türlü kaideyi içine alacak şekilde genellemiştir.
Aynı teorinin bir parçası olmak üzere çocuktaki adalet duygusunu da doğrudan
doğruya örnek vakalar üzerinde onların kanaatlerini almak suretiyle
araştırmıştır. Şimdi kısaca çocuk ahlakında otoriter ve otonom ahlak
merhalelerinin nasıl geliştiğini, ne gibi özellikler taşıdığını görmeye
çalışalım.
1. Ahlaki gelişmenin ilk merhalesine "ahlaki realizm", "baskı ahlakı",
"heteronomi ahlakı" gibi isimler veren Piaget, yaklaşık olarak çocukların
78 yaşlarına kadar böyle bir ahlaki düşünceye sahip bulunduklarını söyler.
Çocuk bu merhalede ahlaki realizm içindedir, çünkü kognitif gelişmesi iki
esaslı kusur veya özellik taşımaktadır: Egosantrizm ve realizm. Çocuk
başkalarının düşüncelerini kendi düşüncesinden ayırmaz, kendi kafasından
neler geçiyorsa başkalarının da aynı şeyleri düşündüğünü zanneder
(egosantrizm). Realizme gelince, bu da zihin hayatına ait fenomenleri fiziki
gerçeklerden ayırdedememektedir. Sübjektif ile objektifi birbirinden
ayırdedemeyen çocuk mesela rüyalarını gerçekte olan şeyler zanneder.
Çocuktaki zihin yapısının bu iki özelliği ahlaki düşünce sahasına ne şekilde
yansımaktadır?: (a) Çocuk egosantrik olduğu için, ahlaki konularda
insanların farklı düşüncelere sahip olabileceklerini ve bunun da olağan
birşey olduğunu bilmez. Bu yüzden ona göre ahlaki hüküm tektir ve herkes onu
kabul etmektedir; (b) Çocuk realist olduğu için, sosyal hayatın kurallarını
veya psikolojik mahiyetteki inançları fiziki kurallardan ayıramıyor. Ahlak
kurallarının tabiatın bir parçası olduğunu ve değiştirilemeyeceğini
düşünüyor. Zihne ait olanı ayırdedemeyişi onun her iki tip olayın doğurduğu
sonuçları da birbirine karıştırmasına yol açmaktadır. Şöyle ki, boşlukta
desteksiz durmaya kalkışan biri fizik kurallarını çiğnemiş olur ve sonunda
yere düşerek maddi bir acı duyar. Bir ahlak kaidesini çiğneyen çocuk da
büyüklerinin verdiği ceza sonunda acı duyar. Çocuk bu ikinci acının otomatik
olmadığını, insanların sübjektif hükümleri sonunda meydana geldiğini
düşünemez.
Biraz önce çocuktaki ahlaki düşüncenin bir taraftan onun zihin yapısına, bir
taraftan şahsi hayat tecrübesine bağlı bulunduğunu söylemiştik. Zihin
yapısının rolünü yukarıda kısaca görmüş bulunuyoruz. Şahsi tecrübe ise
çocuğun çeşitli davranışları karşısında yakın çevredekilerin takındığı
tavırla ilgilidir. Çocukla ebeveyn veya diğer yakın büyükler arasında tek
taraflı, eşitsiz bir münasebet vardır. Bu da çocuğun otomotik ceza, mutlak
iyilik ve kötülük fikirlerine sahip olmasını kolaylaştırmaktadır. Çocuk iyi
ile kötüyü sadece sonunda ebeveynin verdiği ceza veya mükafata göre
değerlendiriyor. Ayrıca, otoriteye dayanan bir adalet duygusu geliştiriyor.
Adalet, otoritenin büyüklerin verdiği şeyden ibarettir.
2. Çocuğun otoriteye dayanan pasif ve değişmez bir ahlak anlayışından
kurtulması herşeyden önce zihninin egosantrizmden ve realizmden kurtulması
gerekir. Çocuk egosantrizminden nasıl kurtulacak, kendisini başkalarından
ayrı bir benliğe sahip olarak nasıl görebilecektir? Böylece egosantrizmden
kurtulmak en azından ahlaki hükümlerin sübjektif karakterini kavramaya doğru
atılmış önemli bir adım olacaktır. Piaget burada yine kognitif gelişme ve
çocuğun hayat tecrübesinin birarada yeni bir gelişme merhalesine yol
açtığını söylüyor. Bu safhada çocuğun ebeveyni ile olan tek taraflı otoriter
münasebetlerinden daha çok yaşıtlarıyla olan kooperatif faaliyeti önem
kazanmaktadır. Çocuk büyüdükçe yedisekiz yaşından itibaren yaşlıların
onun üzerindeki prestijleri azalmaya başlar, yani onlarla olan
münasebetlerinde nispeten daha eşit bir statüye kavuşur. Diğer taraftan,
yaşıtlarıyla daha çok münasebete girişmek, onlarla birçok şeyi serbest
tartışmak imkanını da artırmaktadır. Çocuk böylece otorite yerine
karşılıklılık (mütekabiliyetreciprocite), emir ve kumanda yerine işbirliği
esasına dayalı yeni bir münasebet sistemi içine girmiştir. Artık kurallar
Tanrının veya büyüklerin ezelde ortaya koymuş oldukları değişmez bir düzeni
değil, fakat insanlar arasında belli hedefe erişmek üzere yapılan karşılıklı
anlaşmaları ifade etmektedir.
Çocuk yaşıtlarıyla oyun içinde karşılıklı münasebete girişince değişik
roller alır; böylece kendisini zaman zaman başkalarının yerine koymuş olur.
Değişik rollerde değişik tavırların gerektiğini anladığı zaman kendisiyle
arkadaşlarının başka başka insanlar olduğunu, farklı düşüncelere sahip
bulunduklarını daha kolay görür. Burada en önemli nokta çocuğun eşitliğe
dayanan münasebetlere girmesidir. Yaşıtlarının arasında kazandığı tecrübe
özellikle bu bakımdan önemlidir. Ayrıca, ebeveyn ona eşitliğe dayanan
reaksiyonlarda bulunduğu takdirde çocuk ahlakı realizmden, yani ahlakı kendi
dışında mutlak bir zorlayıcı sistem olarak görmekten kurtulur. Bunun için
Piaget anne ve babalara çocukların kusurlarını, görevlerini, güçlüklerini
göstermelerini, onlara çocuğun kendi kendini tanımasına yardımcı olmalarını
tavsiye etmektedir. 711 yaş arasındaki çocukların ahlaki gelişmeleri
hakkında özetle şunları söylüyor:
Fertler arasındaki işbirliği onların görüş noktalarını karşılıklılık
(mütekabiliyet) ilkesine uydurur ve bu da hem ferdin otonomisini hem grubun
tutkunluğunu garanti eder. işte bu çağda yeni ahlaki duygular ortaya çıkar
ve irade teşekkül eder... işbirliğinin bir fonksiyonu olarak ortaya çıkan ve
sosyal hayatın geliştirdiği yeni bir duygu da karşılıklı saygıdır. iki kişi
birbirlerine eşit derecede kıymet verirler ve birbirlerini sadece belirli
birtakım eylemler çerçevesinde değerlendirmekten kurtulurlarsa o zaman
karşılıklı saygı var demektir. Jenetik bakımdan, karşılıklı saygı tek
taraflı saygıdan doğar. Bir kimse sık sık bir başkasının kendisine bir
konuda üstün, başka konularda ise eşit olduğunu hisseder; böyle olunca er
veya geç karşılıklı bir bütüncü yani spesifik eylemlere bağlı olmayan
değerlendirme görülecektir. Bu çağda çocuklar oyun kaidelerinin karşılıklı
anlaşma ile doğduğunu düşünmeye başlarlar. Daha önce rastlanmayan birçok
ahlaki duyguların dostluk, arkadaşlık, namus gibi bu safhada ortaya
çıkışının sebebi budur. Çocuk yalan söylemenin ne ifade ettiğini ancak bu
çağda öğrenir; arkadaşlarına yalan söylemenin ebeveyne yalan söylemekten
daha kötü olduğunu düşünür, çünkü arkadaşlarıyla kendi arasındaki ahlak
kuralları dışarıdan empoze edilmemiş, karşılıklı anlaşma ile ortaya
çıkmıştır. Adalet duygusu da bu çağda gelişir. Adalet eşitliğe ve niyete
göre değerlendirilir. Çocuk bu duyguyu büyüklerden almaz, büyükler onu kötü
niyeti olmadan yaptığı bir hata sonucu da cezalandırırlar veya nisbetsiz bir
ceza verirlerse, çocuk kendi niyetinin iyi olduğunu bildiği için ebeveynin
hareketinde açık bir adaletsizlik bulur.
Piaget'nin sosyal gelişme ile ilgili olarak anlattığı durumların çocuktaki
zihin gelişimi ile yakın paralelliği bulunduğundan, 711 yaşın zihin
gelişmesi hakkında kısaca birşeyler söylemek gerekiyor. Piaget çocukta zihin
gelişmesini onun fiziki dünyayı kavrama ve objeleri kullanma kabiliyetine
göre devrelere ayırıyor. 711 yaş arasındaki çocuklar "müşahhas
operasyonlar" safhasında bir zekaya sahiptirler. Çocuk bu safhada objeleri
sınıflandırmayı ve bu sınıfları kullanmayı öğrenmiştir; fakat onun
kullandığı kavramlar maddi dünyanın elle tutulabilir, gözle görülebilir
nesneleriyle ilgilidir. Piaget'in verdiği bir misalle açıklarsak, çocuklara
şöyle bir soru sorulduğu takdirde cevap vermelerine imkan yoktur: Leyla'nın
saçları Oya'nınkinden daha siyahtır; Oya'nın saçları Suzan'ınkinden daha
siyahtır. Bunlardan hangisinin saçları en siyahtır? Çocuklar bu çağda
renkleri çok iyi sınıflayabildikleri halde bu soru kendilerine sözlü olarak
sorulunca cevap veremiyorlar. Kısacası, 711 yaş arasındaki çocuklar sadece
müşahedelerinden sonuç çıkarabilecek bir muhakeme gücüne sahiptir; hipotetik
durumlardan netice çıkarabilecek bir hipotetikdedüktif zihin yapısı
kazanmış değildirler. Fakat bu yaşlarda yukarıda sözettiğimiz ahlaki gelişme
unsurları bakımından düşüncenin asıl özelliği bir taraftan karşılıklılık,
bir taraftan dönüşebilirlik (reversibilite) kazanması, bir taraftan da
çocuğun zihni operasyonları mantıki, aritmetik, geometrik vs.
gruplandırabilmesidir. Biraz önce çocuklar arasındaki işbirliğinin onların
görüşlerini karşılıklılık esasına göre bir ahenk içine soktuğunu
söylemiştik. Gerçekten, egosantrik ve entüitif merhalede çocuk kendi
görüşünden başka hiçbir görüş tanımaz; o çağda çocuğun zihni, objelerin
zaman ve mekan içinde kazandığı değişik görünüşleri aynı realitenin
birbirine dönüşebilir (reversible) vasıfları olarak görmeye de müsait
değildir. Mesela bir çamur parçasını önce bir top, sonra bir çomak şekline
sokarsanız çocuk için bu iki şey birbirinden tamamen farklıdır; bu çamura
başka bir parça daha ilave eder ve sonra o parçayı geri alırsanız çamurun
eski haline dönüştüğünü idrak edemez. Bu halden kurtulup da karşılıklılık ve
dönüşebilirlilik kavramlarını kazandığı anda realite ile zihin arasında bir
uyuşma olmuş demektir ki, çocuk artık dış dünyayı zihnine, zihnini dış
dünyaya asimile edebilir duruma gelmiştir. Eğer entüitif görüş noktaları
birbirine dönüşebilirse (mesela 1 + 1=2 ve 21 = 1) yani bu aritmetik
gruplar arasında çelişki yoksa, birbirinden farklı görüş noktaları da pekala
bulunabilir.
AmpiRik Değerlendirme
Piaget'nin gelişme merhalelerinin bazı önemli özellikleri tecrübi yoldan
araştırılmıştır. Piaget kendi teorisini Cenevre'li çocuklar üzerinde yaptığı
müşahedelere dayandırmış ve bugün psikolojiye hakim olan tecrübikantitatif
metodları kullanmamıştı. Onun teorisi ile ilgili araştırmalar bir taraftan
işin bu yönünü tamamlamaya çalışırken, bir taraftan da bulguların kültürler
arası geçerliliği üzerinde durmaktadır.5
ilk akla gelen sorulardan biri gelişme merhalelerinin her ülkede görülüp
görülmeyeceğidir. Ahlaki gelişmenin
6 Bu araştırmaların tablolar halinde özetleri Hoffman (1970) tarafından
yapılmıştır.
Yaşlara göre gösterdiği özellikler ingiltere, A.B.D. ve isviçre'de yapılan
araştırmalarda Piaget'yi doğrulamıştır. Cinsiyet, sosyoekonomik statü ve
hatta IQ farklarına rağmen çocukların aşağıyukarı aynı yaşlarda aynı
özellikleri taşıdıkları görülüyor. Fakat özellikle zekanın ve sosyoekonomik
statünün bir fark yaratmamış olması bu bulguları ihtiyatla karşılamamızı
gerektiriyor. Aynı neticelere ilkel kültürlerde rastlanmamıştır. Bazı
Kızılderili kabilelerin çocukları üzerinde yapılan araştırmalar (Havighurst
ve Neugarten, 1955) merhale teorisinin tam tersine netice vermiş, yaş
ilerledikçe baskı ve otorite ahlakına doğru gidiş görülmüştür. Bunlar
Piaget'nin ahlaki gelişme merhalelerinin batı kültürü içinde geçerli ve
değişmez olmakla beraber başka kültürlerde geçerli olmadığını göstermeye
yeterli gibidir.
Piaget ahlaki gelişmeyi iki kaynaktan gelen etkilerin yarattığını
söylemekteydi: Zihin gelişmesi ve sosyal tecrübe. Şu halde zihni gelişmenin
hızlanması ve sosyal tecrübenin artması yani daha çok eşitlikçi
münasebetlere girme neticesinde ahlaki gelişme süratlenmelidir. Nitekim
Piaget'nin merhaleleriyle IQ arasındaki korelasyonu bulmak üzere yapılan
araştırmalarda bu ikisi arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. Diğer
taraftan hayat tecrübesi önemli bir rol oynadığı takdirde çocukların
yetiştirilme tarzı da ahlaki gelişmeyi hızlandırıcı veya yavaşlatıcı bir rol
oynamalıdır. Fakat çocuk yetiştirme metodlarıyla ahlaki gelişme arasındaki
münasebeti bulmak üzere yapılan araştırmalar metodolojik yönden kusurlar
taşıdığı için bu konuda kesin birşey söyleyemiyoruz. Sosyoekonomik farklar
üzerinde yapılan araştırmalar bu farkların ahlaki gelişmeye yansıdığını
gösteriyor, fakat bunların sosyoekonomik farklılaşmaya bağlı hangi
değişmelerden ileri geldiği açıkça anlaşılamamaktadır. ileride, değişik
sosyal tabakalar arasında çocuk yetiştirme bakımından ortaya çıkan farklar
iyice anlaşıldığı zaman bu konuda bir fikir sahibi olabiliriz.
Her merhalenin kendi içinde tam bir istikrar ifade edip etmediği meselesi de
tartışma ve araştırma konusu yapılmıştır. Eğer herbir gelişme merhalesi
yapılanmış bir bütün teşkil ediyorsa, o zaman çocuk bir ahlaki davranış
sahasında gösterdiği gelişmeyi veya benimsediği ilkeleriöbür sahada da
gösterecektir. Fakat araştırmalar bu noktada değişik neticeler vermiştir.
Mesela yalan söyleme konusunda objektif sorumluluk fikrine sahip bir çocuk
hırsızlık konusunda böyle olmayabiliyor. Herhalde bu neticelerin Piaget'ye
karşı birer buluş olarak alınması doğru olmaz, çünkü araştırmalarda yapılan
testler ahlaki hüküm sahasının karmaşıklığını hiç hesaba katmamıştır.
Yetişkin kimseler bile bazı hallerde davranışın objektif neticelerine, bazı
hallerde niyete daha çok ağırlık verirler; bu önem farkı davranışın hem
sahası hem de karmaşıklık derecesiyle ilgilidir.
Piaget'nin teorisiyle ilgili araştırmalar şimdi o teorinin bir çeşit
revizyonu olan Kohlberg teorisi etrafında toplandığı için, şimdi de
Kohlberg'e geçebiliriz.
Kohlberg'iN Merhaleler Teorisi
L. Kohlberg, Piaget geleneğinde yetişmiş ve onun bazı temel görüşlerini
geliştirmeye çalışmıştır. Halen kognitif gelişme açısından ahlaki gelişmeyi
araştıranlar üzerinde en büyük etki kaynağını teşkil eden Kohlberg, bu
gücünü çağdaş psikolojideki temayüllere uygun bir metod geliştirmesine
borçludur. Bilindiği gibi, Piaget bütün teorisini çocuklar üzerinde, çoğu
zaman kendi çocukları üzerinde, şahsi müşahedeye dayandırmıştı. Daha çok
tecrübi ve kantitatif metodlar kullanan çağdaş psikoloji veya Amerikan
psikolojisi Piaget'nin çalışma tarzını çok yadırgamış, uzun zaman ona
gereken önemi vermekten de kaçınmıştı. Yakın zamanlarda bazı Amerikan
psikologları Piaget'nin buluşlarını kendi incelikli metodlarıyla yeniden ele
almaya çalışırken, ilk defa Kohlberg bu teorinin bütününü bir revizyondan
geçirmeyi ve onu herkesin kullanabileceği araçlarla donatmayı denedi. Bu
çalışma gerçekten başarılı olmuş ve geniş çapta araştırmalara yol açmıştır.
Kohlberg esas olarak Piaget'nin merhalelerinin yeniden düzenlenmesi
gerektiğini iddia etmiş, ahlaki gelişmenin Piaget'nin aksine 11 yaşından
itibaren olgunluğa başladığı görüşünü reddetmiştir. O bu safhayı 16 yaşına
kadar uzatıyor. 1016 yaşlarındaki erkek çocuklarla 2'şer saatlik kesif
mülakatlar yapmış, bu mülakatlarda çocuklara 10 tane hipotetik ahlaki
dilemma (çıkmaz) durumu vermiş, bu durumlarda nasıl karar vereceklerini
sormuştur. Denekler tercihlerini bildirmişler, sonra da bu tercihlerinin
gerisindeki düşünceyi açıklamaya çalışmışlardır. Kohlberg buradan aldığı
neticelere dayanarak 6 gelişme merhalesi tesbit ediyor; her çocuk 30 tane
çeşitli ahlaki vasıf bakımından aldığı puanlara göre bu altı merhaleden
birine girmektedir. Bu merhaleler üç farklı ahlaki düşünce tipini temsil
etmektedir. Şimdi bu üç ahlaki düşünce seviyesini ve altı gelişme
merhalesini kısaca gözden geçirelim.
1. AhlakÖncesi Çağ. Bu seviyede iyi ve kötü, ortaya çıkan maddi sonuçlara
ceza ve mükafata veya kuralları ve iyikötü gibi etiketleri koyanların
maddi güçlerine göre yorumlanmaktadır. Yani iyi şey büyüklerin tasvip ettiği
ve maddi mükafat verdikleri şeydir, kötü de bunun aksidir. Bu maddi kuvvet
safhası (1) karakteristik bir şekilde cezaya doğru yönelmiştir; üstün kuvvet
ve itibara kayıtsız şartsız boyun eğilir, kötü denilen hareketlerden
kaçılır, iyilik ve kötülüğü davranışının sonundaki müeyyide tayin eder. (2)
ilkel hazcılık (naive hedonism) safhasında ise doğru hareket insanın kendi
ihtiyaçlarını ve bazan da başkalarının ihtiyaçlarını tatmin eden harekettir.
Şahıs ahlaki değerlerin herkesin ihtiyaçlarına ve bakış tarzına göre
değişebileceğini farkeder. Ahlaki davranışta dürüstlük, eşitlik ve
karşılıklılık unsurları mevcuttur; ama şahıs bunları sadakat, minnettarlık
veya adalet gibi ilkeler açısından değil de sadece pratik faydaları
açısından ele alır.
2. Kuruludüzen Ahlakı. Bir toplumdaki belli kaidelere ve otoriteye uyacak
tipte davranış esastır. Aile, grup ve millete ait kaidelere ve beklentilere
(expectation) uyma kendi başına bir değer taşır. iyi çocukiyi kız ahlakı
(3) safhasında başkalarını memnun etmek ve onların tasvibini kazanmak ön
planda gelir. Çoğunluk davranışının kalıplaşmış şekillerine uyulur.
Davranışın çok defa niyete göre değerlendirildiği de görülür. Kanun ve nizam
safhasında (4) ise en çok belirgin özellik vazifesini yapmak (belli
kurallara uyma), otoriteye saygı göstermek ve mevcut sosyal düzeni
korumaktır. Faziletin mükafatlandırılacağına inanılır.
3. Alışılagelmişin Üstünde Bir Ahlak Anlayışı. Otonom ahlak ilkelerine sahip
olmaya doğru açık bir gayret görülür. Ahlak ilkeleri onlara inanan şahıs
veya grupların otoritesinden ayrı olarak değerlendirilir. Sosyal Sözleşme
Safhası (5)'ında meşruluk ve faydacılık önem kazanır; temel hak ve
hürriyetler şuuruna varılmıştır. Doğru hareket ferdi haklara göre tarif
edilir; bu haklar bütün toplumun üzerinde ittifak ettiği şeylerdir. Şahsi
değerlerin izafiliğine olan inançla birlikte, şahıslar arasında anlaşmaya
varabilmek için gereken usule ait kurallara da önem verilir. Kanun ve
nizamlara çok önem verilmekle beraber bunların sosyal faydacılık uğruna akla
uygun şekilde pekala değiştirilebileceği kanaati yerleşmiştir. Evrensel
Ahlak Safhası (6)'na varınca artık doğru hareket veya davranışlar mantıki
tutarlılık, evrensellik ve tecanüs ifade eden prensiplerdir: Adalet, insan
haklarının karşılıklı ve eşitlik ilkesine dayanır oluşu, insanlara saygı
gibi unsurlar bu prensiplerin temelini teşkil eder. Ahlaki ihtilaflar
(çatışmalar) kanun ve nizama değil, onlardan daha geniş ahlaki prensiplere
göre çözülür.
Bu şemanın esas unsurları Piaget'nin anlattıklarından pek farklı değildir:
Her ikisinde de heteronomi ve otonomi ahlakının baskınlık derecesine göre
safhalar ayırdedilmektedir. Fakat görüldüğü gibi, Kohlberg çocukta tam bir
otonomi ahlakının 12 yaşından çok sonra teşekkül ettiğini söylüyor. Onun
birinci (maddi kuvvet) safhası Piaget'nin heteronomi ahlakı safhasını
aksettirir, fakat Kohlberg çocukta ahlaki davranışa nirengi olmak üzere bir
otorite fikrinin bulunmadığını, sadece büyüklerinin maddi gücünden
korktuğunu söyler. Çocuklar ebeveynin hükümleri karşısında herhangi bir
saygı duymuyorlar, sadece onların vereceği cezadan kaçmak üzere itaat
ediyorlar.
Kohlberg'in Piaget'den asıl ayrıldığı nokta, ahlak gelişmesinde kognitif
faktörlere verdiği önemden ileri gelmektedir. Kohlberg'e göre Piaget ahlaki
gelişme merhaleleriyle kognitif gelişme arasında tam bir uygunluk kuramamış,
çünkü bu gelişmede kognitif unsurlardan çok sosyal faktörlere yer vermiştir.
Çevrenin bütün önemi kognitif proseslerin işleyişi için gerekli hammaddeyi
sağlamaktan ibarettir. Bu nasıl olur?
Kohlberg, çocuğun gerek yaşıtlarıyla gerek büyükleriyle ortak faaliyetlere
katılması ona çeşitli roller alma bakımından imkan verdiği için önemlidir
diyor. Çocuğun katıldığı ve roller aldığı bu gruplar asıl toplumun birer
minyatürü gibidir; çocuk orada toplumun kaidelerini ve rol sistemini
öğrenir. Burada onun dünya görüşünde asıl değişiklik yaratan nokta otorite
hakkındaki fikrinin değişmesidir. Çocuk bir mevki ve rol sisteminde
karşılıklı roller alırken bu arada otorite rolünü de almakta mesela bir
uyunda baba rolünü alır böylece doğru ve haklı davranış konusunda kendi
görüşüyle otoritenin görüşünü karşılaştırma imkanına kavuşmaktadır. işte
sosyoekonomik farklılaşmaların ahlaki gelişme veya umumiyetle zihni
gelişme bakımından önemi özellikle burada ortaya çıkıyor. Çocuğun
sosyoekonomik mevkii onun hangi türlü gruplara katılabileceği ve ne cins
tecrübeler edinebileceği konusunda başlıca belirleyici faktörlerden biri
oluyor. Buradaki farkı yaratan şey gruplar arasındaki değer farkı değildir.
Çünkü insanın toplumdaki yeri ne olursa olsun temel ahlak değerleri
değişmez. Değişen şey, herkesin kendi sosyoekonomik mevkiine göre sosyal
müesseseler ve kurallar hakkında yaptığı yorumlardır. Mesela, kanunların
yapılmasına hiç karışmayan bir altsınıf mensubu için kanun sadece bir baskı
ve sınırlama vasıtasıdır; yukarıorta sınıf mensubu ise bunların toplumun
iyi işlemesi için gerekli bir ahlaki sistemi yansıttığını düşünür.
Kohlberg'in teorisi oldukça yakın tarihlerde ortaya atıldığı için bu teoriyi
test etmek maksadıyla yapılan araştırmaların sayısı azdır. Fakat son
yıllarda bu istikametteki araştırma sayısı hızla artmaktadır. Alınan
sonuçlar Kohlberg'in gelişme merhalelerinin gerçekten birbiri arkasından
geldiklerini ve bir kognitif ilerlemeye işaret ettiklerini gösterir
mahiyettedir. Bunlar arasında en dikkate değer olanı (Turiel, 1966) çocuğun
mevcut düşünce seviyesi ile onun erişebileceği ahlaki seviye arasında sıkı
bir münasebet bulunduğuna işaret etmektedir. Ayrıca, gelişmenin bir sonraki
merhalesi daha öncekilerin üzerine basitçe bir ilave değil, onların yeniden
düzenlenmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır. Ahlaki gelişme merhalelerinde
geriye dönüş yoktur.
Psikanalitik Teori ve Ahlak
Psikanalitik teori, özellikle ahlak konusundaki görüşleri bakımından,
gelişme teorileriyle sosyal öğrenme teorileri arasında bir yer alır.
Yukarıda anlatıldığı gibi, kognitif gelişme teorileri insan ferdinin nasıl
bir gelişme sonunda kendi başına ahlaki hükümler verecek olgunluğa eriştiği
meselesini ön plana almaktadır. Sosyal öğrenme teorileri insanın nasıl
sosyalleştiğini, yani toplumun hangi tip etkileriyle ahlak normlarının ve
değerlerin öğrenildiğini araştırırlar. Çünkü onlara göre ahlaki davranışın
edinilmesi ile norm ve değerlerin öğrenilmesi aynı psikolojik proseslere
dayanan aynı tip olaylardır. Psikanalitik teoriye gelince, burada bir
taraftan gelişme teoricilerininkine benzer bir şekilde evrensel ve birbiri
ardınca gelen gelişme devreleri sözkonusudur; bir taraftan da ahlak norm ve
kıymetlerinin otoriteyi temsil edenlerden olduğu gibi alınmasından söz
edilir.
Burada psikanalitik teorinin gitgide çoğalan variyantlarından değil, sadece
bütün bu çeşitlemelere esas olan Freud'un görüşlerinden bahsedeceğiz.
Freud'a göre çocuk, ahlakı kendisine model edindiği şahıslar vasıtasıyla
öğrenir. Erkek çocuk için esas model baba, kız çocuk için annedir. Böylece
ahlakın temeli bir cinsiyet özdeşleşmesinden (identification) ibarettir,
yani her çocuk kendi cinsiyle kendisini bir tutmayı öğrendiği zaman kimin
ahlakını model alacağını da bilmiş olur. Çocuk böylece anne ve babasının
hayatını idare eden kurallara tabi olmaktadır. Bu kurallara aykırı
davrandığı takdirde kendi kendini cezalandırmasını öğrenir. Daha evvel bu
cezayı anne ve babası vermekteydi; dışarıdan bir direkt müdahale olmaksızın
kendi kendini cezalandırmak ise vicdanın teşekkül ettiğini gösterir.
Vicdan, Freud'un zihin şemasında süperegoyu temsil etmektedir.7 Süperego
insanı ahlaka toplum kurallarına uygun davranışlar yapmaya zorlar,
uygunsuz davranışlardan alıkoymaya çalışır. Şu halde onun yargı kriterleri
ahlak standartlarıdır. Fakat bu standartlar nereden gelir? Çocuğun
sosyalleşmesinde başlıca rolü oynayan
7 Bu şemanın ne olduğunu psikoloji ile ilgili herkes bildiği için, burada
standart ders kitabı bilgilerini aktarmaktan kaçınıyoruz.
Çocuk anne ve babasının sadece şahsiyetlerinin değil, fakat onların temsil
ettiği kültür değerlerinin, adet ve geleneklerin de etkisi altında
kalmaktadır. Anne ve baba yerini tutan büyüklerin temsil ettikleri inanç ve
değerler de aynı şekilde onun süperegosuna dahildir.
Freud'a göre süperegonun teşekkülü cinsi gelişmenin bir safhasını meydana
getirir. Başka ifade ile, vicdan sadece bir öğrenme olayı halinde değil de
bir cinsiyet özdeşleşmesi sonunda ortaya çıkmaktadır. Erkek çocuklarda
Oedipus, kız çocuklarda Electra kompleksi çözüldüğü anda cinsiyet
özdeşleşmesi tamamlanmış demektir. Başlangıçta kız çocuk da erkek çocuk da
sevgi objesi olarak annelerine bağlandıkları halde, erkek çocuk annesini
sevmekten dolayı babasının kendisini cezalandıracağı korkusuyla annesine
olan sevgisini bastırır ve babasını model (ego ideali) alır. Buna benzer bir
durum kastrasyona uğramış olma düşüncesine ve erkek vücuduna gıpta kız
çocuklarda Electra kompleksi yaratmaktadır. Fakat Freud'da Electra
kompleksinin nasıl çözüldüğü konusunda bir açıklamaya rastlanmıyor. Teori,
bu kompleksin çözülmesi üzerine kız çocuğun babayı sevgi objesi diye
almaktan vazgeçip anneyi kendisine ego ideali yaptığını ileri sürer. Aslında
Oedipus kompleksinin nasıl çözüldüğü de tatmin edici bir açıklamaya kavuşmuş
değildir (Bu komplekslerin mahiyeti ve çözülmeleri konusunda özellikle bak:
Freud, 1923).
Freud'un ahlaki gelişme ve davranışla ilgili bazı görüşleri yeri geldikçe
ele alınacaktır. Fakat teorinin esası yukarıda verilmiştir: Bu görüşler
psikanalitik teorinin bütününü ilgilendiren iddialara dayandığı için,
teorinin bütününe yapılan tenkitler burada da geçerlidir. Meseleyi sadece
ahlak açısından ele alırsak, psikanalitik teori bize neler getirmiştir
sorusuna müsbet bir cevap vermek mümkündür. ilk defa Freud ahlakın doğuştan
gelen insiyaklarla ilgisi bulunmayan bir sosyal öğrenme meselesi
olduğunu açıkça ortaya koymuştur. ikinci olarak, özdeşleşme identification
yoluyla öğrenme olayı Freud'un öncü fikirleri sayesinde önemli ve geniş
çaplı araştırmalara konu olmuştur. Ve nihayet, vicdanın kuvveti ile
ahlaklılık arasındaki, fiziki ceza ile vicdan arasındaki münasebetler
konusunda Freud bize büyük ışık tutmuştur.
Şimdi de çoğuna Freud'un fikirlerinin öncülük ettiği sahalarda yapılmış olan
en yeni sosyal öğrenme teorilerini ve araştırmaları ana hatlarıyla gözden
geçirelim.
Teorileri
inceleyeceğimiz teorilerden üçüncü gruba girenler, ahlakı bir sosyal öğrenme
meselesi olarak inceleyenlerdir. Ahlak öğrenilen birşeydir, yani ferdin
hayatının büyük bir kısmını, hatta bütününü kaplayan bir öğrenme
hadisesidir. Bu yüzden psikolojide ahlaki gelişme hep sosyalleşme başlığı
altında incelenegelmiştir: ilk çocukluk çağından başlayarak sosyal yaşayışın
gereklerini öğrenmek. Fakat burada öğrenme terimini çok geniş bir anlamda
kullandığımız gözden kaçmamalıdır. Öğrenme, doğuşumuzdan sonra çevremizle
temas sonucunda edindiğimiz davranış şemalarını belirtmektedir, yani
"doğuştan olmayan" anlamına gelmektedir. Bu öğrenmenin mahiyeti ve dayandığı
prensipler konusunda psikologlar anlaşmış değildirler.
Şimdi biz sosyalleşmeye girerek konuyu genişletmek ve dağıtmak yerine,
sosyalleşme prosesinin doğrudan doğruya ahlak öğrenmesini ilgilendiren
tarafları üzerinde duracağız.
Hakikatte sosyal öğrenme teorileri temelde birbirine çok benzeyen, ancak
bazı izahlar konusunda birbirinden ayrılan görüşlerden ibarettir. Bu yüzden
psikoloji literatüründe bunların hepsi birden tek bir "Sosyal Öğrenme
Teorisi" başlığı altında incelenmektedir. Şimdi bu ortak temel prensipleri
anlattığımız zaman niçin çeşitli teoriler yerine bir tek teoriden
bahsedildiği daha iyi anlaşılacaktır.
Sosyal öğrenme teorisine göre, bir kimsenin ahlak normlarını ve değerlerini
öğrenmesi esas itibariyle cezamükafat yoluyla ve bir kimseyi model
edinmekle olur. Ceza ve mükafat bütün Behaviorist psikologların öğrenmeyi
açıklamak için kullandıkları temel kavramlardır. Model edinmeye gelince, bu
kavram genellikle başka birkaç kavramın anlattığı şeyi ifade edecek şekilde
kullanılmaktadır. Bu terimler ise özdeşleşme ve taklittir. Özdeşleşme bir
kimsenin kendisini bir başkasıyla bir tutması, arada bir ayniyet görmesi
demektir. Taklit de aynı manaya gelir; bir kimse kendisiyle özdeşleştiği
kimsenin davranışlarını kendi davranışları olarak benimser. Ancak
özdeşleşmenin bütün şahsiyeti içine alan bir durum olmasına karşılık taklit
için mutlaka böyle bütün halinde özdeşleşme gerekmez. Kısacası, sosyal
öğrenme teorisi ahlaki davranışın kazanılmasını "modellerle öğrenme"
prensibine dayandırmaktadır. Fakat bu modellerin kimler olduğu, hangi hal ve
şartlarda kimlerin model olarak seçildiği meselesi kolaylıkla cevap verilir
bir soru olmaktan çok uzaktır. Hakikatte psikologu da kimin örnek alındığı
değil, örnek (model) almanın hangi değişkenlere bağlı olduğu meselesi
ilgilendiriyor. Şimdi örnek alma veya taklitin nasıl açıklanmaya
çalışıldığını görelim. Bu açıklama teşebbüslerinden birini, taklitin
cinsiyet özdeşleşmesine dayandığı iddiasını, yukarıda Freud bahsinde
görmüştük. Sosyal öğrenme teoricileri meseleyi daha çok cezamükafat
açısından ele alıyorlar.
Sosyal öğrenmecilere göre, Freud'un o kadar uğraşıp da açıklayamadığı
cinsiyet özdeşleşmesi bir "seçici pekiştirme" olayından ibarettir. Erkek
çocuklar ve kız çocuklar toplumun kendi cinslerinden beklediği davranışları
yapınca mükafat, yapmayınca ceza görürler. Böylece erkek çocuk erkek gibi,
kız çocuk kız gibi davranmayı öğrenmiş olur. Cinsiyete ait davranışların
örneği anne ve baba olduğu için de onlar taklit edilirler.
Bu açıklama Freud'unkinden daha tatminkar değildir. Karşımıza iki problem
çıkıyor ki seçici pekiştirme prensibi bu problemleri çözecek gibi
görünmemektedir. Herşeyden önce, çocuklar cinsiyetleriyle ilgili sosyal
hüviyetlerini ve ahlaki davranışları büyüklerin seçici pekiştirmeleri ile
öğrenselerdi, bu öğrenmede hiçbir modele ihtiyaç kalmazdı. Gerçekten,
Brovvn'ın (1965) da ifade ettiği gibi, dul bir baba kızını, dul anne de
oğlunu kız ve erkeklerden beklenen davranışları tam benimseyecek şekilde
yetiştirebilirlerdi. Fakat araştırmalar kadar günlük müşahede de gösteriyor
ki çocuklar karşılarında örnek görmedikçe öğrenmeleri eksik, kusurlu
kalmaktadır. işin ahlaki yanı büsbütün tartışmaya açık görünüyor: Seçici
pekiştirme ahlak öğrenmesi için yeterli olursa, çocukları pekiştiren
büyüklerin yaptıkları kötü davranışlar, çocuğu gereği gibi pekiştirdikleri
takdirde, onda hiçbir kötü etki yapmaz. iyi davranış örnekleri de onun
karakterinde iyi bir etki yapmaz. Halbuki bu doğru değildir.
Seçici pekiştirme açıklamasının ikinci ve belki daha aşikar bir eksik yanı,
cezanın etkilerine gerekli önemi vermeyişidir. Eğer çocuk cezalandırıldığı
şeyi yapmaktan kaçınır olsaydı en şiddetli disiplinle yetiştirilenlerin en
vicdanlı kişiler olması gerekirdi. Halbuki biz cezanın etkilerini gereği
gibi bilmemekle beraber, açıkça görüyoruz ki dayak terbiyesi pek de ahlaklı
kişilerin yetişmesine yol açmıyor. Mamafih, bu tartışmayı ileride ceza ve
mükafatın rolü ile ilgili bahse bırakmak doğru olacaktır. Şimdi özdeşleşme
denen prosesin sosyal öğrenme teoricileri tarafından nasıl ele alındığını
görelim.
Freud'un özdeşleşme teorisi, elimizdeki problemi çözmekten ziyade büsbütün
muğlak bir hale getirmiş bulunuyor. Nitekim kendisi de önce karmaşık izah
teşebbüslerine giriştikten sonra tatmin edici bir sonucu varamamış ve "Erkek
çocuk erkek gibi, kız çocuk da kız gibi davranır. Çünkü beden yapıları yani
erkek çocuk erkek olduğu, kız da kız olduğu için onların bu istikametlerde
davranmalarına müsaittir" (1923) şeklinde özetleyebileceğimiz basit, sade
bir izaha dönmüştür. Fakat acaba özdeşleşme kavramını büsbütün atabilir
miyiz? Eğer bizim davranışlarımıza biyolojik yapımız yön veriyorsa,
özdeşleşmenin yeri ne olabilir? işte sosyal öğrenme teoricileri bu noktada
Freud'unkinden daha geniş bir özdeşleşme kavramı kabul ediyorlar. Onlara
göre ahlaki davranışın kökeni sadece cinsi hüviyet kazanmakta değildir;
insan cinsi rolleri değil, diğer bütün ahlaki davranışlarını kısacası,
bütün sosyal davranışları başkalarını model edinmek suretiyle öğrenir.
Böyle bir prosesin varlığını nereden anlıyoruz? Bir kimse ahlak
standartlarına uygun davranmadığı zaman kendisini suçladığına göre,
başkalarının standartlarına göre hareket ediyor yani başkalarının rolünü
alıyor demektir. Üstelik bu suçlama başka şahısların bulunmadığı yerde de
görülmektedir. Eğer özdeşleşme olmasaydı biz ahlak standartlarına göre
değil, sadece hazlarımızın tatmin olup olmadığına bakarak hareket edecektik.
Çünkü insanın biyolojik varlığı ahlak standartları ihtiva etmez.
Yakın zamanlara kadar özdeşleşme global bir fenomen olarak düşünülüyordu.
Çocuk ya ebeveyninin cezacı disiplininden korktuğu için onların görüşlerini
kabul ederek tasviplerini kazanır (savunmacı özdeşleşme), yahut ebeveynin
sevgisini kaybetmek endişesini yenebilmek için bütün gücüyle onlar gibi
olmaya çalışır (gelişmeci özdeşleşme) deniyordu. Fakat bu iki tip proses
üzerinde yapılan araştırmalar göstermiştir ki özdeşleşme hiçbir zaman bütün
halinde değildir. Çocuk ebeveynin bazı özelliklerini kapmaya daha müsaittir,
bazılarını burada ebeveynin ahlaki değerlerini almayabilir. Ayrıca, bazı
özelliklerin kavranması ve taklit edilmesi başkalarından daha kolay
olabilir. Mesela çocuk, babasının mekanik maharetini (açık davranış şeklinde
ortaya çıktığı için) kolayca kavradığı halde, onun iç psikolojik durumlarını
bazan hiç anlayamaz.
Şu halde özdeşleşme, bütün yerine parçalı ve seçici bir proses olduğuna
göre, özdeşleşme ile taklit arasında herhangi bir fark görmeyenlere hak
vermek gerekiyor. Ortada bir model vardır ve model ile taklit eden şahsın
davranışları arasındaki benzerliğin doğuşunda modelin davranışı belirleyici
bir rol oynamaktadır. Bu benzerliğin temelindeki psikolojik proses esas
itibariyle bir "görme yoluyla öğrenme"den ibarettir. Modele ait davranışlar
müşahede edilirken, bu davranışlar birer uyarıcı olarak taklit eden şahısta
idraki tepkiler uyandırır; bu uyarıcı ve tepkiler merkezi sinir sisteminde
birleştirilir ve bütünleştirilir. Daha sonra çevrede uygun durumlar ortaya
çıktığı zaman aynı tip uyarıcılarla karşılaşılınca taklitçinin ilk
müşahede sırasında zihninde şifrelenmiş olduğu bu eski müşahede unsurları
eski imajı harekete geçirir; zihinde yeniden canlanan bu imaj taklit
edilecek tepkilerin yapılması için bir rehber rolü oynar. Tepkinin gerçekten
yapılıp yapılmayacağı ise pekiştirmeye bağlıdır (Bandura, 1968).
Gözlemli öğrenme ve taklitle ilgili araştırmalar daha ziyade modele
bakılarak ilcai (impulsive) davranışlara set vurma ve iğfal edici durumlar
karşısında direnme üzerinde durmaktadır.8 Bu araştırmalarda modellerin
çeşitli sitüasyonlardaki davranışları çeşitli derecelerde cezalandırılmak ve
mükafatlandırılmak suretiyle, onları gören çocukların davranışlarını ne
dereceye kadar modele ayarlayacakları aranmıştır. Dikkati çeken bir netice,
modelin norma aykırı davranışının cezalandırılması halinde çocukta bu durumu
görmenin ket vurucu bir rol oynamasına rağmen, böyle bir müşahedenin
çocuktaki mevcut
s Örnek araştırmalar için bak: Stein (1967), Walters and Parke (1964),
Walters, Leat and Mezei (1963), Bandura, Ross and Ross (1963 a v b), Bandura
(1965), Bandura and Kupers (1964), Mischel (1965)
kontrol seviyesini yükselttiği belli değildir. Daha doğrusu, çocuk
modellerin norma aykırı davranışını görünce onlara kolayca kanabildiği
halde, modellerin ahlak standartlarına uymak maksadıyla şahsi ihtiyaçlarını
tatmin etmekten vazgeçtikleri durumları o kadar kolay benimsemiyorlar. Pek
muhtemeldir ki burada motivasyonla ilgili faktörler önemli rol oynamakta ve
bir davranışın sadece müşahede edilmesi ona uymak için gerekli motivasyonu
sağlayamamaktadır. Fakat bu sahadaki araştırmaların henüz çok az sayıda
olduğu ve bazı metodolojik kusurlar taşıdığını hatırdan çıkarmamalıyız.
Üzerinde en çok durulan konulardan biri de saldırganlığın öğrenilmesinde
özdeşleşmenin rolüdür. Bu konu özellikle ahlak terbiyecilerini ve elbette
ana babalarıçok ilgilendiriyor. Sosyal öğrenme teoricilerine göre çocuk
tarafından sevilen bir baba ona karşı kuvvet kullanmayı öğrenecektir. Fakat
babaları tarafından çok sevilen çocuklarla yapılan araştırmalar özdeşleşme
ile kuvvet gösterme vasfı arasında herhangi bir bağ bulunduğunu göstermiyor.
Bu ikisi arasında bir bağlantı bulunduğunu, yani babaların kuvvet gösterme
vasfını kendileri de yaşıtlarına karşı kullanan çocukların mevcudiyetini
gösteren araştırmalar yok değildir, fakat onların bulduğu münasebeti başka
şekillerde açıklamak her an mümkündür. Mesela babanın çocuğa karşı kudretini
kullanması onu pekala engeller (früstrasyona uğratır) ve çocuk bu
engellemeyi kendi yaşıtlarına saldırmakla gidermeye çalışabilir. Bununla
beraber, çocuğun saldırgan bir kimse ile özdeşleşme gösterdiği ve
saldırganlık vasfı kazandığı iddiası tamamiyle çürütülmüş değildir.
Taklidi Belirleyen Faktörler. Taklit ile özdeşleşmenin aynı kavramlar
olduğunu biraz önce belirtmiştik. Bu yüzden başka müelliflerin özdeşleşme
başlığı altında sınıfladıkları "Model edinme" davranışlarını biz taklit
türleri
' Örnek olarak bak: Hoffman (1960), Mischel and Grusec (1966).
olarak anlatacağız. Çocuk önünde gördüğü çeşitli örneklerden model birini
seçerken bu seçimi hangi esaslara göre yapıyor? Bir başka kimse hangi
özelliğinden dolayı çocuğa taklit örneği olabiliyor?
1. Mükafat Görme isteği: Model olarak alınan kimsenin davranışı ile o
kimsenin çocuğa verdiği mükafat arasında bir bağlantı kurulabilir. Bu
bağlantı öğrenme teoricilerinin "ikinci dereceden pekiştirme" dedikleri
prensibe göre olmaktadır. Eğer bir uyarıcı ardından mükafat gelen bir başka
uyarıcı ile çağrışım haline getirilirse, o birinci uyarıcı kendi başına
pekiştirici bir rol oynar. Mesela para kendi başına pekiştirici bir değer
değildir yenmez, içilmez, giyilmez, sevilmez; ama para daima para ile
alınan pekiştiricileri sağladığı için, onun bu rolünü öğrenmiş bir kimsenin
gözünde kendi başına pekiştirici bir kaynak durumuna girer (Mowrer, 1950).
Taklit olayında çocuk bir şahsın davranışları ile onun kendisine verdiği
mükafatları çağrışım haline getirmektedir. Bu türlü bir taklit için en
müsait şahısların çocukla en yakın bir mükafat verici ilişkiye girenler
olduğu akla gelir. Nitekim araştırmalar (Mussen and Parker 1905, Sgan 1967)
çocuğun en fazla anneye, yani kendisini beslemek suretiyle devamlı
mükafatlandıran şahsa ait davranışları benimsediğini göstermektedir.
Mükafat görme ile taklit arasındaki ikinci bir ilişki ise, kendisi mükafat
gören bir modelin taklit edilmesidir (vicarious reinforcement). Bir model
birtakım davranışları dolayısiyle mükafat görüyor ve çocuk bu durumları
müşahede ediyorsa (mesela ebeveyninden mükafat gören bir kardeşin
müşahedesi) modelin o davranışlarını taklit etmesi pek muhtemeldir. Saldıran
modelin mükafat gördüğü bir laboratuar tecrübesinde çocuklar onun
davranışını büyük ölçüde taklit etmişlerdir (Bandura, 1962). Fakat burada
taklit edilen davranış saldırganlık olduğu için değil, çevreyi kontrol etme
bakımından etkili görüldüğü için cazip bulunmaktadır.
2. Cezadan Kaçınma: Burada çocuk kendi durumunu menfi şekilde bozacak
sonuçlarla karşılaşmamak için taklit yapar. Durumunun menfi şekilde
bozulması ya bir cezaya uğraması yahut bir mükafatı kaybetmesi halinde olur.
Çocuk özellikle kendini yetiştiren büyüklerin istekleri dışında davranışlar
yapması halinde cezalandırılacağı için, böyle bir cezadan kaçınmak üzere
onların uygun buldukları davranışları ve bu arada kendilerinin yaptıkları
davranışları taklit edecektir. Cezadan kaçınma ile mükafat görme birbirinin
tamamlayıcısı gibidir: Çocuk annesi gibi davrandığı takdirde hem ters bir
davranışın getirebileceği cezadan kaçınmış olur, hem annesine benzediği için
mükafat görür. Açıkça görüldüğü gibi, buradaklasik bir pekiştirmeli öğrenme
sözkonusudur. Fakat çocuğun yapacağı davranışla ceza ve mükafat arasındaki
ilişkiyi kavrayabilmesi için özellikle annenin her zaman ceza verici veya
her zaman mükafatlandırıcı bir tavır takınmaması lazımdır. Çocuk anneyi
taklit ederek ondan mükafat görebilmek için arada sırada bu mükafattan uzak
tutulmalıdır.
3. Kudret isteği ve Taklit: Yukarıda, mükafat gören saldırgan davranışın
taklit edildiğini, fakat bu taklitin saldırganlığa değil de onun sağladığı
neticeye mükafatayöneldiğini söylemiştik. Whiting (1960) çocuğun kaynaklar
yiyecek maddeleri, oyuncak v.s. üzerinde kontrol gücü bulunanları taklit
ettiğini, böylece taklitin bir çeşit mevki kıskançlığından doğduğunu
söylüyor. Çocuk bir kimsenin kendi hedefi olan kaynaklar üzerinde etkili
bulunduğunu görünce onun mevkiine gıpta eder, kendisi de o mevkide olmak
ister. Böylece, orada bulunan şahıs gibi olabilmek için onu taklit eder.
Fakat burada kaynakları
kullanan, yani mükafat alanın mı yoksa onları kontrol edenin mi daha çok
taklit edildiği sorulabilir. Nitekim buradaki taklit olayının sosyal iktidar
motivasyonuna mı yoksa mevki özenmesine (gıpta) mi bağlı olduğunu anlamak
üzere yapılan bir tecrübe (Bandura, 1962) sosyal iktidar motivinin taklitte
daha önemli rol oynadığını göstermiştir.
4. Şahıslararası Benzerlik ve Taklit: Buraya kadar anlattıklarımız hep
motivasyona bağlı birer öğrenme olayını temsil ediyordu. Şahıslararası
benzerliğe dayanan taklit ve özdeşleşme bir çeşit niyetsiz veya "farkında
olmadan" öğrenmedir. Eğer bir şahıs bir vasfı dolayısiyle bir başkası
tarafından özdeşleştiriliyorsa, onun ikinci bir vasfı da özdeşleştiren şahıs
tarafından farkında olmadantaklit edilir. Başka bir ifade ile, şahıs
kendisini bir vasıf bakımından öbürüne benzetiyorsa, onda bulunan başka bir
vasfın da kendisinde bulunduğunu zanneder, öyle imiş gibi davranır. Burada
herhangi bir motivasyonel durum sözkonusu değildir, sadece model şahıstaki
vasfın model alan şahsın benlik kavramına yani kendi nefsi hakkındaki
düşüncesine uygun olması yeterlidir (Stotland, 1961).
1(1 Araştırıcı üç kişilik bir grup kurarak, bir çeşit aile örneği olan bu
sitüasyonda iki yetişkini seyreden bir çocuğun hangisini daha çok taklit
edeceğini bulmaya çalışmıştır. Tecrübelerden birinde yetişkinlerden biri
odadaki bütün oyuncakların (kaynaklar) kontrol gücünü elinde tutan şahıstır
ve öbür yetişkinin bu oyuncakları kullanmasına müsaade etmektedir. Sosyal
iktidar veya kudret hipotezine göre çocuğun birinci şahsı, mevki özenmesi
hipotezine göre de oyuncaklarla oynayan ikinci şahsı daha çok taklit etmesi
beklenir. ikinci bir tecrübede ise oyuncakların kontrolünü elinde tutan
şahıs bunlarla oynaması için yetişkine değil, çocuğa müsaade etmektedir.
ikinci dereceden pekiştirme öğrenmesiyle takliti izaha çalışanlar ise burada
çocuğun kendisine oyuncak veren şahsı taklit etmesi beklendiğini
söyleyebilirler. Bu oyun safhasından sonra her iki yetişkin çocuğun önünde
çeşitli davranışlar yapmışlar, tecrübecinin tesbitine göre çocuk daha ziyade
sosyal kudret motiviyle hareket etmiş ve en çok kaynakları kontrol eden
şahsı taklit etmiştir. Sosyal iktidar motivi ikinci derece pekiştirme
öğrenmesinden de daha kuvvetlidir.
Buraya kadar takliti belirleyen başlıca faktörleri gözden geçirmiş
bulunuyoruz. Burada akla bazı sorular gelecektir: Taklit sadece çocuk
davranışında görülen birşey midir? insanlar sadece bir başka insanı mı
taklit ederler, yoksa bir insanın bir grubu veya bir grubun bir başka grubu
taklit etmesi de sözkonusu mudur?
Bunlar ve benzeri sorular hayatta her zaman rastladığımız taklit olayları
ile karşılaştırılır. Gerçekten, taklit sadece çocuğa mahsus olan veya
çocuklukta yapılan birşey değildir. Taklit veya özdeşleşme sadece yetişkin
çağa kadar olan bir hadise değildir. Burada şu noktayı tekrar ve önemle
hatırlatmakta fayda görüyoruz. Psikologların ahlaki gelişmeyi mesela 16
yaşına kadar tamamlanan bir proses gibi göstermeleri, 16 yaşından sonra
ahlaki öğrenmenin artık bitmiş olduğunu söylemek anlamına gelmez. insan 16
yaşına kadar artık başkalarının empoze ettiği kalıplara hiç düşünmeden
uyacak yerde, artık kendi kendine ahlaki hükümler verebilecek hale gelir.
Ahlakın bir davranış ve bilgi sistemi olarak öğrenilmesi bütün ömür boyunca
devam eden bir olaydır. Şu halde ahlak öğrenmesi devam ettiği sürece
taklitin de görülmesi pek tabiidir.
Sosyal muhtevalı öğrenmelerde şahıstan şahısa yapılan taklitten belki daha
önemlisi ve çoğunlukla görüleni grupların taklitidir. insanlar ya içlerinde
bulundukları sosyal grubun bir üyesi olarak o gruba ait davranış
standartlarını ve kıymetleri benimserler veya fiilen mensup bulundukları
grup dışında bir başkasına girmeye özenirler ve o grubun standartlarını
benimserler. Sosyal psikolojide şahsın kendini özdeşleştirdiği gruba
"referans grubu" adı verilir. Şu halde bir kimse kendi dahil olduğu grubu
referans grubu olarak alabileceği gibi, dışarıdan bir grubu referans grubu
diye de seçebilir. Bu gerçek gözönünde tutulunca, insanın içinde bulunduğu
gruba göre norm ve kıymetler kazanmasından bahsetmek, işi çok basitleştirmek
ve aynı zamanda hataya düşmek demektir.
Böylece taklitin sosyal hayatta aldığı şekil sosyal psikolojinin ve kısmen
sosyolojinin iki ana konusunu teşkil ediyor. Bunlardan biri "Referans
Grupları", diğeri ise "Liderlik" psikolojisidir. Referans grupları üzerinde
birçok araştırmalar ve teorik çalışmalar yapılmıştır (Özellikle bak: Merton,
1968). Burada en önemli problemlerden biri insanın karşısındaki muhtemel
referans gruplarından hangisini seçeceğini tayin eden faktörlerin
bulunmasıdır. içinde bulunulan grupların referans grubu oluşunun temel
sebepleri nisbeten daha kolay belirlenebilmektedir; buna karşılık dışarıdan
bir grubun seçilmesiyle ilgili başlıca bağımsız değişkenler henüz birer
başlangıç hipotezi seviyesinde kalmış bulunuyor. Bu hipotezlerden birkaçını
sayacak olursak, diyebiliriz ki kendi grubu içinde nisbeten izole edilmiş
durumda bulunanların dış grupları seçmesi ihtimali hayli yüksektir. Dışarıda
bir grup seçilirken de, bu grubun sosyal bünye içinde itibar seviyesinin
yüksekliği başlıca çekicilik kaynaklarından birini teşkil etmektedir. Yine,
sosyal hareketliliğin yüksek olduğu toplumlarda insanların daha yukarı
sosyal katlardan referans grupları seçmeleri beklenir, çünkü yukarı
tabakaların sosyal tırmanma için açık olması insanlarda grupdışı hevesleri
kamçılayıcı bir rol oynamaktadır.
Liderlik konusuna gelince, burada insanın insanı takliti sözkonusudur.
Burada liderlik psikolojisinin temel bulgularını vermek ve tartışmasını
yapmak konumuzun çok dışında kalacağından sadece şunu söylemekle yetinelim:
Özdeşleşme davranışı daha çok lider şahıslara yönelmekte, yani bir kimse
daha çok kendisini takip etmekte fayda gördüğü kişiyi taklit etmektedir.
Gerek grupla gerekse fertle özdeşleşmenin topyekûn olmaktan ziyade parçalı
olduğu anlaşılmaktadır. Yani bir kimse bir şahsı veya grubu kendine referans
olarak aldığı zaman o kişiye veya gruba ait her türlü norm ve kıymeti değil,
bunlardan bir kısmını benimsemektedir.
Gruptan gruba özdeşleşme meselesine gelince, bu da sosyal değişme ve kültür
değişmesi ile uğraşanları çok yakından ilgilendiren bir konudur. Genellikle
değişme dışarıda bir grubun model alınması şeklinde olduğu için burada bir
grubun bir başkasını bazan iki taraflı taklit etmesi sözkonusudur. Burada
öbür kıymetler meyanında ahlak kıymetleri de taklit yoluyla benimsenir.
Sosyal Mevkiler, Roller ve Değerler
Değerlerin öğrenilmesi daha ziyade rol öğrenmesi şeklinde bir sosyal
öğrenmedir. Herkesin toplum içinde bir mevkii (kız, erkek, memur, tüccar,
evli, dul, genç vs.) ve bu mevki için toplumun uygun gördüğü rolleri vardır.
Şu halde biz bulunduğumuz her mevkide o mevkideki insanların neler yapması,
neler düşünmesi, nelere kıymet vermesi vs. gerektiği hakkında fikirlere
sahip oluruz. Bir erkek olarak cesaret, azim ve sebat, soğukkanlılık gibi
vasıflar bizim değer verdiğimiz şeyler olur; bir genç kız iffetli kalmanın
büyük bir değer olduğunu öğrenir, vs. Bu değerler arkalarında toplumun
desteği bulundukça bizde kuvvetle yer eder, fakat bu destek zayıflayınca
değişmeye veya dejenere olmaya müsaittir.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın