RENKLER, KIRIK ÇİZGİLER, GİZLENMİŞ SÖZLER
Cengiz PAKKAN
GİRİŞ
"...Boethius'un dediği gibi,
hiçbir şey, güz geldiğinde kır çiçekleri gibi kuruyup değişen dış görünüşten
daha geçici değildir..."
Umberto Eco
Söz ile imaj; hayatın her anında varolan, bazen onu yaratan ve var kılan,
bazen de sorgusuz sualsiz paramparça eden; ama yine de olmazsa olmaz iki
farklı birimi. Hayatın her anındadırlar; bazen üst üste, bazen yan yana,
bazen de arka arkaya karşılaşırız onlarla; ama o kadar alışmışızdır ki çoğu
zaman farkında bile değilizdir onların. Aslında içimizde, en derinlerimizde
hissederiz, bazen en iyi bazen en kötü sonuçlarına katlanırız da dönüp
bakmayız bile suratlarına; ama yine de vardırlar; hem de inadına hem de
onlara sahip olduğumuzu sandığımız bir anda hapsolmuşuzdur onlara.
Aşağıdaki yazıda imajlarla kuşatılmış toplumsallıkta, imajların insan yaşamı
için belirleyiciliği ve böyle bir baskı altında kalan insan yaşamının, ne
dereceye kadar kendini var kılabildiği sorunsalı işlenmek istenmektedir.
Açığa vurulmak istenen, modern anlamda yaşanılan gündelik içerisinde
sergilenen davranış örüntülerinin, bu örüntüleri sergileyen ve sergilediği
an içerisinde bile habersiz olan insan için, dayatımsal ve kurgulanımsal
üretimler olduğudur. İşin "söz" kısmına gerek duyuldukça değinilecektir;
ancak asıl üzerinde durulacak olan imaja yönelimli toplumsallıkta[*]
imajların işleyiş biçimleri ve bu işleyişin, buna maruz kalan insanlar
üzerindeki etkileri olacaktır. İmajlarla kastedilen salt anlamda görüntüler,
görünüşler ya da imgeler değildir. İmajlarla kastedilen; içerisinde
yaşanılan modern kapitalist toplumsal formasyonlarında her gün çeşitli
şekilleriyle içinde bulunduğumuz yaşam biçimleri, algılama tarzları, tüketim
alışkanlıkları, davranış üretimleri ve bunlara benzer birçok yolla
örüntülenen kültürel konumlanma biçimleridir. İmajlarla kastedilen;
yaşamının önemli bir bölümünde çevresine örülmüş taş duvarlara benzer
rollerle hareket ederken, bir insanın yüzündeki o bilinçsiz kızgınlık ya da
yapmacık bir gülümsemedir. İmajlarla kastedilen; çürümüş bedenlerle kaplı
upuzun bir tarlada, çocuk masumluğuyla dolaşan imparator sahteliğidir.
İmajlarla kastedilen; bütün odaları kodlara ayrılmış dünya otelinde,
karikatürize edilmiş kahramanlarıyla verilen, cafcaflı renklerle donatılmış
bir defiledir. İmajlarla kastedilen yaşanılan gündelik yaşam içerisinde
kimin nereden ve nasıl etkilendiğinin belirsizliğiyle yaşanılan geçeğen
(süreksiz) bir yaşamsallıktır.
Bizim gözümüze görünen gündelik hayat, biliçaltının mağaraları ve yeraltı
geçitleriyle Modernlik denilen belirsiz ve yanıltıcı bir gökyüzü arasında
duran bir toprak parçasıdır. En yukarıda, Sürekliliğin gökkubbesi bulunur.
Soğuk, gölgeli bir aydınlığa sahip olan Bilimsellik gezegeni; Kadınlık ve
Erkeklik diye adlandırılan ikizgezegenler en büyük gökcisimleridirler.
Kuzeyden çok yükseklerde Teknoloji ve gençlik yıldızları ışıldar.
Güvenilirlik gibi gaz bulutları, güzellik gibi sönmüş yıldızlar, erotizmin
garip burçları gökyüzünde uzanırlar. Birinci derecede yıldızlar arasında,
kentliliği ve Kentleşme' yi (Doğallığı, Akılcılığı unutmamak kaydıyla)
sayabiliriz. Aydan daha küçük gezegenleri, Kadınlığın yakınlarında bir yerde
duran Moda' yı (ya da "moda olmayı"), Sportifliği de unutmamalıyız.[1]
Modern anlamda yaşanan bu gündeliklik içerisinde günün haber bültenlerinden
biri; renkler, geometrik şekiller, kırık çizgiler ve tüm bu şekillerin
ardına gizlenmiş, sinmiş duran çığlıklar, bağırışlar, yakarışlar, küfürler,
ağıtlar; yani sözün o muğlak alanı. İmaj, sözü dışlar, hiçliğe indirger,
gereksiz kılar onu; o varken söze söz düşmez yani, o tek başına yeterince
kapsayıcıdır zaten, yeterince açıklayıcıdır. İmaj şaşırtır; örneğin gazetede
bir fotoğraf görürsün: bir "insan", elinde kesik bir baş, poz vermiştir
objektife, şaşırırsın şoka uğrarsın belki, görmüş olduğun bu şey karşısında
dehşetin aykırılığıyla karşı karşıya gelirsin, insan olduğundan şüphe duyar,
utanırsın belki de; ama şu soruyu sorar mısın? Neden ? Sormazsın. Şaşırmanla
kalırsın yalnızca, zaten bu da sana yeter, zaten istenen de budur senden:
şaşırman ve çok geçmeden unutman. Seni dehşetin aykırılığıyla karşı karşıya
getiren bu fotoğraf, dehşetin kendisiyle arana çekilmiş koruyucu bir zar
işlevi görür.[2] Ve sen tüm bilinçsizliğinle bir sonraki sayfayı çevirirsin;
o zaman insana benzeyen bütün siluetleri gülüyor bulacaksın kendine, ne
duruyorsun be çevirsene sayfayı diyecekler, yazıları okumaya çalışma boşuna
diyecekler, onlar bütüne ilintilenmiş ekler diyecekler, çevir sen durma
ilerde seni şaşırtacak çok şeyler göreceksin diyecekler,sen ne yapacaksın?
Sinemadasındır, beş dakika aradasındır, arkanda iki kişi kavga etmektedir
(ayrıntısını hatırlamamaktasın) biri diğerine "öyle mi?" der. "Ben haftada
iki sefer sinemaya gidiyorum" der. Sinemadan çıkarsın, üzerinden günler
aylar geçer, izlediğin bütün ıvır zıvırı unutursun; ancak bu diyaloğu
unutmazsın. Düşünürsün: haftada iki sefer sinemaya gitmek neyin ölçütü
olarak sunulmuştur? Tabi ki kültürün.
İmajlarla çevrili bir alandasın; kültürün dışında kalmak ona dahil olmaktan
daha zor. İmajlarla çevrili bir alandasın; düşünmene gerek yok; nasılsa "her
şey çok güzel olacak". İmajlarla çevrili bir alandasın; içinde yaşadığın
toplum gibi sen de belleğini yitirmişsindir, yaşadığın her anı puslu bir
geçmişe terk edersin ya da geçmiş iş bilir bir kapkaçcıdır yanıbaşında
bekleyen. İmajlarla çevrili bir alandasın; anı yaşaman söylenir sana: geçmiş
ne de olsa geçmiştir, sana düşen mümkün olan en ivedi şekilde unutmaktır onu
(sen merak etme gerek duyuldukça televizyonlar, radyolar, gazeteler
hatırlayacaktır onu senin yerine); gelecek ise umutla beklenmeyendir; umut
edilen ama beklenmeyendir daha doğrusu: umut sana dışsaldır, dayatılan,
sunulandır; beklememek ise senin sen olduğunu ispatlamak için giriştiğin son
çırpınışındır.
Sinemadan çıkarsın, şehrin en işlek caddesi, vitrin seyredicisi uyurgezer
bir kalabalık tarafından işgal edilmiştir yine, kalabalığı bir boş alan
kapma oyunu oynarken görüverirsin; ama o seni görmez, görür belki de
tanımazlıktan gelir, bu seni biraz üzer, hadi itiraf et biraz da sevinirsin;
yalnızlık her zaman kötü değildir çünkü. Böyle böyle derken yaya geçidine
gelmişsindir, daha otuz üç saniye vardır yeşil ışığın yanmasına, bu sırada
önünden bir otobüs geçer, bir turist otobüsü, içinde insan başları görürsün
hep 'dışa' dönük, meraklı bakışlar fırlatan çevrelerine; gördükleri hiçbir
şeyi kaçırmamak için tedirgin ve acele bakışlar. Kimisinin elinde kamera,
kimisinin fotoğraf makinesi; bir garip telaş içindedirler, varolduklarının,
kendi ülkelerinin dışında bir ülkede gezici olduklarının ispatının resmini
çekme telaşı. Değil mi ki, ülkelerine döndüklerinde eşe dosta
gösterebilecekleri birkaç parça delil olsun ellerinde. Değil mi ki, gezip
görülen yerleri çektikleri fotoğraflar ya da kaydedilen filmler hatırlasın
kendilerinin yerine. O zaman düşünürsün; sevimli gezici şövalyemiz Mancha'lı
Don Kişot'un devri çoktan geçmiştir diye.
[*]Bahsetmekte olduğumuz ve yazının devamı boyunca sık sık kullanacağımız
"imaj yönelimli toplumsallık" terimi; Jacques Ellul'un "Sözün Düşüşü" adlı
kitabında kullanmakta olduğu "manzara yönelimli toplum" ve "imaja-yönelimli
kişi" terimlerinin düşüncemde yaratmış olduğu bir tür sentez olarak
görülebilir. Adı geçen kitabında Ellul "manzara yönelimli toplumu" şöyle
açıklar: Manzara yönelimli toplum her şeyi manzaraya dönüştürerek ve bu
yolla her şeyi kaskatı hale getirerek [felçederek] kendisine bir anlam
verir. Bu tür bir toplum isteksiz ve bilinçsiz aktörü seyirci rolü oynamaya
zorlar ve teknik olmayan her şeyi görselleştirerek dondurur. O
görselleştirme araçlarıyla oluşturulmuş bir toplum; o, görselleştirme görevi
için oluşturulmuş bir toplumdur. Her şey görselleştirmeye tabi tutulur ve
onun dışında hiçbir şeyin anlamı yoktur. Ellul, bu cümleleri kurarken Guy
Debord'a atıfta bulunur.
Herakleitos'dan Günümüze; Değişmeyen Değişim
"...(çoğu kişi için gazete, kahvaltı merasiminin bir parçasıdır), onu okuyor
olmak, kahvaltı vaktinde dünyanın hala yerli yerinde durduğunun kanıtıdır."
H. Bausinger
Burada bahsedilecek olan; günümüzün elektronik kültür ortamlarında
(televizyon, radyo, gazete, sinema, network vb.) her gün sıkça karşı karşıya
kalınan bir imajlar ve söylenceler çokluğu ve sürekliliğinin modern anlamda
yaşanılan hayatları istila edişini ve aslında sürekli bir değişim mitiyle
sunulan bu imajlar çokluğunun, insan hayatının tekdüze bir biçim almasında
almış olduğu rolü göz önüne serme isteğidir.
Hiçbir şey eskisi gibi kalmamalı, her şey aralıksız devam etmeli, hareket
halinde olmalıdır. Zira hiçbir şeyin değişmeyeceğini, uygun olmayan hiçbir
şeyin piyasaya çıkmayacağını sadece mekanik üretim ve yeniden üretim
ritminin evrensel zaferi vaat etmektedir.[3]
Horkheimer ve Adorno, kültür endüstrisinin insanlara sürekli bir değişim
içerisinde sunduğu kültür ürünlerinin, aslında pek de fazla değişken şeyler
olmadıklarını, örtük olarak içerisinde değişimin değişmeyeni olarak üretim
ve tüketimin yeniden üretiminin mantığını barındırdığını, bu sözcüklerle
ifade etmektedirler. Bu birkaç cümle, akla Herakleitos'un "değişmeyen tek
şey değişimin kendisidir" sözünü getiriyor: "Evren boyuna akan bir süreçtir,
başı sonu olmayan bir değişmedir, hiç durmayan bu değişme içinde kalan,
sürüp giden hiçbir şey yoktur...Kalıcı şeyler varmış sanısına kapılmamız,
değişmenin kuralsız değil de, belli bir düzene, belli bir ölçü ve yasaya
göre olması yüzündendir."[4] Herakleitos'daki değişmenin bu yasası;
Horkheimer ve Adorno'nun kültür endüstrisindeki değişimin değişmeyeni olarak
karşımıza çıkmaktadır. Ancak buradaki durum Herakleitos'u olduğu gibi kabul
etmez, onu baş aşağı çevirir; onun değişimin değişmeyeni olarak değişimi,
değişmeyenin yanılsamalı değişimine doğru belirsiz bir dönüşüm yaşamıştır ve
değişmeyenin yanılsamalı değişim mitine sahip olan "gösterinin" -ya da
Horkheimer ve Adorno'nun kültür endüstrisi'nin- "ebedi diye sunduğu şey
değişim üzerine kuruludur ve temeliyle birlikte değişmek zorundadır...
Gösteriye göre, duran hiçbir şey yoktur; bu onun doğal koşulu olsa da kendi
eğilimine en çok karşı olan şeydir."[5] Ve denilebilir ki; gösteriyle
sunulan şeylerin değişir gözükmesi, gösterinin taşıdığı en büyük
aldatmacadır. Ve bu aldatmaca da gösterinin "yepyeni bir şey bulma
gereksinimi ile temel düzende hiçbir şey değiştirmeme gereksinimi arasındaki
uzlaşmacı tavrı somutlaştırmaktadır".[6]
Böyle bir kavramsal çerçeveyle konuya yaklaşıp ve söylenilmek istenileni,
bir alan olarak televizyon ve milyonlarca insanı aynı anda başına
toplayabilen televizyon ana haber bültenleri üzerinde yoğunlaşarak
incelemeye çalışmak, olanaklı bir yol olabilir. Televizyondaki haber
bültenlerinin neyi anlattıklarından çok anlattıkları şeyi nasıl anlattıkları
önemlidir. Televizyon haberlerinin en temel özelliği; -anlatım tarzı olarak-
sürekli değişim miti üzerine kurulu olmalarıdır. Zygmunt Bauman "haber"
diyor; "bir unutma aracıdır; dünün başlıklarını izleyicinin bilincinden
silip atma tarzıdır". Televizyon haberleri sürekli değişim üzerine
kuruludur; en yeni ve en çarpıcı haberi yakalayan kanal, en fazla izlenme
oranına ulaşma imkanına da sahip olur; bu yüzden de haber sürekli peşinden
koşulması gereken bir 'maratondur' televizyon habercileri için.[7] Ancak bu
değişim, niceliksel bir değişim olup; içeriği aynı olan şeylerin bir tür
kabuk değiştirimi yoluyla imaja yönelimli toplumda, imaja yönelimli
insanlara defalarca yeniden sunumudur. Ve haber bültenlerinde sıkça geçen
"haber akışı" söylemi de, arkasında çeşitli seslerin fon müziğiyle
süslenmiş, ışıltılı, parlak imajlarla çevrili bir fener alayına
benzetilebilir. Bu alayda gördüğümüz her yeni ve ilginç şey, bize bir
öncekini unutturur. Aslında her yeni ve ilginç şey; tıpkı "İ.Ö.490 yılında,
Yunanlıların Perslere karşı kazandıkları zaferden sonra habercinin Atina'ya
kadar 42,195 kilometre koşup, orada ülkesinin zaferini bir nefeste
anlattıktan sonra bitkinlikten ölmesi"[8] gibi amacına ulaştıktan sonra
ölmeye yazgılıdır. Haber akışı, izleyicilerin ilgisini az sonraya çekmek
için programlanmıştır; izleyiciler de hep bu az sonrayı beklerler; ama ne
yazık ki bu 'az sonra' hiçbir zaman gelmez. Gelirse de bu az sonralar hiç
bitmez; çünkü televizyon bunun üzerine kuruludur: izleyiciler bir daha ki
sefere daha iyisiyle karşılaşacaktır; vaat edilen budur. Televizyon
haberlerinin bu niteliğine dair Neil Postman'ın aşağıdaki yorumu, anlatılmak
istenilenin anlaşılmasında bize yardımcı olur:
TV haberlerinde, herhangi bir öykünün herhangi bir sonucunun bulunması
türünden bir şey önerme niyeti taşımadığı çok açıktır; zira bu,
izleyicilerin o konuyu zihinlerinde taşımaya devam etmelerini gerektirecek
ve buna bağlı olarak izleyicilerin dikkatlerini her an yayına hazır bekleyen
bir sonraki habere yöneltmelerini engelleyecektir.[9]
İmaj yönelimli tüketim kültürü içerisinde değişmeyenin yanılsamalı
değişimine yönelik yukarıda yer alan Horkheimer-Adorno, Debord, Baudrillard,
Bauman ve Postman'ın yorumları çerçevesinde oluşturulabilecek bir tüketim
yönelimli kişi tiplemesi, tüm bu yorumları kendi potasında eritebilecek
Fredric Jameson'ın "şizofrenik" kişisidir. Jameson'ın "geç kapitalizmin
kültürel mantığı" olarak gördüğü postmodernizmin de kişisi olan bu tipin
içinde bulunduğu durum, gerçek bir değişimin uçucu da olsa göstergesi olarak
okunabilecek tarih hissinin ortadan kalkmış olduğu bir şizofrenik
yaşamsallık durumudur. Jameson için "şizofreni, gösterenler arasındaki
ilişkinin çöküşü, zamansallık, hafıza ve tarih duygusunun çöküşü"
durumudur.[10] Yaşanan tarihsizliğin ortasında değişim duygusu uyandıran şey
ise zamanın ve göstergeler akışının bir şimdiki zaman üzerinde parçalanışı
ve yeniden parçalanışıdır.
İmaja yönelimli toplumda imaj yönelimli kişiler -Jameson'ın deyimiyle
şizofrenik kişiler-, elektronik ortamlar vasıtasıyla imajsal ihtiyaçlarını
giderirler. Televizyon, insanların bu ihtiyaçlarını karşılamada, en
kestirme, en kolay yoldur. Bir önceki günün gündeminden pek de farklı
olmayan bugünün gündemi, modern anlamda yaşanılan hayat içerisinde bir tür
sıradanlık bile olsa, imaj yönelimli tüketim toplumunda takip edilmesini
zorunlu kılar. Peki ama neden? Jean Baudrillard, imaj yönelimli tüketim
toplumundaki bireyin anı yaşamak zorunda olmasını, bu birey için bir tür
prestij kaynağı olmasıyla açıklar; gündemden kopukluk ise eleştirel bir
dışlama tehlikesi barındırır (senin gündemden hiç haberin yok galiba!).
Baudrillard'ın bu düşüncesini moda üzerine geliştirmesi, bizim için, imaj
yönelimli toplumsallıkta yaşanan imajsal süreçleri bütünleştirebilme
imkanını da sağlar.
Modada da herkes her şeyden "haberdar olma"yı ve elbiseleri, nesneleri ve
otomobili konusunda yıldan yıla, aydan aya, mevsimden mevsime kendini
yeniden çevrimlemeyi görev bilmelidir. Eğer bunu yapmazsa, tüketim toplumun
gerçek bir vatandaşı olamaz... Moda keyfi, hareketli ve çevrimseldir ve
bireyin içkin niteliklerine hiçbir şey katmaz: bununla birlikte moda, derin
bir baskı karakterine sahiptir ve yaptırımı toplumsal başarı ya da
dışlanmadır.[11]
İmaj yönelimli toplumsallıkta içerik olarak aynı olan imajların çeşitli
boyutlarda faklıymış gibi tüketimi, gündemi yakalayabilme avantajının yanı
sıra, Max Horkheimer'ın 'Sanat ve Kitle Kültürü' adlı makalesinde; "Ailenin
aşamalı olarak çözülmesi, kişisel yaşamın boş zamana, boş zamanın da son
ayrıntısına dek denetlenen rutinlere,...sinemadan, çok satan kitaplardan ve
radyodan alınan keyfe dönüştürülmesi, kişinin iç[gizli] dünyasını yok
etmiştir."[12] sözleriyle ifade ettiği gibi içinde yaşanılan toplumsallığın
yabancılaşmışlığıyla da yakından ilişkili bir durumdur. Ya da sinema, radyo
vb. kitlesel eğlence üretimlerinin gelişmini 1930'lara damgasını vuran dünya
ekonomik krizi bağlamıyla düşünen Eric Hobsbawm'ın ekonomik-tarihsel
analiziyle bakıldığında ekonomik-toplumsal şartların kültürel-yaşantısal
örüntülere yansıması olarak görülebilir:
"Kitlesel işsizliğin hüküm sürdüğü gri kentlerde dev sinema binalarının düş
sarayları gibi yükselmesi belki de o kadar şaşırtıcı değildir, çünkü sinema
biletleri çok ucuzdu ve o zaman da işsizlikten orantısız biçimde etkilenen
en yaşlıların yanı sıra en genç olanların da boş zamanları vardı ve
sosyologların gözlemledikleri gibi, depresyon sırasında evli çiftler ortak
boş zaman faaliyetlerini muhtemelen geçmişe göre daha çok
paylaşmaktaydılar."[13]
O halde, elektronik kültür ürünü olarak sinemanın ve radyonun mirasını
devralan televizyon, bir yer doldurma aracıdır; hızla elektronikleşen
toplumda, insanların manevi hazlarını karşılayan geleneksel kurumların
yerine ikame edilen, yeni bir kurumlaşma biçimidir. Onu, -modernite ile-
yitirilmiş kutsallıkların yerine ikame edilmiş yeni bir kutsallık olarak da
görebiliriz ve özel olarak tartışmakta olduğumuz televizyonu da içine alan
"gösteri" için Guy Debord'un şu cümlelerine başvurabiliriz.
Gösteri, dinsel yanılsamanın yeniden maddi yapılanmasıdır. Gösteri tekniği
insanların kendilerinden kopmuş olan güçlerini yerleştirdikleri dinsel
bulutları dağıtmamıştır: Onları sadece dünyevi bir temele yeniden
bağlamıştır...Artık yaşam mutlak reddini, sahte cennetlerini gökyüzüne
havale etmeyip, bunları kendi içinde barındırmaktadır... Gösteri, kendi
kendisinin ürünüdür ve kurallarını kendisi koyar: O bir sahte-kutsaldır.[14]
Geleneksel toplumlarda din, topluluğun afyonu olabilir belki; ama çağımız
toplumlarında dinin yerini televizyonun ve onun söylemlerinin almış olduğunu
söyleyebiliriz. Eskiden yemeklerden önce ve/veya sonra yemek duası
yapılırdı; oysa şimdilerde yemekle birlikte televizyon seyrediliyor.
Televizyon: Simgelerin İdeolojisi; İdeolojinin Simgeleri
İster imaj yönelimli toplumsallıkta gündemin takip edilmesi ya da
kaçırılmaması gerekliliğinden isterse modern yaşamla birlikte bu modernliğe
yetişemeyen gelenekselliklerin -en bariz biçimde dinin- kaybolmasından
kaynaklanan yabancılaşmışlıktan ya da bu gelenekselliklerin yerine konulan
yeni kutsallığa tapınma gereksiniminden, dünya üzerinde milyarlarca insanın
içinde yaşanılan gündelikliğin belirli zaman dilimleri süresince yönlerinin
çevrili olduğu modern imaj üretim araçlarının aynı zamanda etkin ve simgesel
ideoloji üretim araçları olduğunu söyleyebiliriz.
Bu noktada bu araçları yalnızca televizyona indirgemek tabi ki doğru
değildir. Tarihsel bir arka plan oluşturulmak istenirse 16. yy Fransa'sında
ara sıra, süresiz olarak yayınlanan gazeteler olan "occasionnel"lerden ve
bunun İtalya'daki versiyonu olan bozuk para anlamına gelen gazzetta'dan
türetilmiş bir sözcük olan gazzette'lerin söylemsel üretimlerinden bugün
için imajsal üretimlerin en kişisel ya da mahrem kullanımlarından olan
network'lara kadar sırasıyla günlük gazeteleri, sinemayı, radyoyu ve en
nihayet televizyonu kapsayan uzun bir gelişim çizgisi oluşturulabilir. Ancak
kitle iletişim araçlarının gelişimi gösteren bu çizgi, aynı zamanda Birinci
Dünya Savaşı sırasında savaşan ülkelerin karşılıklı olarak birbirlerinin
gazetelerini -rüşvet karşılığında- satın almak istemelerinde olduğu gibi ya
da iki dünya savaşı arasında Alman faşizminin ve Rus sosyalizminin ve -bu
konumunu bugün de sürdüren- Amerikan emperyalizminin sinemanın sunmuş olduğu
olanaklardan yaralanmak istemeleri gibi ya da İkinci Dünya Savaşı sonrasında
iki süper güç arasındaki soğuk savaş yıllarında yaşanan radyolar savaşında
olduğu gibi ideolojilerin kullandıkları ileti araçlarının gelişimini
gösterir. Ve gelinen noktada yaygın bir ileti kapasitesine sahip
televizyonun bizim ilgimizi bu kadar fazla çekmesinin nedeni; bu
yaygınlığının yanısıra bilinçsiz sıradanlığıdır. Televizyon sıradandır ve bu
sıradanlık, tüm sıradanlıklar gibi bilinçsizdir; bu, evin oturma odasına
alınan yeni bir eşyanın (bir dolap ya da koltuk olabilir) yerleştirileceği
yerin ona göre konumlandığı türden bir sıradanlıktır. O halde tüm
bilinçsizliği ve sıradanlığına rağmen bizi ona yönelten en önemli neden o
eşsiz imajsal ve söylemsel kapasitesiyle modern kitle iletişim araçları
içinde bugün için stratejik bir konuma sahip olan televizyonun, Pierre
Bourdieu'nün ifadesiyle etkin bir etkileme becerisine sahip olmasıdır.
Başarılı gösteriler mümkün olan en çok sayıda insanı harekete geçirenler
değil, gazeteciler arasında en büyük ilgiyi uyandıranlardır. Biraz abartarak
denebilir ki, TV'de beş dakikalık başarılı bir gösteri yapabilen elli tane
zeki insan, yarım milyon gösterici kadar büyük bir siyasal etki
yaratabilir.[15]
Bourdieu'nün bu ifadesinin, televizyonun içrek bir ideolojik kapasiteye
sahip olabileceği düşüncesi üzerine kurulu olduğunu söyleyebiliriz ve
Bourdieu'nün bu düşüncesiyle hareket ederek televizyonun ideolojik olduğunu;
televizyonun sistemle kitleleri kaynaştıran, sistemin tüm ideolojik baskı
gücünü kitleye yayarak otorite ve uyum sağladığı, onu denetim altında
tutabildiği bir araç olduğunu; ideolojinin günümüz kapitalist toplumlarının
temel yaşam birimi olan tüketim üzerine inşa edilmiş olduğunu; o halde
televizyonun da tüketimin ideolojisini yaptığını ve bu sayede sistemin
bütünlüğünün korunmasında aktif rol almış olduğunu söyleyerek bu düşünceyi
belki de Bourdieu'nün istemeyeceği kadar genişletebiliriz. Biraz daha
genişletmek istersek; tüketimin ideolojisini yapan televizyonun, aynı
zamanda bir tür simgesellik oyunu olduğunu; onunla verilmek istenen
mesajların (aslında kullanılan bu mesaj sözcüğü ideoloji olarak da
okunabilir) simgeler aracılığıyla bütüne empoze edildiğini; bu anlamda
mesajların her yerde olduğunu ve televizyonda sunulan her şeyin mesajlarla
donanımlanmış olduğunu; bu bağlam içerisinde televizyondaki bir magazin
programıyla bir tartışma programı arasında belirgin bir fark olduğunun
söylenemeyeceğini; varolduğu sanılan ya da yalnızca görünüşte olan
farklılığın, bir tür imajsal akış üzerine kurulu niceliksel farklılık
olduğunu söyleyebiliriz. Bourdieu'nün yukarıdaki birkaç cümlesinden böyle
çağrışımsal düşünceler oluşturmak, bir yanıyla düşüncenin kötüye
kullanılması olarak yorumlanabilirse de bir yanıyla da yaratıcıdır. Ancak
ifademizin son birkaç cümlesi, Bourdieu'nün düşüncesinin kötüye kullanılması
ya da yaratıcı olması tartışmasından öte hatalı bir çıkarsamadır. Ve bu
çıkarsamanın hatalı olduğuna dair çıkarsamamızı da Neil Postman'a borçlu
olduğumuzu söylemeliyiz. Yukarıda, Bourdieu'nün ifadesinden çıkardığımız
televizyonun içrek bir ideolojik kapasiteye sahip olduğuna dair yorumumuzu
açarsak; televizyona içrek olan ideolojinin aynı zamanda dışrak olduğunu
görürüz; belki de ideolojinin en belirgin niteliğidir bu: sürekli olarak
dışa açılma, yayılma isteği. Daha açık bir anlatımla şunu söyleyebiliriz ki
televizyona içrek olan ideoloji ifadesiyle anlatılmak istenen, televizyonla
aktarılan şeylerin ideolojik bir niteliğe sahip olduğu kabulüdür.
Televizyonun bu içrek ideolojik boyutunun anlaşılması, onun dışrak bir
niteliğe sahip olduğunun anlaşılmasında bize yardımcı olur; bunun için bize
gerekli olan bir oturma odası ve bir oturma grubudur. Bu ironik tutumu bir
tarafa bırakıp tekrar Postman'a dönersek onun, bizim imaj yönelimli
toplumsallıkta, televizyonun etkinliğini vurgulamak için kullandığımız
ideoloji'nin yerine, "epistemoloji olarak medya" tanımını buluruz. Postman,
"...bir kültürdeki mevcut iletişim araçlarının o kültürün entelektüel ve
toplumsal meşguliyetlerinin şekillenmesinde başat bir etki yaptığının
mantıklı ve özellikle geçerli bir varsayım olduğuna"[16] inancıyla böyle bir
kavramsallaştırmaya gider. "Bir kültür sözlü iletişimden yazıya, basılı
yayınlardan televizyon yayınlarına kaydıkça, hakikatle ilgili fikirleri
değişir"[17] diyen Postman, kültürlerin şekillenmesinde kullanılan iletişim
araçlarının tarihsel bir gelişimini izlese de onun asıl üzerinde durduğu
karşıtlık; tipografiyle (basılı söz) şekillenen ve "yorum çağı" olarak
adlandırdığı epistemik ve kültürel dönem ile görüntüler ve seslerin
(fotografi ve telgraf) ortaklaşa şekillendirdikleri ve "gösteri çağı" olarak
adlandırdığı epistemik ve kültürel dönem arasındaki karşıtlıktır. Bu
karşıtlık, aynı zamanda dönemsel bir geçişi ifade eder ve Postman bu geçişi
ve geçişin kültürel etkilerini şu sözlerle ifade eder:
Burada sizi, basılı söze dayalı bir epistemolojinin gerileyişinin ve bununla
bağlantılı olarak televizyona dayalı bir epistemolojinin yükselişinin
kamusal yaşam açısından ciddi sonuçlar doğurduğuna, her geçen dakika bizi
gittikçe aptallaştırdığına ikna etmeyi umuyorum aslında.[18]
Postman'ın asıl olarak bizim yaklaşımımızla olan ilişkisi ise; televizyonda
gösterisi yapılan her şeyin, ideolojik mesajlarla kodlandığı ve bu bağlamda,
bir magazin programıyla bir tartışma programı arasında belirgin bir
farklılığın bulunmadığı; varolduğu sanılan ya da yalnızca görünüşte olan
farklılığın, bir tür imajsal akış üzerine kurulu niceliksel farklılık olduğu
şeklindeki ifademizledir. "Eğlence, televizyondaki her türlü söylemin
üst-ideolojisidir. Neyin gösterildiğinin ya da hangi bakış açısının
yansıtıldığının hiçbir önemi yoktur; her şeyin üstünde tutulan varsayım,
hepsinin bizim eğlenmemiz ve haz almamız gözetilerek sunulmasıdır."[19]
ifadesiyle bizim yaklaşımımıza benzer bir düşünce ileri süren Postman, başka
bir yerde bu durumu, yaratmış olduğu kültürel etkiler çerçevesinde düşünerek
bizi de kendisine katan ve ifademizi tamamladığını düşündüğümüz bir yaklaşım
sergiler. Postman, "bence televizyondaki en iyi şeyler saçma sapan
programlardır" der ve devam eder; " çünkü hiç kimseyi ya da hiçbir şeyi
ciddi olarak tehdit etmezler. Ayrıca bir kültürü apaçık saçmalıklarla değil,
kayda değer şeylere bakarak ölçeriz. Bizim problemimiz burada yatar; zira
televizyon, en saçma ve dolayısıyla en tehlikeli haline, büyük emeller
peşinde koştuğu zaman, kendisini önemli kültürel konuşmaların taşıyıcısı
olarak sunduğu zaman kavuşur."[20] Buraya kadar anlattıklarıyla Postman'ın
Marshall McLuhancı tutumu rahatlıkla görülebilir. Postman'ın ifadeleri Mc
Luhan'ın "araç mesajdır" sözü üzerine kuruludur adeta ve McLuhan'ın bununla
anlatmak istediği; bir iletişim aracıyla neyin anlatıldığı değil, anlatılan
şeyin nasıl ya da hangi iletişim aracıyla aktarıldığıdır. Örneğin modern
matbaanın icadı ve yayılmasıyla birlikte sözlü gelenekten kopuş hem yeni
kültür içerisindeki bireylerin algılama biçimlerini değiştirmiş hem de yeni
kültür içerisinde üretilen kültürel ve entelektüel ürünlerin yeni bir şekil
almasına neden olmuştur. Bu yeni şekillenim, sözlü kültürün doğaçlama
üzerine kurulu yaratıcılığından kapalılık ve kendine yeterlilik üzerine
kurulu tipografik bir kültüre kayışı ifade eder. McLuhan'ın ifadesiyle:
Matbaayla ortaya çıkan sabit bakış açısı matbaanın teşvik ettiği kapalılık
duygusuyla doğrudan ilintilidir. Bakış açısı değişmediği sürece uzun bir
düzyazı bileşiminde anlatım tonu ve dili de sabit tutulabilir. Sabit bakış
açısı ve sabit ton, yazarla okur arasındaki uzaklığı arttırdığı gibi,
karşılıklı sessiz anlayışı da pekiştirir. Anlaşıldığından emin olan yazar,
yolunda ilerleyebilir (mesafe arttıkça kaygı azalır).[21]
Matbaayla birlikte, kültürel-entellektüel üretici (sözlü
kültür bağlamında bunlara verilebilecek örnekler: şamanlar, ozanlar vb) ile
bu üreticilerin ürettiklerinin yönelik olduğu kişiler arsındaki ilişkinin
yazar, okuyucu ve yazı şeklinde donuklaşması ve yazarın okur karşısındaki
keyfiliği, daha sonraki bir bölümde ayrıntılı olarak tartışılacak yirminci
yüzyıl kültürel-entelektüel üretimlerinin -sinema, reklam, gazete vb-
keyfiliğinin ilk işaretini verir. Ancak belirtilmelidir ki bu yeni
üretimler, içerisinde taşıdıkları sözel öğeler vasıtasıyla yazıya dayalı
üretimden farklılık gösterirler. Görünüş itibariyle sözlü kültür
üretimleriyle aynı olan sinemanın, radyonun, tv reklamlarının vb'nin, Walter
J. Ong'un deyimiyle "elektronik teknoloji" ya da "ikinci sözlü kültür"
üretimlerinin, sözlü kültür ürünleriyle olan benzerliği yalnızca şekilsel
bir benzerliktir. Aslında bu ürünler, görünüşlerinin tam aksine yazılı
kültür mantığıyla şekillendirilmişlerdir. Ong'un dediği gibi;
Elektronik teknoloji, telefon, radyo, televizyon ve çeşitli ses kayıt
araçlarıyla da bizi "ikinci sözlü kültür çağına"na sokmuş bulunmaktadır.
Katılımcı gizemi, topluluk duygusunu geliştirmesi, yaşanan anı odaklayışı,
hatta sözlü kalıpları kullanışıyla, bu ikinci sözlü kültür, "birincil" sözlü
kültüre şaşılacak derecede benzemektedir. Fakat yeni sözlü kültür, daha
amaçlı ve bilinçlidir; temelini, araçların üretimi, işleyişi ve kullanımı
için gerekli olan yazı ve matbaa oluşturur... Her şey gözler önünde oracıkta
kendiliğinden söyleniyor gibi görünse de, aslında matbaadan miras kalan
kapanıklık ekranda daha da netleşir...[22]
Bir toplum içerisinde kullanılan iletişim araçlarının toplumun kültürel
yapısında yaratmış olduğu etki çerçevesinde geliştirilen iletişim aracının
mesaj olmasının McLuhancı savunusu ve Postmancı sahiplenilişinin daha uç bir
örneği Terry Eaglaton görülebilir. "İdeoloji" adlı çalışmasında bir iletişim
aracı olarak televizyonun içrek bir ideolojik kapasiteye sahip olamayacağını
söyleyen Eaglaton; aynı zamanda televizyonun bir araç olarak mesaj olması
fikrini de daha öteye götürür ve televizyona mesajından sıyrılmış, salt araç
olarak doğurduğu etkiler çerçevesinden bakar:
Birçok insan boş zamanını televizyon izleyerek geçirir; ama eğer televizyon
izlemek yönetici sınıfın işine yarasa bile, bunun temel nedeni, televizyonun
bu sınıfın ideolojisinin her şeyi kabul etmeye yatkın avama taşınmasına
yardım etmesi olmayabilir. Televizyona ilişkin olarak siyasi açıdan önemli
olan şey, muhtemelen, onun ideolojik içeriğinden çok, televizyon izleme
ediminin kendisidir. Uzun süreler televizyon izlemek, bireyleri, edilgen,
yalıtılmış, kişisel rollere bağlar ve üretken siyasi amaçlar için
kullanabilecekleri zamanlarının büyük bir kısmını tüketir. Televizyon bir
ideolojik aygıttan çok, bir toplumsal kontrol biçimidir.[23]
Eaglaton'ın televizyonun ideolojik bir içeriğe sahip olmayabilirliğine dair
yukarıdaki yorumu bu yazı genelinde savunulan televizyonun ideolojik olduğu
düşüncesiyle çelişir görünmektedir. Böyle bir çelişkinin aşılabilmesi için
ideoloji kavramının sorgulanması gerekmektedir. Eaglaton yukarıdaki
yorumunu, gelişmiş kapitalist toplumlardaki iletişim araçlarının, egemen
ideolojiyi yaygınlaştıran etkili araçlar olarak görülmesi üzerine, bir
eleştiri olarak geliştirmiştir. Televizyon ya da herhangi bir iletişim
aracının, içrek anlamda ideolojik olmadığını, bir örnekle açıklamak ister.
İngiliz işçi sınıfının büyük bir çoğunluğunun sağ-kanat Tory gazeteleri
okuduğu doğrudur; ama gelgelelim yapılan araştırmaların da gösterdiği gibi
bu okurların büyük bir oranı, bu yayınların siyasetine karşı ya açıkça
düşman, ya da kayıtsızdır.
Televizyonun içrek anlamda ideolojik olmadığına dair Eaglaton'ın bu tutumu
Pierre Bourdieu'nün yukarıdaki; televizyonda elli insanın yaptığı
gösterinin, yarım milyon göstericinin yaratabileceği etkiye denk gelmesi
şeklindeki düşüncesiyle de çelişmektedir. Eaglaton'ın söylemek istediği;
belki elli insanın böyle bir etki yaratamayacağı fakat televizyonun
hakimiyeti altındaki çağımız toplumlarında, yarım milyon insanın siyasal bir
eylem için bir araya gelemeyeceğidir. Aynı zamanda yukarıdaki ifadesinde
Eaglaton, ideolojiyi, ideolojik etkilenim ve karşı duruşu oldukça bilinçli
eylemler olarak görüyor gibidir. Oysa kitabının son bölümünde bu duruma
kendisi karşı çıkar. Eaglaton şöyle der:
İdeoloji, çoğunlukla, göstergeler, anlamlar ve değerlerin bir egemen
toplumsal iktidarın yeniden üretilmesine katkıda bulunma tarzları anlamına
gelir...İdeolojileri, bilinçli, iyi eklemlenmiş inanç sistemleri olarak
gören rasyonalist bakış açıkça yetersizdir: ideolojinin duygulanımsal,
bilinçdışı, mitsel ya da simgesel boyutlarını gözden kaçırır; ideolojinin,
öznenin belirli bir iktidar-yapısıyla olan canlı, görünüşte kendiliğinden
ilişkilerini nasıl oluşturduğunu ve günlük yaşamın kendisine görünmez
rengini nasıl kattığını fark edemez.[24]
Eaglaton'ın bahsetmiş olduğu ideolojinin bu duygulanımsal, bilinçdışı,
mitsel ya da simgesel boyutları nasıl anlamlandırılmalıdır. Ve ideolojinin
bu boyutları gündelik yaşam içerisinde kendilerini nasıl görünmez bir renge
sokarlar. Bizim burada ilk etapta üzerinde durmamız gereken bu görünmez
ideolojinin tüketimle ve bu ilişkinin de televizyonla olan ilişkisidir. Bu
bağlamda geliştirilebilecek bir düşünce; haberlerin ya da başlı başına
televizyon programlarının akışının, daha genel olarak içinde yaşanılan
tüketim toplumunun ideolojik normlarınca denetlenen gündelik akışın bir
parçasını oluşturduğu şeklinde olacaktır. Buna göre televizyonun akışı,
tüketimin akışıdır; tüketerek yok etmenin akışkanlığıdır. Bir film, kredi
kartı reklamı yapan bir reklam filmi: bir kadın, evinin balkonundan eline ne
geçerse aşağı; sevgilisi -ya da kocasının- başına boca ediyor (anlaşılan çok
kızmış). Aşağıdaki, atılan bu şeyleri yakalayabilmek için ne kadar çaba
harcasa boş, her şey kırılıyor, paramparça oluyor. Ve sona eren bu
görüntülerden sonra dile getirilen söylem: "bu film de görmüş olduğunuz her
şeye sahip olabilirsiniz". Oldukça açık ikili bir simgesellik taşıyor bu
film; birincisi tüketimle yokedim arasındaki müttefikliktir. Tüketerek yok
edersin; ancak tüketerek yok ettiğin şeyler üzerindeki sahipliğin bu durumda
ortadan kalkar, o zaman tüketmeye devam etmek zorunda kalırsın ve ancak bu
sayede tükettiğin şeyler üzerinde sürekli bir sahiplik oluşturabilirsin ki
bu da yukarıda bahsedildiği gibi tüketimin akışkanlığıdır. Ve bu akışkanlık
tıpkı televizyon izlemek gibidir; izlenen her yeni şey bir öncekini
unutturur. Kökten bir unutma durumunun olmaması için yapılması gereken de bu
izleme ediminin sürekliliğidir. İkinci simgesellik ise tüketimin yöneldiği
kişi olarak kadın kimliğidir. Burada tüketen konumunda bulunan kadındır ve
kadınlıkla tüketim eş anlamlı olarak sunulur. İmaj yönelimli tüketimin
toplumsallığında hiçbir aşamasında rasyonel olmayan tüketimle eş anlamlı
olarak sunulan kadının konumu, böylece hep olageldiği yerde irasyonelliğin
derin ve karanlık mağarasında tutulur. Bilinçsizce ve bütünüyle rasyonel
dışı bir yolla çılgınca bir yok edim eylemi içerisindeki kadının karşısında
çaresiz bir rasyonellikle duran erkeğin telaşı ne bu duruma son vermek ne de
önüne geçmektir; onun tek telaşı kendisini böyle bir konumlanmanın dışında
gösterebilmektir. Bu, şiddetin yaratıcısı ya da uygulayıcısı konumundaki
yetişkinlerin iş bu şiddetin nereden kaynaklandığına gelince ilk olarak
televizyondaki çizgi filmler ya da filmleri ve çocukların bu filmlerden
olumsuz olarak etkilenmesini göstermeleri durumuyla büyük paralellik
gösteren bir tür arınma süreci gibidir.
Bir araç olarak televizyonun, sahiplenilemeyen bir akış üzerine kurulu,
sürekli tüketmeyi çağrıştıran simgesel bir boyut taşıması, onu, geç
kapitalist toplumsallığı bağlamında bilinçsiz dahi olsa ideolojik kılar. Bu
niteliği ve o eşsiz sunum kapasitesiyle toplumsal konumlanma açısından
birbirinden oldukça farklı katman ya da gruplara ulaşabilirlik imkanı, aynı
zamanda konumunu stratejikleştirir. Bu ideolojik ve stratejik konumdan
hareketle yapılması gereken, ulaşılabilecek en son noktaya kadar yayılma
isteğidir. Örneğin TRT'in 1990'larda özel televizyonların açılmasıyla bu
güne kadar ki süreç arasında yayın politikasında çeşitli revizyonlara gitme
isteği ve son günlerde "sizinle değişiyoruz, sizin için değişiyoruz"
sloganıyla bu isteği oldukça açık olarak dışa vurması, tercihen yapılmış bir
istekten kaynaklanmayıp, tam tersine TRT için bir zorunluluktur. TRT'nin
"inanmış" bir kamu yayıncılığı yaparken neden böyle bir dönüşüm ihtiyacına
gerek duyduğunun farklı varyantları olabilir; ancak bunların bizi asıl
söylemimizden uzaklaştıracağı ihtimalinden dolayı bizim için önemli olanın,
TRT'nin böyle bir zorunluluğu hissetmesine, toplumsal formasyonda meydana
gelen farklılaşmanın -bu farklılaşmaya örnek gösterilebilecek olan göç ve
bunun en bilindik sonucu kentleşmenin - sonucunda oluşan çeşitlenmenin temel
bir neden olduğunun söylenmesidir. Ele aldığımız dönemden önce TRT'nin
yayınlarıyla arabesk kültürü yok sayması -TRT üzerine söylemlerde sıkça dile
getirilen dansözlerin yılbaşından yılbaşına çıkarılması- bir yaşam biçimi
olan "arabesk" için varoluş problemi yaratmamış aksine bu durum, onun
gelişmesi için uygun zemin hazırlamıştır -ancak geçerken belirtilmesi
gereken önemli bir husus; bir kamusal araç olarak tanımlayabileceğimiz
televizyondan "arabesk"in dışlanışı, arabeskin farklı kamusal alanlar
yaratmasıyla ve gelişimini bu alanlar üzerinden gerçekleştirmesiyle mümkün
olmuştur. Büyük kentlerin merkezlerinde, kenarlarından sarkan şarkıcı
resimleri, teypten yükselen müzik sesi ve dört tekerlekli pazarcı
arabalarıyla kaset satıcıları bu durumu örneklendirir-. TRT'nin yaşamış
olduğu son dönemlerdeki değişme sancısı, toplumsal formasyonda ortaya çıkan
çeşitlenmeyle birlikte, bu çeşitlenme içerisinde yer alan farklı gruplara,
katmanlara vb ulaşabilme sancısıdır. Ve bu, salt anlamda temsil etme ya da
edebilme kaygısı değildir. Bu, televizyon aracılığıyla verilmek istenen
mesajların ulaşabileceği kadar geniş alanlara ulaştırılabilme sancısıdır. Bu
mesajlar yapı itibariyle birbirlerinden farklıymış gibi görünebilir (örneğin
tüketim, milliyetçilik, vatandaşlık bilinci, laiklik, kültürel konumlanma
vb); ancak yine de bir bütün olarak hizmet ettikleri temel yapı sistemin
kendisinden başka bir şey değildir.
Televizyon aracılığıyla verilmek istenen mesajlardan önemli bir tanesini de
milliyetçilik olgusu oluşturmaktadır. Modern anlamda ulus devletlerin ortaya
çıkmasında, Benedict Anderson'un kavramlarıyla ifade edersek cemaatlerin
tahayyülsel inşasında basılı yayınların (gazete, kitap vb) oynamış olduğu
role ek olarak bugün gerek ulus ya da millet olgusunun körüklenmesinde
gerekse gecikmiş milletleşme ya da uluslaşma çabalarında elektronik kitle
iletişim araçlarının ve özellikle de televizyonun etkili olduğunu
görmekteyiz.[25] Burada yapılmak istenilen, "medya ürünlerinin, bunları
tüketenler üzerinde doğrudan ve zorunlu kültürel etkileri olduğu" biçiminde
gelişen "hipodermik" ya da medya ve kültürel etkileri şeklinde gelişen
basite indirgeyici bir yaklaşım değildir.[26] Söz konusu olan durum,
karmaşık bir süreci, biraradalığı işaret eder ve son zamanlarda yazılı ve
görsel medyamızı meşgul eden konular; iç ya da dış öteki ya da ötekilerin
karşıtlığı üzerinde oluşturulmuş bir milliyetçilik anlayışıyla çerçevelenmiş
olaylar kurgusu, bu durumu açıklamamızda bize yardımcı olabilir. Toplum
olarak büyük bir tehlike çemberi içerisindeyizdir ve bu toplumun içerisinde
yaşayan bireyler olarak bizler, her ne kadar bu tehlikeyi görmesek de
hissederiz ve bu bizim hisli bir toplum olmamızdan kaynaklanmaz; daha çok
içinde yaşanılan imaj yönelimli ideolojik toplumsallıkta 'modern iletişim
araçlarının' gücünden kaynaklanır.
Ama izleyici sayısını arttırmak uğruna girişilen sınırsız rekabetin yol
açtığı tehlikelerin en mükemmel örneğini, hiç şüphesiz, Yunanistan ile
Türkiye arasında yakınlarda patlak veren bir olay oluşturmaktadır: küçücük
ıssız bir adacık olan Kardak kayalıkları dolayısıyla bir özel televizyon
kanalının yükselttiği savaş çığlıkları ve seferberlik çağrıları üzerine,
Yunanistan'ın özel radyo ve televizyonları, günlük gazetelerin eşliğinde,
milliyetçi bir çılgınlık mezatına giriştiler; aynı izlenme-oranı
[audimat/rating] rekabetinin mantığıyla sürüklenen Türk televizyon ve
gazeteleri de kavgaya katıldılar. Yunan askerleri adacığa çıkarma yaptı,
donanmalar harekete geçti ve savaş kıl payıyla önlendi. Türkiye ve
Yunanistan'da, ama aynı zamanda eski Yugoslavya, Fransa ya da başka yerlerde
gözlenen yabancı düşmanlığı ve milliyetçilik patlamalarındaki yeniliğin özü,
belki de modern iletişim araçlarının, bugün, bu ilkel tutkuları sonuna kadar
sömürme imkanlarını sağlamalarında yatmaktadır.[27]
Evet çok değil bundan kısa bir zaman önce, Pierre
Bourdieu'nun da ifade ettiği gibi, içinde yaşadığımız toplumun - ya da
toplumun medyasının - ana gündemine yerleşmişti Kardak kayalıkları krizi. Bu
olay, hem genel anlamda hem de içinde yaşadığımız toplum bağlamında modern
iletişim araçlarının imajsal üretimlerinin işleyişini anlamamızda uygun bir
örnek oluşturur. O halde sorulması gereken ilk soru; bu kadar önemli olduğu
söylenen - Bourdieu' ifadesiyle savaşın kıl payıyla önlendiği - bu olayın
toplumsal bellek bağlamında bugün için ne anlam ifade ettiğidir. Aslında
hiçbir anlam ifade etmez ve neyin önemli ya da önemsiz olması; unutulması ya
da hatırlanması gerektiğine "gösteri toplumu"nun kurallarınca karar verilen
imaj yönelimli toplumsallıkta heyecan ve aksiyon yüklü bir oyundan geriye
kalan birkaç sanrısal kelimeden başka bir şey değildir: "kardak...
kayalıklar.... savaş....keçiler..vb". İmaj yönelimli toplumsallıkta
yaşanılan gündeliklik içerisinde her yeni gün, yeni bir tarih başlangıcıdır
ve bu tarihin öznesi olmak isteyen insanın yapması gereken tek şey, bu
gündelikliğin iyice bellenmesi eylemliliğidir. Bu bağlam çerçevesinde imaj
yönelimli toplumsallıkta unutma ya da hafıza kaybı bir sorun olarak çıkmaz
karşımıza; aksine bunlar yaşamsal bir işlevselliğe sahiptirler. Ancak
unutmanın bu kadar önemli bir gereklilikmiş gibi sunulması unutulan şey her
neyse onun gereksizce yüceltilmesi tehlikesini de içerisinde barındırır.
Aslında unutma, hem gereklidir hem de gereksiz. Gereklidir; çünkü unutmamak
ya da unutamamak bir risk durumu doğurur; anın kaçırılması riskini.
Gereksizdir; çünkü aslında hatırlanacak hiçbir şey yoktur; unutulması
gereken ve unutulduğu zannedilen ya da içinde yaşanılan gündelikliğin tüm
dayatımsallığına rağmen hatırlanmak istenen ve hatırlandığı zannedilen bir
oyundan başka bir şey değildir. Haberi bir unutma aracı; dünün başlıklarını
izleyicinin bilincinden silip atma tarzı olarak gören Zygmunt Bauman'ı
tekrar hatırlarsak bu söylem doğrultusunda şöyle bir soru sorma ihtiyacı
duyarız: Neyin unutulması? İmaj yönelimli toplumsallığın gündelikliği
üzerine oturtulmuş kurgu olaylar silsilesinde hatırlanması gereken bir
şeylerin olmaması gibi unutulması gereken bir şey de yoktur. Bu duruma yol
açan ise gösterisi yapılan ve gerçekle sahte arasında gidip gelen
yaşamsallığın belirsizliğidir. Evet çok değil bundan kısa bir zaman önce,
Pierre Bourdieu'nun da ifade ettiği gibi, içinde yaşadığımız toplumun - ya
da toplumun medyasının - ana gündemine yerleşmiş olan ve "savaşın kıl
payıyla önlendiği" Kardak kayalıkları krizinden geriye kalan; bu olayın
gerçek mi yoksa izlenen bir Amerikan savaş filminden geriye kalan aksiyon
yüklü kurgusal bir anlatı mı olduğu yönünde gidip gelen kafa karışıklığıdır.
Ama ister kurgu olsun ister gerçek oluşturulan söylemin yaratmış olduğu etki
oldukça sert ve oldukça gerçektir: milliyetçilik. Ve bu da üzerinde durmakta
olduğumuz konunun basite indirgenebilecek bir şey olmadığını gösterir; ama
zaten yapılmak istenen de bu değildir. Burada asıl vurgulanmak istenen
yaşanılan gerçekle, farazi gerçekliklerin birbirine geçmişliği ve böyle bir
birliktelikte yaşanılan gerçekliğin alanında vuku bulan eylemlerin
üretimselliğidir. Baudrillardcı bir dille ifade etmek istersek; yaşanılan
gerçekten de öte bir hipergerçeklik durumudur söz konusu olan. Olayların ve
yaşanılanların bir üst modele; bir "miş gibi olana" göre şekillendirildiği
"simülakr" durumu.[28] Ekranlarının başında SAT komandolarının
kahramanlıklarını büyük bir ilgiyle seyreden insanlar, bu süreçte -bir
millete ait olmanın bilinci haricinde- birer izleyiciden başka bir şey
olmadıklarının farkındadırlar. Ama bundan önemlisi, komandoların da birer
izlenen olarak kameralara verdikleri cesur Amerikan pozları, sanki bir savaş
filminden alın-"mış gibidir".
Televizyonun bu stratejik konumuna yine bugün için oldukça güncel olan ve
bir televizyon kanalı olmasının yanı sıra siyasal bir misyon da taşıyan Med
tv tartışmasıyla bakmak açıklayıcı olacaktır. Ve bu çerçevede konuya siyasal
bir misyona sahip Med tv'nin neyi amaçladığı ve buna karşı geliştirilen
tepki açısından oluşmak üzere iki açıdan bakılabilir. Med tv'nin neyi
amaçladığı sorusuna verilebilecek bir cevap, P.Bourdieu'nün de yukarıda
ifade ettiği gibi biraz abartılı da olsa yarım milyon göstericiyle
yaratılabilecek bir siyasal etkiyi, bu sayının on binde bir oranıyla
yaratabilme isteğidir. Ancak burada kullanılan siyasal etki kavramı, hazır
bir konumlanış üzerinde yürütülen bir faaliyeti çağrıştırır; oysa buradaki
durum böyle bir konumlanışı oluşturma isteğidir.
Basıldığı sabahın ertesinde gazetenin işi bitmişliği...aynı zamanda, tam da
bu yüzden, olağanüstü bir kitlesel ayini mümkün kılar: bir kurgu olarak
gazetenin neredeyse eşzamanlı olarak tüketilmesi ("tahayyül" edilmesi). Şu
sabah ya da akşam baskısının, şu gün değil bugün, üstelik şu saatle bu saat
arasında inanılmaz ölçeklerde tüketileceğini biliyoruz. Bu kitlesel
ayinlerin -Hegel, gazetelerin modern insan için sabah dualarının yerini
tuttuğunu söylemişti- paradoksal bir anlamı vardır. Kafatasının surları
içinde, sessiz bir mahremiyet halinde yerine getirilir. Ama, varlıklarından
emin olunmakla birlikte kimlikleri hakkında en ufak bir fikre sahip
olunmayan binlerce (veya milyonlarca) kişinin, aynı ayini eşzamanlı olarak
yerine getirdiğine herkesin duyduğu güven tamdır. Dahası bu ayinler bitmez
tükenmez bir şekilde günlük ya da yarım günlük aralıklarla takvim boyunca
tekrarlanır. Hayali bir cemaatin dünyevi, tarihsel bir saate bağlanmış bir
biçimi için daha iyi bir örnek nasıl bulunabilir?[29]
Benedict Anderson'un ortaya koymuş olduğu bu düşüncenin üzerinde tartışmakta
olduğumuz konu bağlamında ne kadar geçerli olduğu sorgulanabilir, ama her
şeyden önce Anderson'un böyle bir sorgulamayı günümüzden yaklaşık olarak iki
yüzyıl önce Amerikalı criollo'ların öncülüğüyle başlayan ve tüm on dokuzuncu
yüzyıl boyunca olgunlaşan ve Eric Hobsbawm'ın 1875-1914 yılları arasında
sınırlarını çizmiş olduğu imparatorlukların çöküşüyle[30] noktalanan bir
dönem üzerinde yoğunlaştırmış olduğunu bilmemiz gerekir. Bu bağlamda
"varlıklarından emin olunmakla birlikte kimlikleri hakkında en ufak bir
fikre sahip olunmayan binlerce (veya milyonlarca) kişinin, aynı ayini
eşzamanlı olarak yerine getirdiğine herkesin duyduğu güven tamdır"
yargısının giriş ve sonuç kısmında bir sorun yoktur; ancak ortadaki kısım,
-yani, kimlikleri hakkında en ufak bir fikre sahip olmayan binlerce kişi
düşüncesi- tartışma yaratabilir. O halde tekrar yukarıdaki tartışmamıza geri
dönersek, Med tv'nin yayınlarıyla ulaşmak istediği kitle üzerinde böyle
periyodik bir ayin politikasının var olduğunu ve gerek bu yayını ortadan
kaldırmak isteyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin de böyle bir ayine son
vermek istediğini ya da gerekse bu yayına alternatif bir yayınla ayini
karşıt bir dille üstlenmeye gönüllü olduğunu ileri sürebiliriz. İş bu ayine
katılmakta olanların kimlikleri hakkında bir fikre sahip olup olmadıklarına
geldiğinde, yukarıda da belirtildiği gibi bu konunun tartışmalı bir boyut
taşıdığı görülecektir; fakat anlamlı olduğu düşünülen ve belirtilmesi
gereken önemli bir boyut Med tv'deki "Med" sözcüğünün bu ayine katılmakta
olanlar ve ayinden dışlanan ötekiler için neyi çağrıştırması gerektiği
beklentisi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş aşamasında kullanmış olduğu
(bu noktada birkaç örnek vermek gerekirse yeni kurulan bankalara verilen
isimler olabilir; Etibank, Sümerbank) adlandırma yöntemiyle olan
benzerliğidir. Yeni cumhuriyetin, bünyesindeki kuruluşlara bu tarz bilinçli
isimler vermesi, bir ulus olarak üzerinde yaşadığı toprakların tarihine
demir atma isteği olarak yorumlanabilir. Adı geçen adlandırmalar, ulusun
tarihine yönelik Sümerlerden, Hititlerden başlayan bir secere oluşturma
isteğini yansıtır. Bu noktada Med tv'deki "Med" sözcüğü de bu bakış açısıyla
yorumlanabilir; her şeyden önce, gerekli olan bir tarihsellik tahayyülünün
yaratılması.
Buraya kadar, televizyon ekranındaki, imaj ile söz arasındaki o çapraşık
ilişkiyle ortaya çıkan, görüntü (görüntü diyorum; çünkü burada sözün yeri,
ikincil olup onun buradaki görevi; tek başına imajların yeterince açıklayıcı
olamadığı anlarda, onlara yardımcı olmakla sınırlanmıştır) kalabalığının ve
bu görüntülerin, aslında hiçbir şeye el sürmeden, nasıl değişir
gözüktüğünün; yanılsamalı da olsa bu değişimin takip edilmesi gerekliliğine
dair birkaç noktanın ve bir bütün olarak tüm bu söylem ve imaj akışının
içerdiği düşünülen simgesel ideolojilerin açıklaması yapılmaya çalışıldı.
Buradan sonra ise; sürekli akış halinde olan bu görüntü çokluğu karşısında,
izleyicilerin konumu üzerinde durulacaktır.
İmaj Yönelimli
Toplumsallıkta Yitirilen Bellek ve Yaratıcılık
"...fotoğraf dehşetin aykırılığıyla karşı karşıya getiriyor insanı, dehşetin
kendisiyle değil."
Roland Barthes
Matbaa aracılığıyla yayılan yazılı üretimlerle şekillenen tipografik kültür
ve bu kültür içerisinde gerçekleşen kültürel-entelektüel alışveriş
biçimlerinin, sözlü kültür yaşantısallığından farklı olarak, üreten ve
tüketen rolleri çerçevesinde belirlenmesine yukarıdaki bölümde kısaca
değinmiştik. Örneğin yazın alanında, yazının karakteri itibariyle kapalı
olması durumu ve bu durumun, yazıyı yazan olarak yazara tanımış olduğu
rahatlık ve keyfilik, günümüzde post-yapısal tartışmalar çerçevesinde
aşılmaya çalışılan önemli bir problematiktir. Gerek Julia Kristeva'nın
"üreten metin" kavramıyla; gerek R. Jauss'un ve W. Iser'in "alımlama
estetiği" ve "okuma edimi" kavramlarıyla ve gerekse Umberto Eco'nun "örnek
okur"u gibi birçok yapıbozucu kavramsallaştırmayla üzerinde durulan temel
sorun; Roland Barthes'ın ifadesiyle yazının, yazıyı yazan olarak yazardan
bağımsız olup olmaması ve yazı ile okur arasındaki ilişki sorunudur. Tüm bu
yapıbozucu eleştiride yazı ile okur arasındaki ilişki, üreten olarak yazara
verilen görece önemin geri çekilmesi suretiyle geliştirilmek istenir. Bu
sayede, her okurun kendi kişiselliği ve döneminin arkaplanıyla yazıya ya da
metne yaklaşması, yazı/metin için de kendini her dönem içerisinde
yaratabilme imkanı sağlar. Yazının/metnin bu yaratıcı olması durumu, Jacques
Derrida'nın ifadesiyle "metnin içinde bulunan, metnin oluşum sürecindeki
retorik/gramer karşıtlığından" kaynaklanır. "Bir metin, okurun karşısına
dilbilgisel kurallarla örülmüş ve belli anlamlar içeren bir düzenek, bir
yapı olarak değil, söz sanatlarıyla örülü bir oyun biçiminde çıkar." diyen
Derrida, yazıyı, okurla olan ilişkisi bağlamında kendini sürekli olarak
üreten, bir "sözlü kültür" ürünü olarak görüyor gibidir. Derrida'nın bu
yorumu, bir önceki bölümde tartıştığımız Marshall McLuhan'ın matbaayla
birlikte ortaya çıkan yazılı üretimlere yönelik, bu ürünlerin kapalılığıyla
yazar ile okur arasında bir tür donukluk ve uzaklık durumu yarattığı ve bu
durumun da yazara bir keyfilik imkanı sağladığı şeklindeki yorumuyla çelişir
görünmektedir.
Aslında bu tartışma, "yazı" bağlamında yürütülen; fakat "epistemoloji"
yönelimli bir tartışmadır. Dil üzerine geliştirilmiş bir düşünüm olarak
yapıbozucu eleştirinin asıl yapmak istediği, pozitivist yönelimlerle
oluşturulmuş modern epistemolojilerin yıkımıdır. Yukarıda, Derrida'nın
bahsetmiş olduğu retorik ve gramer karşıtlığı, bu bağlamda akıl ile retorik
ya da akıl ile sağduyu arasında gerçekleşen bir karşıtlığı oluşturur. Ve
böyle bir karşıtlık üzerine işleyen tartışma, Platon'daki madde ile ruh
arasındaki ayrıma kadar geri götürülebilir. "Platon'a göre bilgi, beşeri
varlıklarda bulunan ve dış dünyada bilinebilir form ile bilinemez madde
arasında gözlenen ilişkiyi taklit eden bir ilişki içerir. Bu ayrım,
bilen-insan'a uygulandığında, zihin ile -rasyonel olanı kavrayan ilke ile-
bilgide hiçbir payı olmayan madde arasında keskin bir ayrım meydana
getirir."[31] Derrida'ya göre "hakikatin ideal olanla, 'maddi' olanın
cisminden ziyade zihin veya bilinçle bu birleşimi, Batı'nın dini ve felsefi
geleneklerine yayılır."[32] Platonda "hakikat için, kişinin kendi dolayımsız
bilincinin ikna ve kesinliğinden daha yüksek hiçbir delil yoktur, ve
hakikatin dolayımsız öz-mevcudiyetinin dışında bir şey, onun saflığından ve
kesinliğinden uzak düşmeyi temsil eder... Platon yazıdan da, aynı nedenden
dolayı şüphe eder..."[33] Platon için "hakiki felsefi bilgiye götüren yol,
Sokratik diyalog yoludur."
Platon'un yazıya olan bu güvensizliği yazılı kelimelerin konuşma sözü gibi
kendini savunamaması, doğal konuşma ve düşünmede olduğu gibi gerçek insanlar
arasında bir söz alışverişi yaratamamasından kaynaklıdır. Yazı, edilgendir
ve kendi gerçekdışı, yapay dünyasına kapalıdır.[34] Platon'un yazıya dair bu
tutumuyla Marshall McLuhan'ın matbaayla şekillenen tipografik kültür tanımı
arasında oldukça kolay bir izlek oluşturulabilir. Fakat Derrida, Platon'un
fonosantrik (sesmerkezli) tutumunu eleştirir ve bunu da bir gösterge dizgesi
bağlamında gösterilenin karşısında göstereni yücelterek; gösterene, yarı
aşkın bir rol vererek yapar. Buna göre gösteren, düşüncenin aktarılmasında
basit bir araç olmaktan öte düşünceyi yaratan ve bir düşüncenin
anlaşılmasında merkezde olandır. Bu noktada Derrida'nın kullanmış olduğu
"différance" kavramının anlaşılması gerekir. Bu kavramla Derrida'nın
anlatmak istediği "tanımlamanın tanımlanan şeyin kendisini değil de, onun
diğer metinlere yaptığı olumlu ve olumsuz gönderimlere bağlı olduğu"[35]
dur. Derrida'nın gösterenin 'yarı-aşkın' rolünü bu tasdikleyişi ve anlamın
gösterenler arasındaki farklılıklarla oluşması kabullenimi, hem Saussure'ün
bir tür radikalleştirilmesi hem de Platon'un özcü tutumunun eleştirisi
olarak okunabilir. Richard Rorty'nin yorumuyla ;
Bu iki tür filozof da[*] her şeyin başka şeylerle arasındaki ilişkiler
tarafından oluşturulduğunu ve hiçbir şeyin yaradılıştan gelen, bertaraf
edilemez bir doğası olmadığını düşünürler. Şeyin ne olduğu neyle
ilişkilendirildiğine (ya da, isterseniz şöyle de diyebiliriz, ne'den farklı
olduğuna) bağlıdır.[36]
Derrida, göstergenin anlam karşısındaki aşkın öncelliğini ileri sürer ve bu
öncelliğin anlaşılması için de "mevcudiyet metafiziği" olarak adlandırdığı
ideal olana göndermede bulunan kişisel sözün yerine "göstergeler arasındaki
karşıtlıklar sistemini aşikar kılan" ve yazarın namevcut olduğu yazıyı
önerir. Metinlerin herhangi bir türden tekil ya da tekanlamlı bir anlam
kaynağına bağlanamayacağını söyleyen Derrida, şöyle devam eder;
Metinlerin yorumları potansiyel olarak sonsuz bir bağlamlar ve yorumlar
düzenine bağlıdır... Yazılı metinlerin anlamının bu şekilde kendilerine ait
bir hayatı olduğunu bir kez görünce, aynı şeyin anlamın ve dilin kendisi
için de geçerli olduğunun bilincine varmamız daha muhtemel olur... yazı
gibi, dil de kaçınılmaz olarak anlamın sonsuz bir yayılımı imkanı, yeni
baştan bağlamsallaştırmaların, yeni yorumların belirsiz bir çokluğunu
besler.[37]
Derrida'nın yazıya dair bu tutumu, Barthes'ın yukarıda değindiğimiz "yazı,
yazardan bağımsızdır" sözüyle önemli ölçüde örtüşür ve yazı-okur ilişkisi
çerçevesinde okura tanınan katılımcı-yapıcı rol ile yapıbozum tartışmasında
vazgeçilmez bir merkeziyet işgal eder. Fakat tartışma bu noktadan sonra
farklı bir alana; yirminci yüzyıl üretimleri olarak da tarif edilebilecek
"elektronik teknoloji" üretimleri -sinema, radyo, televizyon, fotoğraf vb-
üzerine kaydırılmak istenirse buraya kadar anlatılanlar bize nasıl bir ufuk
sağlayabilir. Bu çerçevede ilk olarak söylenebilecek, McLuhan'ın yazılı
metinler bağlamında geliştirmiş olduğu, yazarın okur karşısındaki
kaygısızlığı ya da keyfiliği düşüncesinin -yazı üzerine postyapısalcı tutum
nedeniyle tartışmalı bir boyut taşısa da- üzerinde düşünmekte olduğumuz
elektronik teknoloji üretimleri bağlamında radikalleşerek devam ettiğidir.
Örneğin Barthes'ın, "Çarpan Fotoğraflar" başlığını taşıyan denemesinde,
yaratıcıları tarafından bilinçli olarak çarpıcı olması, şok edici olması
beklentisiyle hazırlanmış fotoğraflar için şunları söylemesi gibi:
Ne var ki, fazla becerikli olduklarından, bu resimlerin hiçbiri bizi
etkilemiyor. Çünkü her seferinde kendi yargımızdan yoksun kalıyoruz bunlar
karşısında: bizim için ürpermişler, bizim için düşünmüşler, bizim için
yargılamışlar; fotoğraf hiçbir şey bırakmamış bize -yalnızca düşünsel bir
onaylama hakkı bırakmış: bu görüntülere ancak teknik bir ilgiyle
bağlanıyoruz; sanatçının üst belirtimiyle yüklü olduklarından, bizim için
hiçbir öyküleri yok, yaratıcısınca önceden iyiden iyiye sindirilmiş olan bu
"sentetik" besin karşısında kendi yaklaşımımızı yaratamayız artık... Düz
fotoğraf dehşetin aykırılığıyla karşı karşıya getiriyor insanı, dehşetin
kendisiyle değil.[38]
İkinci olarak belirtilmesi gereken, okurun metnin geniş anlamlılığı
karşısında aktif bir tutum takınması ve metni yeniden yaratabilme
potansiyeline sahip görülmesi üzerine kurulu postyapısalcı bir yaklaşımın bu
kabulleniminin elektronik tenoloji üretimleri için pek de uygun olmadığıdır.
Horkheimer ve Adorno'nun dediği gibi; "bu ürünler, kendilerine uygun düşen
yorum gerçi hazırcevaplığı, gözlem yeteneğini, pişkinliği gerektirecek, ama
izleyicinin, hızla geçip giden olguları kaçırmak istemiyorsa, düşünme
etkinliğini yasaklayacak şekilde hazırlanmıştır".[39]
Örneğin geçen sene gösterimde olan "Altıncı His" adlı film, belki de filmin
bitiminden sonra, izleyicilerini en fazla şaşırtan ve üzerine en çok
konuşturan film oldu; çünkü filmin sonunu ele veren ipuçları, film süresince
sürekli olarak verilmekle birlikte, bunlar, sinemanın o eşsiz imajsal hile
kapasitesiyle izleyiciden o kadar iyi gizlenebildiği için yakalanabilmesi
pek de kolay olmayan ipuçlarıydı. Filmin başarısı, yönetimine, kullanılan
yapım tekniklerine vs. övgüler getirilerek ortaya konabilir belki; ama
izleyicilerin kendilerini aşağılamadan bunu yapabilmesi ne kadar
olanaklıdır. "Karşılığın yer almadığı kendi dil sistemi dahilinde mutlak bir
iktidar olan gösteri toplumunun uzmanları, aşağılama deneyimleri ve
aşağılama konusundaki başarılarıyla mutlak anlamda çürümüşlerdir; çünkü
gerçekte seyirci olan aşağılanan insana dair bilgileri dolayısıyla kendi
aşağılamalarının doğrulandığını görürler"[40] ifadesiyle ifademizi
doğrulayan Guy Debord bizim yaklaşımımızdan aşkın bir diyalektikle hareket
ederek konuyu şu an üzerinde durmak istemediğimiz daha geniş bir alana
sürükler. Aslında bu filmi diğerlerinden farklı kılan; görüntülerin ya da
imajların, sinemasal kullanımının kapasitesinin dozuyla alakalıdır. Film,
baştan sona imajsal hilelerle doludur ve bunlar düşünceyi felç ederler.
Burada söz konusu olan tek yönlü bir iletidir ve bu ileti, tam olarak
diyalektik etkileşim sürecinin karşıtı konumundadır. Diyalektik, diyalogtur;
diyalog ise karşılıklı farkında olma durumudur; o halde diyalektik,
etkinliktir; yaratıcılıktır. Oysa burada söz konusu olan, farkında olma
durumunun, etkinliğin ve yaratıcılığın sıfır noktasıdır. Bilinçli olarak
karışık ve belirsiz olarak sunulan imajlar karmaşası, zihinde kaotik bir
duruma yol açar ve aslında istenilen de budur; istenilen, kafaları karışmış
izleyici kitlesinin edilgen konumudur; istenilen, düşünümü bastırılmış, boş
bakışlarla görüntülere hapsolmuş kitleselliktir. İmaj gerçekle sınırlıdır,
hakikate nüfuz edemez; ama hileyle çevrelenmişse bu gerçekliğini de yitirir.
Altıncı His'de olan tam da budur; sunulan imajlar hileyle donatılmıştır ve
bunlar da izleyiciyi yanıltırlar; izleyicilerin, kendilerini bu imaj
fırtınasına bırakıp, itaatkar bir şekilde, filmin sonunu beklemekten başka
yapacak bir şeyleri yoktur. Buna karar veren de, içinde yaşadığımız
toplumlarda önemli kararları (örneğin bir başka ülkeye savaş ilan edilmesi
gibi) veren birkaç kişi gibi yine birkaç kişiyle sınırlıdır.
"Göstergebilimsel Serüven" adlı kitabında Roland Barthes,
üzerinde düşünmekte olduğumuz olguyu -imajların tek yönlü üretimi ve
izleyicilere doğru tekyönlü akışını ve bu durumun diyalektiği dışlaması
durumunu- göstergebilim bağlamıyla tartışır. Ancak bu tartışmaya girmeden
önce Barthes'ın sinema, fotoğraf vb görüntüler üzerine kurulu anlatımları,
kendilerine ait bir yapısı olan dil sistemleri olarak görmediğinin altını
çizmek gerekir. Barthes'ın bu göstergebilimsel yaklaşımı özgündür ve
dilbilimi ileride kurulacak olan göstergebilimin bir altbölümü olarak kabul
eden Ferdinand de Saussure'un yaklaşımını tersyüz etmesi açısından
ilginçtir.
Başlıca göstergebilimciler tarafından yeniden ele alına Saussure,
dilbilimin, genel göstergeler biliminin ancak bir bölümü olduğunu
düşünüyordu. Oysa zamanımızın toplumsal yaşamında, insan dilinin dışında,
belli bir genişlikte olan gösterge dizgelerinin bulunduğu hiç de kesin
değildir. Göstergebilimin şimdiye kadar yalnızca trafik kuralları (ulaşım
kodu) gibi inceleme açısından pek fazla ilgi çekmeyen kodları ele almıştır;
gerçek bir toplumbilimsel derinliği olan bütünlere geçildiğindeyse, yeniden
dille karşılaşılır. Kuşkusuz, nesneler, görüntüler, davranışlar anlam
taşıyabilirler ve bunu çok sık olarak yaparlar, ama hiçbir biçimde bağımsız
bir biçimde olamaz bu; her gösterge dizgesi dille karışır. Sözgelimi görsel
töz, kendini dilsel bir bildiriyle destekleyerek anlamlarını pekiştirir
(sinema, reklam, çizgi resimler, basın fotoğrafları, vb'nde durum
böyledir)...Sinemada, televizyonda, reklamda, anlamlar bir görüntüler,
sesler ve çizimler toplaşmasından doğar. Demek ki, bu dizgelere ilişkin
olarak dil olguları sınıfıyla söz olgularınınkini saptamak erkendir: Böyle
bir saptama yapabilmek için, bir yandan bu karmaşık dizgelerden her birinin
içerdiği "dil"in özgün mü yoksa kapsadığı ikincil "diller"den mi oluştuğunu
kesinlikle belirlemek, öte yandan da, bu ikincil dilleri incelemek gerekir
(dilbilimsel "dil"in ne olduğunu biliyoruz, ama görüntü "dil"i ya da müzik
"dil"i üstüne bir şey bilmiyoruz).[41]
Barthes burada görüntülerin kendi içerisinde ve kendi başlarına bütünlüklü
bir dilsel sistem oluşturmadığını ileri sürer. Bundan da öte Barthes,
göstergebilimi dilbilimsel sistematiğe indirger ve göstergebilimin alanına
giren malzemelerin dilbilimin ve yapısal çözümleme yöntemlerinin yardımıyla
açıklanmasını önerir. "XX. Yüzyılda Dilbilim Ve Göstergebilim Kuramları"
adlı kitabında Mehmet Rifat, Barthes'ın bu yaklaşımını çalışmalarının
bilimsellik dönemine yerleştirir ve Barthes'ın sürekli dönüşüm geçiren bir
düşünce çizgisine sahip olduğunu söyler.[42]
Barthes'ın yukarıdaki yorumunu yapısalcı bir bakışla gerçekleştirdiğini
unutmadan; "görsel tözün kendini dilsel bir bildiriyle destekleyerek
anlamını pekiştirmesi" düşüncesini, bir filozof ve aynı zamanda teolog
olmasına karşın Jacques Ellul'un, tarihsel-sosyolojik bir analizle tersine
çevirmesiyle karşılaştırmak, üzerinde tartışmakta olduğumuz konuyu
açımlayabilir.
Daha iyi bir değişim 1950-1960 arasında gerçekleşti. Bundan önce imajlar,
bir hakim metnin resimlemeleriydiler sadece. Dil şimdiye kadar en önemli
unsurdu ve ilaveten metnin içeriğini apaçık hale getirecek ve okuyucuların
dikkatini toplayacak imajlar vardı. Bu, onların biricik amacıydı. Günümüzde
durum tersine döndü: imaj her şeyi içine alıyor. Ve sayfaları çevirirken,
bütünüyle farklı bir zihinsel işlemi kullanarak bir imaj akışını izliyoruz.
Metin yalnızca boş uzayları doldurmak, gedikleri kapatmak ve keza, eğer
gerekliyse, imajlarda açık olmayabilen şeyi açıklamak için var...Bu yüzden
ilişki tersine dönmüştür: imajlar bir zamanlar metnin resimlemeleriydiler.
Bugün metin, imajların açıklamasına dönüşmüştür.[43]
Bu yorumuyla Ellul Barthes'ın tam aksi yönünde durur, bunun nedeni ise
Ellul'un konuya tarihsel-sosyolojik bir okumayla yaklaşmasına karşın
Barthes'ın yapısalcı bir yöntemi seçmiş olmasıdır. Ellul, sosyoloji yapar;
1950-1960 yılları arasında modern toplumların imajların istilasına
uğradığını söyler ve bu istilayı, yalnızca dilin ya da yalnızca imajların
alanında kalarak değil, tüketim toplumunun tüm yansıma kurumlaşma biçimleri
üzerindeki etkileriyle birlikte açıklamak ister. Yoksa Ellul'un bahsetmiş
olduğu değişimden önce, yalnızca imajlarla kurgulanmış bir alan zaten
vardır; Charlie Chaplin'in karşı yönde serzenişine rağmen, bu değişimi haber
veren sessiz sinemadır bu. Sesli ve sözlü sinemanın ortaya çıkmasını büyük
bir heyecanla benimseyen halka karşın, sesli sinemaya dönemin meslekten
sinemacıları gibi Chaplin'in "Sessiz filmlere kıyasla sözlüleri hiç
sevmediğimi söyleyebilirim! Dünyanın en eski sanatı olan pandomimi
yokedecekler. Sessizliğin büyük güzelliğini mahvediyorlar."[44] şeklindeki
tepkisi de olumsuz olacaktır. Chaplin, sözün sinemaya girişini, ancak
estetize edilmiş bedenin tam kapasite kullanımıyla bir tür anlatı olma
şansına sahip olabilecek edimselliğinin büyüsünün çözülüşü olarak görür.
Chaplin'nin bu sözlerinden onun, estetize edilmiş edimselliğin kendi
içerisinde, kendisine özgün bir dil barındırdığını düşünmüş olabileceğini
varsayabiliriz; ancak Barthes'a karşın Chaplin, tartışılan konuya içkin bir
konumdadır ve söylemiş olduğu bu sözler de değersel bir nitelik taşır. Sonuç
olarak Barthes'ın bu konuda haklı olduğu ileri sürülebilir; çünkü ister
göstergebilimsel okuma diyelim; ister yoruma dayalı görüntü çözümlemesi ya
da başka bir şey, üzerinde düşünülen alan, oldukça geniş ve Barthes'ın da
dediği gibi kendisine özgün bir dile sahip olup olmadığı bilinmeyen bir
alandır. Ancak sistemli bir bütünlük oluşturmasa dahi, bu alan üzerinde
yorumsal nitelikli çözümlemeler yapılamayacak anlamına gelmez ve zaten
Barthes'ın kendisi de söylemsel görüntü çözümlemeleriyle bunu yapar.
Görüntülerin kendilerine özgün bir dile sahip olmadıklarını söyleyen
Barthes, aynı zamanda sinema, gazete fotoğrafı vb imajsal üretimlerdeki
gösterge dizgelerinin çoğunda dilin, konuşan kitle tarafından değil, karar
verici bir çevre tarafından oluşturulduğunu; bu bakımdan, göstergebilimsel
dillerde göstergenin yapay olduğunu söyler. Çünkü der Barthes, "tek yanlı
bir karar uyarınca yapay bir biçimde belirlenmiştir. Sonuç olarak,
oluşturulmuş diller, "logo- teknikler" söz konusudur. Kullanıcı bu dilleri
izler, onlardan bildiriler (sözler) alır, ama oluşturulmalarına katkıda
bulunmaz. Dizgenin (ve dizgedeki değişimlerin) kökeninde bulunan karar
verici çevre az ya da çok dar olabilir; ileri düzeyde uzmanlaşmış da
olabilir." Bizim de yukarıda değindiğimiz gibi, imajlar ve söylemlerin tek
yönlü üretimiyle ilişkin bir durumdur bu. Bununla birlikte, bu yapaylık
bildirişimin kurumsal niteliğini bozmayıp dizgeyle kullanım arasında belli
bir diyalektiği korur diyen Barthes'ın yaklaşımı ikinci kez bizimkinden
ayrılır. Barthes buna iki neden gösterir: İlk olarak, anlamlayıcı sözleşme,
dıştan gelen zorlayıcı bir özellik taşısa da kullanıcılar kitlesi tarafından
izlenir der. Ancak bu açıklama yeterince tatmin edici değildir; çünkü izleme
eylemi, anlamlayıcı sözleşmeye dahil olmayı zorunlu kılmaz; hatta çoğu zaman
izleyiciler bu sözleşmeden dışrak tutulurlar. Bu gösterinin varoluşsal bir
koşuludur. İkinci bir neden olarak da karar sonucu oluşturulan dillerin,
tümüyle özgür (keyfi) olamayacağını ve belirli durumlarda topluluğun
belirleyici etkisi altında olduğunu söyler. Bu düşünce kendi içerisinde daha
tutarlıdır; ancak topluluğun belirleyici etkisi altında üretilmiş dahi
olsalar üretildikleri andan itibaren bu, söylensel ve imajsal üretimlerle
izleyiciler arasında diyalektik bir ilişki kurulabilmesini olanaklı kılmaz.
İçinde yaşanılan imaj yönelimli toplumsallıkta insanın pratiği -yukarıda
değinildiği gibi her ne kadar edilgen ya da refleksel de olsa- ve
düşünümselliği (olup olmadığı genel olarak bu yazının sorgulamak istediği
konularından birini oluşturur) aynı zamanda hız açısından
politikleştirilmiştir. İnsani olan her şeyin değersizleştiği elektronik
kültür ortamlarında hiçbir uzama bağlı olmayan zaman, insansızlaşmış
bedenlere sunulur. Tüm insani bağlarından bağımsızlaşmakta olan zamanın,
insan için yine de bu kadar önemli olmasının nedeni, belki de onun için
önemli olan bir şeyi; an ve an ölümü hatırlatması yüzündendir. Bu bağlam
içinde ölüm, ideolojidir; ama her zaman için değil. Aynı zamanda Kirilov'un
"Öyleyse, doğanın yasaları O'nu bile esirgememişse[*], onu bile yalanın
ortasında yaşamaya mahkum ettiyse, bir yalan için ölmeye bıraktıysa, bütün
bu gezegen bir yalandan ibarettir, bu gezegenin bütün yasaları bir yalandan,
şeytanca bir komediden ibarettir! Yaşamak neye yarar o zaman? Adamsan cevap
ver!"[45] haykırışında ki direniştir. Ama bu iki ölüm arasında ki ayrım iyi
anlaşılmalıdır; ideoloji olarak ölüm, saatte 180 km hızla alınamayan bir
virajdan sonraki uçurumdur ve aslında "burada" önemli olan, düşülen
yerlerden neresinin gerçek ve neresinin sahte olduğu değil; bu düşüşün hızın
politikleşmesi sonucunda gerçekleşmesidir. Burada önemli olan, hızın
politikleşmesi sonucunda düşünümü bastırılmış bir yaşamsallıktır:
Bilgisayar: Burada da aynı ilke var ve öğrenme söz konusu değil. Bir küçük
bilgisayar size sorular soruyor ve her soru için 5 yanıtlı bir çizelge.
Doğru yanıtı seçiyorsunuz. Zaman önemli: eğer anında yanıt vermişseniz en
yüksek puanı alıyorsunuz. "Şampiyon" oluyorsunuz. Dolayısıyla bu bir düşünme
zamanı değil, bir tepki zamanıdır. Aygıtın işin içine soktuğu entelektüel
süreçler değil, ani tepkisel mekanizmalardır. Ne önerilen yanıtları tartmak
ne de düşünüp taşınmak gerekir; doğru yanıtı görmek, foto-elektrik hücrenin
optik motor şemasına göre yanıtı bir uyarım olarak kaydetmek gerekir.
Bilmek, görmektir...Özellikle çözümleyici düşünce söz konusu olamaz: böyle
bir düşünce, kaydedilen zamana bağlı olarak verilen en düşük puan toplamıyla
cezalandırılır.[46]
Direniş olarak ölüm ise, varoluşsal bir kanıtlama çabasıdır
ve bu çaba bunalım demektir. Bunalım ise sorundur. Varoluşsal kanıtlama
çabası olarak ölüm, başlangıcında, yaşanılan anda ve sonucunda düşünümsellik
taşır. Böyle bir çaba sonucunda ortaya çıkan eylem imaj yönelimli
toplumsallıkta olduğu gibi refleksel olamaz; çünkü düşünümsellik her yere
sinmiştir. İçinde bulunulan bunalımın doğurmuş olduğu acı, bir virüs gibi
zamana yayılmıştır ve ölüm saatte 180 km hızla yaşanamaz. Direniş olarak
ölüm, içine tüm bilincin katıldığı ölümdür. Hızın politik olduğu
toplumsallıkta da zaman önemlidir ve öyle kalır; yapılan işler bir an önce
yapılmalıdır; yoksa ölüm kapıda beklemektedir.
İmaj yönelimli toplumsallıkta, imaj yönelimli olarak yaşayan insanların,
yaşanılan anı nasıl yaşadıkları; çevreleri sürekli uyarıcı itkiler ve
görüntü kalabalığıyla donatılmış; neye inanacaklarını şaşırmış bir durumda
bulunurken, görüntüyü ve gerçeği ya da imajı ve imaj olmayanı nasıl ayırt
ettikleri, başlı başına önemli bir sorundur. Gerçek ve imajın o kaygan
birlikteliğinde, yaşanılan dünya ile imajların dünyası içiçe geçmiş
konumdadır. Jacques Ellul'un ifadesiyle;
İmajlarda görülen merhametsiz davranış, gerçek hayatla ilişkili değildir;
fakat, suni imajlar evreninde yaşayan kişi için normal davranışa dönüşür....
Her şey bir görüntüdür: gölgelerle inşa edilmiş hayaletler, titreşen ışıklar
ve zamanın önünde giden senaryolar... Caddeyi geçmesi için kör bir kişiye
yardım etmenizle, ona saldırmanız arasında hiçbir fark yoktur.[47]
Ya da Baudrillard'ın deyimiyle; "gerçeklikten kurtulunca, gerçeklikten daha
gerçek olan Hiper-Gerçeklik"[48] durumudur söz konusu olan. İmajlarda
yaşanılanın gerçekte yaşanılandan (böyle bir karşıtlık oluşturulabilirse)
daha gerçek olduğu bir yaşamsallık durumu.
Karanlık izbe bir sokak; perdeleri çekili bir evin penceresinden dışarı
sızan, her an hareketli su renkli, lal renkli ışık demetleri. Parçalara
ayrılmış, yabancılaşmış, her gece farklıymış gibi sunulan oysa hep aynı şeyi
yaşayan yaşamlar; su katılmamış kaya gibi sağlam gerçeklerle yüz yüze
gelindiğinde yorulmuş, bıkkın bakışlarla çevrelerini süzen ve inanılırlığını
yitirmiş uzak dünyalarında yardıma muhtaç kahramanlarından yardım bekleyen;
yitirilmiş umutlar, terkedilmiş zamanlar, beklenmeyen gelecekler ortasında
bir başına kalmış; zorunlu imaj yolcuları: Kaçış yok; çünkü kaçılabilecek
her yön kapalı. Kaçış yok; çünkü bundan sonra yaşanılacak yer burası, burası
imajların çıkmaz sokağı.
İmaja yönelimli toplumsallıkta; insan, imajların tüketicisi değildir
yalnızca; aynı zamanda imajlar tarafından tüketilen konumundadır. Kendi
başına özne olmak; kendi kendinin öznesi olmak olanaksızlaştırılmıştır;
özne, ona dışsal olan şeylerin iyeliğiyle varolabilir. Bir "jean" reklamı
düşünün: bir "erkek" yolda yürüyordur, üzerinde jean pantolondan başka bir
şey yoktur ve sonra bir dükkana girer, bir jean dükkanına; ama garip bir
yerdir burası; raflarda jean pantolonlar, gömlekler, kazaklar, t-short'lar
olacağına boy boy yakışıklı mankenler sıra sıra dizilmişlerdir, jean bu
"insanlardan" birini beğenir ve içindeki insanı çıkararak yenisiyle
değiştirir. Bu noktada bütün konumlar derin bir sarsıntı geçirir, her şey
altüst olmuş ve birbirinin yerine geçebilir niteliktedir. Bu noktada bir
zamanlar okunmuş şu yazı gelir akla:
İktidar, bireyi kategorilerle sınıflandırarak, bireyselliğiyle belirleyerek,
kimliğine bağlayarak, ona hem kendisinin hem de başkalarının tanımak zorunda
olduğu bir doğruluk dayatarak doğrudan gündelik yaşama müdahale eder. Bu
bireyi özne yapan bir iktidar biçimidir. Özne sözcüğünün iki anlamı vardır:
denetim ve bağımlılık yoluyla başkasına boyun eğmiş(soumis) olan özne ve
bilinç ya da özbilgi yoluyla kendi kimliğine bağlanmış olan özne. Sözcüğün
her iki anlamı da boyun eğdiren ve tabi kılan bir iktidar telkin ediyor.[49]
Foucault için, modern kapitalist toplumlarda kendi kendini var kılabilen
özne arayışı boşunadır: Özne oluşturulandır. Bir modern çağ kurgulanımı
olarak ortaya çıkan özne ya da öznellik düşüncesinin bu modern çağ
yaşamsallığını çevreleyen iktidar sistemiyle birlikte düşünülmesi gerekir.
Bu şekilde yürütülen bir düşünce bu öznellik kurgulanımının, modern
kapitalist formasyon içerisinde yer alan iktidar odaklarının bir takım
normalleştirme ve disipline edici pratikleriyle şekillendirildiği ve
kapitalist üretim ve yeniden üretim ilişkileri ile içiçe geçmiş olduğu
görülebilir. Modern çağ öncesi Batı toplumları bağlamında düşünüldüğünde
baskı ve şiddet üzerine kurulu ve hükümranın uyruklarının yaşama hakkı
üzerinde sınırsız bir yetkiye sahip olduğu sınırlayıcı ve yok edici
"hukuksal-söylemsel modelin" tersine modern bio-iktidar, "insan bedenini
disipline etmek, yeteneklerini geliştirmek, daha verimli ve uysal kılmak ve
ekonomik denetim sistemleriyle bütünleştirmek"[50] ister. İktidarın
merkezinde olan devlet, iktidarın fizikselliği olarak tarif edilebilecek
farklı kuruluşlar (okul, hastane, hapishane vb) üzerinde yaşanan
kurumlaşmalar çerçevesinde çeşitli söylem ve pratikler aracılığıyla toplum
içi ötekiler ( bu ötekiler hep anormal olanlardır - akıl hastaları,
suçlular, eşcinseller - ) oluşturarak iktidarı altındaki öz-nelere gidilmesi
gereken yolu çizer. Bu yol, iktidar için normal olan yoldur ve normal olan
bu yol, iktidarın normlarıyla hareket eden iktidar kuvvetlerince denetlenir;
fakat bu denetlenme görünür bir denetlenme değildir. Artık salt kendisi için
özne yoktur, bundan böyle vatanının bölünmez bütünlüğü için tüm varlıklarını
adamış özneler vardır, harcadıkça kazanan tüketimin öznesi vardır.
Foucault'ya göre iktidar ilişkilerinin kristalleşerek aldığı bu biçimlerden
en çok öne çıkanı onaltıncı yüzyıldan bu yana sürekli olarak gelişen
devlettir. Bu yüzden devlet genel kanının tersine yalnızca bütünleştirme
teknikleriyle işleyen, bireyleri görmezden gelen ve bütünün ya da bir sınıf
ya da grubun çıkarlarını gözeten değil, aynı zamanda bireyselleştiren,
insanları kurulmuş deneylerin özneleri haline getiren, yani 'bilinç ya da
özbilgi yoluyla kendi dayattığı kimliğe bağlayan' ve bu yolla denetim altına
aldığı iktidardır.... Günümüzün sorunu artık ne olduğumuzu keşfetmek değil,
olduğumuz şeyi reddetmektir.[51]
Özne oluşturulandır; özne iktidar tarafından yine iktidar için
oluşturulandır; özne iktidar tarafından, iktidarın ideolojisi aracılığıyla
oluşturulandır. İmajlar ve söylemlerin ideolojisiyle kurgulanmış bir
toplumsallıkta bu ideoloji vasıtasıyla oluşturulmuş öznelere iyi bir
yurttaşın, başarılı bir öğrencinin, yaşanılır uyumlu bir ailenin nasıl
olması gerektiği sunulur. İmajların ve söylemlerin o eşsiz kullanılabilme
kapasitesiyle donatılmış ideolojiler heryerdelikleriyle yaşama nüfuz ederler
ve bundan sonra yaşanılan; ideolojilerin yaşamından başka bir şey değildir.
Bu durumu Louis Althusser'in sözleriyle ifade etmeye çalışırsak ideoloji
bireyleri özneleştirir ve özneler için vardır; özneleştirilmiş bireylerse
ideolojinin varoluş güvencesini sağlar.
Bir ideoloji, özne aracılığıyla ve özneler için vardır ancak...Özne
arcılığıyla ve özneler için olmayan ideoloji yoktur...Ancak somut özneler
için ideoloji vardır ve ideolojinin bu gerçekleşmesi ancak özne aracılığıyla
mümkün olabilir: Yani, özne kategorisi ve işleyişi tarafından mümkün
kılınır... Bununla demek istediğimiz, özne kategorisi (ama başka adlar
altında da işleyebilir-örneğin, Platon'daki ruh olarak, Tanrı olarak vb.)
ancak burjuva ideolojisinin ve özellikle hukuk ideolojisinin ortaya
çıkmasından sonra da bu adı(özne) almakla birlikte, nasıl belirlenirse
belirlensin (bölgesel veya sınıfsal) ve tarihi dönemi ne olursa
olsun(ideolojinin tarihi yoktur) bütün ideolojinin Kurucu
Kategorisidir...özne kategorisi, her ideolojinin kurucu kategorisiyse bu,
her ideolojinin(her ideolojiyi tanımlayan) işlevinin somut bireyleri özne
haline getirmek olmasındandır...ideoloji kendisi bu işlevin maddi varoluş
biçimleri içinde işlev görmekten başka bir şey değildir.[52]
Tek tek öznelere indirgenmiş toplumsallıkta hedeflenen, imajlarla ve
söylemlerle donatılmış ideolojilerin bu öznelere yönelik sürekli ve tek
yönlü akışıdır. Sabah evden çıktıktan sonra her zamanki yerden alınan gazete
bizim gazetemizdir; işe ya da okula giderken bindiğimiz otobüsün herhangi
bir koltuğunda otururken okuduğumuz haberler de bizim için yazılmıştır.
Okuduğumuz köşe yazısından sıkılıp onu yarı yolda bırakan ya da gördüğümüz
bir fotoğraf karşısında şaşırıp kalan yine bizizdir ve bundan eminizdir.
Kendimizden bu kadar emin olan bizler, okuduğumuz gazetenin aslında bize
değil de okuyucularına yönelik bir yayın olduğunu düşünür müyüz? İyi de
burada ne gibi bir sorun vardır; okumuş olduğumuz gazete, okuyucuları için
üretilmiş bir ürünse ve biz de eğer bu okuyuculardan biriysek aynı zamanda
bizim için üretilmiş bir ürün sayılmaz mı? Bizim açımızdan elbette ki öyle;
ama bir de madalyonun diğer yüzüne bakmamız gerekir: okuduğumuz gazete
açısından biz bir özne olabiliriz belki; ama bu salt ve kendinde olan bir
öznellik konumu değildir,bu üretilmiş olan ürünü tüketen ve bu yolla
okuyucusu olarak kodladığı okuyucuları olarak konumlanan bir öznelliktir.
Aslında burada olan Althusser'in söylediği biçimde bireyselleştirilmiş
öznellik durumu değildir; burada olan kodlar aracılığıyla oluşturulmuş,
cemaatleştirilmiş bir öznellik durumudur: salt anlamda öznelliğin olmadığı
gibi salt anlamda gazete okuyuculuğu ya da televizyon izleyiciliği ya da
internet kullanıcılığı da yoktur; Radikal, Cumhuriyet ya da Zaman okuyucusu
vardır; akşam haberlerinde Reha Muhtar'ı kaçırmayan televizyon izleyicisi
vardır; kod adı Yahoo ya da Hotmail olan arama motoru olarak hep
Altavista'yı ya da Amazon'u kullanan internet kullanıcısı vardır. İmajlar ve
söylemlerle donatılmış toplumsallıkta ideoloji, ilişkiselliği dışlayan
cemaatsal yapılar inşa eder ve bu yapılar, modern anlamda yaşanılan
yabancılaşmış yaşamlara sığınabilecekleri; ancak batmak üzere olan küçük
adacıklar olarak sunulur. Batmakta olan adacıklarının ideolojik
kavimselliğinde cemaat olma duygusunun kadim günlerinin arayışındaki bu
yaşamsallık, yabancılaşmış olsa da içerisinde kırılgan bir öznellik
varsayımı barındırır. Oysa Chomsky'nin yapısal çözümlemeci okuması böyle bir
ihtimali de ortadan kaldırır; kitle iletişim araçlarının hedefi, bildirinin
yönelmiş olduğu kişileri ürünleştirmektir. Buna göre ürün;
...okurlardır. Gazeteyi aldığınızda para kazanmazlar. Bedava olarak
internete yerleştirmekten mutludurlar. Hatta gazeteyi satın aldığınızda para
kaybederler. Ama okurlar üründür. Ürün, ayrıcalıklı insanlardır, tıpkı
gazetelere yazan kişiler gibi; bilirsiniz, toplumdaki en üst düzeyli
karar-alıcı kişiler. Bir ürünü bir pazara satmanız gerekir ve Pazar tabi ki,
reklamcılardır (yani diğer iş sahipleri). İster gazete olsun, ister
televizyon, izleyicileri satmaktadır. Şirketler izleyicileri başka
şirketlere satar. Elit medya vakasında, büyük iştir bu. Bu koşullar göz
önünde bulundurulduğunda, medya ürünün doğası konusunda ne öngörebilirsiniz?
Başka bir şey varsaymaksızın ileri sürebileceğiniz sıfır hipotez ne
olabilir? Medya ürünün, neyin çıkıp neyin çıkmadığının, eğiliminin alıcı ve
satıcının, kurumlarının ve onları çevreleyen iktidar sistemlerinin
çıkarlarını yansıtacağı. Bu olmazsa, mucize olurdu.[53]
Kitle iletişimsel bildirinin, yönelik olduğu tüketici kitleselliğini
ürünleştirme politikası, Chomsky'nin de belirttiği gibi içinde yaşanılan
iktidar sisteminden ya da onun kristalleşmiş hali olarak düşünülebilecek
devletten bağımsız olarak zaten düşünülemez ve bu bildirilerin üretildikleri
kuruluşların iktidar sisteminin diğer yapılarıyla benzerlikleri ortaya
konulabilir; ancak bu imajsal ve söylensel bildirilerin, iktidarla ya da
iktidarın cisimleşmiş hali olarak düşünülebilecek devletle fiziksel bir
bağımlılığı olduğu anlamına gelmemelidir. Üretildikleri halleriyle bu
ürünler iktidara hizmet ederler; ancak bu durum, bu ürünlerin iktidarın
sahipliği ya da denetimi (gerçi oluşturulan çeşitli denetleme
mekanizmalarıyla radyo ve televizyonların yayın akışları, gazetelerin
haberleri denetlenir; ancak böyle bir denetleme olsun ya da olmasın bu
ürünlerin üretilmesine devam edilecektir) altında olduğu anlamına gelmez. Bu
bağımlılığın - ülkemizde ve dünyada örneklerini sıkça görebileceğimiz gibi
birçok medya kuruluşunun çeşitli kapitalist işletmelere ait olması
dolayısıyla - çıkarsal bir bağımlılık olabileceği düşünülebilir; ancak böyle
bir düşüncenin de bu ürünleri açıklamada yeterince tatmin edici olduğu ileri
sürülemez. Aslında burada söz konusu olan sorun; içinde üretildiği
toplumsallık bağlamında iktidara bağımlı ve ona hizmet eden bu ürünlerin
tekil anlamda herhangi bir iktidar biçimine indirgenebilir olup olmadığıdır.
Eğer indirgenebilirse; Sovyetlerde oluşturulmaya çalışılan ve yeni bir
toplumsallık biçimlenişinde aktif bir rol alması beklenen sosyalist gerçekçi
sinemayla; Amerikalıların onlar sayesinde kendilerine yeni bir tarih
oluşturabildikleri westernler arasında nasıl bir ayrım yapmamız gerekir. O
halde burada yapılmak istenilenin, bir imajsal ve söylensel bildiriler
ağının, diğer iktidar yapılarıyla bağlaşık olarak oluşturduğu iktidar
sisteminin yapısal-sosyolojik analizinden ziyade; bu imajsal ve söylensel
bildirilerin kendisinde kalarak bir göstergebilimsel okuma olduğunu
söyleyebiliriz. David Morley ve Kevin Robins'in Avrupa Birliği süreciyle
oluşturulmaya çalışılan ortak bir Avrupa kültürünün oldukça güçlü, yaygın ve
dejenere edici Amerikan kültür ürünlerinden etkilenmesine karşı alınması
gereken tavrın, artık yitirilmiş olan Avrupa kültür mirasıyla oluşturulmaya
çalışılan bir uygarlık idealine sarılmaktan çok, onun silahlarına yine onun
silahlarıyla karşılık verilmesi gerektiği düşüncesi burada söylenilmek
istenileni de açıklayıcı bir öneri konumundadır.
Fakat kitlesel medya gittikçe önem kazanmakta, aşağı kültür ile yüksek
kültür arasındaki çizgi gitgide incelmekte ve Amerikan kültür ürünleri de bu
sürecin merkezinde yer almaktadır. Bazı çevrelerde artık kabul edilen şey,
bunun geleneksel "estetik" ölçütler için çok büyük önem ifade ettiğidir.
Belirmekte olan olgu, "'modern' sanat ve edebiyattan tamamen uzak bir
estetik değerler nosyonu, fakat aynı zamanda bu yeni estetik ile tamamen
uyumlu bir de izleyici kitlesidir" (Eco,1985: 181). Bu postmodern - bazıları
için post-kültürel - estetik ile ve bunun Avrupa kimlikleri için ifade
ettiği anlamlarla bağdaşmak zorundayız. Gerek duyulan şey, Amerikan
kültürüne karşı savunmacı, ahlakçı bir tutum değil, yaratıcı ve açık fikirli
bir yönelimdir.[54]
Kısaca söylemek gerekirse; bahsedilen bu imajlar ve söylemler ağı,
içerisinde üretildikleri toplumsallıktan ziyade daha geniş olan, salt
anlamda iktidarla ilişkilendirilmelidir. Mitlerle yaşanan mitsel bir çağda,
yaşamdan ayrı düşünülmeyen mitlerin oluşturmuş olduğu mitsel bir
toplumsallık gibi burada da imajlar ve söylemlerle - ya da çağdaş mitlerle -
yaşanan imajsal bir çağda, yaşamdan ayrı düşünül-e-meyen imajların
oluşturmuş olduğu imajsal bir toplumsallık durumu söz konusudur. O halde
denilebilir ki mitten imaja geçiş bir eklenti durumunu gösterir; mitik
toplumsallıkta insan duyarak boyun eğerken imajsal toplumsallıkta buna ek
olarak görerek eyler. İmajlar oluşturulur ve oluşturulan bu imajlar üzerine
çeşitli söylemler oturtulur; ardından bu imajlara benzer yeni imajlar
oluşturulur, bu benzer ve yeni olan imajlar üzerine de yeni söylemler
oturtulur; tabi ki bu durumun tersi de geçerli olur.
Reklamın Hikayeleşmesi mi; Hikayenin Reklamlaşması mı?
Reklamın hikayeleşmesi mi yoksa hikayenin reklamlaşması mı şeklinde ortaya
atmış olduğumuz böyle bir sorunsalın, Roland Barthes'ın gerek sözel gerekse
görüntüsel her türlü anlamsal bireşimin çözümlenmesi için ortaya atmış
olduğu "söylen" kavramından hareketle tartışılması, üzerinde düşüneceğimiz
konu nesnemizin -reklamın- açımlanmasında sanırız ilerletici bir tercih
olacaktır. O halde ilk olarak yapmamız gereken, Barthes'ın bu terime
yüklemiş olduğu anlamın ne olabileceğine dair bir sorgulamadır. "Daha
başlangıçta, önemle belirtilmesi gereken şey" der Barthes "Günümüzde Söylen"
adlı çalışmasında;
söylenin bir bilişim dizgesi, bir bildiri olduğudur...bir anlama biçimidir
söylen, bir biçimdir...Söylen bildirisiyle değil, bu bildiriyi söyleme
biçimiyle tanımlanır: söylenin biçimsel sınırları vardır, tözsel sınırları
yoktur...Öyleyse ille de sözlü olması gerekmez; yazılardan ya da
gösterimlerden oluşabilir: yazılı bir söylem olabilir, ama fotoğraf, sinema,
röportaj, spor, gösteri, tanıtım da söylensel söze dayanak olabilir...söylen
dilbilime de uzanan genel bir bilimin alanına girer, bu bilim de
göstergebilimdir...anlamları içeriklerinden bağımsız olarak incelediğine
göre, göstergebilim bir biçimler bilimidir.[55]
Barthes'ın içerikten bağımsız biçimsel bir bildiri olarak söylen tanımı ve
söylenle, anlamları içerikten bağımsız biçimler üzerinden analiz eden
göstergebilim arasında kurmuş olduğu bu bağıntı, konu nesnemize
yaklaşımımızda bizim için ufuk açıcıdır. O halde Barthes'ın bu yaklaşımından
hareketle sorulması gereken ilk sorumuz, herhangi bir reklamın, içeriğinden
bağımsız, yalnızca bir biçim olarak nasıl incelenebileceğidir? Bu soruyu
cevaplandırmak için, Barthes'ın söylen çözümünde kullanmış olduğu, nesne-dil
ve üst-dil terimlerinin tanımlanması gerekir. Barthes, bir söylensel
bütünlükte iki ayrı dilsel -göstergesel- dizge olduğunu söyler. Söylensel
dizge, ikinci dizgeyi oluştururken, bu söylensel dizgenin kendi dizgesini
oluşturmak için yararlandığı bir ilk dizge daha vardır ki, Barthes bu
dizgeyi "nesne-dil" olarak tanımlar. Üzerine kurulduğu bu nesne-dilden
farklı olarak söylen dizgesi, nesne-dilin üzerinde bir üst-dil oluşturur.
İlk gösterge dizgesinde -dil düzleminde- gösterge olan ikinci gösterge
dizgesinde -söylen düzleminde- yalnızca gösterendir; bir başka anlatımla ilk
dizgede anlam olan ikinci dizgede biçime dönüşür. Barthes bu durumu şu
cümlelerle dile getirir; "Şimdi biliyoruz, gösteren söylende iki görüş
açısından ele alınabilir: dilsel dizgenin son terimi olarak ya da söylensel
dizgenin ilk terimi olarak...dil düzleminde, yani ilk dizgenin son terimi
olarak göstereni anlam diye adlandıracağım; söylen düzleminde biçim
diyeceğim ona."[56] Barthes, bahsetmiş olduğu bu iki terimi birbirine
bağlayan bir üçüncü terimden daha bahseder; bu terimde anlamlamadır.
Anlamlama terimi, Barthes'ın söylenle neyi anlatmak istediğini anlamamızda
anahtar bir terimdir ve gerek söylenin yapısal kuruluşunu görebilmemizde,
gerekse kurulu bir söylenin çözümünde (Barthes için bu çözümleme yıkıcı bir
etkinliktir) bilinmesi gereken temel bir bağıntıdır. Çünkü bu terim, söyleni
söylen yapan, yani ilk dizgeden -dil düzleminden- "çalınmış olan" anlamı
-ancak değiştirilmiş, bozulmuş bir şekilde- tekrar geri veren temel bir
ilişkiyi yansıtır. "Roland Barthes'ın Söylen Kavramı Üzerine" adlı
çalışmasında Ragıp Ege, Barthes'ın "çağdaş" söylene olumsuz bir değer
yüklediğini bundan dolayı onun söylenbiliminin Lévi-Strauss söylenbilimi vb
antropolojik söylenbilimlerle karşılaştırılamayacağını vurgular. Ege, "aynı
sözcüklerin kullanılması, kavramların özdeşliğine kanıt değildir"der ve
devam eder;
Demek ki söylen, örneğin ilkel toplumlarda, ya da "yaban düşünce"nin
yoğurduğu kültürlerde, gerçek, sağın, içten bir toplumsal yaratım niteliği
taşırken, günümüzde, her türlü "doğallıktan" yoksun, iki yüzlü, saptırıcı,
yabancılaştırıcı,ikincil bir söze dönüşmüş. Bu durumda, R. B.'ın günümüz
söyleninde gözlemlediği olumsuzluk, öznel bir yargıdan çok, özgün bir
tarihsel gelişimin gerçekleştirdiği "gerekli" bir olguyu yansıtıyor.[57]
Bir imajlar ve söylenler öbeği olarak karşımıza çıkan herhangi bir
göstergesel ilişki bize biçimsel bir açılım sağlar. Bu çerçevede düşünülen
bir krem reklamında gösteride kullanılan güzel bir kadın yüzü, hiçbir
söylemsel dolgu malzemesine gerek bırakmadan, o saf gülüşüyle bunu
kullanmakta olduğu kreme borçlu olduğunu söyler adeta. Reklamın kendisinde
kalarak yürütülen bu göstergesel okumada bir gösteren ve gösterilen ve bu
ikisi arasında gerçekleşen biçimsel bir göstergesel ilişkiyle karşı karşıya
kalırız. Ancak bu biçimselliğin kendi başına hiçbir değeri yoktur; böyle bir
gösteriye maruz kalan insanı buna inandıracak hiçbir zorunluluk yoktur. O
halde bu ilişkiyi aşan yeni bir ilişki kurmak zorunludur ve bu ilişki de
göstergesel bir bütün olarak kabul edebileceğimiz reklamın kendisiyle
yönelik olduğu izleyiciler arasında kurulması zorunlu olan söylensel
ilişkidir. Bu bir ileti, bir bildiri durumudur; söz konusu reklam gönderen
konumunda bulunan birileri tarafından üretilmiş ve gönderilen konumunda
bulunan başka birilerine gönderilmiştir. Bir bütün olarak bu bir gönderidir.
Bu durumda denilebilir ki bir reklamın inandırıcı olup olmaması bu
gönderisel ilişkide ortaya çıkar. Bir gönderiyi inandırıcı kılan ya da
kılmayan gönderenden gönderilene giden gönderilen şeydir; yani ilk başta
söylediğimiz bir göstergesel bütün olan reklamın kendisi. Ancak bir gösterge
olan reklamın gönderi içerisindeki rolü farklıdır; salt bir biçim olmasının
yanı sıra, gönderilene doğru mesajlarla dolu bildirişimsel bir araçtır aynı
zamanda. Bu bildiri, gösteri içerisinde çoğu zaman bir anlam oluşturma
çabası güder ve anlamın kendisi her ne kadar rölatif bir boyut taşıyormuş
gibi görünse de aslında en başlangıcında, bildirinin hazırlayıcıları
tarafından bildiriyle bütünlüklü olarak tasarlanmıştır. Salt biçimsel
göstergesel bir bütün olarak reklam gösterisi bu bildiriyle söylen olma
boyutuna geçer. Söylen; gösterinin yönelik olduğu izleyicileri hedefler ve
en temel gayesi onları kendisine ya da kendisini onlara katmaktır. Söylen
gösteriyi aşkınlar ve çoğu zaman asıl gösterilenin üzerinde kendisine yeni
bir yapı inşa eder; bunu yukarıda vermiş olduğumuz krem reklamından[*]
hareketle daha iyi anlayabiliriz. Güler yüzlü güzel bir kadın, yalnızca bu
haliyle bunu kullanmakta olduğu x kremine borçlu olduğunu söyler adeta ve bu
birinci göstergesel ilişkiyi oluşturur. Bu birinci göstergesel ilişkide
dikkat edilmesi gereken, bu ilişkinin; yani gösterenle (güler yüzlü güzel
bir kadın) gösterilen (bunu kullanmakta olduğu x kremine borçlu olması)
arasındaki ilişkinin nedensizliğidir. Güler yüzlü ve güzel olan bu kadının,
bu güzelliğini ve aynı zamanda güler yüzlülüğünü kullanmakta olduğu x
kremine borçlu olduğunun göstergesi, bu kremi kullanan herhangi bir kadının
da bu güzelliğe ve güler yüzlülüğe kavuşabilmesi ihtimalinin bildirisini
sunan yeni bir göstergesel ilişki oluşturur ki; bu ilişki, aynı zamanda
sıradan bir gösteren gösterilen ilişkisinin ötesinde, kendisini inşa etmeye
başladığı nesne-dil (yani birinci gösterge) üzerinde bir üst-dil olan
söyleni kurar. Oluşturulan bu söylen üzerine inşa edildiği nesne-dilin
aksine nedenlidir ve bu neden, üzerine inşa edilmiş olduğu nesne-dil; yani
birinci göstergesel ilişkidir. Yukarıda da belirtildiği gibi oluşturulan bu
söylen aynı zamanda bir bildiridir. Bu mesaj kendinden bir gerçeklik ya da
kendinden bir inandırıcılık taşımaz: bunun böyle olduğunu -yani bu kremi
kullanan herhangi bir kadının gösterideki kadın kadar güzel olabileceğini-
veremez. Gösterisi yapılan güler yüzlü güzel kadın, gidilmesi gereken yeri
işaret eder, o idealdir. Onun ideal olarak sunulması; gösterinin yönelik
olduğu kişilerin hoşnutsuzluğunun kışkırtılması içindir. Onun güzelliğinin
ideal olarak sunulması, onu izleyenlere, içinde bulundukları hem fiziki hem
manevi çirkinlikleri ve yetersizlikleri hatırlatır ve bunlardan kurtulmak
için gidilmesi gereken yolu tarif eder. Bu da üçüncü göstergesel ilişkiyi
oluşturur ve bu göstergesel ilişki de gösteriyle verilmek istenen mesajla
gösterinin yönelik olduğu kişiler arasında bağ kuran söylensel bütünlüktür.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın