Şiirle Buluşmalar
İsmail Bora Özcan
Yazın türleri içinde hatta sanat dalları içinde bile şiir her dönemde ayrı
bir konuma sahip olmuştur. Bu durum bize şiirin evrenselliğini ve etkitepki
düzleminde gerçekliğini ortaya çıkarmaktadır. Söyleyiş kolaylığı olsa bile
yaratım süreci zor ve yorucudur. Böyle bir üretimden bahsettiğimize göre
elimizdeki araçları da bir kenara koymalıyız. Nedir şiir yazarının
aracı(alet edevatı) ? Dil. Çünkü şiiri oluşturacak sözcükler, sözcüklerden
oluşacak olan dizeler ve bütün olarak başlı başına şiir, yalnızca ve
yalnızca dili kullanma ustalığına bağlıdır. Yani şiirde kullanılan imge ve
metaforlar okuyanda şaşırtıcı, ürpertici bir etki bırakır. Dile hâkim olan
bir yazar, şair olma yolunda en önemli adımı atmış olacaktır.
Şiirde dilin kullanımı ne kadar önemliyse içerikbiçim ilişkisi de o
derecede önemlidir. Nâzım Hikmet bu konuda şöyle bir sonuca varmaktadır: “
Şeklin nasıl olacağını tayin edecek olan içeriktir(muhtevadır). Tabii bu
metodoloji bakımından böyledir, yoksa şekille muhteva bir birliktir. Lâkin
bu birlikte, karşılıklı tesirleri olmakla beraber eninde sonunda tayin edici
unsur muhtevadır. " Bu gerçekten hareket edersek, şiirin konusu ön plana
çıkmakta ve her yeni şiir çalışması yeni bir şeyler söylemek adına
oluşturulmalıdır. Yüzyıllardır işlenen “aşk“, konu olarak şiire belki de en
çok giren gerçekliktir. Evet, aşk bir gerçekliktir ama aynı zamanda düşsel
bir imgelemin içinde de yerini alır. Yani şiirin/şairin masasında bulunur
her zaman. Şunu da belirtmek gerekir ki, şiir yazma duyusu ya da güdüsü
öncelikle bir memnuniyetsizliğin işaretidir. Şiir yazarı verili olana karşı
olmakla birlikte yeni veriler oluşturmaya çalışır. Bağımsızlığını kazanmaya
çalışan bir halkın şiirini yazar ve aynı zamanda o hareketin de içinde yer
alır, mevcut durumla(gerçekle) savaşır. İçerikbiçim ilişkisine dönersek,
bağımsızlık şiirinin sesleri toktur ve isyan içerir. Burada bir başka durum
karşımıza çıkar. Şair neyi anlatmalıdır?
Şair de herkes gibi âşık olan, kızan, üzülen, ağlayan, isyan eden ve yaşamın
bizzat içinde birey olarak yer alan kişidir. Öyleyse şiirini yazarken de
yaşadıklarından etkilenir. Bazen de kendi düş dünyasında yarattığı yaşamları
döker yazıya. Ama bunlar da yaşamın kıyısından ulaşır denize. Bu, bizi
şiirde anlam konusuna götürüyor. Şiirde anlam aranmalı mı, aranmamalı mıdır?
Bazı şairlerimiz bu konudaki görüşlerinde anlamın önemli olmadığını,
şiirdeki çağrışımsal ilişkinin yeterli olduğunu vurgulamaktadır. Oysa bu,
imgelere gömülmekten başka bir şey değildir.
Şiir, sözcükleri alt alta sıralamak değildir elbette. Şiir yazmaya başlayan
biri şunu kendine sormalıdır: “ neden alt alta yazıyorum sözcükleri? ” Edgar
Allan Poe’nin bu durumu güzel şekilde ifade eden bir sözü var: “Şiir, zarif
bir düşünceyle kaynaşmış müziktir. Düşüncesiz müzik, sadece müziktir.
Müziksiz düşünce de yalnızca düzyazıdır.” Şiirle düzyazının farkını
belirleyen müziktir. Şair şiiri oluştururken yegâne aracı olan dili
kullanarak müziği yakalamaya çalışır. Ses ilişkileriyle yaratır bu ezgisel
metni. İşte, şiir bu açıdan düzyazıdan ayrılır ve içinde seyreden o ezgi ile
de şiirselliğini ortaya koyar. Düzyazı ile şiiri ayıran bir diğer unsur da;
şiirin sözcüklerle, düzyazının ise cümlelerle yazılıyor olması. Şiir
yazarının sözcüklerle oluşturduğu imgesel dünyada kendini bulur şiir. Bir
örnek verelim:
“ Ayna kırılırsa yüzünle birlikte,
Zamanıdır konuşmanın ölümden”
Metin Altıok’a ait olan bu iki dizedeki seslere dikkat edersek müziği
görebiliriz. “Ayna kırılırsa” ve “Zamanıdır” kelime gruplarının arasındaki
uyum “a” ve “ı” ; dizelerin sonundaki “yüzünle birlikte” ve “ölümden”
sözcüklerinde de “ü”, “n”, “e” seslerindeki uyumu açıkça farkedebiliriz.
Şair ikinci dizedeki cümleyi “ölümden konuşmanın zamanıdır” şeklinde
yazmayarak bu müziği oluşturmuştur.
Bu iki dize bile şiirdeki yorucu üretimin güçlüğü hakkında çok şey söylüyor.
Şiir yazarı, her dizenin ses yapısını, imge oluşumunu teker teker çalışarak
ortaya çıkarmalıdır. Hemen burada Vladimir Mayakovski’nin bir tespitini
paylaşmak istiyorum sizinle: “Şiir çalışması yapmak, yalnızca eskiden
saptanmış ve sınırlanmış şiirsel yapıt örneklerini incelemek değil, üretim
süreçlerini incelemek, yeni şeyler yaratmamızı sağlayacak bir çalışma yapmak
demektir.”
Şiir, içinde kendimizi bulduğumuzdan dolayı değer kazanan bir yaratı
değildir. Şiir, içinde kendimizi kaybettiğimiz bir arayışın ta kendisidir.
Varlığın girdabında evrilen ve bir türlü huzur bulamayan ruhların ahenkli
çığlığıdır şiir... Varlığını, var olan hiçbir şeyle tatmin edemeyen
ademoğlunun, son raddesine varmış tedirginliğini haykıran isyanlı bir
kabullenişin hikayesidir şiir...
Malzemesi herkeste bulunduğundan kolaylıkla hakkında yorum yapılan bir
mevzudur. Öyle bir şey ki; hançereden çıkan titreşimleri muhatabının
zihninde yüce bir abide haline getirir. Öyle bir şey ki; söyleyenini
kendinden geçirir, okuyanına kendini buldurur. Varoluşun bulutundan nem
kapmış, devasız derde düşmüş gönüllerin mehtaplı gecelerdeki sayıklamasıdır
şiir... Bir anda gönle düşer ve tecelli edeceği kağıtları bir savaş
meydanına çevirir.
Şiir ciddi bir iştir! Boş zamanların eğlenceli bir uğraşı, sevgiliye arz u
niyaz etme kaygısı ya da bir ismi ihya etme çabası değildir. Şiir,
kendisiyle uğraşana “şair”den başka bir vasıf vermeyen kıskanç bir
sevgilidir. Amacı da, sonucu da kendisidir. Ödülü de, cezası da kendisidir.
Şiir, delinin kuyuya attığı taştır. Akıllılar onu bulduklarında kendilerini
kaybederler. Her şiir, kendi türündedir, her şiir kendi veznindedir, her
şiir kendi konusundadır, her şiir yalnızca kendisidir. Şiir vezin değildir,
konu değildir, ritim değildir, kafiye değildir. Şiir, şiire ait her şeyin
toplamıdır. Ne bir eksik ne bir fazla... Şiir, büsbütün yeni bir şey
değildir, eskinin aynısı değildir. Eskiyi silmek, yeni olmanın işareti
değildir. Temeli de, çatısı da, duvarları da yalnızca kendisi olan bir şiir
soysuzdur. Şiir, bugünün malı değildir. Asırlarca söylenen bir duadır.
Simetri değildir, musiki değildir, salt anlam değildir.
Her mana, tecelli edeceği en güzel kalıbı kendisine seçer. Önce şairinin
gönlüne dolar, sonra dilinde bir dua olur. Kavramlar, kelime kalıplarına
dökülür; kelimeler, ölçünün ve ahengin haddesinden geçirilir. Şiir, çiledir.
Sonu meçhul kabullenişin çaresizliğine bir başkaldırıdır şiir. Başkaldırının
mabedidir ki içine yalnızca şiir dininden olanlar girebilir, yalnızca şiir
düşüncesini savunanlar girebilir, yalnızca art niyetten arınmışlar
girebilir. O kadar özeldir ki daima peşinden sürükler, asla yığınlara uymaz.
Kendisine uyanları terbiye eder ama terbiye etmek gibi bir derdi yoktur.
Yalnızca kendisi için vardır, yalnızca kendisini arayanlara yolunu
kaybettirir.
İsyanı kendindedir, aşkı kendindedir, sırrı kendindedir. Kendi kendine olur,
ancak şairlerin ruhlarında zuhur bulur.
Tekevvünü kendi kendine olur, terkibini kendi hazırlar; şair olanlar ise
yalnızca meyveleri toplar. Meyveler, ezelden olgundur, ancak kendilerini
derleyecek çiftçinin olgunlaşmasını beklerler.
Yüzyıllardır şiir yazılıyor evrende. Her dilden, her sesten milyonlarca şiir
yazılacak da. Yazanın yazgısı, okuyanın gözlerinde belirecek ve ölürken bile
yazdıracak insana şu dört dizeyi:
Hoşçakal, dostum, el sıkışmadan, suskunlukla.
Sakın üzülme, nedir bu gözlerindeki hüzün?
Şu yaşamda yeni bir şey değil ki ölüm.
Ama pek öyle yeni sayılmaz yaşamak da. (Sergey Yesenin)
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın