Öfkenin ardına gizlenenler
Öfke de tıpkı üzüntü ve mutluluk gibi bir duygu. Bu yüzden inkâr edilmeyi
yada kabul
edilmemeyi hak etmiyor. Olumlu yada olumsuz her duygu gibi öfkenin de bir
ömrü var;
Bu ömür tamamlandığında kayboluyor. Ancak öfkenin, bu tatsız süreyi
kısaltmak ve
onu daha iyi anlamak açısından "tüketilmesi" gerekiyor.
Duygular doğaldır ve varlıkları, davranışların gözlenmesiyle yada sözel
ifadelerin verdiği
mesajlarla anlaşılabilir. Duygular hakkındaki yanlış yorumlar onların
sorgulanmasına yol
açabilir. Oysa, duyguların sorgulanması, insanın doğal olan diğer
özelliklerinin
sorgulanmasıyla eşdeğerdir. "Neden karnın acıkıyor?", "Neden üzülüyorsun?",
"Neden
boyun uzun?", "Neden bu kadar kızıyorsun?", "Neden seviniyorsun?", "Neden
düşünüyorsun?".
Temel gereksinimler önceliklidir
Duygular, insanın kendisini iyi yada kötü hissetmesine yol açarlar, ancak
bir insanı iyi
yada kötü diye değerlendirmeye yetmezler. Olumlu duyguların hissedilebilmesi
için
insanın öncelikle yemek, barınmak ve korunmak gibi temel gereksinimlerinin
karşılanmış
olması gerekir. Temel gereksinimleri karşılanamayan insanlarda olumsuz
duygular hızla
harekete geçer. Bu yüzden aile ve toplum içinde olumsuz duygulara kulak
vermek
gerekir. Öfke de olumsuz duygulardan biridir. Öfkenin duygusal yönünün
yanında,
fizyolojik ve bilişsel bileşenleri de vardır.
Öfkenin fiziksel açıklaması
Bir başka deyişle öfke, düşünce ve davranışlarla da ilgilidir. Böyle bir
duygu vücudun
kendini olumsuz durumlardan korumaya yönelik bir tepkisi olabilir. Vücut
stres altında
kaldığında, böbreküstü bezlerinden adrenalin adı verilen bir hormon
salgılayarak alarm
durumuna geçer. Kandaki miktarı böylece artan adrenalin kan basıncının
yükselmesi,
kalp atışlarının hızlanması gibi fizyolojik değişikliklere yol açar. Sonuç
olarak da vücut
kendini tehdit eden uyarana karşı koruma gücünü bulur. Kaçar, kovalar,
saklanır,
bağırır, dövüşür. Öfkelendiğimizde yüzümüz kızarır, bağırırız, sert
davranışlarda
bulunabiliriz. Tüm bunlar aslında fizyolojik kökenleri olan davranışlardır
ve bu
davranışları kendimizi olumsuz duyguların yükünden kurtarmak için
gerçekleştiririz. Bu
görüşten hareketle öfkenin, düşünce düzeyinde reddedilse bile beden diliyle
inkâr
edilemeyen bir duygu olduğu ileri sürülebilir.
İşaretçilere dikkat edilmeli
Öfke, özenle dikkate alınması gereken bir "işaretçi"dir. Neye işaret
ettiğine gelince;
Öfkelenen kimsenin hakkı yeniyor, gereksinimleri ve istekleri karşılanmıyor,
yaşamına
ilişkin bir soruna gereken önemi kendisi vermiyor, içinde bulunduğu bir
ilişki uğruna
değer ve inançlarından ödün veriyor yada gelişme ve yeteneklerini ortaya
koyma şansı
elinden alınıyor olabilir. Özetlemek gerekirse, öfke iki temel nedenle
ortaya çıkabilir. Bu
nedenlerden birincisi bireyin kendisinden, ikincisi ise karşısındaki
birey(ler)in onda
oluşturduğu duygulardan kaynaklanabilir. Öfke, ister bireyin kendisiyle
ilgili ister
karşısındakiyle ilgili bir nedenden kaynaklansın, özenle üzerinde durulup
çözümlenmesi
gereken bir duygudur.
Buz dağı ve öfke
Öfke olgusunu bir buzdağına benzetir. Buzdağının suyun üzerinde kalan kısmı
öfkedir,
oysa suyun altında kalan kısmı çok daha geniştir, yani öfkenin ortaya
çıkmasına yol
açan pek çok duygu burada gizlidir. Suyun altında kalan bu duygulara temel
duygular
adı verilir. Temel duygular birikip, sertleşip, katılaşınca, buzdağının
tepesindeki öfkeyi
oluşturur. Sözü geçen temel duygular ise kıskançlık, üzüntü, merak,
yalnızlık, itilmişlik,
kaygı, hayâl kırıklığı, haksızlık, anlaşılamamak ve sıkıntı gibi
duygulardır. İnsanların
çoğu, öfkeyi buzdağının tepesinde yaşar ve bir türlü çözümlenmemiş bu
duygulara sıkı
sıkı tutunur. Oysa, öfkenin kaynaklarını ortadan kaldırmayı başarmak için
buzdağının
altındaki temel duyguların anlaşılabilmesi gerekir. Gereksinimlerin hiçbir
zaman ve hiçbir
koşulda karşılanamadığı durumlarda öfkeyi yaşamak kaçınılmazdır. "Ben hiç
öfkelenmem", "Çok nadir kızarım, ama bomba gibi patlarım", "Çok çabuk
sinirleniyorum ve buna engel olamıyorum.". Bunlar, günlük yaşamda bireylerin
kendi
öfkeleriyle ilgili yorumlarından bazıları. Bu yorumlar, gerçekte öfkemizi ve
nedenlerini
pek de tanımadığımızı gösteriyor. Oysa öfke, kaynaklarını ortadan kaldırmak
uğruna,
sonuna kadar yaşanıp bitirilmesi gereken bir duygu. Ama bu nasıl yapılır?
Yani öfke
nasıl yaşanmalıdır? En önemli soru da bu.
İsteğimi elde edemiyorum
Öfkenin verdiği mesaj "İstediğimi elde edemiyorum." olabilir. Biz insanlar
bu mesajı
verirken farklı davranışlara başvururuz. Seçilen bu davranışlar yoluyla da
elde
edemediğimiz bu amaçlarımıza ulaşmaya çalışırız. Kırılan gurur, gerçekte
yersiz olan
beklentiler ve zihinde oluşturulan düşmanca fanteziler öfkeye yol açabilir.
Zaman zaman
kendi kusurlarımızı örterek, başkalarını suçlarken öfkeyi kullanırız. Diğer
duygularımızı
gizlemek yada yok etmek için de öfkeden yararlanırız. Öfkeyi oluşturan
duyguları,
öfkeyi gösteren davranışlardan ayırt etmek gerekir.
Öfke yarar sağlayabilir
Bazı durumlarda öfke yarar sağlayabilir. Saldırgan nitelik taşımayan
davranışlara da
yöneltebilir. Öfkenin yarar getirmediği tepkiler ise genellikle saldırgan
eylem niteliği taşır.
Burada amaç, öfke duyulan kişiye zarar vermektir. Saldırgan nitelik taşıyan
eylemler
tehdit etmek, hakaret etmek ve iğnelemek gibi sözel yada dayak gibi fiziksel
biçimlerde
olabilir. Öfke, aynı duygunun kronikleşmiş hali olan "düşmanlık"tan
farklıdır. Öfke,
geçici bir tepkidir ve her insanda oluşabilir. Düşmanlık ise kalıcı bir
nitelik taşır. Bu
noktada, birbirini düşman sayan ulusların yada fanatik düşünce gruplarının
çocuk ve
gençleri eğitirken öfkeyi nasıl süreğenleştirdikleri ve pekiştirdikleri de
üzerinde
düşünmeye değer bir konu.
Öfkenin belirtileri
Doğrudan davranışsal öfke işaretleri, fiziksel ve sözel saldırı, aşırı
eleştiricilik, kusur
buluculuk, önyargılılık, hırsızlık, sorun çıkarma, isyankâr davranışlarla
kendini
gösterebilir. Doğrudan sözel yada bilişsel işaretler, kin ve nefret
belirten, aşağılayan,
kuşkucu ve suçlayıcı sözler biçiminde gözlenebilir. Üstü kapalı davranışsal
ve sözel
işaretler, güvensiz, kıskanç, tartışmacı, alaycı ve yargılayıcı davranışlar
biçiminde
olabilir. Dolaylı işaretler ise, içe kapanma, psikosomatik belirtiler (kalp
hastalığı, yüksek
kan basıncı gibi), depresyon, suçluluk duygusu, ağlama biçiminde ortaya
çıkabilir.
Neler yapmalıyız
1. Öfkemizin gerçek kaynaklarına odaklanmayı öğrenebiliriz: "Bu durumda beni
öfkelendiren şey ne?" "Burada asıl sorun ne?" " Ne düşünüyor ve
hissediyorum?"
"Ulaşmak istediğim şey ne?" "Kimler nelerden sorumlu?" "Değiştirmek
istediğim şey tam
olarak ne?" "Yapabileceğim ve yapamayacağım şeyler ne?" Öfke enerjimizi,
konumumuz ve seçeneklerimizle ilgili fikirlerimizi açıklığa kavuşturmak
yerine, değişmek
istemeyen bir insanı değiştirmeye yada denetim altına almaya çalışarak
harcayabiliyoruz.
Bu durum özellikle yakın ilişkiler için geçerli. Etkili öfke yönetimi, daha
açık bir "ben"
geliştirmek ve benlik konusunda daha fazla uzmanlaşmakla el ele gider.
2. İletişim becerilerini öğrenebiliriz: Bu, söylediklerimizin duyulması ve
farklılıkların
tartışılması şansını artıracaktır. Öfkemizi olduğu gibi, hiç gözden
geçirmeden açığa
vurmakta bir açıdan sakınca olmayabilir. Bunun yararlı yada gerekli olduğu
durumlar
var; tabii aşırıya kaçmıyorsak. Ama patlamak yada kavga etmek geçici bir
rahatlama
sağlasa bile, fırtına dindiğinde genellikle hiçbir şeyin değişmediğini
görürüz. Dahası, bazı
ilişkilerde sakin ve suçlamalardan uzak bir konum sağlamak, uzun soluklu bir
değişim
yapmak açısından çok önemli olabilir.
3. Verimsiz etkileşim modellerini gözlemleyip bunlara müdahale etmeyi
öğrenebiliriz:
Açık ve etkin bir iletişim kurmak, koşulların iyi olduğu durumlarda bile
oldukça güçtür.
Öfkelendiğimizde ise, daha da güçleşir. Ne de olsa, fırtınanın tam
ortasındayken
kendimizi gözlemlememiz yada esnek davranmamız pek olası değil. Duyguların
yoğun
olduğu durumlarda sakinleşmeyi ve yakındığımız etkileşimlerde oynadığımız
rolün
ayırtına varmak üzere biraz geri çekilmeyi öğrenebiliriz. İlişki
modellerindeki rolümüzü
gözlemlemeyi ve değiştirmeyi öğrenmek, içinde bulunduğumuz tüm ilişkilerde
kişisel
sorumluluk duygumuzu artırmamızla el ele gider. "Sorumluluk", kendini
suçlamak yada
kendimizi sorunun "nedeni" olarak görmek anlamına gelmiyor. Burada sözü
edilen şey,
etkileşim içinde kendimizi ve diğerlerini gözlemleme ve bilinen duruma yeni
ve farklı
şekillerde tepki verme yeteneği. Bilinen bir dansta diğer insanın adımlarını
değiştirmesini
belki sağlayamayız; ancak kendi adımlarımızı değiştirdiğimizde dans artık
eskisi gibi
devam etmeyebilir.
4. Karşı adımları yada diğerlerinin "Eskisi gibi ol!" tepkilerini beklemeyi
ve bunlarla
başa çıkmayı öğrenebiliriz: Tümümüz, şu andaki gibi kalmamızdan çıkarı
bulunan grup
yada sistemlerin birer parçasıyız. Eski sessizlik, belirsizlik yada yararsız
kavga ve
suçlama modellerimizi değiştirdiğimizde, güçlü bir direnç yada karşı adımla
karşılaşmamız kaçınılmazdır. Bu "Eskisi gibi ol!" tepkisi hem kendi
içimizden, hem de
çevremizdeki önem verdiğimiz kişilerden gelir. Açıkça dile getirdikleri
eleştiri yada
yakınmaları ne olursa olsun, aynı kalmamızda asıl çıkarı bulunan kişilerin
en yakınlarımız
olduğunu göreceğiz. Peşinde olduğumuz değişimlere biz de direnç gösteririz.
Değişime
gösterilen bu direnç, tüm insani sistemlerin değişme isteği kadar doğal ve
evrensel bir
yönüdür.