Atatürk ve İslam
"Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve
kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır."
Mustafa Kemal Atatürk
"Türkiye Cumhuriyetinde herkes Allah'a istediği gibi ibadet eder. Türkiye
Cumhuriyetinin resmi dini yoktur. Türkiye'de bir kimsenin fikirlerini zorla
başkalarına kabul ettirmeye kalkışacak kimse yoktur ve buna müsaade
edilemez."
M.Kemal Atatürk
"Taassupsuzluk o kimsede vardır ki, vatandaşının veya herhangi bir insanın
vicdani inanışlarına karşı hiçbir kin duymaz, bilakis hürmet eder."
M. Kemal Atatürk
( Yukardaki anlatımda dini inanışlar yerine vicdani inanışlar ifadesinin yer
almasına dikkat edilmelidir. )
"Bizi yanlış yola sevkeden habisler, biliniz ki çok kere din perdesine
bürünmüşlerdir."
M. Kemal Atatürk
Atatürk'ün İslam Dini hakkındaki gerçek düşüncelerine geçmeden önce bilmek
gerekir ki, bugüne kalmış yüzlerce fotografı vardır ancak içlerinde namaz
kılarken çekilmiş tek bir fotograf karesi yoktur ve öldüğünde cenaze namazı
kılınmamış, kardeşinin son anda isteği üzerine kısa bir dua okunarak,
Dolmabahçe Sarayı bahçesinde bir tören yapılmıştır..Cenazesi herhangi bir
camiden kalkmamıştır..
Halk önünde yapılan konuşmalarında, İslam'a karşı bir görüş belirtmediği
gibi, Atatürk, 7 Şubat 1923 tarihinde, Balıkesir'deki Paşa Camii'nde verdigi
hutbede, Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri Allah tarafından insanlara dini
gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçilmistir. şeklinde konuşmuştur..
Burada unutmamalıdır ki, Napolyon gibi bir imparator dahi, Mısır seferi
sırasında, Mısırlılara kendisinin de bir Müslüman olduğunu söylemiştir..
Atatürk'de aynı şekilde, uygulamak istediği siyaset icabı, halk önünde
İslam'a karşı bir konuşma yapmamayı uygun görmüştür. Ancak, kendi öz
düşüncelerine baktığımızda, İslam hakkındaki görüşlerinin Müslümanlar
tarafından pek kabul edilebilir nitelikte olmadığı açıkça görülür.
Türkiye'nin geleceğine yönelik aldığı bütün kararlarda, dehası tartışılmaz
olan ulu önderin ilkelerini savunan her Türk'ün, O'nun, İslam Dini
hakkındaki gerçek düşüncelerini de çok dikkatli bir şekilde okuyup anlaması
gerekir.
Atatürk diyor ki,
1-) Muhammed’in peygamberlik vazifesinin nasıl başladığını izah etmek en
nazik ve en müşkül meseledir. Muhammed’in bir melek ve Allah ile hakikaten
konuşmuş olduğu kanaatinde bulunanlar olduğu gibi, Muhammed’in isteyerek
böyle söylediğini ileri sürenler de olmuştur. Bu faraziyeleri bir tarafa
bırakmak ve meseleyi ilmi ve mantık çerçevesi içinde mutalaa etmek daha
doğru olur.
2-) Din birliğinin’de bir millet teşkilinde müessir olduğunu söyleyenler
vardır. Fakat biz, bizim gözümüz önündeki Türk milleti tablosunda bunun
aksini görmekteyiz.
3-) Türk’ler Arap'ların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi.
Arap dinini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde
bulunan Acemlerin ve nede Mısırlıların vesairenin Türk'lerle birleşip bir
millet teşkil etmelerine hiçbir şekilde tesir etmedi.. Bilakis, Türk
milletinin milli rabıtalarını gevşetti, milli hislerini, milli heyecanını
uyuşturdu.
4-) Bu pek tabii idi çünkü Muhammed’in kurduğu dinin gayesi, bütün
milliyetlerin fevkinde şamil bir Arab milliyeti siyasetine muncer oluyordu.
Bu Arab fikri, ümmet kelimesi ile ifade olundu. Muhammed’in dinini kabul
edenler, kendilerini unutmağa, hayatlarını Allah kelimesinin her yerde
yükseltilmesine hasretmeğe mecburdurlar. Bununla beraber, Allah’a kendi
milli lisanında değil, Allah’ın Arab kavmine gönderdiği Arapça kitapla
ibadet ve münacatta bulunacaktı. Arapça öğrenmedikçe, Allah’a ne dediğini
bilmeyecekti. Bu vaziyet karşısında Türk milleti bir çok asırlar ne
yaptığını ne yapacağını bilmeksizin adeta bir kelimesinin manasını bilmediği
halde Kuran’ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler..
5-) Başlarına geçebilmiş olan haris serdarlar, Türk milletince karışık cahil
hocalar ağzıyla ateş ve azap ile müthiş bir muamma halinde kalan dini hırs
ve siyasetlerine alet ittihaz ettiler. Bir taraftan Arapları zorla emirleri
altına aldılar, bir taraftan Avrupa’da Allah kelimesinin ilası parulası
altında, ve milliyetlerine ilişmeyi düşünmediler. Ne onları ümmet yaptılar,
ne onlarla birleşerek bir kuvvetli millet yaptılar. Mısır’da belirsiz bir
adamı halifedir diye yok ettiler, hırkasıdır diye bir palaspareyi hilafet
alameti ve imtiyazı olarak altın sandıklara koydular, halife oldular.
6- Kah şarka, kah garba veya her tarafa birden saldıra saldıra Türk
milletini topraklarını menfaatlerini benliğini unutturacak, Allah’a
mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. Milli
duyguyu boğan, fani dünyaya kıymet verdirmeyen, sefaletler, zaruretler,
felaketler his olunmaya başlayınca, asıl hakiki saadete öldükten sonra
ahirette kavuşacağını vaad ve temin eden dini akide ve dini his, millet
uyandığı zaman onun şu acı hakikati görmesine mani olamadı. Bu feci manzara
karşısında kalanlara, kendilerinden evvel ölenlerin, ahiretteki saadetlerini
düşünerek veya bir an evvel ölüm niyaz ederek ahiret hayatina kavuşmak
telkin eden din hissi, dünyanın acısı duyulan tokatıyla derhal Türk
milletinin vicdanındaki çadırını yıktı, davetlileri Türk düşmanları olan
Arap çöllerine gitti. Türk vicdanı umumisi derhal yüzlerce asırlık kudret ve
kusayısiyle büyük heyecanlarla çarpışıyordu.. Ne oldu..? Türk’ün milli hissi
artık ocağında ateşlenmişti. Artık Türk cenneti değil, eski hakiki büyük
cedlerinin mukaddes miraslarının son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını
düşünüyordu. İşte dinin, din hissinin Türk milliyetinde bıraktığı hatıra..
Gene Atatürk'le ilgili aşağıdaki kaynaklara baktığımızda, Atatürk'ün
gerçekte İslam'ı hiç benimsemeyen yaklaşımlarını görebiliriz.
1- Atatürk'ün emriyle liselerde okutulan Tarih Kitabı (1931) II. cilt,
"Kur'an ve Vahiy": "Muhammed'in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kur'an
denir..... İslam ananesinde bu ayetlerin Muhammed'e Cebrail adında bir melek
vasıtasıyla Allah tarafından vahiy, yani ilham edildiği kabul olunur.
Tarihi nokta-ı nazardan da mütalaa edildiği zaman görülüyor ki; Muhammed
birdenbire Allah'ın Resulüyüm diyerek ortaya çıkmamıştır. O, Arapların ahlak
ve adetlerinin pek fena ve iptidai ve islaha muhtaç olduğunu anlamış,
bunları islah için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca
tefekkürden sonra kendisinde vahiy ve ilham fikri doğmuştur....."
2- Atatürk'ün El Yazmaları ( Medeni Bilgiler Afet İnan):
"Gerçekte dinleri konusunda halkın hiçbir fikri yoktur; din dediği şey,
bilinmeyen inanç dizgelerine ve gizle karışık emellere kör bağlılıktan başka
birşey değildir.....
Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerin cehaletlerinin yardımıyla,
utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiğini söyleyen adamlar tarafından
tesis olunmuştur.
''Tüm dönemlerde toplumun kutsallaştırdığı boş düşüncelerden tehlikesizce
sıyrılmak imkansızdır."
3- Kralların ve Padişahların istibdadına, dinler mesnet olmuştur.
Medeni Bilgiler Syf. 30
4- Kuvvetinin ve selahiyetinin Allah'tan geldiğini ve yalnız ona karşı,
ahırette, hesap verebileceğini farzeden ve devleti, memleketi mevrus bir
malikane kabul eyliyen bir hükümdar, hertürlü kayıttan kendini verasete
görür.
Medeni Bilgiler Syf. 33
Radikal İslami Düşünce'nin Atatürk Hakkındaki Düşünceleri
Türkiye'de özellikle tartışma konusu olan meselelerden birisi de M. Kemal'in
kimliğidir.
Çeşitli çevreler, bu konuda farklı düşünürler. Rejim de M. Kemal'in
söylediği sözleri bir idare düstûru olarak kullanmaktadır.
M. Kemal ve avanesi, belli zaman Müslüman görünmüşler ve Müslümanları
avutmuşlardırsa da, zaman zaman dinsiz ilkelerini göstermişlerdir. İslam'a
karşı savas açmada gecikmemişlerdir.
Bu hususta Cafer Tayyar Paşa şunları söyler:
"Bu adamlar, iktidarı ellerine geçirmisler ve diledikleri gibi herseyi yapma
sevdasına düşmüşlerdi. Ne yapacaklarını da doğru dürüst bilmiyorlardı.
Kimisi komünist olma, kimisi dindar olma peşinde, kimisi de bilmem ne.
Sonunda tabii bu güçlü grup laiklik namı altında din
düşmanlığına ve diktatörlüğe yürüdü." (1)
Durum böyleydi. Ama asıl amaç dinsizlikti! Çünkü M. Kemal tam anlamıyla
dinsiz, Kur'an'a ve Hz. Peygamber (s.a.v.)'e Mekke müşriklerinin yaptıkları
iftiraları atmaktan çekinmeyen bir kafirdi. Aşağıda bunların örneklerini
göreceksiniz.
1- M. Kemal Allah'a inanmaz:
M.Kemal, dünyayı ve insanları yaratanın Allah değil, tabiat olduğunu iddia
eder ve der ki, Natür ( Tabiat ) insanları türetti, onları kendisine
taptırdı da.. (2)
M. Kemal yine bu fikrini pekiştirir ve materyalist batı felsefecileri gibi,
"İnsanlar bu manada hürriyete hiç bir zaman sahip olmamışlardır ve
olamazlar. Çünkü, malumdur ki, insan tabiatın mahlukudur." (3)
"Tabiatın ve tarihin mahsulü olan bir milletin fertleri daima bu hakikatle
karşı karşıya bulunur ve ona hürmet eder." (4)
Allah korkusunu hiçe sayar ve bu konuda şöyle der:
"Ibtidaî insan kümelerinde ata korkusu ve nihayet büyük kabile ve kavimlerde
ata korkusu yerine kâim olan Allah korkusu insanların kafalarında ve
hareketlerinde hesapsız memnular yaratmıştır!"
Allah'ı değil de tabiatı büyük görür:
"Tabiatın herşeyden büyük ve herşey olduğu anlaşıldıkça tabiatın çocuğu olan
insan kendinin de büyüklüğünü ve haysiyetini anlamaya başladı." (5)
Böylelikle M. Kemal Allah'ın yaratıcılığını inkâr etmekte ve ateistler gibi
düşünmekte. İnsanı tabiatın yarattığını tereddüt etmeden söylemektedir.
2- Hz. Muhammed (s.a.v.) Hakkındaki Görüşleri:
M. Kemal, Allah'ın yaratıcılığını kabul etmedikten sonra tabii ki, Hz.
Peygamber'in peygamberliğini hiç kabul etmez.
Hatta Mustafa Kemal Hz. Muhammed (s.a.v.)'ı yalancılıkla itham eder:
"Muhammed, Mekke'de müşriklik muhitinde ve tesirinde büyümüş olmasına
rağmen, dinî meseleler ve dinî düşünceler, pek derin bir surette, zihnini
işgal ediyordu. Muhammed, 40 yaşına geldiği zaman, vatandaşlarını kendinin
bulduğu ve doğru olduğuna inandığı yeni bir dine davete başladı. Muhammed'in
davet ettiği bu dine, o zamanın Hanif'lerine imtisalen İbrahim Dini, yahud
inkiyad manasina ifade eden "İslam" denilmiştir!"
Mustafa Kemal aynı Mekke müşriklerinin dediğini diyerek Kur'an Muhammed'in
sözüdür demiştir.
Aynı müşrikler gibi Hz. Muhammed (s.a.v.)'ı cinli olarak gösteriyordu:
"Tarihi nokta-ı nazardan da müteala edildiği zaman görülüyor ki, Muhammed,
birden bire Allah'ın Resulü'yüm diyerek ortaya çıkmamıştır. O, Arap'larin
ahlak ve adetlerinin pek fena ve pek ibtidaî ve islaha muhtaç olduğunu
anlamış, bunların islahı için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve
yıllarca tefekkürden sonra kendisine vahiy ve ilham fikri doğmuştur."
Devamla Hz. Peygamber (s.a.v)'ı cinli olarak görür ve cinlerden ilham
aldığını söyler:
"Vahiy, ilham fikri Muhammed'den evvel de Arap'lar, şairlerin akıl
erdiremedikleri kuvvetlerden ilham aldıklarına inanırlardı. Bu kuvvetler
Arap'lar için cinlerdi. Cinlerin güya kahinlere gaibten
haber vermek kudretini ilham etmek kudretini ilham ederlerdi. Bu nev'i
itikadlar Arabistan'da her zaman o kadar canlı ve derin olmuştur ki,
Muhammed dahil cinlerin vücuduna samimi olarak
inanmışlardı. O hakikaten cinlerin şairlere şiir ilham ettiğine kâni idi.
Arap'lar şairleri bir kahin gibi telakki ederlerdi. Muhammed'in Musa, İsa
dinlerine dair öğrendikleri de kendisinde bu itikadi kuvvetlendirmiştir. Bu
peygamberlerde melek telakkisi vardı. Dinler nazarında cinler kötü
olduğundan peygamberler onlardan mülhem olamazlardı. Muhammed de diğer
peygamberler gibi kendisine ilham eden kuvvetin insanları iğfal eden bir
kuvvet olmayıp onları hayır ve saadete irşad eden ilahî bir kuvvet olduğuna
samimi olarak inandı." (6)
M. Kemal, ilk inen ayetler belli olduğu halde bunları inkâr etmektedir:
"Muhammed'in peygamberliğinin başlangıcına dair birçok rivayetler vardir.
Bunlara pek çok efsaneler karışmıştır. Hakikatte Peygamber'in ilk söylediği
Kur'an ayetlerinin ne olduğu kati surette mâlum değildir.
Muhammed, uzun bir devirdeki tefekkürlerin mahsulü olan ayetleri lüzum ve
ihtiyaçlara göre takrir ediyordu. Bununla beraber kendisini tahrik eden
kuvvetin tabiat fevkinde bir mevcudiyet olduğuna samimi surette kani idi.
Muhammed'i harekete getiren ilk âmil, bu samimi heyecanlar olmuştur.
Muhammed, bidayete irticalen dini hitabette bulunan bir vaiz oldu.
Vaizlikten Nebi'liğe, Nebi'likten nihayet Allah'in Resulü haline geçti." (7)
Bununla da kalmayıp Kur'an hükümlerinin geçici olduğunu iddia eder. Halbuki
Kur'an ve hükümleri ebediyyen kalıcıdır ve geçerlidir. O bunu inkâr ederek,
"Hukukî hükümler zaman ve
mekân içinde içtimaî heyetlerin uğradıkları değişiklere göre
değişegeldiğinden on dört asır evvelki zaman ve mekânın ihtiyacına göre
lüzumlu ve kafi görülmüş olan esaslar yerine
bugün birçok mütenevvi kanunlar ve usuller konulmak zarureti görülmüştür.
Bunlar dahi ebedî olmayıp zamanla değişmeye mahkûmdurlar." (8)
Mustafa Kemal İslam'ın ilme mani ve fene aykırı olduğunu söyler, bu fikri
savunurdu:
"Tarihe ait mâlumata gelince: Yeni fenler sayesinde meydana çıkarılan
hakikatler en yakın tarih bilgilerini bile temellerinden sarsmaktadır." (9)
Hz. Muhammed (s.a.v.)'ı sorumsuz, kendi kafasına göre hareket eden bir kimse
olarak niteleyerek Yüce Peygamber'e iftira atar:
"Muhammed, gerek dinî meselelerde, gerekse içtimaî hususlarda bir islah
yapmak lazım geldiği zaman kendini hiçbirseyle bağlı görmemiştir." (10)
3- Sahabe Hakkındaki Görüşleri:
M. Kemal, Hz. Muhammed (s.a.v.)'in ashabı hakkında da kötü konuşmaktan bir
adım geri durmaz. Peygamber (s.a.v.), "Ashabım yıldızlar gibidir!" dediği
halde M. Kemal onlari "alık", yani aptal olarak görür:
"Muhammed'in ölümünden Ebu Bekir'in ölümüne kadar geçen kısa bir müddet
zarfında bunlardan hiçbiri mevcudiyetini ihsas edemedi: Bunlar tamamen
alıklaşmışlardı !" (11)
Sahabe-i Kiram'ı menfaatçi ve hırs düşkünü olarak nitelendirir:
"Ne kadar ibrete sayan bir vakiyettir ki, daha Muhammed'in öldüğü anda bütün
eski nifaklar, ihtiraslar, hirîicaklar zincirden boşandılar. O derece ki,
hakkında korku ve hürmet beslenen
Peygamber'in ılık cesedi, son nefesini verdiği basit odada unutulmuş ve
ihmal edilmişti." (12)
Müseyleme'yi, yani peygamberlik iddiasında bulunan kişiyi haklı görür ve
sahabenin onları yok ettiğini söyler:
"Müseyleme, taraftarlarının şarap içmelerine müsaade gösterdi. Müseyleme'ye
imtisal eden başka adaklar olmuştur. Müseyleme, başlangıçta muvaffak olur
gibi oldu. Müseyleme, Muhammed'e gönderdiği mektupta, Arap'lar üzerinde
hüküm ve nüfuzun paylaşılmasını teklif etti. Hakikatte Müseyleme de
kıymetsiz sayılmayacak ahlakî ve dinî mezhep İslamiyyet seviyesinden pek
aşağı değildi. Nihayet Müseyleme ve onun gibiler birer suretle bertaraf
edilmişlerdir." (13)
4- Ahireti Kabul Etmez:
M. Kemal, imanın şartlarından birisi olan ahirete, hesap çekilmeye inanmaz,
"Millî duyguyu boğan, fani dünyaya kıymet verdirmeyen, sefaletler,
zaruretler, felaketler his olunmaya başlayınca asıl hakiki saadete öldükten
sonra ahirette kavuşacağını vaad ve temin eden dinî akide ve dinî his,
millet uyandığı zaman onun şu acı gerçeği görmesine mani olamadı." Devamla:
"Artık Türk, cenneti değil, eski hakiki, büyük Türk cedlerini mukaddes
miraslarının son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. Türk
milleti, millî hissi, dinî hisle değil, fakat insanî hisle yan yana
düşünmekten zevk alır." (14)
5- Hafızlık Hususundaki Görüşü:
Hafızlık için, yani Kur'an'ı ezberleyenleri deli olarak görür, "Kur'an'ı
ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler!" der.
6- Kaza Kader Hakkında:
M. Kemal kaza ve kaderi kabul etmez. Bunları Arabî terimler olarak kabul
eder:
"Kaza ve kader, talih ve tesadüf tâbirleri Arapça'dır; Türk'leri âlakadar
etmez." (16)
7- İmam Nikâhını Kabul Etmez:
M. Kemal dinî nikâhı kabul etmez. Yani İslam'ın emri olan nikâhı kerih görür
ve dinî nikâhın kıyılmasını kabul etmez. Bu sözü M. Kemal'in evleneceği
Nazmiye Hanım söylemiştir. M. Kemal, "Ben prensiplere bağlı bir adamım.
Nikâhimızı imam değil de sefir bey kıyacaktır!" dedi. (17)
8- Duaya İnanmaz:
"Allahü Teala dua ediniz, ben de duanıza katılayım!" buyurduğu halde, M.
Kemal duayı kabul etmez ve inanmaz. Ali Kılıç (bu adam meşhur Ali'lerden
birisidir. İstiklâl Mahkeme'leri savcısıdır. Merhamet nedir bilmez)
anlatıyor:
"Meclise geldik. Bir de müezzin geldi. Müezzin ezan okudu. Meclis kapısından
içeri girdiğimiz zaman Atatürk'ün önüne sırmalı elbiseler giyinmis bir imam
dikildi. Atatürk ne istediğini sordu. İmam ellerini kaldırarak, "Dua etmeden
girilmez!" dedi. Atatürk, "Bu yurt Mehmed'ciğin süngüsü ile kurtarıldı ve bu
meclis onun gayretiyle kuruldu. Yoksa senin duanla degil! Çekil oradan!"
dedi ve imamı eliyle iterek meclise girdi." (18)
Aynı Atatürk yanına hocaları alıp dualarla meclisi açmıştı. Ama artık
emeline ulaşmıştı. Kendisi tam bir dinsiz, faşist bir diktatördü. Bu durum
ilkokul kitaplarına bile geçmistir. Ufacık yavrulara dinsizlik
öğretilmektedir. Devletin dinsiz olduğu aşılanmaktadır. İlkokul kitaplarında
"Atatürk, devletin dini olamaz ilkesini getirmiştir!" ibaresi yazılıdır.
(19)
Bu durum karşısında bu adama nasıl Müslüman denilir ve müslüman milleti
kurtardı diye söylenebilir?!.
9- Kâbe Hakkındaki Görüşleri:
M. Kemal Kâbe'nin ne zaman yapıldığı ve kimin yaptığı hususunda Kur'an'da
ayetler var iken onları kabul etmez ve ne zaman yapıldığı ve kim tarafından
yapıldığı belli değil der. Müşriklerin, batılıların, haçlı ordularının ve
dünyada kimsenin söyliyemediği, yapmadığı veya yapamadığı hakareti
yapmıştır. M. Kemal Kâbe hakında şunları söyler:
"Kâbe, mikab, yani tavla zarı şeklinde demektir. Fil-hakika, Kâbe zar
şeklinde, insan boyunda dört duvardan ibaretti; duvarlar harçsız, adi taştan
yapılmıştı. Binanın çatısı da yoktu; dört
köşesinde dört taş vardı; bunların en meşhuru Hacer-i Esved denilen bir kara
taştı. Kâbe çok eskidir. Ne vakit ve kimler tarafından yapıldığı bilinmiyor.
Arab ananesi, Kâbe'nin insanı
İbrahim Peygamber'e atfetmektedir. Bu mukaddes kara taş ananesi, aynen
Frik'lerde de vardı. Frik'ler mukaddes sayarak ihtiram ve ibadet ettikleri
kara taş, bugünkü Afyonkarahisar şimalinde, kadim Pessinüs şehrinde
bulunuyordu.
Bunun kudsiyeti ananesi, bu şehrin Romalı'lar tarafından zabtına kadar devam
etmişti. Demek ki, Kâbe'nin bir köşesindeki kara taşın kudsiyet almasından,
ziyaret ve tavaf edilmesinden çok evvel, Frik'ler de kara taşın mâbed ve
ziyaretgâh esası olması adeti teessüs eylemiş bulunuyordu. Kâbe, bidayette
mahalli bir mâbed iken, Mekke ahalisi burasını bir millî mâbed derecesine
yükseltmişlerdi. Mekke'liler, Arap'ları kendi mâbedlerine celp edebilmek
için, Arap yarımadasının muhtelif yerlerinde mâbud tanılan 360 putu Kâbe'de
yerleştirmişlerdi. Kâbe'nin kudsiyetini, Yahudi ananelerine de rabt
etmişlerdi. Bu uydurmalara göre, İbrahim, karısı Hacer ile oğlu İsmail'i
buraya getirmişti; Zemzem de onlar için fışkırmıştı; İbrahim, oğlu İsmail
ile birlikte Kâbe'yi bina etmişlerdi. Cebrail kendilerine o zaman beyaz ve
mücella olan Hacer-i Esved'i getirmişti; bu taş sonradan günahkârların
ellerine sürmelerinden dolayı kararmıştı. Bunların hepsi bit-tabi sonradan
uydurulmuş masallardır."
Kur'an'da bu konu açıkça bellidir. Ama M. Kemal Kur'an'a inanmaz ki, kabul
etsin!..
M. Kemal hacc için de ağza alınmayacak sözleri sarf etmekten çekinmez ve
şöyle der:
"(...) Mekke zabt olunduktan ve Kâbe'deki putları parçalandıktan sonra da
yıllık haccın müşrikler tarafından da eski müşriklik âdetleri dairesinde
yapılmasına müsaade olundu. Onun için, müslümanlarla müşrikler aynı zamanda
hacc ve aynı şenliklere iştirak ederlerdi. Bundan anlıyoruz ki, o zaman
hacc, dinî maksatla yapılan ve her yıl kurulan büyük bir ictimadan ziyade
her yıl kurulan büyük bir panayırdı."
Ana Sayfaya Dönmek
İçin Tıklayın
www.aymavisi.org