Tanrı Yazar mı, Yazar Tanrı mı?
Ahmet Ümit
Klasik polisiyenin başlangıcı olarak XIX. yüzyılın ortalan gösterilir. Oysa,
suçu ve cinayeti anlatan metinlerin tarihi çok daha gerilere, tarihin
başladığı günlere uzanır. Suç, insanoğlunun bir varoluş biçimidir. Gerçekten
de cinayeti ya da sonuçlarını anlatan ilk metinler, günümüzden binlerce yıl
önce yazılmıştı. Hitit saray cinayetlerinin sonuçlannı konu alan Telipinu
Fermanı ya da Sophokles'in ünlü yapıtı Kral Oidipus gibi. Bu metinlerin
içinde Eski Ahit'te Kabil ile Habil bölümünde anlatılan cinayet öyküsü en
çarpıcı olanıdır. Bu hikâye sadece çarpıcı bir mesel olmaktan çıkmış, suçu
ya da cinayeti anlatan yazara kolay kolay değişmeyecek/değiştirilemeyecek
bir model olmuştur.
Söz konusu öykü Eski Ahit'te şöyle anlatılmaktadır:
Bir gün Kabil toprağın ürünlerinden Rab'be sunu getirdi. Habil de sürüsünden
ilk doğan hayvanlardan bazılarını, özellikle de yağlarını getirdi. Rab,
Habil'i ve sunusunu kabul etti. Kabil'in sunusunu ise reddetti. Kabil çok
öfkelendi suratını astı. Rab, Kabil'e "Niçin öfkelendin?" diye sordu. "Niçin
suratını astın? Doğru olanı yapsan seni kabul etmez miydim? Ancak doğru
olanı yapmazsan, günah kapıda pusuya yatmış seni bekliyor. Ona egemen
olmalısın." Kabil, kardeşi Habil'e "Haydi, tarlaya gidelim" dedi. Tarlada
birlikteyken, kardeşine saldırdı, onu öldürdü.
Rab, Kabil'e, "Kardeşin Habil nerede?" diye sordu. Kabil, "Bilmiyorum,
kardeşimin bekçisi miyim ben?" diye karşılık verdi.
Rab, "Ne yaptın?" dedi. "Kardeşinin kanı topraktan bana sesleniyor. Aıtık
döktüğün kardeş kanını içmek için ağzım açan toprağın laneti altındasın.
İşlediğin toprak bundan böyle sana ürün vermeyecek. Yeryüzünde aylak aylak
dolaşacaksın."
Öldürmeyeceksin!
Yukarıdaki kadim metin suçla insan arasındaki ilişkiye dair Önemli
sorunsalları içermektedir. Tanrısal yasayı çiğneyen Kabil, kıskançlık gibi
yedi ölümcül günahın en üst sıralarında yer alan bir duyguya kapılmış, bu
duygu ona, On Kutsal Emir'den en önemlisini "Öldürmeyeceksin!" yasasını
çiğnetmiştir. Üstelik en yakınını, kendi kanından olanı, öz kardeşi Habil'i
öldürerek. Anlaşılabileceği üzere buradaki kardeş aynı zamanda herhangi bir
insanı da temsil etmektedir. Çünkü Kabil ile Habil, Adem ile Havva'nın
çocuklarıdır. Yani, kutsal metine göre ilk insanlardır. Onlar herkesin
atasıdır. Herkes onlardan doğacaktır. Eski Ahit'teki bu izlek, yani kendi
kanından olanı öldürmek, Sophokles'in Kral Oidipus''unda, Shakespeare'in
Hamlet'inde, Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler 'inde de kullanılacaktır.
Ama Eski Ahit'teki bu cinayet metnini kadim bir model haline getiren özellik
sadece kendi kanından birinin öldürülmesi değildir. Bu metinde yazılanlar,
kuşkusuz tanrıyazar tarafından kurgulanmıştır. Yazılanların gerçekten
yaşanmış olduğunu düşündüğümüzde de aynı olasılık karşımıza çıkacaktır;
yazgıyı belirleyen Tanrı olduğuna göre, Habil'e Kabil'i öldürten de Tanrı*
dır. Gerçek yaşamı da, metni de kurgulayan aynı yaratıcı, aynı güçtür. Bunu
neden yapmaktadır? İnsanlarla oynamayı sevdiğinden mi? Onlara acı çektirmek
hoşuna gittiğinden mi? Yoksa onlara nasıl yaşamalan gerektiğini öğretmek
istediğinden mi? Genellikle kabul gören sonuncu seçenektir. Tann, iyilik ve
kötülük, zekâ ve aptallık, yaratıcılık ve yıkıcılıkla var olmuş insana
yapmaması gerekenleri bu acı örnekle göstermek istemiştir. Ama bunu yaparken
neler hissetmiştir, bunu kestirmek zor. Ancak suçu anlatan yazarların
anlattığı cinayetlerde neler hissettiklerini biliyoruz.
Agatha Christie'nin çok eğlendiğim söyleyebiliriz. Shakespeare ve
Dostoyevski'nin ise o kadar eğlendiğini sanmıyorum. Öyle olsaydı Hamlet de,
Raskolnikov da bu denli derin, bu denli karmaşık, bu denli trajik
karakterler olmazlardı. Ama iyi yazarların tümü için söyleyebileceğimiz tek
gerçek, cinayet metinlerini kaleme alırken hepsinin de hem katil, hem kurban
olduğudur. Öldürme anı ve ölme anını hissetmeden iyi cinayet metni
yazılamayacağı gibi, bu insan yazgısını değiştirebilecek güçteki eylemin,
katilin/kurbanın üzerindeki etkisini anlamak da olanaksızdır.
Kabil suçlu olarak yaşayacaktı...
Yeniden Eski Ahit'teki metne dönecek olursak, kurbanın, yani Habü'in rolünün
oldukça az olduğunu görürüz. Genç yaşta ölür ve yaşamdan da, metinden de
çekilir. Belki Tann onu cennetine alarak ödüllendirmiştir, bunu bilemeyiz.
Bildiğimiz Habü'in misyonunu tamamlayan bir karakter olarak artık Eski
Ahit'teki metinde yer almayacağıdır. Oysa katil, yani Kabil metinde bir
suçlu olarak yaşamayı sürdürecek, korkacak, sürgüne gönderilecek, vicdan
azabı duyacak ve bağışlanmak için uğraşacaktır. Ve insanlar kötü bir örnek
olarak birbirlerine onu göstereceklerdir. Aynı yazgı Oidipus, Macbeth,
Raskolnikov için de geçerli olacaktır. Tarihin farklı dönemlerinde, farklı
ülkelerde, farklı dillerde kaleme alınan üç ayn yapıtın üç ayrı kahramanı da
Kabil'le aynı çileyi çekecektir. Tıpkı, kutsal projeyi gerçekleştirmek için
İsa Peygamber'! ihbar etmek görevini üstlenerek hain ve kötü damgasını
taşımak zorunda kalan Yahuda gibi.
iyilikle kıyaslandığında, kötülük her zaman daha çekicidir. Belki daha
karmaşık olduğundan, belki insanların saklamaya çalıştığı bir özellik
olduğundan. Öyle ya, kimse çıkıp da ben kötüyüm demez; Marquis de Sade gibi
birkaç "çatlak" yazardan başka. Ama suçu ya da kötülüğü yazanlar da ikiye
ayrılır, ilk gruptakiler konunun çekiciliğinden dolayı bu izleğe
yönelmişlerdir. Bu yazının konusu onlarla ilgili değildir, ikinci
gruptakiler ise, kötülük ya da suç, insanı ve toplumu anlatmada bir turnusol
kâğıdı olduğu için bu seçimi yapanlardır ki, bu yazının konusu bu türden
yaratıcılardır. Kuşkusuz kötülükle, suçla ilgilenenler yalnızca yazarlar
değildir. Hukukçular, suç uzmanları, psikologlar, sosyologlar, polisler de
suçla ilgilidirler. Üstelik onlar, suça ve suçluya yazarlardan daha
yakındırlar; kimi zaman dokunacak kadar yakın. Ancak suça yazarların
(sanatçıların) bakış açısıyla bilim adamlarının bakış açısı arasında
yöntemsel bir fark vardır. Bilim yaşamı parçalayarak inceler. Yaşamın maddi
gerçekliğini kavrayabilmek için böyle bir yönteme gereksinimi vardır.
Edebiyat ise yaşamı bütünsel olarak değerlendirir. Issız bir adada tek
başına kalmış bir karakteri anlatırken bile, onu yaşadığı çağdan, yaşamış
olduğu toplumdan, çevresinden ayn ele almaz. Dolayısıyla romanlardaki,
öykülerdeki suç ya da kötülük bir anlamda bize yaşamı yeniden sunar. Öyle
olduğu için de yazar suçu anlatırken felsefeden krimınalistik bilimine,
sosyolojiden tarihe kadar bütün bilimsel disiplinleri kullanmak zorunda
kalır. Daha önemlisi edebiyatın temel malzemesi olan dili kullanarak yepyeni
bir dünya yaratır. Ki bu yazınsal dünya çoğu zaman gerçek yaşamla boy
ölçüşecek denli sahici bir biçimde yaratılmıştır. Bu yazınsal dünyanın
tanrısı ise kuşku yok ki yazarın kendisinden başkası olmayacaktır. Bu
noktada Eski Ahit'teki cinayet metnine dönmenin tam da sırası. Suçu yazan
bütün iyi yazarlar gibi, Eski Ahit'in yazıcısı da yarattığı kahramanı
(Kabil) sevmektedir. Bütün eksikliklerine, kusurlarına, içindeki
kötülüklerine rağmen ondan sevgisini esirgemeyecektir. Nitekim, Kabil ile
Habil hikâyesinin sonunu şöyle tamamlayacaktır.
Kabil, "Cezam kaldıramayacağım kadar ağır" diye karşılık verdi. "Bugün beni
bu topraklardan kovdun. Artık huzurundan uzak kalacak, yeryüzünde aylak
aylak dolaşacağım. Kim bulsa beni öldürecek." Bunun üzerine Rab, "Seni, kim
öldürürse, ondan yedi kez öç alınacak" dedi. Kimse bulup öldürmesin diye
Kabil'in üzerine bir nişan koydu. Kabil, Rab'bin huzurundan ayrıldı. Aden
bahçesinin doğusunda, Nod topraklarına yerleşti.
Kötülükle yüzleşmek
Kabil sürgün edildiği topraklarda yaşayacak, çocukları olacak, nesli
sürecektir. Bu arada Rab, Âdem ile Havva'ya ölen Habü'in yerine yeni bir
erkek çocuk bağışlayacak, çocuğun adı ise Şit, yani "bağışlamak" olacaktır.
Eski Ahit'teki metin bu yönüyle de yazarların, yarattıkları kahramanları
olduğu gibi benimsemeleri, onlan çok yönlü karakter özellikleri içinde
sevmeleri anlamında da bir model oluşturmaktadır. Bir anlamda yazarlara, onu
kendinizden ayn düşünmeyin, çünkü onu siz yarattınız, ondaki iyilik de
kötülük de, zekâ da, aptallık da sizdendir. Onlan yazarken, kendinizi
yazarmışçasına dürüst olun, cesur olun, hoşgörülü olun demektedir. Eski
Ahit'teki metnin yazarı kendi metinlerinde bunu başarabilmiş midir? Bilmek
imkânsız. Aslında farklı dinler, farklı inanışlar bu soruya farklı yanıtlar
vermişlerdir. O nedenle en iyisi bunun yanıtını okurlara bırakmak. Ama
ölümlü yazarlara baktığımda, rahatlıkla şunu söyleyebilirim, kendi
ruhlarındaki karanlığa gözlerini kırpmadan bakabilenler, içlerindeki
kötülükle yüzleşebilenler, akıllarının kuytusunda gizlenen katili
anlatmaktan çekinmeyenler, genellikle iyi yazarlardır. Çünkü onlar, tıpkı
Eski Ahit'in
yazarı gibi, karakterlerini kendi suretlerinden yaratmışlardır. Çünkü onlar,
yarattıkları karakterlerin dudaklarına kendi nefeslerini üflemişlerdir.
Aynı Kitabı Yazıyoruz Aslında
Kadim kitaplarla ilk tanışıklığım babam sayesinde olmuştu. Nur içinde yatsın
babam, dindar bir adamdı. İnançlı ama fanatik olmayan bir Müslüman. Babam,
oğlunu da kendisi gibi bir Müslüman olarak yetiştirmek için ramazan
aylarında beni camiye götürürdü. Camideki ibadetin en sevdiğim bölümü vaaz
bölümüydü; özellikle de hikâye anlatılan kısımlar. Âdem'le Havva'nın
cennetten kovulması, Nuh Peygamber'in gemisi, Musa Peygamber'in Kızıldeniz'i
asasıyla yarması, Muhammed Peygamber'in hicret sırasında bir mağaraya
sığınması, mağaranın ağzının anında bir örümcek ağıyla örülmesi, daha
yüzlerce birbirinden ilginç ve öğretici hikâye. Hayat konusundaki ilk
derslerim bunlar olmuştu. Ama tuhaf olan, bu hikâyelerin tam olarak hangi
kitaplarda yer aldığını bile bilmememdi. Tevrat, Zebur, İncil, Kuran acaba
hangisinde? Bilmezdim, ama bu hikâyelere bayılırdım. Sonra ilkokula
başladım, sonra ortaokul ve muhteşem devrimcilik günleri. Gelsin politik,
felsefi, tarihsel metinler. Hem de ne metinler... Platon'un Devlet'inden,
Marx'in Kapital'me, Makyavel'in Prens'inden, Thomas Moore'un Ütopya'sma,
çoğunlukla bir şey anlamadığım ama okumakla övündüğüm kitaplar. Ve yeniyetme
bir çalımla takındığım, fiyakalı tanntanımazcılık. Camilerdeki vaazlarda
öğrendiğim hikâyeleri saçma bulduğum, hatta yeni bilgilerimle eleştirip çöpe
attığım bir okuma dönemi; olağanüstü dönemin, olağanüstü okuma programı.
Sınırlanmış, belirlenmiş, yönlendirilmiş, sekter bir okuma dönemi. Bu
dönemde sekter olmayan tek okuma alanım edebiyattı. Tabii her inanmış
devrimci gibi ben de "Kızıl Seri" diye adlandırdığımız Sovyet, Bulgar,
Arnavut, Romen yazarlar tarafından kaleme alınan partizan romanlarım sular
seller gibi yutuyordum, ama bu arada Balzac'tan Stendhal'a, Diekens'tan
Tolstoy'a edebiyat klasiklerinden de vazgeçmiyordum.
Kadim kitaplarla yeniden tanışmam için aradan otuz küsur yılın geçmesi
gerekti. Hititlerle ilgili bir roman yazarken, konuyla bağlantılı bir şeyler
bulmak umuduyla Eski Ahit'i okumaya başladım. Karşılaştığım metin
olağanüstüydü. Şiirsel bir dil, birbirinden renkli destanlar, masallar,
anlatılar. Çocukluğumda dinlediğim bütün hikâyeler birdenbire karşıma
çıkıvermişti. İnsana dair ne varsa, bütün konular hikâye edilmişti. Binlerce
yıllık sözlü ve yazılı kültürün dökümü; tabu dinsel inancın çerçevesi ve
sınırlayıcılığı içinde. Ancak okuduğum metin, sadece bir din kitabı değildi,
aynı zamanda edebi bir nitelik taşıyordu. Anlatımda soyutimgesel bir yöntem
kullanılmıştı. Yeni Ahit'te de, Kuran'da da yöntem aynıydı. Bu
niteliklerinden dolayı, kutsal metinleri, dinsel işlevlerinin yanı sıra,
güçlü birer edebi metin olarak da okumak mümkündü. Kuşkusuz sadece edebiyat
değil, daha geniş bağlamda kültürel bir okuma. Kutsal metinlerde, insanlığın
kurtuluşu için önerilen Tanndin bağlantılı çözümler bir yana, insan
varlığına dair çok önemli saptamalar, bireysel ve toplumsal psikolojiye dair
derin belirlenimler, tarihin mantığına dair önemli ipuçları vardı. Bir yazar
için sonsuz olanaklar sunan bir malzeme.
İnsanlığın Simgesi: Kadim Kitaplar
Kutsal kitaplar, aynı zamanda birer imge olmaları nedeniyle çok katmanlı
metinlerdir. Bu nedenle de hem açıklamaya, hem de çok yönlü okumaya
uygundur. Çok yönlü okumalar, okura çok yönlü perspektifler sunar. Bu
perspektiflerden benim ilgimi çekenler geçmişe dönük olanlar. Ne yazık ki
insanlığın yazılı tarihi beş bin, bilemedin yedi bin yıllık bir dönemle
sınırlı. Kutsal kitaplar işte o yazılmamış dönemin de izlerini, kodlarım,
ipuçlarını satır aralarında gizler. Kutsal metinlerin altyapısını oluşturan
birçok hikâye, şiir, masal, insanoğlunun varoluşundan bu yana üretilen sözlü
anlatılarda dile getirilen efsaneler, mitler ve destanlardır.
Bu özellikleri nedeniyle kutsal kitaplar, onların bir devamı niteliği de
taşımaktadır. Ancak, tarihin değişim ve gelişiminde olduğu gibi, dinsel
düşüncenin değişimi ve gelişimi de oldukça karmaşık bir seyir izler. Yeni
bir inanç sistemi kabul gördüğünde bile, eski inancın pek çok ritüeli,
inanış, gelenek ve görenekleri yeninin içinde yaşamaya devam eder. Örneğin,
Hititlerin ünlü Kaneş Kraliçesi destanında, Kaneş kraliçesinin bir defada
otuz erkek çocuk doğurmasından, sonra da tanrıların gazabından korkup,
oğullarını bir sandığa koyup ırmağa bırakmasından söz edilir. Benzeri bir
olay Tevrat'ta da anlatılır. Musa Peygamber bebekken, firavunun zulmünden
korkan anne babası onu bir sepete koyup ırmağa bırakmışlardır. Başka bir
örnek Ayasofya'daki İsa mozaiğidir. Hıristiyanlıktan önce Anadolu'daki
çoktannlı din kültüründe Apollon ışığın tannsıydı, yani dünyayı onun
aydınlattığı söylenirdi. Bugün Ayasofya'nm kapısının üzerindeki İsa
mozaiğine bakarsanız, İsa'nın sol elinde bir İncil tuttuğunu görürsünüz.
İncil'in üzerinde "Ben dünyanın ışığıyım" yazmaktadır. Her kültür bir önceki
kültürün bağnnda doğuyor, onu reddederken aynı zamanda içselleştiriyor. Yani
kadim metinler, daha önce söylenmiş, kil tabletlere, papirüslere yazılmış,
kayalara kazılmış bütün o sözcüklerin arıtılmasıyla, damıtılması,
elenmesiyle oluşmuş metinlerden başka bir şey değildi.
Peki, kutsal kitaplardan önce söylenen söz, yazılan kelam neydi? Kazı
alanına dalan yeniyetme bir arkeologun hevesiyle bunu araştırmaya başladım.
Kolayca ulaştığım ilk metin, Gılgamış Destanı'ydı. Daha ilk sayfalarda
ayırdına vardım ki, Kral Gılgamış, aslında başka bir kahramanın
esinleyicisiydi. Yunan mitolojisindeki en önemli karakterlerden Zeus'un
oğlu, yarı tanrı Herakles'in. Evet, Herakles'in serüvenlerini kazıdığınızda
karşınıza çıkan karakter, Kral Gılgamış'tan başkası değildir. Ya İbrahim
Peygamber, onun Tevrat'ta anlatılan birbirinden ilginç serüvenleri, Don
Kişot'u yaratan Cervantes'i esinleyen metinlerden biri olamaz mı?
Aynı İzleğin Peşinde
Sümer efsaneleri, Hitit sarkılan, ağıtları, Yunan destanları, Mısır
şiirleri... Kadim olan ne kadar metin varsa beni aldı, insanlığın çocukluk
evresine götürdü; aynı zamanda hâlâ çok da büyümediğimiz gerçeğine. Evet,
ilk yazılı metin Gılgamış Destanı'ndaki izlek insanoğlu için hâlâ
değişmemişti. Hâlâ ölümsüzlüğü arıyorduk. Gılgamış yaşadığı dönem için
gerçekleştirilmesi imkânsızmış gibi görünen bir deniz yolculuğuna çıkıyordu,
başka dünyaları keşfetmek için. Aynı keşif duygusu bugün de sürüyor, belki
Gılgamış gibi sedir ağacından yapılan bir salla değil ama gelişmiş
mekiklerle uzaya açılıyoruz. Yeni dünyalar keşfetmek, sınırlarımızı aşmak,
yetersizliklerimizden kurtulmak için. Bir başka Sümer metnini, büyük ozan
Ludingirra'nın annesi için yazdığı şiiri okuduğumda, aynı duygulan kendi
annem için hissettiğimi anlıyorum. Gurparanzah Efsanesi, Kumarbi Destanı,
Keşşi, Kötü ve İyi Destanlan'ru, Gökten Düşen Ay Efsanesi'ni, Telipinu
Efsanesi'nden, llyada'dan, Odisseia'dm parçalar okuduğumda, eski Mısır
şiirlerine göz attığımda, insanoğlunun pek fazla değişmediğini anlıyorum.
Hâlâ aynı içgüdüler, hâlâ aynı toplumsal kurallar belirliyor yaşamımızı; var
olma sevinci, yok olma kaygısı, yalnız kalma endişesi, kendimizi gösterme
hevesi, öfkenin lezzeti, bilmenin onuru, öldürmenin yıkıcılığı, fedakârlığın
kıvancı... Bir türlü söz geçiremediğimiz isteklerimiz, doymak bilmeyen
açlığımız, sınırlanamayan bencilliğimiz, akıldan yoksun acımasızlığımız. Hep
aynı konu, hep aynı izlek, hep aynı hikâye. Belki de bu yüzden kadim
metinler beni böylesine etkiliyor, bu kadar eski, ama aynı zamanda bu kadar
güncel oldukları için. Belki de bu yüzden kadim metinleri okurken, kendi
yazdıklarımı, çağdaş yazarların metinlerini okur gibi oluyorum. Artık
çoğunun adım sanım bile bilmediğimiz o kadim metinlerin yaratıcılarının
yerine koyuyorum kendimi.
Ve anlıyorum ki bütün yazarlar, hepimiz, insanlık yeryüzünde varolalı beri,
aslında hep aynı hikâyeyi anlatıyoruz, hep aynı kitabı yazıyoruz. Gügamış'ın
ardına düştüğü hiçbir zaman gerçekleşmeyecek o amaç için, ölümsüzlük için.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın