Akıl ve duygu ilişkisi hayatımızın çok önemli ilişkilerinden. Çünkü, biz
insanlar hayatımızdaki yaşam serüvenimizde aklımız ve duygumuzla yaşıyoruz.
Aklımız ve duygularımızı taşıyan maddi dayanak da bedenimiz. Bedenimiz,
aklımız, duygularımız ve diğer insanlarla, çevremizle girdiğimiz
ilişkilerimiz bizi oluşturuyor. İnsanlık tarihine baktığımızda, akıl duygu
ilişkisinin çok düşündürücü olduğunu görebiliriz. İnsanlar, akılları ve
duygularıyla, kendi kapasiteleri oranında, güçleri oranında yaşamayı
bilmiyorlar. İnsanın geçmişine baktığımızda, sanki daha iyi bir hayat
yaşayabilirdi gibi geliyor. Daha iyi olabilirdi. İnsanın donanımı, yeteneği
buna daha uygundu. Ama, öyle değil de, böyle oldu. (Belki de böyle olması
zorunluydu. Bu da bir tartışma konusu.) Başka türlü olamazdı; çünkü insanın,
hayatını düzeltebilecek birtakım donanımlara sahip olduğunu anlaması için
uzun yüzyıllar geçmesi gerekiyordu. Şimdi öyle bir noktada bulunuyoruz ki,
İsa'nın doğumundan bu yana geçen süre içinde ve ondan önce insanların yazıya
geçişi, uygarlıkları oluşturuşu, yerleşik düzene geçişi, teknolojiyi ve
bilimi başlatışı. Bütün bu tarihleri içerisinde insanın bu serüvenini
düşündüğümüzde, oldukça zengin bir birikime sahip. Yani insan için umutsuz
olmak için sebebimiz yok. İnsan çok yanlış yapmış ve hâlâ yapmakta. Çok acı
çekiyoruz. Çoğumuz mutsuzuz bu dünyada. Ama bu günkü mutsuzluğumuzla,
geçmişteki mutsuzluğumuz arasında fark var. Belki bu gezegendeki hayat
bitinceye kadar böyle problemler sürecek. Belki insanın hayatı dediğimiz
serüven bundan başka bir şey değil. Yani hep acılarla, mutsuzluklarla,
eksikliklerle, özürlerle süren bir yaşam; ama yine de dönüp baktığımızda bir
şeyler öğrenmekte olduğumuzu görüyoruz. O yüzden geçmişteki yanlışlarımız ve
mutsuzluklarımız; yaşadığımız haksızlıklar, zulüm ve çirkinlikler, şimdiki
yanlışlardan, mutsuzluklardan, zulümlerden ve çirkinlikten farklı. Hiç
değilse matematikçilerin deyimini kullanırsak, epsilon kadar bir farkı var.
İnsanın kendisini tanıması çok önemli. Çünkü yaşadığımız mutsuzluklar ve
sorunların ardında, çirkinliklerin, eksikliklerin ardında biraz da kendimizi
tanıyamamak, kendimizle yüzleşememek, geçmişte yaptıklarımızla
hesaplaşamamak yatıyor. O yüzden aklımız ve duygularımız arasındaki
ilişkinin, insan olarak bizim kendimizi daha iyi tanımamızda yol gösterici
olabileceği gibi bir umudum var.
Akıl, bizim elimizde olanlardır. Aklımız, bizim yönetimimiz altında olan,
farkına vardığımız, bir ölçüde dilediğimizce yönlendirebildiğimiz gücümüz.
Tabi aklımızla her sorunu çözemiyoruz; ama nerede çözemediğimizi biliyoruz.
Nereye kadar çözebildiğimizi biliyoruz. Aklımız kendi üzerine de
düşünebiliyor. Dolayısıyla akıl, hem dünya hakkında hem kendisi hakkında
bilebiliyor; bilgi sahibi olabiliyor. Dünyadaki sorunların üstesinden
gelebiliyor. Aklımız deyince sadece bilim yapan, teorik düşünen, felsefe
yapan aklımızı anlamıyorum. Aklın çok değişik boyutları var. Teori yapan,
anlayan, sorgulayan, düşünen yanının yanında, aklımızın duygularımıza yakın
özellikleri de var. Mesela sanat yapan yanımız da bir ölçüde aklımızla
başarılır. Hatta insanın aşkı yaşamasında da aklın payı olabilir. Hatta bana
sorarsanız aşk, akılla yaşanan bir şeydir. Genellikle akılsızların yaşadığı
durumlar olarak anlaşılır; ama akılsızların yaşadığı aşka ben "şk" diyorum.
"A" sı yok. Çünkü akıl olmayınca "a" harfi de aşktan kalkıyor. "şk" gibi bir
şey kalıyor. Aklı bu kadar geniş algılarsak, belki biraz çarpıtmış oluyorum
anlaşılagelen anlamı da, ama biraz da genişletmiş oluyorum. Yani gayet
bilinçli, farkına vararak, isteyerek, planlayarak, umut ederek, bekleyerek,
tasarlayarak, hazırlayarak gerçekleştirdiğimiz yaşam atılımlarının
kendisinde aklımızın payı var. Tabi aklımızın gücü her şeye yetmiyor. Tanrı
dediğimiz bir güç omnipotent bir şeydir; yani her şeye gücü yeten, kadiri
mutlak olabilir. Ama bizim öyle bir gücümüz yok insan olarak; yine de bir
gücümüz var. İşte insan bu gezegendeki hayatı daha güzel yaşayabilirdi ya da
yaşabilir ya da yaşayabilecek dediğimizde insanın akıl gücünü gözönüne
alarak bunu söylüyorum. İnsanda böyle bir güç vardır; ama böyle bir gücü
harekete geçirebilmesi, böyle bir gücün her şeyden önce ayırdına varmasıyla,
bilincine varmasıyla olanaklıdır. Yoksa bu güç, potansiyel halinde, uyku
halinde, eskilerin deyimiyle atıl olarak bizde bulunur; aslında
akıllıyızdır, ama aklımızı kullanamadığımız için kimse bize akıllı diyemez.
Hayat tamamen tesadüflerle, rastgele, bir derenin üzerindeki kurumuş bir
yaprağın akışı gibi, tamamen dış güçlerin eline bırakılmış bir akış
değildir. Hayatımızı bir ölçüde elimizde tutma olanağımız vardır. İşte bu
gücün tam kendisine değilse, bile bu gücün büyük bir bölümüne akıl diyorum.
Bu gücü kullanamayışımızın ardında duygularımızla ilişkilerimiz yatıyor
olabilir; çünkü yaşam korkağı insanlarsak, risk almıyorsak, kullanmadığımız
aklı potansiyel halinden etkin hale geçiremiyoruzdur; aslında gücümüzün
içinde bulunanı, bizim farkına varmadığımız ve yeterince cesur, yeterince
yiğit olamamaktan kaynaklanan korkaklıktan dolayı, gerçekleştiremediğimiz
bir enerji olarak, bir güç olarak, bir yeti olarak, bir yetenek olarak,
içimizde hareketsiz bırakıyoruzdur.
Duygularımız nasıl bir şeydir? Duygular, genellikle elimizde olmayan,
aklımızın dışında, eski deyimle söylersek "maruz kaldığımız" şeylerdir. Yani
bizim dışımızdan, v bir rüzgar gibi, yağmur gibi gelirler. Bize uğrarlar,
biz onlara uğrarız. Kazaya uğramak gibi bir şey. "Ben şimdi biraz sonra
kıskanıyım" deyip, kıskanma durumunu, kıskançlık duygusunu yönetemeyiz.
Etrafa belli etmeyebilirsiniz de, ama o duygu içimizde olup biter. Nereden
geliyor bu? Maruz kalıyorsunuz, uğruyorsunuz, üzerinize geliyor. Belki
bundan dolayı, yüzlerce yıl düşünürler duyguların akıl dışında bir alanda
olup bittiklerini söylemişlerdir.
Ne aklımızın ne düşüncemizin bizi hiç bırakmadığını, sürekli akış halinde
olduğunu, bu akışın kimi zaman da durgun, durağan olduğunu düşünüyorum. En
soyut matematik problemini çözerken bile duygularımızla birlikte çözümü
yapıyoruz.
Soyut düşünmemiz veya bilimsel araştırmada düşünme biçimimiz hep duygularla
olan bir şey. Belki de duygu durumlarımız, duygu dünyamız, duygu sağlığımız
yerinde olmadığı için, düşünce akışımız engelleniyor olabilir.
Bütün yaşam sorunlarını çözmedeki gücümüz nereden geliyor? Aklımız mıdır
sadece? Düşünme bizim farkına varmadığımız biçimde de iç dünyamızda devam
ediyor. Aklımızın bir yanı düşünmeye devam ediyor; ama biz onun farkında
değiliz. Demek ki, gözümüzden yahut bilincimizden, aklımızın ışığından kaçan
yalnız duygularımız değildir; aklımızın işleyişinin bir kısmı da aklın
ışığından uzaktadır. Karanlık bölgede cereyan eder. Duygularımız da aynı
biçimde bizim dışımızdadır. Ama aklımızın egemen olduğumuz kısmıyla, işte bu
bilemediğimiz yanlarla ilişkiye geçme olanağı vardır.
Duygularımızın o akılsal bileşenini yakalayabilecek akıl keskinliğine sahip
miyiz? Bunun için aklı bileylemek gerekiyor. Aklımızı keskinleştirmenin
imkanı vardır. Keskinleştirerek, duygularımızı tanımayı olanaklı
kılabiliriz. Bunun için de aklın gücü içerisine alışılagelmiş anlamıyla
iradeyi de katmak gerek. Duygu, akıl ve eylem bütünlüğünü kurabilmek gerek.
Duygularımızı dinleyebilen, duyguların sesini aklın ve iradenin kulağıyla
anlayabilen, akıl dışı sesleri aklın kulağıyla dinlemeyi bilen bir insan
için, eyleme geçebilme gücü de varsa, akıl dışı olanı adım adım tanıma ve
aklın alanına katma olanağı da vardır.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın