+ Büyüt | - Küçült  
|
 
 
 

 

Makale
Makale

 

 

Tasavvuf Felsefesi

Kadir Çüçen


Hallacı Mansur (d. 858), EbÛ Talib elMekke (ö. 909), Cüneydi Bağddi, Mevlana (12071273) ve Yunus Emre (ö. 1320) gibi düşünürlerin savunduğu bir İslam felsefesidir. Tanrı'nın niteliğini ve evrenin oluşumunu varlığın birliğiyle açıklayan bu düşünce, vahdeti vücud anlayışı üzerine temellenmiştir. Vahdeti vücudcular, bir çeşit panteistik kuram öne sürerek Tanrı'nın varlığını tüm evrende yaratılanlarda görüldüğünü benimserler. Antik Çağ, Yahudi, Hint ve İran düşüncelerinin etkisiyle gelişen, tasavvuf felsefesi, Tanrı'nın sevgisini tüm diğer sevgilerden daha üstün tutarak, Sen ve Ben ikilemini Tanrı'nın varlığında gördükleri birlikte eriterek yok etmek ister. Nihilist bir yaklaşımla, yoktan yoka yokla geçerek varlığın birliğine ulaşmanın yolunu ararlar. Upanişad ve Veda felsefesinde olduğu gibi, Tanrı'yı sevgi ve aşk yoluyla aramak ve bulduğunda da kendi benini Sen'le birliğe geçirerek tek varlık olmaktır.

Tanrı'yı tek gerçeklik olarak kabul eden tasavvufçular, her olay ve görünüşü Tanrı'nın birer temsilcileri olarak görürler. Onlar için en yüksek amaç, sevgi ve aşk ile vecd halinde Tanrı'nın varlığını kendi beninde bulmaktır. İnsanın Tanrı'dan gelip Tanrı'ya dönen bir varlık olduğuna inanan bu kurama göre, insan kendi beninde Tanrı'yı bulabilir. Amaç, öznel bendeki "aşkın beni" ortaya koyarak varlığın birliğine erişmektir.

Hallacı Mansur, tasavvuf felsefesinde en uç noktaya giderek "Ene'lHak" diyerek Tanrı'nın varlığını kendinde gördüğünü ileri sürmüştür. Ben, "Tanrı'yım veya Ben Hakkım" görüşünü, hayatıyla ödemiştir. Tasavvuf felsefesinde ki varlığın birliğini en güzel biçimde "Ayn elCem" kavramı anlatmaktadır. "Ayn elCem, Ben Sen birliği" demektir.

M E V L A N A

(12071273)

Yaşamı: Muhammed Celleddin Mevlana, 1207 yılında Belh'te doğmuş ve Türk soyundandır. Bir bilgin olan babası, Mevlana henüz 5 yaşındayken Belh'ten ayrılarak, Şam'a, Hicaz'a, Malatya'ya, Erzincan'a ve Akşehir'e ve Karaman'a gitmiştir. 11 yıl kaldıktan sonra Mevlana babasıyla Konya'ya gelmiştir. Babası, Konya'da da büyük saygı ile karşılandı ve adına medrese yaptırıldı. 1230'da babası ölünce, Mevlana dini öğüt vermeye devam etti. 1244 yılında mutasavvıf Şemseddin Muhammed Tebrizi Konya gelir ve kısa sürede Mevlana ile manevi dost olurlar. Tanrı yolundaki dostluk bir müddet sonra Mevlana'nın öğrencileri tarafından kıskanılır ve Tebrizi Konya'dan ayrılır. Mevlana bu ayrılıştan çok etkilenir ve Tebrizi'yi bulması için oğlu Sultan Veled'i Şam'a yollar. Şemseddin Tebrizi bu ısrarlara dayanamayarak geri döner, fakat Mevlana'nın öğrencilerinin huzursuzluğunun tekrar çıkması üzerine 1247 yılında ortadan kaybolarak bir daha geri dönmez. Şems'in ayrılmasından sonra iyice yalnız kalan Mevlana, Şems'e manevi bir arzu ile bağlanarak onunla özdeşleşti. Bir süre sonra Şems'in yerine koyduğu Selahattin Zerkub'da aradığını bulmaya çalıştı. 10 yıl süren bu dostluktan soma Selahattin öldü. Mevlana, Çelebi Hüsamettin Hasan Ali'yi manevi dost kabul etti. On yıl kadar soma Hüsamettin'in isteği üzerine Mesneviyi yazmaya başladı. Hüsamettin 1273'te, Mevlana' da kısa bir süre soma Konya'da öldü.

Eserleri: Mevlana'nın eserleri genelde Farsçadır. Türkçe konuştuğu ve şiirler yazdığı da bilinmektedir. Arapça, Rumca ve ibranice de bildiği bilinmektedir.

1.         Divan: Mevlana'nın felsefesini, hümanistliğini ve ilahi aşkını dile getirir.

2.         Mesnevi: Altı ciltten oluşan Mesnevide, tasavvuf şiirlerle anlatılmaktadır.

3.         Mecalisi Seb'a: Türkçe öğütlerinin bilinmeyen birisi tarafından Farsçaya çevirisidir.

4.         Fihi Ma Fih: Mevlana'nın baş vezir Muiniddin'in bulunduğu toplantılarda söylediği öğütleri içerir.

5.         Mektubat: Mevlana'nın yazdığı mektupları içerir.

FELSEFESİ: Yunan felsefesini, Gazzali, ibn Sin ve Eş'ari'nin felsefelerini okuduğu bilinmektedir. Akılcı filozofların görüşlerini bilmesine rağmen zaman zaman onlara karşı çıkarak, aklın bir noktaya kadar Tanrısal gerçeği bileceğini, fakat daha ileri durumlarda inancın ve aşkın gerçeği verdiğini ileri sürmektedir. Meşşai felsefe karşısında Gazzali'yi kendine örnek alan Mevlana, gerçek Tanrı sevgisinde filozofları küçümsemiştir. Filozofu imandan yoksun olarak anlayan Mevlana, filozofların akıl ve özgür düşünme ile başlarının hep dertte olduğunu ileri sürer. Mevlana, sofistlere, septiklere, doğacılara ve usçulara karşı çıkarak, dini inançlar temelinde gerçek varlık olan Tanrı'ya ulaşmanın yollarını aramıştır.

A- Varlık Kuramı: Mevlana varlığı birlik kavramı çerçevesinde ele alır. Tanrı'yı, insanı ve evreni bir bütün olarak gören Mevlana her şeyin Tanrı'dan geldiğini ileri sürer. Tanrı, evreni ve insanı yaratmıştır ve onlar Tanrı'nın görünüşleridir. İnsanın amacı, özünde gizlenenleri ortaya çıkartarak, Tanrı varlığının

birliğinde kendi varlığını yok etmelidir. İnsan, erdemli ve ruhsal davranışlarıyla varlığın birliğine ulaşarak kendi varlığını Tanrı'da eritmesidir. Mevlana'ya göre, benler Sen'de bir olur ve benlerin gönül temizliğinde Sen'in varlığı açığa çıkar. Birliğe ulaşmanın yolu evrenin ve insanın geçiciliğini yok etmektir. Her şey Tanrı'yla var olur.

Varlığın birliği, gönül temizliği ve Tanrı aşkıyla olur. Her şey Tanrı'nın bir parçası olduğuna göre, Mevlana manevi dostu Şems'de Tanrı aşkını bulmaya çalışır. Çünkü insan evrendeki yeri ve değeriyle Tanrı'nın birliğine ve sevgisine ulaşabilecek tek varlıktır. Tanrı sevgisine hak kazanmak, yalnızca insana verilmiştir. Bu görünüşler dünyasında kendi nefsini eğiten, erdemli davranan ve gönül temizliğine ulaşan insanlar, Tanrının varlığındaki birliğine ulaşırlar. Ben ve Sen birliği, insanın Tanrı aşkında ve sevgisinde ortaya çıkar.

Mevlana'nın varlığın birliği görüşü ile panteist varlık anlayışını karşılaştırmak mümkündür. Tanrı'yı evrenin ve insanın birlikteki varlığının değişik görünümleri olarak algılayan Mevlana, birliğe tekrar varmanın yolunu da tasavvuf felsefesinde görmüştür. Varlığı tüm varolanlarda arayan Mevlana acaba bir tür panteist görüşe mi sahiptir? Mevlana, birlik ile evren-Tanrı eşitliğini mi söylemek istemektedir? Yoksa Tanrı, her şeyden fazla olan bir varlık mıdır? Tanrı'nın evrenin içinde ve onunla özdeş olduğunu söyleyen bir panteist kurama yakın bir görüş geliştiren Mevlana'yı panteist düşünür sayabilir miyiz?

B- İnsan Kuramı: İnsanı bilinçli, akıllı ve duygulu varlık olarak tanımlayan Mevlana'ya göre, insanda iki farklı Ben vardır: 1. Öznel Ben 2. Aşkın Ben. Öznel Ben, herkeste farklıdır ve o kişiyi diğerinden ayıran kişisel özelliktir. Aşkın Ben ise insanın derin tarafıdır ve herkeste ortaktır. Aşkın Ben, insanın Tanrısal yanıdır. Aşkın Ben, varlığın birliğini araştıran ve onun bilgisine ve sevgisine ulaşabilen taraftır. İnsanda asıl olan, Aşkın Ben'in isteği doğrultusunda ve buyruğunda davranışların olmasıdır. Öznel Benin egemenliği kötülüğe; Aşkın Ben'in egemenliği İyiliğe, birliğe, sevgiye, dostluğu, barışa götürür.

İnsan, hayvanlardan farklıdır; çünkü onda tanrılık öğeleri vardır. İnsan önceleri Tanrı'nın katındaydı. Tanrı onu bu evrene indirdi. Bu evrende cansızlar, bitkiler, hayvanlar ve insanlar vardır. İnsan diğer varlıklardan farklı olarak asıl olduğu yere yükselebilecek tanrısal öğelere sahiptir. Tanrısal öğeler sayesinde varlığın birliğine ulaşabilirler.

Ölüm, insan ve canlılar için kesindir. Mevlana ölümden korkmadığı gibi ölümü insanlara sevdirmeye çalışır; çünkü ölüm, beden mezarlığından kurtuluştur. Tanrı'nın isteği üzerine insan bu evrende görülmüştür, fakat gerçek varlık birdir ve öncesizdir. İnsan da varlığın bir parçasıdır. Bu nedenle ölüm, varlığın birliğine yani sonsuz hayata açılış penceresidir. Dünya ruhlar için hapishanedir. Bu nedenle ölüm korkusu yerine, bu dünyada çalışmayı öğütleyen Mevlana, ahiret için de bu dünyadaki erdemli davranış ve Tanrı aşkıyla hazırlık yapmalıyız, demektedir. Çünkü aşık olan aşık olduğu sevgilisinden korkmaz. Ölüm insanı aşık olduğu Tanrı'nın yanma ve birliğine götüren yoldur.

İnsanı akıllı varlık olarak anlayan Mevlana bazen insanın akıl tarafını över bazen de eleştirir. Kül'li akıl ve cüz'i akıl ayrımını kabul ederek, Kül'li akılı över. Cüz'i aklın, Kül'li akıldan ışığını aldığını, fakat ilahi gerçekliği anlamak için yetersiz olduğunu ileri sürmektedir. Akıl bilgisiyle tanrısal bilgiyi birbirinden ayırarak akıl ve inanç arasındaki farka dikkat çekmiştir. Dünya işlerinde aklı ön plana çıkartırken, tanrısal birlik için inancı ön plana çıkarır.

İnsanın Tanrı bilgisi içinde özgür olduğunu öne sürer. Mevlana'ya göre Tanrı'nın razı olduğu ve olmadığı davranışlar vardır. Tanrı insanlara verdiği tanrısal öğelerle onların olgunlaşmasına ve varlığın birliğini görmesine imkan tanımıştır. İnsanlar bu olgunlaşmayı gerçekleşmekte özgür bırakılmışlardır. Çünkü Tamı hiç kimseyi kötülük yapması için zorlamaz. Fakat Tamı herkesin nasıl davranacağını da önceden bilmektedir. Mevlana insandaki irade özgürlüğünün insana sorumluluk yüklediğini söyler. İnsan, kendine, yaşadığı topluma ve Tanrıya karşı sorumludur.

YUNUS EMRE

(1240 1325)

Felsefesi: XIV. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşamını yitiren bir Türk ozanı ve tasavvufçudur. Dönemin kargaşası ve istikrarsızlığında hoşgörüyü, sevgiyi ve birliği ön plana çıkartan Yunus Emre, görüşlerini Türkçe yazdığı şiirleriyle tüm Anadolu'ya, sonra tüm dünyaya seslenmiştir. Yunus Emre, öznenin varlığını nesnenin varlığından önce kabul ederek, esas varlığın bilinçli ve akıllı olan insan olduğunu ifade etmiştir. Yunus'a göre, evrenden önce insan Tanrı'nın zihninde vardı. Tanrı'da var olan insan öncellikle ruhsal bir varlıktır. İnsanın bedenden önceki varlığının önemi onun Tanrı'nın zatında olmasıdır. Ruhsal varlık olarak insan, huzur içindeydi. Bedene giren ruh insanın bu evrendeki görünümüdür. Yaratılışı kabul eden Yunus Emre, insanın bu dünyada tasa, kaygı ve endişe ile karşılaştığını ileri sürer. Artık insan bu dünyadaki sınavların tasasındadır.

Varlıklar sırasında Tanrı ilk varlıktır. Tanrı, insanı ruhsal varlık olarak yarattı. İnsan, Tanrı aşkı, birliği ve sevgisiyle doluydu. Kendi varlığını ve Tanrı'nın varlığını bilmekteydi. Tanrı evreni yarattı ve insanı bir beden içine koydu. Yunus Emre'ye göre varlığın üç dereceli sıralanması şöyledir: 1. Tanrı, 2. İnsan, 3. Evren.

Tasa ve sıkıntıyla kucaklaşan insan, dünyadaki sınavlarla olgunlaşmaya başladı. Çünkü nisanın bir yanı tanrısal, diğer yanı maddeseldir. Tanrısal yanı huzuru, maddesel yanı tasayı temsil etmektedir. Fakat insanın özü, bilinçli ve akıllı yanı olan tanrısallıktır. Tanrısal yanında mutlu ve bedensel ihtiyaçlardan uzaktır. Bedensel ihtiyaçla insanı tasaya ve sıkıntıya soktuğu gibi, tanrısal taraftan da uzaklaştırır. Fakat tüm bunlar Tanrı'nın isteğiyle olmuştur. İnsanın bedenle birleşmesi ve evrenin yaratılması Tanrı'dan gelmektedir.

İnsanın amacı Tanrı katındaki mutluluğuna dönmektir. Bedensel tutkulardan kurtularak, yüksek değerleri anlama gayreti ona tasa ve sıkıntı verir. İnsan yeryüzünde gariptir ve eziyet çekmektedir. Her an hiçlikle karşılaşmaktadır. Nedeni ise varlığının ikiliğidir. Yunus Emre'ye göre, insan tasalarından kurtulması için ikili varlığını bire indirmelidir. İnsan, coşku ile Tamı birliğine ulaşma özlemi çeker. Fiziksel oluş dünyasından kurtulup, felsefi oluş dünyasına geçmeye çalışan insan, Tanrı aşkı ve sevgisini içinde hisseden varlıktır. İnsan, bedensel varlığından ancak düşünsel ve ruhsal oluşuyla uzaklaşabilir. Bedensel varlık olması, onun asıl özüne yabancı olmasıdır. Yabancılaşmış varlığından kurtulmayı insanın amacı olarak gören Yunus Emre, tasavvuf felsefesini ön plana çıkarır.

Yabancılaşan insan, kendi içinde aşkın beni görerek, kişisel istek ve arzuların yerine, aşkın varlığın aşkını ve sevgisini koyarak, gerçek varlık olan Tanrı'ya kendisinde ulaşır. Aşkın ben, bir tarafıyla tanrılık güçlerine yeniden varmak iken diğer yanı ile yine beden içinde bunu gerçekleştirmektir. Böylece Yunus Emre, aşkın bende Tanrı'yı görerek tüm evreni de Tanrı'da görmektedir. Sonuç olarak insanın kurtuluşu ve mutluluğu, aşkın benin Tanrı'daki coşkusudur.

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org