İnsani Değerlerin Oluşumu
Mehmet İhsan Darende
İnsan, bir değerler sistemidir. Çevresindeki her şey, insan için bir değer
ifade eder. İnsan için değere sahip olan, sadece madde değildir. Duygu ve
düşünceler, yargılar, kurallar, madde üstü varlıklar da insan için belli bir
değere sahiptir İnsan bu maddi ve madde dışı varlık ve olgulara değer
atfederken, sürekli olarak etkileşim içinde olduğu yakın ve uzak
çevresindeki verileri esas alır, bu verileri akıl süzgecinden geçirir,
kimisini kabul eder, kimisini değiştirir, geliştirir.
Ancak her durumda, çevresinde oluşan değerler sistemi ile sürekli bir
etkileşim halindedir.
Öte yandan insan, diğer canlılardan farklı olarak, parçası olduğu tabiatı
dönüştürme imkanına sahiptir. İnsan, sadece tabiata uyum sağlamakla kalmaz;
gelişimi düzenleyen yasaları tespit edebildiği ölçüde, bunları, işine
yarayan dönüşümleri elde etmede kullanır ve bu ölçüde tabiata bağımlılığını
azaltır.
İnsanın, evrensel gelişimi düzenleyen yasaları tespiti, ancak diğer
insanların varlığıyla, onlarla iş birliği içinde düşünüp çalışmasıyla mümkün
olur. Yine bu yasaları uygulayarak tabiatı değiştirip dönüştürmesinde de,
diğer insanlarla iş birliği içinde çalışması gerekmektedir. Tek başına
yaşayan insan, yaşamını sürdürebilir ancak, tabiatı dönüştüremez, yasaları
tespit edemez, kendini geliştiremez ve tabiata tümüyle bağlı kalmaya devam
eder.
O halde insanın iki yönü bulunmaktadır: Sosyolojik yönden, diğer insanlara
bağımlıdır; biyolojik yönden, onlardan bağımsız olarak yaşayabilmektedir.
Sosyolojik gelişimi belirleyen yasa, insanın sosyolojik bağımlılığı ile
biyolojik bağımsızlığı arasındaki çatışmadan kaynaklanmaktadır1. İnsan dış
dünyayla ilişkilerinde, biyolojik bağımsızlığının etkisiyle, hep ben
merkezli davranır. Çevresindeki her şeyin, kendi istifadesine sunulmuş
araçlar olduğunu kabul eder ve bu sebeple, çevresindeki her şey gibi,
insanları ve onların iş gücünü kullanmak ister. Böyle olunca, insanlığın
tabiata karşı bağımsızlığı mücadelesinde vazgeçilmez unsur olan iş bölümü,
gönüllülük esasına göre değil, dayatma prensibine göre kurulur. Bu durumda
ise daha güçlü olan, diğerlerine iş bölümünü dayatma imkanına sahiptir. İş
bölümünü dayatma gücüne sahip olan, bunun sonuçlarını da belirleyecektir.
Böyle olunca, toplumlarda, iş bölümünü dayatma gücüne sahip olan insanların,
diğerlerinden farklı sınıflar oluşturduğunu, insanlar ve sınıflar arasındaki
mücadelenin, iş bölümünü dayatma ve sonuçlarını belirleme üzerine
yapıldığını görürüz.
İnsanın değerleri, çevresiyle etkileşim içinde oluşup geliştiğine göre,
bunların oluşumunda en güçlü etken, doğal olarak insanlar ve sınıflar
arasındaki mücadeledir. Çünkü her insan bilinçi ya da değil, bu mücadelenin
içindedir ve mücadelesinde, sahip olduğu değerler, en önemli araçlar olarak
yer almaktadır: Mücadele azmi ne kadar güçlüyse, mücadele gücü o kadar
yüksektir. Bu azmi sağlayan ise sahip olduğu değerler ve bu değerlere
bağlılığıdır. Ancak asıl kargaşa da buradan doğmaktadır. Çünkü iş bölümünü
dayatma gücüne sahip olanlar, diğerlerine göre sayıca çok daha azdır. Buna
rağmen istedikleri iş bölümü örgütlenmesini sağlayabilmeleri, salt güçle
gerçekleştirilemez. Özellikle, toplumsal çerçevenin büyümesi; toplulukların
diğerleriyle entegre olarak daha üst seviyede toplumsal yapılar kurması, bu
örgütlenmenin, sadece güce dayalı olarak gerçekleştirilebilmesi imkanını
ortadan kaldırmıştır. Örneğin, en küçük sosyolojik birim olan ailede, sadece
fiziksel güç dahi, iş bölümünü dayatma imkanı açısından yeterli
olabilmektedir; erkek kadına, ebeveyn çocuğa, sadece fiziksel güçle bile
istediğini yaptırma imkanına sahiptir. Ancak daha üst toplumsal yapılarda,
örneğin ulusta, sadece güce dayalı bir iş bölümü tesisi mümkün değildir. Bu
sebeple, güçlü olanlar, karmaşık toplumlarda, istedikleri örgütlenme
biçiminin tesisi için, kitleleri ikna etmek zorundadır. İşte değerlerin
oluşumuyla ilgili kargaşa da burada meydana gelmektedir. Çünkü hakim
sınıflar, istedikleri örgütlenme biçimine kitleleri ikna edebilmek için,
uygun motivasyon araçları bulup geliştirmektedir. Bu motivasyon araçlarını,
ideologlarıyla el ele oluşturup, kitlelere empoze etmektedirler. Dolayısıyla
her ideoloji, aynı zamanda, kitleleri ikna amacıyla oluşturulan yeni bir
değerler sistemi niteliği taşımaktadır. İnsanın değerleri de, çevresiyle
etkileşim sonucunda şekillendiğinden, çoğu kez yapay olarak oluşturulmuş,
uyutmaya yönelik ideolojik değerler, bu hususta etkili olmaktadır.
Bu anlamda, değişmeyen, mutlak doğru ve mutlak adil değerler var mıdır?
Yoksa insanı sürekli olarak etkileyip değiştiren değerler sistemi de sürekli
olarak değişmeye mi mahkumdur?
VARLIK FELSEFESİ
Materyalizm açısından incelendiğinde, mutlak değerlerin bulunduğunun kabulü
mümkün değildir. Çünkü madde, sürekli değişmekte ve gelişmektedir.
Yönlendirici başka bir güç de olmadığına göre, madde değiştikçe, onun bir
türevi olan insanın ve değerlerinin de değişmesi kaçınılmazdır.
İdealist açıdan bakıldığında ise maddeyi ve gelişimini belirleyen bir mutlak
güç olduğuna göre, bu mutlak güç tarafından belirlenmiş mutlak değerler de
bulunmalıdır. Kanımca, evrensel gelişimi belirleyen yasaların varlığı kabul
edildiği halde, bu yasaları belirleyen bir gücün, bir mutlak aklın varlığını
reddetmek çelişki oluşturmaktadır. Çünkü her yasa, mutlak olarak onu
belirleyen bir güç ve aklın sonucudur. Yasa varsa, yasa koyucu da olmak
zorundadır. Bilimsel tespitlerle isimlendirilen yasaların tümü, materyalist
felsefenin de kabulündedir. Hatta, materyalizmin temeli bu bilimsel
yasalardır. Fizik yasaları, kimya yasaları, biyoloji yasaları vs.
materyalist felsefenin de kabulündedir. Ancak bunların kendiliğinden olduğu,
maddenin özüne ilişkin bulunduğu ileri sürülmektedir. Oysa bilimin
açıklayamadığı, tekilliklerdeki yasaya uymazlık, yasanın kendiliğinden
olduğu iddiasını havada bırakmaktadır:
Evrenin sürekli genişlemekte olduğu bilimsel bir gerçekliktir. Bu
genişlemenin, evrensel gelişme yasaları çerçevesinde gerçekleştiği de
izahtan varestedir. Ancak, evren halen genişlediğine göre, süreci tersine
çevirince, karşımıza bir tekillik veya bir başlangıç noktası çıkmaktadır.
Çünkü evren bir milyon yıl önce, şimdikinden daha küçüktü. Bir milyar yıl
önce ise, ondan da küçüktü. Tarih daha da geriye gittiğinde işte ya bir
başangıca ya da bu tekilliğe ulaşmaktayız. Bilim insanlarının “büyük
patlama” dediği ana geldiğimizde, karşımıza tekillik çıkmaktadır.
Materyalizm bunu, bir tekil durum olarak adlandırmaktadır. Bundan öncesi
yokluk olarak kabul edilmediği için, belirtilen durumda maddenin sonsuz
yoğunlukta ve sıfır hacimde olduğu ileri sürülmektedir. Bununla birlikte, bu
durumda, bilimsel yasaların uygulanamayacağı da kabul edilmektedir2. Çünkü
bu durumu açıklayacak hiç bir bilimsel yasa yoktur. Bilimsel yasalar, bu
tekillik anında geçerliliklerini kaybetmektedir.
Bilimsel yasaların geçerliliğini kaybettiği böyle bir tekillik varsa,
bunların maddenin özünden kaynaklandığını, kendiliğinden var olduğunu kabul
etmek mümkün değildir. Çünkü kendiliğinden olan, özden kaynaklanan, her
durumda geçerliliğini sürdürmelidir: Eğer büyük patlama, bir başlangıç anı
değil de, bir tekillik ise tüm yasaların o tekillik içinde de varlığını
sürdürmesi gerekirdi. Eğer yasa, bu durumda geçerliliğini yitiriyorsa,
maddenin kendisinden kaynaklanmıyor demektir: Tekillik diye adlandırılan
olgu, maddenin bir durumu değil, bir başlangıç anı olmalıdır.
Aynı şekilde aklın, maddenin türevi olduğunu kabul etmek de imkansızdır.
Çünkü madde yokken ya da ilk tekillik durumunda akıl da olmasaydı, maddenin
gelişimini belirleyen yasanın ihdası gerçekleşemezdi. Çünkü materyalizm
açısından akıl, maddenin türevidir ve onun gelişmesiyle ortaya çıkar: Madde
gelişerek canlıyı oluşturur, canlı gelişerek insanı oluşturur, insan zekayı
geliştirir ve bu gelişim aklı ortaya koyar. Bu açıklamaya göre aklın,
bahsedilen ilk tekillik durumunda varlığı kabul edilemez. Bu durumda bir
akıl da yoksa ve aynı durum için uygulanabilen bilimsel yasalar
bulunmuyorsa, sonraki gelişimi belirleyen yasalar nasıl ortaya konmuştur?
Gerçekten de, maddenin gelişimini belirleyen bir yasalar silsilesi -ki
kanımca belirleyebildiğimiz tüm bilimsel yasalar, bir tek evrensel gelişme
yasasının çeşitli görüntülerinden ibarettir- mevcuttur ve bu, başlangıç
anından ya da ilk tekillik durumundan, yani büyük patlamadan itibaren
yürürlüktedir. Ancak büyük patlama, bir başlangıç anı değil de, maddenin
sonsuz yoğunluk durumu olarak kabul edildiğinde, bu yasalar bu durum için
geçerliliğini kaybetmektedir. Üstelik bu durum için henüz aklın varlığını,
en azından geliştiğini ileri sürmek mümkün değildir. O halde bu yasalar
nasıl ortaya çıkmıştır? Maddenin özüne ilişkin değildir, çünkü maddenin en
az bir durumu için uygulanmamaktadır. Bu yasaların, maddenin ürettiği aklın
disiplini olduğu da kabul edilemez, çünkü, aynı durum için yasa koyacak
kadar gelişmiş akıldan söz etmek mümkün değildir. Ancak bu tekil durumun
sonrası için geçerli ve değişmez bir yasa ya da yasalar silsilesinin varlığı
da kesindir. O halde bu disiplini oluşturan başka bir aklın varlığı
zaruridir. İşte bu, mutlak akıldır; maddenin dışında olan akıldır.
Mutlak akıl-mutlak güç, madde ve enerjinin birbirine dönüşebilen temel yapı
taşını ve bunların ne surette birbirine dönüşebileceğini, nasıl gelişeceğini
belirleyen temel yasayı yarattı. Bundan sonraki tüm gelişim, bu değişmez
yasa çerçevesinde gerçekleşmektedir. Bu çerçevede, darvinizmle dinsel bakış
açısı çatışmamaktadır. Çünkü canlının sudan çıkması, gelişerek çok hücreli
yapıya dönüşmesi, onun da gelişerek insanı oluşturması, mutlak aklın koyduğu
temel gelişme yasası çerçevesinde ise bunun, dinsel metinlerin özünde yatan
yaratma olgusuna ters düşen bir yanı yoktur. Gerçekten de gelişen temel yapı
taşını yoktan var eden, yani insana dönüşen maddeyi yaratan, mutlak güçtür.
Bu temel yapı taşının, insanı oluşturması için geçen süreci yöneten yasayı
yaratan da aynı mutlak güçtür. Yani tanrının yoktan varettiği temel yapı
taşı, yine tanrının ihdas ettiği evrensel gelişme yasasına tabi olarak
insana dönüşmüş ise insanı tanrının yarattığı kuşkusuzdur. Önemli olan,
dinsel metinleri doğru yorumlamak; yani özünü anlamaktır. Bu da tabii ki
insanlığın gelişimiyle paralel olarak gelişecektir. İnsanlık, tabiatla olan
mücadelede çevresini tanıdıkça, varlığını anladıkça, bilgisini artırdıkça,
bilimsel yasaları kavradıkça, dinsel metinler hakkındaki anlayış ve yorumu
da değişecek ve gelişecektir.
Mutlak akıl, maddenin her zerresinde, enerjinin her biriminde varlığını
sürdürmektedir. Çünkü her şeyin özüdür. Tabii ki, evrenin gelişiminin, kendi
ihdas ettiği yasalar çerçevesindeki seyrine müdahale etmektedir. Ancak bu
müdahale, her bir zerrede tecelli eden varlığı vasıtasıyladır. İnsan, zekası
geliştikçe, evrensel gelişme yasalarını daha büyük ölçekte kavramaktadır.
Her geçen an, o ana kadar elde ettiği bilgi birikimine yenilerini eklemekte,
her geçen gün, evrensel gelişme yasasının bir başka yönünü keşfetmektedir.
Bunlara nüfuz ettikçe, gerçekliği daha iyi kavramakta, aynı zamanda bu
yasayı, işine yarayacak şekilde kullanmayı öğrenmektedir. Böylece evrensel
gelişimin seyrine müdahale edebilmektedir. İnsanın diğer canlılardan farkı,
yaşam enerjisinin daha yüksek frekanslı olmasıdır. Frekansın yüksekliği,
mutlak akla yakınlaşmayı sağlar. Mutlak akla yakınlaştıkça, evrensel gelişme
yasası daha rahat kavranır ve evrensel gelişimin seyrine müdahale daha da
kolay hale gelir. Bu daha yüksek frekanslı yaşamsal enerji formunda daha da
etkili sonuçlar doğurur. Kısaca mutlak aklın, evrensel gelişme seyrine
müdahalesi, belirtilen surette gerçekleşir.
İşte bu amaçla, yani, evrensel gelişimin seyrine olumlu müdahale için,
yaşamsal enerji frekansını yükseltebilmek önemlidir. Çünkü frekans
yükseldikçe, mutlak bilgiye ulaşma yolu kısalmaktadır. Mutlak akıl, bu amaca
ulaşmanın yollarını da göstermiştir: Negatif enerji kaynağı olan kütleden
kaçmak; pozitif enerji kaynağına yönelmek. Madde, atom altı parçacık
seviyesinde incelendiğinde, çok daha kaba frekanslı enerji formudur. Frekans
düştükçe, yoğunluk artar ve kütle, hareketi olumsuz yönde etkiler. Burada da
ciddi bir enerji yoğunlaşması vardır ama bu, hareketi sağlayan değil,
engelleyen enerjidir; bu sebeple negatiftir. O halde yaşamsal enerjinin
frekansının yükselmesi, negatif enerji kaynağı olan madde boyutundan
uzaklaşmakla mümkündür. Madde boyutuyla insan, biyolojik bağımsızlık
yanılsaması sebebiyle sonsuz ve sınırsız istekler içerisindedir. Üstelik
sosyoljik bağımlılığını da göz ardı ederek, çevresindeki herkesi ve herşeyi
kullanma eğilimindedir. Ancak bu onu, negatif enerji kaynağına
yakınlaştırır. Oysa frekansın yükselmesi, bu kaynaktan uzaklaşmasına
bağlıdır.
MADDE VE ENERJİDEN OLUŞAN İNSAN
Yukarıda, toplumsal gelişmeleri şekillendiren temel çelişkinin, sosyolojik
bağımlılıkla biyolojik bağımsızlık arasında gerçekleştiği açıklanmıştı.
Aslında bu temel çelişki, bir başka çelişkinin dışarıya yansıyan biçimidir:
İnsanın maddesel yapısıyla, ona hareket sağlayan yaşamsal enerji formu
arasındaki çelişki... Maddesel yapı, yani fiziksel beden, biyolojik
bağımsızlık yanılsamasının kaynağıdır. Çünkü varlığını sürdürmek için sonsuz
ihtiyaçlar içinde olan maddi beden, bu ihtiyaçların giderilmesi için de
sonsuz isteklere sahiptir. Oysa maddi bedene yaşam sağlayan enerji formu,
bütünselliğin bilincindedir. Frekansının yükekliğiyle orantılı olmak üzere,
mutlak akıl ile doğrudan bağlantılı olan, bu enerji formudur. Yaşamsal
enerji, evrende var olan -madde ya da enerji- her şeyin, aynı bütünün
parçası olduğunun bilincindedir; biyolojik bağımsızlığın bir yanılsama
olduğunun, maddi forma yaklaşmanın, frekansı düşüreceğinin farkındadır.
Maddi bedenle enerji formu arasındaki bu ilişki, çatışma şeklinde kendisini
gösterir. İlişkinin belirlendiği yer maddi bedene ait bir parçadır; beyin...
Bu ilişkide üstün ve belirleyici olan maddi bedendir. Çünkü, enerji formu,
bedenin yapısı ve yetenekleriyle bağlıdır. Beden, dış bir uyaranla
karşılaştığında, bunu beyne aktarır. Beyin, kayıtlı bilgileri kullanarak,
buna uygun emri verir. Enerji formu, emri yerine getirmek için gereken gücü
sağlar. Enerji formu, dış uyarıların beyne aktarılmasında etkili olduğu
gibi, bilginin kayıtlı olduğu beyin hücre grupları arasındaki ilişkiyi
sağlayan da odur. Dolayısıyla enerji formu, hem bilgi kaydının aracıdır; hem
bu bilginin kullanımının; hem de bilginin kullanımı sonucunda beynin verdiği
emri hayata geçirmenin... Beyne bilgi kaydı, bilinçli olabileceği gibi,
bilinç dışı kayıt da mümkündür. Çünkü enerji formu, sürekli olarak hareket
halindedir ve bu hareket, sürekli olarak beyne kayıtla sonuçlanmaktadır.
Bilinçli kayıt, maddi formla, enerji formunun uyumlu çalışmasının sonucudur.
Bilinç dışı kayıtta ise bu uyum yoktur: Enerji formu, sürekli faaliyette
olduğundan, maddi formun dış dünyadan aldığı bir çok uyarının beyne kaydını
sağlar. Bilinç dışı yapılan kayıtta da, ilgili dış veriyle
karşılaşıldığında, aynı mekanizma devreye girer ve beyin gereken emri verir.
Ancak bu durumdaki insan, verilen emrin bilincinde değildir; bu sebeple
emirlerin çoğunu bilinçaltı yürütür.
Beyne yüklenen bilginin kaynağı, kural olarak madde dünyasıdır. Maddi
bedenin dış dünyayla, duyular vasıtasıyla kurduğu ilişki, bilginin
kaynağıdır. Ancak enerji formunun mutlak akla ve mutlak bilgiye yakınlığı
dolayısıyla, onun bilgisi çok daha gerçekçi ve çok daha doğrudur. Üstelik
beyne kaydedilen bilgide, sadece maddi beden değil, yer yer enerji formu da
etkilidir. Bilhassa, bilimsel çalışmada en önemli bilgi kaynağı olrak kabul
edilen sezgi, enerji formundan kaynaklanmaktadır. Aynı şekilde, “altıncı
duyu” olarak isimlendirilen sezgisel bilgi de enerji formundan
kaynaklanmaktadır.
İşte evrensel gelişimde etkili olan çelişki, madde formla enerji formu
arasında ortaya çıkandır. Enerji formu, maddi bedenin yukarıda açıklanan
şekilde beliren komutlarını yerine getirir. Yer yer, maddi formu
etkileyerek, olumlu bilgi kaydını temin etse de, asıl olarak onun
sınırlarına tabidir. Çünkü emirleri veren beyindir ve maddi formun
parçasıdır. Enerji formu, bilgi kaydında kural olarak sadece bir araçtır. Bu
sebeple, bilginin doğruluğunu tartışma ve yanlış bilginin kaydını engelleme
imkanı yoktur. Aynı şekilde, beynin verdiği emrin doğruluğunu tartışma ve
yanlış emri reddetme gücü de bulunmamaktadır. Bu açıklama ışığında, evrensel
gelişimin seyrine müdahale, insanda, madde formun sınırlarına tabi olarak
enerji form tarafından yapılmaktadır. Nasıl ki, her bir birey, madde ve
enerji formundan ibaret, bir çok mikro organizmanın birleşmesiyle oluşmuş
ise, toplum da, bir çok insanın birleşmesiyle teşekkül etmiştir. İnsanın,
kendisini oluşturan mikro organizmaların enerji formlarından daha yüksek
frekanslı bir enerjiye sahip ollması gibi, kollektif bilince sahip olabilen
toplum da, bireylerin sahip olduğundan daha yüksek frekanslı bir enerji
doğurur. Bu da, evrensel gelişime vasıtalı müdahalenin kaynaklarından
biridir. Bundan daha da yüksek frekanslı enerji formlarında ise maddi forma
ihtiyaç yoktur ve evrensel gelişime doğrudan müdahale bu vasıtayla
yapılmaktadır.
İNSANİ DEĞERLERİN OLUŞUMU
Mutlak aklın, evrensel gelişim seyrine olumlu müdahaleyi mümkün kılmak için,
insanlığa gönderdiği mesajlar, özü itibariyle değişmez ve mutlak değerleri
ihtiva etmektedir. Ancak insan, maddi formun sınırlarına tabi olduğu için,
bu mutlak değerleri de tabi olduğu sınırlandırma çerçevesinde algılayıp
anlamaktadır. Bu sebeple de, kendisini geliştirdikçe, bunlara ilişkin
anlayışı farklılaşmakta ve gelişmektedir. Mutlak aklın gösterdiği değerler
mutlaktır ama insanın bunlara verdiği anlam değişkendir. İnsanlık
geliştikçe, mutlak değere, gerçeğine daha yakın anlam verilmektedir. Bu
demektir ki, insanı yönlendirip şekillendiren mutlak değerler de, anlaşılıp
uygulanması yönünden, insanın gelişimine paralel değişkenlikler arz
etmektedir.
Dolayısıyla insan, değerlerini oluştururken, maddi bedenden gelen aşırı
isteklerin etkisinden, biyolojik bağımsızlık yanılsamasından kurtulmak
zorundadır. Sadece materyalist açıdan bakıldığında dahi, insanı diğer
canlılardan farklı kılan, sosyolojik bütünlüğüdür. O halde asıl değer,
insanın diğerlerinden aldığı değil, insanlık için verdiğidir; insanlığın
gelişimine sağladığı katkıdır. O halde insan, sahip olduğu ürünlerle
değerlendirilme yanılsamasından da kurtulmak zorundadır. Çünkü sahip
oldukları, insanlığa verdikleri değil, insanlardan aldıklarıdır. Biyolojik
bağımsızlık yanılsaması, insanın, sahip olduklarıyla değerlendirilmesine yol
açmaktadır. Dayatma temelinde kurulan toplumsal örgütlenmeler de, bu şekilde
kurulan değerler sistemini pekiştirmektedir. Çünkü değerler, dış dünyayla
ilişki çerçevesinde geliştiğinden, güç, bu değerlerin en yükseği olarak
kabul edilmektedir. İş bölümünü örgütleme gücüne sahip olan insan ve
sınıflar, bunun sonuçlarını da belirlediklerinden, ürünün önemli kısmına
sahip olmaktadır. Dolayısıyla sahip olunan ürün, gücün simgesi olarak kabul
edilmektedir. Güçlü olduğunu göstermek isteyen insan da, bunun için aynı
simgeye başvurmakta ve sahip olmaya özenmektedir. Böylece bir kısır döngü
kurgusunda, en yüksek değer, sahip olunan ürün haline dönüşmektedir.
İdealist açıdan bakıldığında, durum daha da netleşmektedir. Çünkü bu açıdan
bakıldığında, insanın madde ve enerji formundan oluşan varlığı da dahil
olmak üzere, evrendeki her şey bir tek bütünün parçasıdır. Dolayısıyla
bağımsızlık bir yanılsamadan ibarettir. O halde gerçek değer, mutlak aklın
evrensel bütün için koyduğu ve belirlediği değerdir. İnsanın mücadelesi, bu
mutlak değeri gerçekleştirmeye yöneliktir. Bunun yolu ise enerji formunun
frekansının yükselmesinden geçmektedir. Bu ise maddi formun etkisinden uzak
kalmakla mümkündür.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın