Din
Voltaire
Birinci Sorun
Şimdiye kadar ortaya konulmuş en bilgince yapıtlardan birinin yazarı olan
Glocester piskoposu Warburton , birinci cildinin 8 inci sayfasında
düşündüklerini şöyle anlatıyor: Bir başka yaşam inancına dayanmayan bir din,
bir topluluk, olağanüstü bir Tanrı kayrasıyla tutunmuş olmalıdır. Yahudi
dini bir başka yaşam inancı üzerine kurulmuş değildir; o halde Yahudi dini
olağanüstü bir Tanrı kayrasıyla tutunmuştu.
Birçok Tanrı bilimciler kendisine karşı ayaklanmışlar ;ve , her kanıtı nasıl
sahibine karşı çeviriyorlarsa, onunkini de kendisine karşı çevirmişler, ona
demişler ki: Ruhun ölümsüzlüğü dolayısıyla ilksiz cezalar ve ödüller üzerine
kurulmayan her din zorunlu olarak uydurma bir dindir; Yahudi dini bu
dogmaları hiç bilmedi; şu halde Yahudi dini, Tanrı kayrasıyla tutunmak şöyle
dursun,sizin sizin ilkelerinize göre Tanrı kayrasına saldıran, uydurma,
barbar bir dindi..
Bu piskoposa daha başka karşı çıkanlar da oldu. Onlar da ruhun ölümsüzlüğünü
Yahudilerin, daha Musa zamanından bildiklerini ileri sürdüler ; ama bunlara
iki kez iki dört eder gibi kanıtladı ki ne On emir ,ne Levililer, ne de
Tesniye bu inana dair bir sözcük bile söylememektedir., dinin kendi kitabına
hiç bildirilmemiş olan bir doğruyu ortaya çıkarmak çabasıyla başka
kitapların kimi yerlerini yorumlayıp bozmaya kalkışmak da gülünç bir şeydir.
Bay piskopos, Yahudi dininin ölümünden sonra ne ceza görüleceğini, ne de
ödül alınacağını önermediğini kanıtlamak için dört cilt doldurduğu halde,
karşısına çıkanlara , hiç bir zaman doğru dürüst , doyurucu biçimde karşılık
verememişdir. Onlar diyorlardı ki: Ya Musa bu dogmayı biliyordu, yada
bilmiyordu; bildiği halde Yahudilere açıklamadıysa, demek ki Yahudileri
aldattı; bilmiyor idiyse o halde iyi bir din kuracak kadar bilgisi yoktu.
Gerçekten Yahudi dini iyi bir din olsaydı kaldırılmasına ne gerek vardı?
Geçerli bir din her zaman , her yerde için geçerli olmalı;bütün ulusları,
bütün kuşakları aydınlatan gün ışığından hiç olmamalıdır.
Bu başpapaz, çok aydın bir insan olduğu halde, bütün bu güçlüklerden
sıyrılmakta zorluk çekti; ama hangi sistem güçlüklerden kurtulabilmişdir ki?
İkinci Sorun
Çok daha filozof olana bir başka bilgin, zamanımızın en derin
metafizikçilerden biri, çoktanrılıcığın insanların ilk dini olduğunu ve akıl
bir tek yüce Varlığı kabul edecek kadar aydınlanmadan önce, bir çok
tanrıların varlığına inanmakla işe başladığını tanıtlamak için güçlü
nedenler gösteriyor.
Ben tersine, önce bir tek Tanrı’ ya inanmakla işe başladığını sonradan
insanlığın zayıf yönüyle birçok tanrının benimsendiğini sanmaya
yelteniyorum; bakın bunu da nasıl düşünüyorum.
Hiç kuşkusuz, büyük kentler kurulmadan önce küçük köyler vardı, bütün
insanlar da büyük imparatorluklar içinde birleşmeden önce küçük
cumhuriyetlere bölünmüşlerdi. Gök gürültüsünden korkan, ekinlerin ziyan
olması üzülen, komşu köyden kötü davranış gören, her gün zayıflığını duyan,
her yanda görünmez bir güç sezen bir köyün çok geçmeden: Bize iyilik,
kötülük veren, bizden üstün bir varlık var, demiş olması pek doğaldır.
Bu köyün: İki güç var, demiş olması bana olanaksız görünüyor. Öyle ya, ne
için bir değil de birkaç güç? Her şeyde işe basitten başlanır, sonra
bileşiğe gidilir, sonunda üstün zekaların ışığıyla çoğu zaman gene basite
dönülür. İnsan kafasının tuttuğu yol budur.
İnsanların ilk önce yardımına sığındıkları bu varlık?Güneş mi? Ay mı?
Sanmam. Çocuklarda olup biteni inceleyelim; bilgisiz insanlarda hemen hemen
hiç farkları yoktur. Doğaya can veren gökcismin ne güzelliğine, ne yararına,
ne ayın bize ettiği yardımlara ne de izlediği yürüyüşün düzenli
değişiklerine hayran olurlar ; bunları düşünmezler bile,çünkü bütün bu
şeylere çok alışmışlardır. İnsan ancak korktuğu şeye tapar, korktuğu şeye
sığınır ve yatıştırma ister ; bütün çocuklar gökyüzünü ilgi duymadan
görürler; ama gök gürledimi, titremeye başlar, kaçıp saklanırlar İlk
insanlar da kuşkusuz böyle davranmışlardır. Ancak bir çeşit filozoflar
çıkmış, gök cisimlerin hareketini fark etmiş, herkesi onlara hayran etmiş,
tapındırmış olmalı olabilir; ama basit, hiç bir aydınlığa erişememiş
çiftçiler böylesine soylu bir yanılgıyı benimseyecek kadar bu işe akıl
erdiremiyorlardı.
Şu halde bir köy şunları söylemekle yetinecektir : Gürleyen, üzerimize dolu
yağdıran, çocuklarımızı öldüren bir güç var : onu yatıştıralım; ama nasıl?
Kızgın kimselerin öfkelerini küçük armağanlarla yatıştırdığımızı görüyoruz ;
o halde bu güce de küçük armağanlar verelim. Ona ad da bulmak gerekir. Akla
gelen ilk ad şef, efendi, bey oldu; böylece efendimiz adı verildi. İlk
Mısırlıların tanrılarına Knef; Suriyelilerin Adonai; komşun ulusların, Baal
yahut Bel, yahut Melk, yahut Molok; İskitlerin, pape adını vermelerinin
belki buydu; çünkü hepsi de beyefendi anlamına gelen sözcüklerdir.
Böylece, hemen hemen bütün Amerika, sayısız denecek kadar küçük boylara
ayrılmış bir halde bulundu, hepsinin de kendilerine özgü ayrı ayrı koruyucu
tanrıları vardı. Hatta,büyük uluslar olan Meksikalıların, peruluların bile
bir tek tanrıları vardı: biri Manko Kapak’ a tapıyordu, öbürüde savaş
tanrısına . Meksikalılar savaşçı tanrılarına Vitzliputzli adını vermişlerdi,
İbraniler de tanrılarına Saboath diyorlardı.
Bütün ulusların başlangıçta böyle bir tek tanrı kabul etmeleri, üstün
üzerine işlenmiş bir akıl erdirme ile olmamıştır. Filozof olmuş olsalardı,
bir köyün tanrısına değil, bütün doğanın tanrısına taparlar; bütün varlıklar
arasındaki ilişkileri, yaratıcı ve koruyucu bir varlığın kanıtı olan o
sonsuz ilişkileri incelerdi: ama hiç bir şeyi incelemediler, sadece
duydular. işte cılız akıl erdirmemizin ilerlemesi; her küçük köy
zayıflığını, güçlü bir koruyucuya ve korkunç varlığın yanıbaşındaki ormanda,
yahut dağda, yahut da bir bulutta ormanda, yahut dağda, yahutta bir bulutta
oturduğunu hayal ediyordu. Onu bir tek varlık olarak kuruyordu, çünkü küçük
köyün savaşta bir tek şefi vardı. Onu cisimden bir varlık halinde gözünün
önüne getiriyordu, çünkü başka türlü tasarlamak olanağı yoktu. Komşu köyün
de kendine özgü bir tanrısı olmasını aklı almıyordu. İşte bunun içindir ki
yeftah, Moab’lılara şu sözleri söyler: Tanrınız Samoz’un kazandırttığı
şeylere meşru olarak sahipsiniz ; bizi de tanrımızın kazandığı zaferle
sağladığı şeylerden yararlanmakta serbest bırakmalısınız .
Bir yabancı tarafından başka yabancılara söylenen bu sözler çok dikkate
değer. Yahudilerle Muabit’ler ülke yerlilerinin varını yoğunu ellerinde
almışlardı: İkisinin de güçten başka güçten başka dayandıkları bir hak
yoktu, onun için biri öbürüne diyor ki : Ettiğin zorbalıkta tanrın seni
korumuş, benim tanrımın’ da zorbalıkta beni korumasına razı ol..
Yeremya ile Amos, ikisi de Tanrı Mlechom’un hangi nedenle Gad ülkesine el
koyduğunu sorarlar. Bu parçalara göre, antik çağın her ülkenin koruyucu bir
tanrısı olduğunu kabul ettiği apaçık görülüyor. Bu tanrıbiliminin izlerine
Homeros’ ta da rastlanır.
İnsanların hayal gücü kızışıp, kafaları belli belirsiz bilgiler edinince,
çok geçmeden tanrılarını çoğaltmış, elementlere, denizlere, ormanlara,
pınarlara, kırlara kendilerini koruyan varlıklar ayırmış olmaları doğaldır.
Gökcisimlerini inceledikçe hayranlıkları da artmış olmalı. Bir ırmağın
tanrısallığına tapınırken güneşe tapmamaya olanak mı vardır?İlk adım atılır
atılmaz, çok geçmeden yeryüzü tanrılarla dolmuştur:sonunda da
gökcisimlerinden kedilere, soğanlara kadar inilmiştir.
Bununla beraber aklın da yetkinleşmesi gerekir; ne kedilerin, hatta ne de
gökcisimlerin düzenlemediği gören filozoflar yetiştiriyor. Bütün bu Babilli,
İran’lı, Mısırlı, İskit, Yunanlı, Romalı filozoflar yüce bir Tanrıya , ödül
veren ve öc alan tek bir Tanrıya inanırlar.
Bunu önceleri halka söylemediler : çünkü kocakarılarla papazların önünde kim
soğanların, kedilerin aleyhinde bulunmaya kalksa taşa tutulurdu; birtakım
Mısırlıları, tanrılarını yedikleri için, biri suçlayacak olsa kendisi de
yenilirdi, nasıl ki Juvenalis bir Mısırlının dinsel bir tartışmadan çıkan
kavgada öldürülüp çiğ çiğ yediği anlatır.
Peki ama ne yaptılar? Orpheos’la daha başkaları, gizli törenler kuruyorlar,
bu törenlerde kendilerine dinin gizleri öğretilenler korkunç adlarla bu
gizleri açığa vurmayacaklarını ant içiyorlar; bu gizli törenlerin başlıcası
da bir tek Tanrıya tapmaktır. Bu büyük doğru dünyanın yarısına
yayılıyor;yeni dini tutanlar arttıkça artıyorlar. Gerçi eski din yaşamını
sürdürüyor; ama, Tanrının birliği dogmasına hiç de aykırı olmadığı için
yaşamasına ses çıkarılmıyor. Zaten ortadan kaldırılmasına ne gerek var?
Romalılar eusopDtimus maximus ‘u tanıyorlar ; Yunanlıların Zeus’ları, yani
yüce tanrıları var. Bütün öteki tanrılar aracı varlıklardan başka bir şey
değillerdir: kahramanlarla imparatorlar tanrılar sırasına, yani ermişler
sırasına konuluyor; ama hiç kuşkusuz Clodius’a, Octavis’a Tiberius,
caligula’ ya yerle göğün yaratıcıların gözüyle bakılmıyor.
Sözün kısası, Augustus zamanında, bir dine girmiş olanlar üstün , ilksiz bir
tanrı ile tapınması sonradan putataparlık adını alan ikinci dereceden sıra
sıra birçok tanrılara inanıyorlardı,böyle olduğu kanıtlanmış gibidir.
Yahudilerin dinsel yasaları putataparlığı hiç bir zaman desdeklenmemişdi :
çünkü, malahim’lerin, meleklerin , aşağı dereceden gökyüzü varlıklarının,
varlığını kabul etmişse de, dinleri bu ikinci sıradan tanrılara
tapınılmasını hiç de buyurmuyordu. Meleklere tapıyorlardı, gerçi öyle, yani
onları görünce yerlere kapanıyorlardı, ama bu her zaman görünen bir şey
olmadığı için, onlara özgü ayrı bir tören, resmi bir tapınma yoktu. Örneğin
On Emir’ in saklı durduğu sandığın Kerubi’lerine ağırlamada bulunulmuyordu.
Yahudilerin, hiç değilse İskender zamanından beri, açıktan açığa bir tek
Tanrıya taptıkları kesindir, nasıl ki yeni dinin gizlerini öğrenmiş olan
sayısız halk yığınları da aynı şeyi gizli törenlerde tapıyorlardı.
Üçüncü Sorun
İşte Hıristiyan dini bu sıralarda, bir tek yüce Tanrıya tapınmanın Asya’da,
Avrupa’da, Afrika’da, bütün bilgiler arasında evrensel bir biçimde
yerleştiği sıralarda doğdu.
Eflatunculuk, Hıristiyanlık dogmalarının anlaşılmasına çok yardım etti.
Eflatunda, bilgeliği anlatan Logos, yüce varlığın nedeni, bizde söz oldu,
Tanrının bir ikinci kişiliği halini aldı. Derin, insan zekasının üstünde
kalan bir metafizik, dinin içine kapandığı erişilmez bir mihrap oldu.
Burada, Meryem’in sonradan nasıl Tanrının anası ilan edildiğini, Baba ile
Söz’ ün sözbirliğinin, Yüce Logos’ un yüce örgeni olan Pneuma aşamasının,
bir tek kişilikte birleşen iki işitme gücünün ve sonunda kutsal aşın, ekmek
biçiminde tapılan ne yenilen, gözle görülebilen, tadı tadabilen , bununla
beraber yok olmuş olan insan Tanrının örgenleriyle, kanıyla beslenen vücutla
ruhun nasıl bir inanç haline getirildiğini tekrarlayacak değiliz. Bütün
sitemlerin yüce yönleri olmuştur.
Daha ikinci yüzyıldan, cinler İsa adına çıkarılmaya başlandı ; daha önceleri
Yehova, yahut Ihaho adını çıkarılıyordu : çünkü ermiş Matta’nın anlattığına
göre, İsa’nın düşmanları kendisine, cinleri cinler padişahının adına
çıkarttığını söylemeleri üzerine İsa onlara demiş ki: Ben cinleri Belzebut
adıyla çıkarıyorsam, sizin çocuklarınız anları ne ile çıkarıyorlar?
Yahudilerin, yabancı bir tanrı olan , Belzebut’u ne zaman cinleri padişahı
olarak tanıdıkları bilinmiyorsa da(Josephe’in anlattığına göre) Kudüs’te
cinler tarafından çarpılmış olanların, yani o zamanlar dünyanın birçok
yerlerinde iyi saatte olsunlara yakıştırılan acayip hastalıklara
tutulanların, vücudundan cinleri çıkaran sihirbazlar bulunduğu biliniyor.
Demek ki bu cinler bugün kaybolmuş olan Yehova adının doğru söylenişiyle ne
bugün unutulmuş daha başka törenlerle çıkarılıyordu.
Yehova adıyla, yahut tanrının başka adlarıyla yapılan bu sihirbazlık
Kilisenin ilk yüzyıllarında daha elden bırakılmışdı. Origenes, Celcius’la
çekişirken, 262. sayıda, ona diyor ki: Tanrıya sığınırken, yahut Tanrı
adıyla yemin ederken ona, İbrahim’in İshakın ve Yakup’un tanrısı denirse bu
adlarla bir şeyler yapılabilinir, çünkü özleri ve gücleri öylesine etkilidir
ki cinler o adları söyleyene boyun eğerler ; ama Tanrı başka bir adla,
örneğin kükreyen denizin tanrısı, insanı yere çarpan Tanrı diye çağırılırsa
bu adların bir yararı kalmayacaktır. İsrail adının, Yunan caya çevrilince
hiç bir etkisi kalmayacaktır; ama bu adı, uygun düşen başka sözcüklerle
söylerseniz sihri yerine getirmiş olacaksınız...
Aynı Origenes XII. Sayıda şu ilgi çekici sözleri söylüyor : Doğal olarak
etkileyici adlar vardır : Mısırlılarla bilgelerin, Persler’de majların ,
Hindistan’da Brahmanların kullandıkları adlar gibi. Sihirbazlık denen şey,
İstoacılarla Epikürcülerin direndikleri gibi, boş kuruntudan bir sanat
değildir; ne Saboat, ne de Adonai adı yaratılmış varlıklara verilmiş adlar
değildir; bu adlar Yaradana bağlı gizemli bir tanrıbilime aittirler; bu
adların, kurallara göre düzenlenip söylendiği zaman etkilerini göstermeleri
bundan iyi gelir, v.b. Origenes bunları söylerken kendi inancı hiç belli
etmiyor, genel inancı anlatmakla kalmıyor. O zamanın bilinen bütün dinleri
bir çeşit büyüyü kabul ediyorlardı; hatta göksel büyü ile cehennem büyüsü,
ruh çağırma ile meleklerle konuşma büyüsü birbirinden ayırt ediliyordu:
bunların hepsi de mucize, bildiri vahiydi. Persler Mısırlıların mucizelerini
yansıtmadıkları gibi, Mısırlılarda perslerinkini yansıtmıyordu; Tanrı, ilk
Hıristiyanların falcı kadınlara maledilen bildirelere inanmalarına izin
veriyor, dinin özünü bozmayan önemsiz kimi yanılgıları onlara bırakıyordu.
Çok ilgiye değer bir şey daha var, ilk iki yüzyılın Hıristiyanları
tapınaklardan, mihraplardan dinsel tasvirlerden tiksiniyorlardı. Origines
374 üncü sayıda bunu itiraf eder. Sonradan, kilise durulmuş bir biçim
alınca, her şey sıkı düzenle değişti.
Dördüncü Sorun
Bir devlette bir din bir kez yasal biçimde kuruldu mu, artık mahkemeler bu
dinde, o din açıkça kabul edilmeden önce yapılmakta olan şeylerden çoğunun
yinelenmesine engel olmaya uğraşırlar. Kurucular, yargıçlara rağmen gizli
gizli toplanıyorlardı; ancak yasanın gözü önünde yapılan genel toplantılara
izin verilir, yasadan kaçan her birleşmede de yasaktır. Eskiden genel kural
insanlara boyun eğmektense Tanrıya boyun eğmekti; benimsenen yeni genel
kuralla göre de, tersine devletin yasaların uymak, Tanrıya boyun eğmekti. O
zamanlar cinlerin kötülüğüne uğramaktan başka bir şeyden söz edildiği
işitilmiyordu; şeytan yeryüzünü kasıp kavuruyordu: bugün şeytan artık
deliğinden dışarı çıkmıyor. Mucizeler, gelecekle ilgili bildiriler o
zamanlar için zorunluydu: bugün böyle şeylere artık kimse inanmıyor. Bir
adam çıkıp da genel alanlarda, gelecek felaketleri haber verse tımarhaneye
konulurdu. Kurucular, cemaatten gizlice para alıyorlardı; bu gün yasaya göre
kullanma yetkisi olmadan dileği gibi harcamak için para toplayan kişi
adliyeden yakasını kurtaramaz. Böylece, vaktiyle yapıyı kurtarmak için
kullanılmış olan çatkılardan hiç biri artık kullanılmıyor.
Beşinci Sorun
Kuşkusuz tek iyi din olan kutsal dinimizden sonra, acaba en az kötü olanı
hangisidir.
En sadesi değil mi? Çok ahlak, pek az da dogma öğreteni, insanları
saçmalamaya sürüklemeden doğru olmaya yönelteni, olanaksız birbirine zıt,
Tanrıyı küçük düşüren , insanlarda zarar veren şeylere inanmayı emretmeyeni,
sağduyusu olan herhangi bir kimseyi sonsuz cezalarla korkutmaya yeltenmeyeni
değil mi? Güvenini cellatlarla desteklenmeyeni, anlaşılmaz safsatalar için
yeryüzünü kana boğmayanı; bir anlam belirsizliğinden, bir sözcük oyunundan,
varsayılan iki üç anlaşmadan yararlanarak çokluk zina eden, adam zehirleyen,
ana baba katili bir papazı bir hükümdar ve bir Tanrı katına çıkarmayanı;
kuralları bu papazın buyruğu altına koymayanı; ancak bir tek Tanrıya,
adalete, hoş görüye ve insanlığa tapmayı öğreteni değil mi?
Altıncı Sorun
Putatapar dininin birçok bakımda saçma, kendi kendini çelen, zararlı bir din
olduğunu söylemiştir; ama acaba ona ettiğinden çok kötülük, yaptığından çok
budalalık yükletilmiş midir?
Çünkü Iuppiteri boğa, yılan, kuğu,
Ya da başka türlü görmekten, doğrusu,
Ben hiç hoşlanmıyorum,
İşi alaya alanlara da şaşmıyorum.
(Amphitryon’ un önsözü)
Bunun büyük bir saygısızlık olduğunda kuşku yok; ama bütün antik çağda bana
bir tapınak gösterin ki bir kuğu kuşkuyla, yahut bir boğa ile yatan Leda’ ya
adanmış olsun? Atina’da yahut Roma’da genç kızları kümeslerindeki kuğu
kuşlarından çocuk peydahlamaya özendiren bir vaiz hiç verilmemişmidir?
Ovidius’ un düzenleyip süsleyip masallar dinmidir? Bu masallar bizim Légénde
Doréé- mize, Feur des Saints’ imize benzemiyor mu? Bir Brahman veya bir
derviş kalksa da, kendisini Mısıra götüren gemicilere verecek bir şeyi
olmadığı için her birinin, para yerine, bir takım lütuflarla gönlünü hoş
eden Mısırlı ermiş kadın Meryem’in öyküsüne itiraz edecek olsa, Brahman’a
derdi ki: Sayın papaz efendi, yanılıyorsunuz, bizim dinimiz Léfénde doree
değildir.
Eskilerin tanrıları konuşturan habercilerini, doğa yasalarıyla çelişen
inanılmaz olayları hoş görmüyoruz : dünyaya geri gelseler de Loretta’ lı,
Efes’li Notre- Dame’ların mucizelerini sayma olanağı bulunsa, bu hesabın
sonucu acaba kimin yararına olurdu?
İnsan kurban etmek alışkanlığı hemen hemen bütün uluslarda vardı, ama pek
seyrek uygulanıyordu. Yahudilerde kurban edilenlerden bir Yeftah’ın kızıyla
kral Agag’ı biliyoruz, çünkü İshak ile Jonatas kurban edilmediler. Iphigenia
öyküsünün doğruluğu Yunalılarda iyice tanıtlanmıştır ; eski Romalılar da
kurban edilen insanlar pek azdır. Sözün kısası, putatapar dini pek az kan
akıtmış, bizimki ise yeryüzünü kana boyamıştır. Bizim dinimiz, hiç kuşkusuz
en iyisi, en doğrusudur; ama onun adına o kadar çok kötülük etmişiz ki,
başka dinlerden söz ederken, biraz alçakgönüllü olmayız.
Yedinci Sorun
Bir insan, yabancıları yahut kendi yurttaşlarını dinine inandırmak istiyorsa
bu işi en kandırıcı yumuşaklıkla, en çekici ılımlılıkla yapmalı değil midir?
Bildirdiği şeylerin tanıtlanmış olduğunu söyleyerek işe başlarsa karşısına
güç inanır bir kalabalık bulacaktır; onlara tutkularını hor gördüğü için
kendi doktrini tepkilerini, yüreklerindeki duyguların kafalarını bozmuş
olduğunu ; yanlış, kibirli bir akıldan başka bir şeye hizmet etmediklerini
söylemeye kalkarsa, onları isyan ettirir., kendisine karşı
ayaklandırır,kurmak istediği şeyi kendi eliyle yıkmış olur.
Yaydığı din doğru bir dinse, öfke, küstahlık sanki onu daha mı doğru
kılacaktır? Siz, insan yumuşak başlı, sabırlı, iyiliksever, doğru olmalı,
bütün toplum ödevlerini yerine getirmeli, derken öfkelenir misiniz?
Öfkelenmezsiniz, çünkü herkes sizin gibi düşünmektedir. Öyle ise kardeşinize
anlaşılmaz bir metafizik va’zederken ne diye onu aşağılıyorsunuz? Onun
sağduyusu onurunuza dokunuyor da ondan. Kardeşinizin zekasını sizinkine
boyun eğmesini isteyecek kadar kibirlilik ediyorsunuz; kırılan kibir öfke
doğurur, elinden başka şey gelmez. Bir savaşta yirmi kurşunla yaralanan bir
insan hiç de öfkelenmez. Ama bir bilgin kendisine bir oy verilmedi mi
küplere biner, acımasız bir adam olur.
Sekizinci Sorun
Devletin dini ile tanrıbilim dinini özenle birbirinden ayırt etmek gerekmez
mi? Devletinkini imamlardan sünnet edilenlerin, köy papazlarından veya
Protestan rahiplerinden de vaftiz edilenlerin defterini tutmalarını;
camiler, kiliseler, tapınaklar, tapınmaya ve dinlenmeye ayrılmış günler,
dinin gerekli kıldığı törenler olmasını;bu törenleri öğretmelerini, yasaları
yürütenlerin tapınakları yönetenlerin törelerine de gözcülük etmelerini
ister. Bu devlet dini, hiç bir zaman hiç bir karışıklığa yol açmaz.
Tanrı bilim dini için durum böyle değildir; o akla gelebilecek bütün
budalalıkların,bütün karışıkların kaynağıdır; bağnazlığın, iç
anlaşılmazlığın anası, insanoğlunun düşmanıdır. Bir buda rahibi, Fo'nun bir
tanrı olduğunu; her buda rahibinin kaşını gözünü oynatarak bir Fo’nun kutsal
bir adam olduğunu, onun doktrinini Buda rahiplerinin bozduklarını ve gerçek
tanrının Sammonokodom olduğunu söyler. Yüzlerce kanıttan, yüzlerce
yalanlamadan sonra iki taraf da, üç yüz fersah uzakta oturan, ölümsüz hatta
yanılmaz dalai-lama’ya başvurmaya karar verirler. İki taraf da ona şatafatlı
birer heyet gönderir. Dala-lama, tanrısal alışkanlığını gereğince, onlara
oturak iskemlesini dağıtmakla işe başlar.
İki rakip tarikat, bu oturağı önce eşit bir saygı ile alır; içindekileri
güneşte kurutur, sofuca öptükleri küçük tespih taneleriyle kaplarlar : ama
dalai-lama ile meclisi Folehine karar verir vermez, davayı kaybeden taraf
hemen tespihleri tanrı vekilinin suratına fırlatır, ona yüz kırbaç atmak
ister. Öteki taraf, iyi topraklar aldığı için lama’sını savunur; ikisi de
uzun süre kavga ederler, birbirlerini yok etmekten, karşılıklı
zehirlenmekten usanınca da, ağız dolusu küfrederler;dalai-lama babanın
pisliklerini toplamak isteyenlere dağıtmaya devam eder.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın