Varlık Problemi
Ebru Dengiz
Varlık felsefesinin konusu var olan her şeydir. İnsan, kendisini saran çevre
içinde her şeyle ilgi kurmuş ya da kurma uğraşı vermektedir. Var olanlarla
hem felsefe hem de bilimler ilgilenmiştir. Bu nedenle ‘Varlık Problemi’
felsefe ve bilimleri hep birbirine yakın tutmuştur.
Ontolojide varlığın ne olduğu üzerine değişik düşünceler geliştirilmiştir.
Birbirinden tamamen farklı olan bu görüşler şunlardır:
1. Varlığı OLUŞ olarak Kabul Eden Görüşler:
Bu görüşün ilk temsilcisi ilkçağ düşünürlerinden Herakleitos
(M.Ö.540475)dur.
Herakleitos’a göre varlığın ana maddesi ‘ateş’ tir. Her şey ateşten var
olmuş, tekrar ateşe dönüşmektedir. Bu bir oluş sürecidir. Evren sürekli bir
akış , değişim ve oluş halindedir. Bu nedenle “bir kere girdiğin bir ırmağa
ikinci kez giremezsin” demiştir. Çünkü sürekli akıp giden sular onu başka
bir ırmak yapmaktadır. Dünyada da her şey böyle bir akış içindedir; her şey
meydana gelir ve yok olur. Bu oluş, bu değişme, karşıtlar arasında bir savaş
gibi olur: Gün ve gece, yaz ve kış, savaş ve barış, tokluk ve açlık, iyi ve
kötü. Başka bir deyişle, karşıtların çatışması ve bu çatışma sonucunda
ortaya çıkan uzlaşma her şeyin oluş temelidir. Bu görüşüyle Herakleitos
dialektiğin babası sayılabilir.
Oluş felsefesi, özellikle modern doğa bilimlerinin meydana gelmesi ile
felsefede yeniden bir geçerlik kazanır. Örneğin bu yüzyılın başında E. Mach,
nesne ve ben dediğimiz her şeyin bir sürekli oluş, değişim içinde
bulunduğunu, değişmez olan tek şeyin değişmedeki sabitliğin olduğunu öne
sürer.
Yine çağdaş bir filozof olan H. Bergson ‘a (1859-1941) göre dünya sürekli
bir değişim içindedir ve bu değişim ona göre bir ‘ yaşam atılımı’ dır.
“Yaşam atılımı” evrendeki oluş ve değişmenin mekanik bir süreç değil,
yaratıcı bir süreç olduğunu ifade eder.
Varlığın bir oluş olduğu düşüncesi 20. Yüzyılda A. Whitehead (1861-1947)
tarafından öne sürülmüştür. Whitehead ‘e göre evrende yalnız oluş vardır ve
oluş süreci Tanrının yaratma ile sağladığı sonsuz sayıda birimleri,
gerçekleri içerir. Oluş bir mekanist süreç değil, dinamik, canlı bir
süreçtir. Bu canlılık nedeniyle, oluş, içine aldığı birimlerin, gerçeklerin
organik bir bağlılığını gösterir.
2. Varlığı İDEA Olarak Kabul Eden Görüşler:
Varlığı idea olarak gören düşüncenin genel adı idealizm dir. Bu görüş
İlkçağda Platon ve Aristoteles ile gelişmiştir. Platon, iki evren olduğu
düşüncesinden hareket eder. Biri, içinde yaşadığımız, duyularla kavradığımız
nesneler evreni, öbürü düşünsel olan, aklımızla kavradığımız idealar evreni.
Duyusal dünya, idealar dünyasının bir kopyası olup varlıktan yoksundur.
İdealar dünyası ise, varlığın kendileri, asıl var olanlardır.
Aristoteles de ideanın varlığını kabul eder, ama ideaları Platon gibi
nesneler dünyasının üstünde, kendi başına bir dünya olarak anlamaz da,
nesnelerin içinde, nesnelerin özü (form) olarak anlar. Var olan her şey
bünyesinde asıl gerçekliğini de taşır. Bu gerçeklik varlığın formudur.
Formsuz bir madde düşünülemez. Madde ve form içiçedir.
Aristoteles’e göre en yüksek varlık ‘saf form’ dur. Saf form maddesizdir,
sonsuz ve mutlak mükemmelliktir. Bu Tanrıdır. Tanrı aynı zamanda ilk
hareketi veren oluşturucu güçtür.
İslam düşüncesinde İdea anlayışı Fârâbi ile başlamıştır. Fârâbi,
Aristoteles’in düşüncelerini İslâm dininin temel kuralları ile
birleştirmiştir. Fârâbi’ye göre Tanrı ‘Vacibül Vücud’ (zorunlu varlık) dur.
Her şey varlığını Tanrı olan ‘ saf iyilik ‘ ve ‘saf akıl’ dan almıştır.
Tanrı dereceli olarak varlıkları yaratmıştır. Bu derecelemenin en sonunda
madde vardır. Yaratılanlar yaratılış derecesine göre Tanrıya yakındır.
Hegel (1770-1831) Alman idealizminin temsilcisidir. Hegel’e göre, varlıktan
önce ilkin idea vardı. Hegel buna tez durumu der. İdea gerçeklikten yoksun
bir imkanlar dünyasıdır. İdea, gerçeklik kazanmak ister ve kendini dışa
vurur, dışlaştırır. Bu, anti-tez durumudur. İdeanın kendini dışlaştırması
ile doğa dünyası meydana gelir. İdea, doğa varlığı olmakla gerçeklik
kazanmıştır, ama, özgürlüğünü kaybetmiştir. Çünkü, doğada zorunlu bir
nedensellik bağlantısı bulunmaktadır. Gerçeklik kazanmış idea, özgürlüğüne
yeniden kavuşmak için kendine yeniden dönerek ruhi ve tinsel dünyayı meydana
getirir. Bu da sentez durumudur. Hegel’in tasarladığı bu yönteme dialektik
denir ve bu üçlü adım anlamına gelir.
3. Varlığı MADDE Olarak Kabul Eden Görüşler:
Varlığı yalnızca madde olarak değerlendiren görüş materyalizm olarak
adlandırılır. Bu görüşte varlık ile madde özdeşleşmiştir. Düşünme bile
maddesel bir olay olarak görülmüştür. Yani, madde olmadan düşünme bile
olamaz. Var olmak için akla, düşünmeye ihtiyaç yoktur.
Materyalizm, maddeyi öncesiz ve bağımsız bir cevher olarak değerlendirdiği
için, maddeden ayrı bir tanrının varlığını da kabul etmez.
Maddeci düşünüş günümüze, ilk filozoflar olarak kabul edilen ‘doğa
filozofları’ ile başlayarak gelmiştir. Varlığın cevherini, özünü araştıran
bu düşünürler varlığı madde olarak değerlendirmişlerdir. İlkçağda madde
anlayışını sistemli düşünce biçiminde ilk açıklayan ise Demokritos
(M.Ö.460-360) olmuştur. Bu düşünüre göre, her varlık maddi olan küçük
parçalardan (atom) oluşmuştur. Atomlar öncesiz ve sonrasızdır. Gözle
görülmez ve bölünmezler. Atomlar bir araya gelerek değişik maddeleri
oluştururlar. Evrenin bu şekilde oluşumu kendiliğindendir. Ayrıca
düzenleyici ve oluşturucu bir güç yoktur.
Demokritos’un bu maddeci görüşünü ilkçağda Epiküros ve Lukretios
sürdürmüştür.
Thomas Hobbes (1588-1679) materyalizmin yeniçağdaki temsilcisidir. Hobbes’a
göre, evren mekanik hareket kanunları ile yönetilen bir düzenliliktir. Bu
kanunların dışında herhangi bir güç yoktur. Tanrı düşüncesi bir insan
tasarımıdır. Felsefenin görevi maddenin biçim almış cisimlerini
incelemektir. Maddi olanın dışındaki her şey (Tanrı, ruh) yalnız inançla
ilgili konulardır.
La Metrie (1709-1751) maddeci görüşü Descartes’ın mekanist doğa felsefesi
ile Locke’un duyumculuğunun birleşmesi ile oluşturmuştur. Bu düşünüre göre
de doğada madde ile onun hareketlerinden başka bir şey yoktur. ‘Makine
İnsan’ adlı eserinde canlı varlıkları da bir madde olarak beynin bir
etkinliği olarak yorumlar İnsan bir makine gibidir, ancak, diğer maddelere
göre biraz daha karmaşıktır. Daha basit canlıların zamanla evrimleşmesi
sonucu oluşmuştur.
Zamanla bilimlerdeki gelişim La Metrie ve diğer mekanist maddecilerin
görüşlerinin yetersizliğini ortaya koymuştur. Bu nedenle Karl Marks daha
yeni bir kuram ile mekanik materyalizmin eksiklerini gidermeye çalışmıştır.
Karl Marks (1818-1883), Feuerbach ve Hegel’in görüşlerinden etkilenerek
‘Dialektik Materlalizm’ i geliştirmiştir. Bu anlayışta, doğa ve insana
ilişkin bütün olguların bilinçten bağımsız var olduğu savunulur. Düşünce,
maddi bir gerçeklik olan beynin ürünüdür. Maddenin özü harekettir. Madde
çelişme ve çatışmalardan geçerek varlıkları ortaya çıkarmıştır. Bu nedenle
maddenin geçmişi, şimdisi ve geleceği vardır. Doğadaki hiçbir şey bir
durumda kalıcı değildir. Her şey bir takım değişikliklere uğramaktadır. Bu
durum insan ve toplumlar için de geçerlidir. Evrenin bütününde dialektik bir
özellik vardır.
Öyleyse, dialektik materyalizmde nesnelerin karşılıklı ilişkileri ve
çelişkileri ele alınır. Bu görüş, yalnız doğayı açıklamakla kalmaz, onu
değiştirmek gerektiğini, insanın bunu başarabilecek güçte olduğunu savunur.
Geçen yüzyılın bu materyalist anlayışı, bilimde meydana gelen son gelişmeler
nedeniyle, maddenin madde olarak geçerliğini yitirmesi, atom çekirdeğinin
parçalanması olayı ile birlikte geçerliğini yitirmiştir. Çünkü, katılığı
olan ve madde dediğimiz nesnelerin tüm özelliklerinin değişmez taşıyıcısı
olan ve yüzyıllar boyu böyle anlaşılan madde görüşü, büyük değişikliklere
uğrar. Bu anlayış, madde dediğimiz varlığın, aslında maddi nitelikten yoksun
bir algı tasavvuru olduğunu ve gerçekte madde denen bir varlığın olmadığını
öne sürer. Öte yandan fizikte meydana gelen değişmeler de, şimdiye kadar
katılığı olan bir varlık olarak anlaşılan madde anlayışını yadsıyarak,
maddeyi bir kuvvet-noktaları alanına dönüştürür. Buradan da modern fiziğin
soyut-geometrik evren tablosu ortaya çıkar. Bütün bu son gelişmelerle de
klasik materyalist varlık anlayışı gücünü yitirmiş olur.
4. Varlığı hem DÜŞÜNCE (idea) Hem MADDE Olarak Kabul Eden Görüşler:
Bu anlayışın temsilcisi Fransız düşünür Descartes’dır. (1596-1650)
Bu düşünüre göre varlık hem düşünce hem de madde özelliklidir. Varlığı bu
şekilde birbirine indirgenemeyen iki cevherden oluşmuş olarak kabul eden
anlayışa düalizm denir. Descartes ‘ın bu düalist anlayışında asıl sorun,
birbirinden farklı iki cevher olan madde ile ruh bir arada birbiriyle
etkileşim içinde bulunabiliyor. (Bu durum insan için söz konusu edilmiştir.)
Descartes bu görüşünü “ ‘düşünen cevher ‘ile ‘madde cevheri’ var oluşları
bakımından başka herhangi bir temele ihtiyaç duymayan iki cevherdir. Madde
ya da bedeni bilmek için ruh ya da zihne, Ruh ya da zihni bilmek için de
bedene (madde) ihtiyaç yoktur. “ biçiminde savunmuştur.
Descartes’ın bu görüşlerinde hem idealizm hem de materyalizm bir aradadır.
Onun, varlığı bilince göre açıklaması (Düşünüyorum, o halde varım.) idealist
akımların gelişmesine, hayvanların ruha sahip olması, birer makine gibi
varlıklar olduğunu açıklaması ( ‘makine Hayvan’ adlı eserinde) materyalist
akımların gelişmesine yol açmıştır:
5. Varlığı FENOMEN Olarak Kabul Eden Görüşler:
Bu görüşün temsilcisi Alman düşünür E. Husserl (1859-1938) ‘dir. Kant’ın
kritik felsefe görüşü ve Comte’un pozitif felsefe anlayışı ile metafizik,
felsefenin dışına itilmeye çalışılmıştır. 20. Yüzyıla girerken bu anlayışa
tepkiler başladı. Metafiziği yeniden canlandırma uğraşları gelişmeye
başladı. İşte bunlardan biri de E. Husserl olmuştur.
Husserl’in öğretisine Fenomenoloji denir. Varlığın ne olduğu sorusuna,
varlık fenomendir, diye karşılık verir.( Fenomen, Grekçe ‘ görünüş’
demektir.)
Husserl, fenomenolojinin felsefe görüşünü şöyle ifade eder: “ Pozitivizmin
en büyük hatası, yalnız duyusal ve bireysel verileri ele almış olmasıdır.
Oysa, biz genel objeleri düşünme ile kavramak istiyoruz.” Buna göre,
fenomenolojinin ele aldığı konu, algısal ve deneysel nesneler dünyası
değildir, tersine nesnelerin özü dür. Bir örnek üzerinde açıklarsak: Önümde
duran masayı ben duyularımla kavrıyorum. Bu deneysel bir kavramadır. Ama,
masayı masa yapan düşünsel özdür. Bunu başka türlü ifade edersek; Masayı
bana bildiren duyusal niteliklerinden, renginden, sertliğinden, mekanda yer
kaplamasından soyutlarsam, geriye kalan Husserl’in fenomen dediği özdür ve
fenomenoloji bu özleri araştırır.
Öyleyse, fenomenolojinin konusu, duyu organlarımızla algıladığımız varlıklar
değil, bu varlıkların arkasında bulunan değişmez özlerdir.
Bu görüşleriyle Husserl, ‘ sübjektif idealizm’ görüşünü geliştirmiştir.
Bilginin,obje üzerine yönelen süjenin bilinci olduğu görüşündedir.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın