Varlık ve Aşk
Paul Tillich
Ontolojik Problem
Aşk, güç ve adaletle ilgili bütün problemler, bizi, ontolojik tahliller
yapmaya götürür. 'Bu kavramlar bizzat varlıkta / varlığın kendisinde hangi
şekilde bulunur' sorusuna cevap vermeden, karışıklıklar ne açıklığa
kavuşturulabilir ne de çözülebilir. Bizzat varlık problemi, ontolojik bir
problemdir. Bundan dolayı, kullandığımız kavramların her birinin ontolojik
temellerini tahlil etmeden önce, 'temel' (root) kavrammm ne anlama
geldiğini, bir kavramın 'temel anlamı' (root meaning)nm ne olduğunu,
ontolojik problemlerin nasıl ortaya çıktığını ve onlara nasıl cevap
verilebileceği şeklindeki sorulan, sormamız uygun olacaktır.
Ontoloji kavramı, 'bizzat varlık'ı kavrayan İngilizce'deki 'rasyonel
kelimesi' (rational word)nde olduğu gibi, Eski Yunanca'da 'varlık' ya da
'varolma' anlamlarına gelen 'on' ve 'söz', 'konuşma')ilgi' gibi anlamlara
gelen logos' sözcüklerinin birleşmesiyle oluşmuş bir kavramdır. Modern bir
zihnin, bizzat varlık anlamına gelen Latince esse ipsum kelimesini anlaması
zordur. Hepimiz, doğuştan nominalist kişileriz. Nominalistler olarak biz,
varlıklar içerisindeki kendi dünyamızı çözümlemeye eğilimliyiz. Ancak bu
eğilim, gerçekte zorunlu değil, tarihsel olarak tesadüfidir. Orta Çağın
sözde realist olan düşünürlerinin ilgisi, varlığın gerçek ifadeleri olan
tümellerin geçerliliğini korumuştur. Bununla birlikte, modern dünyanın
içinde bulunduğu saf nominalizmden ayrılmanızı istemem, realizm değildir.
Ancak, sizden, hem nominalizm hem de realizm (tümel özleri ve tikel
muhtevaları ayırmadan önce varlık problemini sorgulayan felsefe)den daha
önce bulunan bir şeye yönelmenizi istiyorum. Bu felsefe, diğer felsefelerden
daha öncedir. Bu düşünce, geçmişin bütün büyük felsefeleri içerisinde en
güçlü bir unsurdur ve günümüzdeki önemli felsefî teşebbüsler içerisinde özel
bir yere sahiptir. O, bir şeyin ne anlama geldiği ve varlığa katılan
şeylerin özelliklerinin ne olduğu şeklindeki sorulan sorgulayan bir
felsefedir. Bunlar, ontolojinin problemleridir.
Ontoloji, ya cinse ait nitelikler olan tümelliklerde ya da tarihsel olarak
ortaya çıkan tikelliklerde varolan varlıkların doğasını betimlemeye
çalışmaz. Ontoloji, yıldızları, bitkileri, hayvanları ve insanları
sorgulamaz. Yine o, olayları ve bu olaylar içerisinde eylemde bulunan
insanları da konu edinmez. Bu, bilimsel tahlil ve tarihsel betimlemenin
görevidir. Ancak ontoloji, varlığın ne anlama geldiği; varlığı paylaşan her
şeyin genel yapılarının ne olduğu gibi basit ve sonsuz olan güç problemleri
ele alır. Böyle genel yapıların var olduğunu* inkâr ederek bu problemden
kaçmılamaz. Varlığın bir olduğu, onun nitelikleri ve unsurlarının ilişkili
yapıyı ve çatışan güçleri oluşturduğu gerçeği inkâr edilemez. Bu yapı birdir
ve varlığın gücünün, kendi nitelik ve unsurlarıyla olan ilişkisini ortaya
çıkarır. Bu yapı birdir ve hareketsiz özdeşlik ve tekrarlanan benzerlik
değildir. Hatta o, kendi yapısında bulunan çeşitliliklere rağmen, birdir.
Ontoloji, bu yapıyı betimleme ve varlığa ait olan ifadeler vasıtasıyla,
yapıda gizli olan doğayı açıklama faaliyetidir. Ancak ontolojinin, canlı ve
cansız, insan ve insan olmayan sonsuz varlık çeşitlerini betimlemediğini
söylemek gibi bir hataya düşülmemelidir. Ontoloji, canlıcansız, insan ve
insan olmayan bütün varlıklarda etkili olan bizzat varlığın yapısını
tanımlar. Ontoloji, gerçekliğe ait diğer bilişsel yaklaşımlardan önce gelir.
Yine o, genellikle tarihî olmayan ancak genel mantıksal değer ve gerçek
tahlil içerisinde bulunan bütün bilimlerden öncedir. Ontoloji, kendi
problemlerinin önceliğini keşfetmek için geçmiş yüzyılları ya da dünyanın
uzak alanlarını araştırmaya gerek duymaz. Bugün ontolojiyi belirlemenin en
iyi yöntemi, ontoloji ile uğraşmayan düşünürlerin ya da felsefeci olmayan
bilim adamı ve tarihçilerin eserlerini dikkatli bir şekilde tahlil etmektir.
Bu düşünürlerin eserlerinin hemen hemen her sayfasında kullanılan temel
ontolojik kavramların sayıları, kolay bir şekilde ortaya çıkacak; ancak
gizli olanların tespit edilmesinde hatalar olacaktır. Bilmek isteyen bir
kişi, ontolojiden kaçınamaz. Çünkü bilmek, varolan bazı şeyleri tanımayı
ifade eder. Varlık, ontolojinin sonsuz bir faaliyetiyle betimlenen, sınırsız
olan karışık bir yapıdır.
Bu bölümlerdeki asıl amacımız, varlığın doğası hakkında logos kavramıyla
ilgili görüş belirtirken; aşk, güç ve adalet ya da onların sinonimleri olan
kelimeleri kullanmayan ilk düşünürlere işaret etmektir. Kullandığımız bu üç
terim, bizzat varlık içindeki yapıların üçlü olduğuna işaret eder. Aşk, güç
ve adalet kavramları, metafizik anlamda bizzat varlık kadar eski olan
kavramlardır. Onlar varolan her şeyden önce gelir ve yok olan hiçbir şeyden
çıkarılamazlar. Bu kavramlar, ontolojik bir değere sahiptirler. Ontolojik
değeri elde etmeden önce bu kavramlar, mitolojik bir anlama sahiptiler.
Onlar, varlığın rasyonel nitelikleri olmadan önce, kutsal varlıktılar. Bu
kavramların mitolojik anlamlarındaki öz, kendi ontolojik anlamlarına
yansıtılmıştır. Parmenides, gerçekliğin bizzat kendisini ortaya koymak için,
adalet tanrıçası olan Dike'yi kullanır. Çünkü, gerçeklik formu olan adalet
dışında, hiçbir gerçeklik yoktur. Aynı düşünüre göre, bizzat varlık, ebedî
kanunların çerçevesinde muhafaza edilir. Herakleitos'a göre varlığın logosu,
dünyanın devamlılığını ve şehrin canlılığını koruyan bir güçtür;
Xenophanes'e göre zihin, varlığın devamını sağlayan kutsal bir güçtür.
Empedokles'e göre fail nedenler, nefretaşk ve unsurların hareketlerini
belirleyen ayrılıkbirleşmedir. Aşk, güç ve adalet, ontolojinin sürekli
olarak üzerinde durduğu konulardır. Bu kavramları, kendi düşüncesinin
temelleri içerisinde ele almayan hiçbir öncü düşünür yoktur. Platon'daki
eros dojktrinini, gerçek ve bizzat iyilikle birleşmeye götüren bir güç
olarak görürüz. Her şeyin özü olan idealarm yorumunda Platon, bu kavramları,
'varlığın güçleri' olarak kabul eder. Ona göre adalet, özel bir fazilet
değil, bireyin ve sosyal yapınm birleşen formudur. Aristoteles'da, her şeyi
en yüksek forma, doğru götüren tümel bir eros doktrinini ve bir neden
(kinoumenon) olarak değil, aşk (erömenon)m bir nesnesi olarak dünyayı idare
eden saf gerçeklik kavramını buluruz. O hareketi, potansiyellikten
aktüelliğe, dinamizmden enerjik bu iki kavram güç kavramını kapsar duruma
geçiş olarak tanımlar. Augustine'den Boehme, Schelling ve Schopenhauer'a
kadarki düşünce çizgisinde, güç unsurunun korunduğu 'irade' kavramı,
yarısembolik bir kullanıma sahiptir. Halbuki, bu düşünürlerin hepsinde,
varlığın logos'u üzerindeki vurgu, adalet unsuruna ve Augustine'deki aşk
ontolojisine yapılmaktadır. Augustine'nin takipçileri ise, aşkın, güç ve
adaletle olan ilişkisine öncelik vermektedirler. Hegel'in, ilk
fragmentlerine bir aşk düşünürü olarak başladığı, öğrencileri tarafından
bilinmektedir. Burada, Hegel'in diyalektik planının, ayrılma ve birleşme
anlamına gelen aşkın doğasındaki somut sezgiden kaynaklanan bir soyutluk
olduğunu söylemek abartılı bir ifade olmaz. Yine, son zamanlarda yazılan
psikoterapiyle ilgili literatürlerde, güçgüdüsüyle ilginin odağı olan aşk
arasında bir ilişkinin olduğu da belirtilmektedir. Aşk, daha çok anksiyete
ve nevrozla ilgili olan bir probleme verilen cevap olarak kabul edilir.
Tarihsel araştırmalar, daha sonra tartışacağımız aşk, güç ve adalet
kavramlarının, temel ontolojik önemini ortaya koymuştur. Şu anda, metafizik
olarak isimlendirilen şeylerin ontolojiden nasıl ayrılabileceği şeklinde
yöntemsel bir problem ortaya çıkmıştır. Ontolojinin metafiziğin kendisi
değil, metafiziğin temeli olması bu sorunun cevabıdır. Ontoloji, varlık
problemini, yani her zaman herkes için varolan şeyleri sorgular. Bu
sorgulama, kelimenin doğrulanamayan yanlış anlamı içerisinde, 'spekülatif
bir yöntem olmayıp, gerçeklikle karşı karşıya kalmıldığı durumlarda, önceden
varsayılan yapıları betimleyen, tasvir edici bir metottur. Ontoloji
spekülatif değil, tasvir edicidir. O, varlığın temel yapılarının ne olduğunu
araştırmaya çalışır. Varlık, herkese verilmiştir ve bizzat varlığı paylaşan
herkeste bulunmaktadır. Bu anlamda ontoloji, analitiktir. Ontoloji, varlığın
varlığa katılmasını sağlayan yapısal unsurları bulmaya çalışarak,
karşılaşılan gerçeklikleri tahlil eder. O, varolduğu için üniversal kabul
edilen her şeyi oluşturan unsurlardan genel ya da özel olan gerçek unsurları
ayırır. Ontoloji, bunlardan birincisini özel bilimlere ya da metafizik
yapılara bırakır; diğerini ise eleştirel tahlille inceler. Açık bir şekilde
söylemek gerekirse, gerçekle yüz yüze gelmek kaçınılmaz olduğu için bu,
sonsuz bir görevdir; ve her zaman varlığın niteliklerini, yani araştırılmak
zorunda olunan ontolojinin temellerini açığa çıkarır. İkinci olarak,
ontolojik yargılan doğrulayan bir yöntem var mıdır? problemi
sorgulanmalıdır. Bunun belirli bir tecrübî yöntemi yoktur, ancak tecrübeye
dayanan bir yöntemi vardır. Bu yöntem, karşı karşıya kaldığımız süreci
kapsayan gerçeklikler içerisinde, temel ontolojik yapıların aklî olarak
kabul edilmesi yöntemidir. Ontolojik doğrulama problemine verilebilecek en
uygun cevap, aklî kabullere başvurmaktır. Bu tahlili devam ettirebilmek
için, bu uygulama yapılmalıdır. Son olarak, başanlı ya da başarısız olan bir
yönteme müracaat etmeksizin, bir yöntem problemine cevap verilemez. Yöntem
ve içerik birbirlerinden aynlamazlar.
Aşk Ontolojisi
Aşk, gerçekte bir duygu olarak anlaşılmadıkça, onun güç ve adaletle ilgili
bütün problemleri, toplumsal olduğu kadar bireysel olarak da çözülemez. Aşk,
adalet yasalannı ya da güç yapılannı değiştirmezse; güç, adalet ve nihaî
ilgisizliğe duygusal bir katkı olur. Sosyal ahlâk, siyasî teori ve
eğitimdeki güçlüklerden çoğu, aşkın ontolojik özelliğini yanlış anlamaktan
kaynaklanmaktadır. Diğer taraftan aşk, kendi ontolojik doğası içerisinde
değerlendirilirse;onun adalet ve güçle olan ilişkisi, bu üç kavramın temel
birliği ve kendi çatışmalarının şartlı özelliklerini ortaya çıkaran bir
durum olarak görülebilir.
Gerçekte hayat, bir varlıktır; aşk ise, hayatın eylemde bulunan gücüdür. Bu
iki cümlede, aşkın ontolojik doğası ifade edilmiştir. Bu ifadeler her şeyi
harekete geçiren aşk olmaksızın gerçek bir varlığın olamayacağını açığa
çıkarmaktadır. Bireyin aşk tecrübesinde, hayatın bizzat kendisi ortaya
çıkar. Aşk, aynlmış olanı birleşmeye sevk eden bir güdüdür. Yeniden
birleşme, aslında birlikteliğe ait olanın ayrılığını kabul eder. Bununla
birlikte, yeniden birleşme anlamma gelen aynı ontolojik nihaîliği ayırmak,
hatalı olacaktır. Çünkü ayrılık, orijinal bir birliği kabul eder. Varlık,
kendini ve varolmayanı kapsadığı gibi; birlik de, kendini ve ayrılığı
kapsar. Gerçekte ayrılmış olan şeyleri birleştirmek imkânsızdır. Nihaî bir
sahiplik olmaksızın, bir şeyin diğer bir şeyle birlikteliği algılanamaz.
Tamamen tuhaf bir şey, bir topluma dahil edilemez. Ancak ayrılık, yeniden
birleşme çabasıdır. Başkalarıyla ilgili mutluluklar olduğu gibi, kişinin
başkalarıyla beraber yerine getirdiği mutluluklar da vardır. Bana tamamen
yabana olan bir şey, kendimi gerçekleştirmeme katkıda bulunamaz; sadece
varlık alanıma girdiğinde beni yok sayar. Bundan dolayı aşk, yabancı olan
bir şeyin birleşmesi değil, ayrılmış olan bir şeyin yeniden birleşmesi
olarak tanımlanabilir. Yabancılaşma, orijinal birlikteliği kabul eder. Aşk,
büyük gücünü, büyük ayrılıkların üstün geldiği durumlarda ortaya çıkarır. En
büyük ayrılık ben'in ben'den ayrılığıdır. Her ben, kendi kendine ilişkili
olduğu gibi; bütünleşmiş ben de tamamen kendi kendine ilişkilidir. O,
bağımsız bir merkeze sahiptir, bölünemez ve parçalanamaz; bu yüzden birey
olarak isimlendirilir.
Tamamen bireysel bir varlığın, tamamen bireysel olan başka bir varlıktan
ayrılması, onun kendi kendine bütünleşmesidir. Tamamen bireysel bir varlığın
alanına, başka bir bireysel varlık giremez; ve bu, daha yüksek birliğin tek
bir parçası içerisinde gerçekleşemez. Hatta o, bir parça gibi bölünemez ve
bir parçadan daha büyüktür. Aşk, benmerkezli ve bireysel olan şeyleri
yeniden birleştirir. Aşkın gücü, bitmiş bir sürece katılan bir şey değildir;
ancak hayat, kendini meydana getiren unsurlardan biri olarak, kendi içinde
aşka sahiptir. O, temelde ayrılmış varlıkları, yani bireysel kişileri
yeniden birleştirmeye çalışan aşkın başarısı ve zaferidir. Bireysel olarak
kişi, hem çok fazla bölünmüş hem de çok güçlü aşkı taşıyan bir kişidir.
Aşkı, duygusal bir unsurla sınırlama teşebbüsünü reddediyoruz. Ancak,
duyusal bir unsur olmaksızın hiçbir aşk olamaz; bu unsuru göz önünde
bulundurmamak, aşkın tutarsız bîr tahlili olacaktır. Asıl problem, bu
unsurun, aşkın ontolojik tanımıyla nasıl ilişki içerisinde olacağıdır. Bir
duygu olarak aşkın, her aşkilişkisi içerisinde ortaya çıkan yeniden
birleşmeyi arzu etme olduğu söylenebilir. Bütün duygular gibi aşk da,
duygusal durumdaki bir varlığın tamamen paylaşımının bir ifadesidir. Aşk
anında, yeniden birleşme arzu edilir ve bu yeniden birleşme mutluluğu,
hayalde canlandırılır. Bu, aşkta duygusal bir unsurun ontolojik olarak
başkalarından önce gelmediğini; ancak, başka birisiyle ilgili ontolojik
temeli olan bir hareketin, duygusal yöntemlerle kendini belirlediğini ifade
eder. Aşk bir tutkudur. Bu iddia, aşkta pasif bir unsurun, yani, yeniden
birleşmeye yönlendirilen bir varlık durumunun bulunduğuna işaret eder.
Kierkegaard tarafından betimlendiği gibi, Tanrı'nm sınırsız tutkusu, nesnel
durumun yani, birbirlerine aşık olan kişilerin ayrılması ve birbirlerine
doğru yönelmesi bir sonucu olan cinsel bir tutkudan daha önemsiz bir tutku
değildir.
Aşk ontolojisi, kazanılmış olan aşkla tecrübe edilir. Bu tecrübe hakkında,
çok büyük bir belirsizlik bulunmaktadır. Aynı zamanda, kazanılmış olan bu
aşk, aşırı bir mutluluk ve mutluluğun zirvesidir. Ayrılık, üstün
gelmektedir. Ancak, ayrılma olmadan, aşk ve hayat olamaz. O, benmerkezli
benin aynlmasmı sağlayan ve aşk içerisinde onların yeniden birleşmesini
engelleyen kişilerarası ilişkilerden daha üstündür. Doğu ve Batı
kültürlerini birbirinden ayıran aşkın en yüksek formu, onun hem sujesi hem
de objesi olan bireyi korumasıdır. Kişilerarası ilişkilerdeki aşk konusunda,
Hıristiyanlığın, diğer dinî geleneklerden daha üstün olduğu görülmektedir.
Aşk ontolojisi, aşkın bir olduğu şeklindeki temel bir iddiayı ortaya
çıkarır. Bu, aşkm doğası hakkında yapılan son tartışmalardaki temel
eğilimlerle çelişmektedir. Bu tartışmalar, aşkın çeşitli niteliklerine
dikkatleri çektiği için yararlıdır. Ancak onlar, çeşitlerin farklılıkları
olarak, niteliklerin farklılıklarını ele aldıkları için, yanlış yorumlamaya
yol açarlar. Aşkın niteliklerinin ayırt edilmesi yanlış olmaz; aksine,
farklılıklar eros kavramı çerçevesinde ortaya çıkan ifadelerde görülür.
Yanlışlık, aşkı tek bir şey olarak kabul etmeme durumunda ortaya çıkar.
Şüphesiz, böyle bir anlayış, ontolojik bir tahlile götürür. Çünkü, aşkın
varlıkla ilişkisi, onun sadece temel özelliğini ortaya çıkarabilir.
Şayet bütün formlarında aşk, ayrılmış olan şeylerin yeniden birleşmesi
olarak kabul edilirse, o zaman aşkm doğasının faklı nitelikleri
anlaşılabilir. Geleneksel olarak 'arzu' (epithymia), aşkın en düşük niteliği
olarak kabul edilir. O, duygusal olarak kendini gerçekleştirme arzusuyla
özdeştir. Bu nitelik, daha yüksek ve temel farklılıklar arasındaki tam bir
ayrılığı ortaya koyma konusunda, felsefeci ve teolog ahlâkçılar arasında
benzerlik vardır. Diğer taraftan, natüralist bakış açısından, aşkm diğer
bütün niteliklerini, epithymia niteliğine indirgeme konusunda bir eğilim
vardır. Bu problemin çözümü, sadece aşkm ontolojik yorumunun tahlil
edilmesiyle mümkündür. Her şeyden önce Latince bir kelime olan libido, haz
arzusu olarak tanımlanırsa, onun yanlış anlaşıldığının söylenilmesi gerekir.
Genellikle hedonizme benzeyen bu hazcı tanım, hatalı bir şekilde ortaya
konan bir ontolojinin sonucu olan, yanlış psikolojik bir yoruma dayanır.
Birey, kendisini, ait olduğu ve yabana kaldığı şeylerle yeniden
birleştirmeye çalışır. Bu durum, sadece birey için değil, aynı zamanda bütün
yaşayan varlıklar için de geçerlidir. Yaşayan bütün varlıklar, yeme, hareket
etme, büyüme, bir gruba dahil olma ve hemcinsleriyle beraber bulunma gibi
şeyleri arzu ederler. Bu arzular, hazla birlikte gerçekleşir. Ancak, arzu
edilen sadece haz değil, arzuyu gerçekleştiren şeylerle birleşmedir.
Şüphesiz, gerçekleştirilen arzu hazdır; gerçekleştirilemeyen arzu ise
elemdir. Şayet, hayat elemden uzaklaşma ve hazzı elde anlamındaki elemhaz
ilkelerinden oluşursa, hayatin eylemsel sürecinde bir karışıklığın bulunduğu
söylenebilir. Bu gerçekleşirse, hayat bozulur. Elemhaz ilkesini, sadece
bozulmuş bir hayat takip eder. Bozulmamış bir hayat, ihtiyaç duyduğu şeyleri
gerçekleştirmeye; yine kendisine ait olmasına rağmen, kendisinden ayrılmış
olan şeyleri birleştirmeye çalışır. Bu tahlil, libido ile ilgili önyargıyı
ortadan kaldırabilir ve Freud'un libido teorisinin kısmen kabul edilmesi,
kısmen de reddedilmesi için bir kriter oluşturabilir. Freüd, libido'yu,
kendi gerilimlerinden kurtulmada bireysel bir arzu olarak tanımladığı için,
onu bozulmuş bir form olarak betimlemiştir. Freud, bunu, asla
gerçekleştirilemeyen libidodan değil sonsuzluktan kaynaklanan
ölümiçgüdüsünden çıkarılmasını, maksatlı olmamakla birlikte örtük bir
şekilde kabul eder. Freud, bireyin libido'sunu, bozulma ve kendi kendine
yabancılaşma durumu içerisinde tanımlar. Ancak, Freud'un birçok Püriten'i de
içine alarak yaptığı bu tanım, kendini gerçekleştirme sürecinde normal bir
güdü olan libido'nun anlamını karşılamaz. Bu tahlilden hareketle,
epithymia'mn, hiçbir aşk ilişkisine ihtiyaç duymayan bir nitelik olduğunu
söylemek doğru olur. Bu konuda, natüralistler, bir dereceye kadar
haklıdırlar. Şayet onlar, libido ya da epithymia'yı, haz uğruna hazzı elde
etme gayreti olarak yorumlarlarsa, hata yapmış olurlar.
Agape ve eros arasındaki mutlak bir zıtlığı oluşturma çabalan, genellikle
eros ve epithymia'mn özdeş olarak kabul edilmelerini gerekli kılar. Elbette,
her eros''ta epithymia vardır. Ancak, eros kavramı, epithymia kavramından
daha kapsamlıdır. Eros kavramı, kendisinde bulunan değerlerden dolayı,
değerleri taşıyan şeylerle birleşmeye çalışır. Bu, doğadaki güzelliğe,
kültürdeki güzellik ve gerçekliğe, güzellik ve gerçekliğin kaynağı olan
şeylerle birleşen mistik bir birleşmeye işaret eder. Aşk, doğa ve kültürün
'formlarını ve bunların tanrısal kaynaklarını birleştirmeye çalışır. Şayet,
epithymia, birleşmeden kaynaklanan bir arzu değil de, önemli bir kendini
gerçekleştirme arzusu olarak kabul edilirse, o zaman eros, epithymia ile
birleşir. Eros'un bu değeri, bu iki yönle de ilişkilidir. Kültürü yok etmeye
çalışan teologlar ve bireyin Tanrı'yla ilişkisinde mistik bir unsuru inkâr
eden kişiler, eros olarak aşka daha az değer vermişlerdir. Şayet bir kişi,
kültüre daha az değer verip, bunu da kültür terimlerini kullanarak yaparsa;
ve kültürü reddetmeyi ifade edebilmek için kültürün bin yıllık dilini
kullanırsa, bu, onun meydan okuyucu bir tutumu olur. Gerçeklik için eros
olmadıkça, teoloji; yine güzellik için eros olmadıkça, hiçbir ritüel ifade
ortaya çıkmaz. Hatta, Tanrı'yla ilgili olan eros'un aşk niteliğinin
reddedilmesi daha önemlidir. Bu reddetmenin sonucu olarak, Tanrı için aşk,
Tanrı'ya itaatin yerini alabilecek bir kavram olamaz. Çünkü itaat, aşk
değil, aşkın zıddı olan bir kavramdır. Kişinin kendi özüyle yeniden birleşme
arzusu olmadan Tanrı için aşk anlamsız bir kelime olur.
Aşkın niteliği olan eros, aşkın niteliği olan philia olarak isimlendirilen
şeylerle kutupsal olarak ilişkilidir. Eros kişilerarası yönü temsil ederken,
philia kişisel yöne işaret eder. Onların hiçbiri, diğeri olmadan
gerçekleşemez. Philia'da eros niteliği olduğu gibi, eros'ta da philia
niteliği vardır. Onlar, birbirleriyle kutupsal bir ilişki içerisindedirler.
Bu durum, ben merkezli ben'in, aşırı ayrılığı olmadan, yaratıcı eros'un ve
dinî eros'un mümkün olmayacağına işaret eder. Kişisel merkezli olmayan
varlıklar epithymia'sız olamamalarına rağmen, eros'sut. bulunabilirler.
'Ben' ve 'sen' şeklinde kendisiyle ilişkili olmayan bir kişi, doğruiyiyle ve
bulundukları varlığın özüyle ilişkili olamaz. Arkadaşını sevemeyen bir kişi,
nihaî gerçekliğin sanatsal ifadesini de sevemez. Kierkegaard'm estetik, etik
ve dinî safhaları, salt safhalar değil, aynı zamanda yapısal olan karşılıklı
ilişkiler içerisinde ortaya çıkan niteliklerdir. Bunun aksine philia, eros'a
bağımlıdır. 'Katılım' ve 'birlikte bulunma' gibi kavramlar, her philia
ilişkisindeki eros niteliğine işaret eder. O, hem daha çok bölünebilen ve
daha çok anlaşılabilen, hem de ihtimaliyetleri, iyilikleri ve kendisiyle
kıyaslanamaz olan tezahürlerdeki doğruluğu ortaya koyan varlığın gücüyle
birleşmeyi arzu eder. Ancak, eros ve philia, sadece bireysel bir ilişki
içerisinde değil, aynı zamanda sosyal gruplar arasındaki ilişkilerde de
birleşirler. Aile ve sosyal gruplar içerisinde, phüia'mn özel ilişkilerinin
eksik olmasına rağmen katılım arzusu, grup içerisinde şekillenen varlığın
gücüne yöneltilir. Bensen ilişkisi içerisindeki bireylerden oluşan böyle
grupların potansiyel olarak ortaya çıkması, bir grupta bulunan eros'Uf
sanatsal yaradılıştaki etkili olan eros'tan ayırır. Philia olarak aşk, aşkın
nesnesiyle ilgili olan bazı benzerlikleri gerekli kılar. Bundan dolayı
Aristoteles, philia'mn, eşitlikler içerisinde mümkün olduğunu iddia
etmiştir. Şayet 'eşitlik', esoteric (içsel) grup ifadeleriyle değil de,
uygun bir ifadeyle tanımlanırsa doğru olur.
Az önce de işaret ettiğimiz gibi, philia gibi eros da, epithymia unsurunu
ihtiva eder. Philia ve eros ilişkisi, cinsel istek ya da cinsel ilişkiyle
birleştiğinde, bu durum açık bir şekilde ortaya çıkar. Bu, sadece bu
durumlar için değil, her durum için geçerli olan bir şeydir. Bu konuda
derinlik psikolojisi, idealist ya da ahlâkî korku ve önermelerle
kuşatılmayan insan varlığının bir yönünü keşfetmiştir. Diğer varlıklarla
birleşerek kendini gerçekleştiren her varlığın 'isteği' (appetitus)
evrenseldir ve bu istek, aşk niteliği olan philia gibi eros'un da temelini
teşkil eder. Daha duygusal dostluklarda ve daha asketik mistisizmde bile bir
libido unsuru vardır. Libidosuz bir aziz, bir şeyin ortaya çıkmasını
engelleyecektir. Ancak, böyle bir aziz yoktur.
Yeni Ahif te ısrarla vurgulan aşk niteliği olan agape niteliğine bu zamana
kadar önem verilmemiştir. Agape aşkın en son ve en yüksek formu olmadığı,
hayatın diğer boyutlarını ve aşkın bütün niteliklerini kapsadığı için, böyle
bir açıklama yapılmıştır. Agape, aşkın derinliği ya da hayatın temeliyle
ilişkili olan aşk olarak isimlendirilir. Agape'de bulunan nihaî gerçekliğin,
kendisini gerçekleştirdiği, hayat ve aşkı şekillendirdiği söylenebilir.
Vahiy, aklı ortadan kaldıran bir akıl; Tanrı Kelimesi, bütün kelimeleri
ortadan kaldıran bir Kelime olduğu gibi, agape de aşkı ortadan kaldıran bir
aşktır. Bu konu son bölümde ele alınacaktır.
Benlik sevgisi kavramıyla ilgili ilk bölümde ortaya çıkan problemlere, bu
noktada cevap vermeliyiz. Şayet aşk, ayrılmış olanların yeniden birleşmesi
için bir motiv ise, tam anlamıyla benlik sevgisinden bahsedilemez. Çünkü,
benlik bilinçliliğinin birliği içerisinde, benmerkezli varlığın diğer bütün
varlıklarla ayrılığı kıyaslanınca, gerçek bir ayrılık ortaya çıkmaz.
Şüphesiz, tamamen benmerkezli bir varlık olan insanın ben'i, suje ve obje
olan bir ben'e bölündüğü için, insan ben merkezlidir. Ancak, bu yapıda, ne
bir ayrılık ne de yeniden birleşme arzusu vardır. Benlik sevgisi bir
metafordur ve bir kavram olarak tahlil edilemez. Benlik sevgisi kavramında,
kavramsal açıklığın eksik oluşu, bu terimin üç farklı anlamda ve kısmen de
zıt anlamlarda kullanılmasından kaynaklanır. Bu kavram, doğal olarak kendini
onaylama (kişinin yakınını kendisi gibi sevmesi), bencillik (bütün şeyleri
kendisi için arzu etmek) ve kendinikabullenme (Tanrı tarafından kabul
edildiği şekliyle kişinin kendini kabul etmesi) anlamlarında kullanılır.
Şayet, 'benliksevgisi'nin anlamı tamamen ortadan kaldırılır, bu bağlamda
onun yerini, kendini onaylama, bencillik ve kendini kabul etme alırsa, bu
durum semantik açıklama için önemli bir basamak olur.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın