TAO VE YARATAN ÜZERİNE
Yüzeysel Bilgi, Evrensel Bilgi'ye sordu: "Kimiler, 'bizim köyümüzün,
kentimizin görüşü şöyle şöyle' diyorlar. Köyün, kentin görüşü olur mu?"
Evrensel Bilgi yanıt verdi: "Toplum bir çok köylerden, mahallelerden oluşur.
Köylerde ve mahallelerde bir çok aileler ve bireyler bulunur. Bu toplumsal
birliktelikte çeşitli ortak adetler ve gelenekler vardır. Demek bu farklı
türden şeyler, ancak o ortak özellikler çevresinde bir birlik oluştururlar.
Bu ortak özellikleri taşımayan şeyler ise bu birliğin dışında kabul
edilirler.
Örneğin bir at düşün: Atın bütün organlarını parça parça alıp bir araya
getirsen de, ortaya canlı bir at çıkmaz! Atın daha baştan beri bütün olarak
orada olması, parçaları arasında belli canlı ilişkiler bulunması gerekir.
Ancak o zaman bir attan söz edebiliriz. Örneğin dağları tepeleri düşünün:
Bunlar, bir başına hiç bir anlam taşımayacak olan toprak parçalarının bir
tümsek biçiminde birleşmelerinin sonucudur. Örneğin ırmakları ve dereleri
düşün: Bunlar, bir başına hiç bir önemi olmayacak olan akarsuların birleşip
büyümelerinin sonucudur.
İşte insan toplumu dediğimiz şeyi de belirleyen, herkesin çevresinde
birleştiği, böylece genel geçerlik kazanan ortak özelliklerdir. Bu genel
geçerler insanların eline, üzerlerine gelen dış dünyanın etkileri karşısında
tek yanlılığa düşmeden davranabilme olanaklarını verirler. Bu genel geçerler
insanların eline, dış dünyaya açılırken en az dirençle karşılaşacak şekilde
davranabilme ilkelerini verirler.
Bir şey daha var: Örneğin bak, dört mevsimin havası farklıdır ama, Gök
bunların hiç birini ötekine karşı kayırmadığından bir yıl uyumla tümleşir.
Örneğin bak, bir devletin hizmetkarlarının görevleri farklıdır ama, hükümdar
bunlardan birini ötekilerine karşı kayırmıyorsa devletin işleri uyumla
düzene girer. Zamanı al: Bir başlangıç ve bir son vardır. Doğa'yı al:
Dönüşümler, değişimler vardır.
Toplumlarda da öyle: Bir olay oldu mu, kimileri yaralanır ondan, kimileri
zarar görür; kimileri iyi derler ona, kimileri kötü. Sen bu ilişkileri çeşit
çeşit bitkilerin yan yana bittiği bir bataklığa da benzetebilirsin. Ya da
ağaçları ve kayaları üzerinde yan yana barındıran bir dağa benzetebilirsin.
İşte budur 'köyün görüşü' derken söylemek istedikleri insanların."
Yüzeysel Bilgi sordu: "Peki bu anlattıklarına Tao diyebilir miyiz?"
Evrensel Bilgi yanıt verdi: "Hayır, Tao, bir şey'in adı değildir. Örneğin
tüm varlıklardan söz ederken 'bin bir tür' deriz; oysa varlıkları tek tek
sayacak olsak, sayıları elbette bin bir değildir! Varlıklar arasında en
büyük bilinenler Gök ve Yer'dir. Güçler arasında en büyükleri, her gücün
temelini oluşturan Yang ve Yin'dir. Tao ise bunların hepsinde vardır. Sen
şimdi bir şeyin büyüklüğünü anlatmak için Tao'dan söz edersen, bu çok yanlış
olmaz. Ama ondan belli bir öncelik olarak söz edersen, onu diğer şey'lerle
aynı sıraya koymuş, sanki o da, onlardan ayrı, başka bir şey'miş gibi ele
almış olursun. Sanki, diyelim ki bir atla köpeği, varoluşları açısından
aralarında ilkesel fark bulunmayan şeyleri birbiriyle karşılaştırıyormuşsun
gibi."
Yüzeysel Bilgi sordu: "İyi ama Yer'in dört sınırı ve Gök'ün altı yönü
arasındaki şu şey'lein var oluşunun bir temel nedeni yok mu?"
Evrensel Bilgi yanıt verdi: "Güneş ve ay birbirini aydınlatır. Dört mevsim
yerlerini birbirine bırakır, birbirini doğurur, birbirini yok ederler. Sevgi
ile nefret, çekme ile itme birbirini tamamlarlar - ki bunlardan karşı
cinslerin birbirini çekmesi olgusu doğmuştur. Huzur ve tehlike birbirine
dönüşürler. Mutluluk ve mutsuzluk birbirini izlerler. Acelecilik ve
çekingenlik birbiriyle savaşırlar... Birleşip oluşmaların, dağınıp yok
olmaların nedenleri işte hep bu türden, yine şu dört sınır ve altı yön
arasındaki şey'lere özgü ilişkilerdir. Tüm bunları gerek kavramlarla,
gerekse olgularla izleyebilir, kendi kavrama yeteneğinle kavrayabilirsin.
Bir olayın bir başkasını kural olarak izleyip ancak bu olay koşulunda
oluşması... Bir olayın bir başkasına yol açıp ona neden olması...
Varabileceği en uç noktaya varan devinimin tekrar geri dönmesi... Her sonu
yeni bir başlangıcın izlemesi... Tüm bunlar, şey'lerin varoluşu çerçevesinde
kalan ilişkilerdir. Ne ki, sözcüklerin anlatabileceği bilginin erişebileceği
alan da bu Şeyler Dünyası ile sınırlıdır. Oysa içindeki Tao'yu yaşayan bir
kişi, doğuş ve yok oluşun temel belirlemelerinin ötesindedir. İşte burada,
sözcüklerle anlatabilme yeteneğimiz aşılmaz bir sınıra gelip dayanır."
Yüzeysel Bilgi tekrar sordu: "Filozof Ji Zhen, dünyanın mutlak nedeni olan
bir Yaratan'ın varlığını reddediyor. Zhie Zi ise, tüm varlıkların mutlak
nedeni olan böylesi bir varlığın bulunması gerektiğini savunuyor. Bu
öğretilerden hangisi doğru?"
Evrensel Bilgi yanıt verdi: "Horozların öttüğünü, köpeklerin havladığını
saptamak için insan bilgisi yeterlidir ama, şey'lerin oluşumunun niçin böyle
olduğunu, nereye yönelip nereye gittiğini sorarsan, en büyük bilgeyi bile
getirsen, yanıtlayamaz.
Usumuzun gücüyle analize giriştik mi, eninde sonunda bir yanda sonsuz
küçüğe, öte yanda sonsuz büyüğe varırız. Gerek dünyanın yaratıldığını
reddeden, gerekse onun bir mutlak nedeni olduğunu savunan o her iki öğreti
de, Şeyler Dünyası'nın sınırlarını aşamıyor, bu yüzden de hataya düşüyorlar.
Tüm dünyanın mutlak nedeni olan bir Yaratan'a inandın mı, gerçekliklerin
arasına bir yenisini katmış olursun; böyle bir mutlak nedenin varlığını
reddedersen, o zaman da gerçekliklerin dışında kalmış olursun. Ne ki, adı ve
gerçekliği olan her şey, Şeyler Dünyası içinde yer alan, sıradan bir şey
olur. Adın ve gerçekliğin olmaması ise, şey'lerin içi boş olanaklarından
öteye geçmemektir. İstediğimiz kadar tartışalım bunlar üzerine, istediğimiz
kadar yeni düşünceler üretelim, ne kadar konuşursak, o kadar uzaklaşırız
hakikatten.
Kimse doğmamış olanı doğmaktan vazgeçiremez. Kimse öleni yolundan
alıkoyamaz. Ölüm ve yaşam birbirine çok yakındır ama, yine de kimse bunların
sırrına eremez. İşte bunlar gibi, dünyanın varoluşu üzerine ileri sürülen o
iki öğreti de, zorunlu olarak bilinmezlerin temeli üzerine kurulmuşlardır.
Başa dönüp Şeyler Dünyası'nın kendi sınırları dışındaki başlangıcı aramaya
kalkarsak, o zaman bitmez tükenmez bir güç kaynağı ile karşılaşırız. Yok,
Şeyler Dünyası'nın sınırları içindeki onun gözle görülür biçimlerini
izleyerek sonunu ararsak, o zaman da sonsuz şekilde sürüp giden oluşumlarla
yüz yüze geliriz. Yasal düzenlilik temelinde tek tek şey'lere bağlanan bu
Bitmez-Tükenmez'e, bu Sürüp-Gider'e biz, 'öylecelik-dışı-oluş' diyebiliriz.
Oysa dünyanın kaynağını sonul bir nedenin varlığı ya da yokluğuna bağlarsak,
şey'lerin zamansallığının sınırları içinde kalırız. Tao'nun bir öylecelik'i
yoktur! Olsaydı, biz öylecelik-dışı-oluş'u düşünemezdik. Öyleyse Tao
yalnızca simgesel anlamda kullanılan bir sözcüktür. Sonul bir nedenin varlık
ya da yokluğu ise Şeyler Dünyası düzeyinde kalır, tüm sınırları aşan bir
Mutlak'a hiç bir zaman erişemez.
Sözcükler yeterli olsaydı, belki bütün bir gün konuşup Tao'yu
tanımlayabilirdik. Ama sözcükler sınırlı olduğundan, bütün bir gün konuşsak,
tanımlayabileceklerimiz ancak Şeyler Dünyası'ndan olacaktır. Tao, işte bu
sınırlılığa işaret eden bir simgedir. Konuşmak da, susmak da onu kavramaya
yetmez. Onu yaşamak ise, konuşmanın da, susmanın da, düşünce sınırlarının da
ötesindedir."
ÖYLECELİK
Parmak ile parmaktaki parmak-olmayanı göstermek, parmak-olmayanla parmaktaki
parmak-olmayanı göstermek kadar iyi değildir. Tüm evren o bir tek parmak,
bin bir tür o bir tek attır.*
Tao'nun gidişi, ne ise odur. Varlıkların tanımı, nasılsalar öyledir. Her
kendisi-olan'ın olanakları ve olanaksızlıkları vardır, öyleceliği ve
öylecelik-dışı oluşu vardır. Öylecelik nerede dışa vurur? Öylecelikte.
Öylecelik-dışı oluş nerede dışa vurur? Öylecelik-dışı oluşta. Olanaklar
nerede dışa vurur? Olanaklarda. Olanaksızlıklar nerede dışa vurur?
Olanaksızlıklarda. Varlıkların öyleceliklerinin ve olanaklarının olması bir
zorunluluktur. Öyleceliği ve olanakları olmayan bir varlık yoktur.
Şöyle ki,ister çatı kalası olsun, ister temel direği, ister cüzzamlı olsun,
ister dünya güzeli Xishi, yücelik ve alçaklık, uyum ve huzursuzluk, hepsi de
Tao'da birleşirler. Farklılaşma kalıcılık getirir, kalıcılıksa geçicilik. Bu
kalıcılığın ve geçiciliğin ötesinde varlıklar birlik içindedirler. Ama bu
birliği ancak bakmasını bilen gözler görür: Kişisel görüşlerinin peşinden
edimliliğe sürüklenmeyen, genel görünümleri yakalayabilir. Genel görünümler,
şey'lerin işlevine dayanır. Bu işlev, çok yanlı kavrayışın yolunu gösterir.
Çok yönlü kavrayış da Te'nin (gerçek erdem) yolunu açar. Te'ye varan, hedefe
varır. Burada artık koşullanmalar ve öylecelik biter. İşte bu, Tao'dur.
İnsan, varlıkların bu birliğini görmeden soyut kavramlarla mantık oyunlarına
girişti mi, "Sabahları üçer tane" öyküsündeki maymunların durumuna düşer:
Bir maymun bakıcısı meşe palamudu dağıtır maymunlara ve "Sabahları üçer
tane, akşamları dörder tane" der; maymunlar öfkelenirler. "Peki öyleyse
sabahları dörder tane, akşamları üçer tane" der; maymunlar keyiflenirler.
Sonuçta değişen bir şey olmamasına karşın, bir söz yaratıkları kızdırmış,
öteki ise sevindirmiştir.
Kutlu kişi de insanlara işte böyle davranır. Onları Evet'lerle, Hayır'larla
yatıştırırken, kendi yüreği Göksel-Doğal bir huzur içindedir. Her ikisine de
eşit şekilde yer verir yüreğinde çünkü o.
*Her kavram, işaret ettiği olguyla birlikte 'o olgu olmayanları' da
belirler. Kavramların içinde taşıdığı bu karşıtlıktan yararlanıp, "Bu sözüm
bir yalandır!" türünden paradokslar kurmak olanaklıdır. Çin'deki mantıkçı
(tartışmacı) filozoflar, örneğin Chuang Tzu'nun dostu ve karşıtı Hui Zi,
bunu keşfetmişler, paradokslarla oynamaya başlamışlardı. Bu sınırlılığı
Chuang Tzu da kabul ediyor, ama salt burada kalıp paradokslarla oynamayı
verimsiz buluyordu. Chuang Tzu, bundan çıkış yolu olarak şeyleri
'öylecelikleri' içinde kabul etmeyi öneriyor, "parmakla işaret edip"
kavramlar, isimler kullanmaktansa, şeylerin somut varlığını yeğliyor:
Kavramlar ancak dolaysız işaret ettikleri somut olgulardan çıkarak
kullanıldıkları zaman verimli olurlar. 'At olmayan'ı göstermek için, 'arı'
almak, soyut düzeydeki mantık oyunları için olanaklıdır ama, verimli bir
yöntem değildir... -İlginç ki, yüzyılımızda Russel ve Whitehead de mantıksal
paradoksların yolunu kapamak için"Principia Mathematica"da özünde aynı yolu
önerdiler! Ama bu, hem usun oyun alanını olağanüstü daraltıyordu, hem de
matematikçi Gödel daha sonra ne bu yoldan, ne de başka yollardan
paradoksların önlenemeyeceğini gösterdi: Paradokslar usumuzun doğasında var.
Nitekim "Tao ve Yaratan"da Chuang Tzu da Tao'nun usun bu sınırlılığına
işaret ettiğini söylüyor!
**Şi-şi: O çağlarda güzelliği ile ünlü bir kadın.
BİLGİ, KUTLU İNSAN VE TAO
Doğanın etkilerini tanımak, insanın eyleminin bunula ilişkisini öğrenmek -
herkesin amacı bu!
Doğanın etkisi üzerine bilgiyi doğanın kendisi verir. İnsan üzerine bilgi
ise, bilinebilir olanı bilmekle ve bilinmeye kapalı olanı da yaşamakla
edinilir. Ömrünün tüm yıllarını eksiksiz yaşamak ve erken bir ölümle yarı
yolda kalmamak: İşte eksiksiz bilgi budur.
Ama burada bir güçlük var: Bilginin doğruluğunu gösterebilmek, onun dışında
olan bir şeye bağlıdır. Bu bağlı olduğu şeyin ne olduğu ise açık seçik
belirgin değildir. Şöyle ki: Nereden bilebilirim ben, şu doğa dediğimin
aslında insan olmadığını, ya da insan dediğimin aslında doğa olmadığını?
KUTLU İNSAN
Öyle ise doğru bilginin varlığı, ancak kutlu insanın varlığına bağlı. Peki
ama nedir kutlu insan?
Eski devirlerde kutlu insanlar, bilgileri ile baş başa kalmaktan korkmazlar,
kahramanlıklara girişmezler, planlar kurmazlardı. Bu yüzdendir ki,
başaramazlarsa yerinmezler, başarırlarsa övünmezlerdi. Bu yüzdendir ki,
başları dönmeden en yükseklere çıkabilirler, ıslanmadan suya dalabilirler,
yanmadan ateşi geçebilirlerdi. Bu yüzdendir ki bilgileri, Tao'ya uyumla
yükselirdi.
Eski devirlerde kutlu insanlar, uyurken karabasan görmezler, uyanıkken korku
duymazlardı. Yedikleri basit, solukları derindi. Kutlu kişi nefesini
topuklarından alır, basit insanın ise soluğu boğazında kalır, sözcükler
gerilim içinde ve zorlukla, kusar gibi fırlar onun ağzından. Tutkular ne
kadar derinse, gerçek benliğinin yaşam gücü de o denli zayıftır.
Eski devirlerde kutlu insanlar, doğuma sevgiyle, ölüme nefretle bakmazlardı.
Onlar için başlangıç sevinmek için, geri gönüş ise üzülmek için bir neden
değildi. Gelişleri telaşsız, gidişleri telaşsızdı. Kaynaklarını gözden
yitirmezler, sonlarına erişmede acele etmezlerdi. Yazgılarını olduğu gibi
kabul eder, mutlu olurlar ve sonunda da kaygısız göçer giderlerdi. Böylece
bilinçleri ile Tao'yu çarpıtmazlar, insan olarak doğanın akışına yardımcı
olmaya kalkışmazlardı. İşte budur kutlu insan.
Bu yüzdendir ki, yürekleri sağlam olurdu onların, yüzleri korkusuz, alınları
kırışıksız olurdu. Yürekleri ısınmazsa bu, kışın soğuğu değil, güzün
serinliği olurdu. Yürekleri ısınırsa bu, yazın sıcağı değil, baharın
ılıklığı olurdu. Duyguları kişisel tutkulardan uzaktı dört mevsim gibi. Her
bir varlığa ona uygun şekilde davranırlardı ve kimse bilmezdi onların
benliklerinin derinliğini...
Bu yüzdendir ki, her kim ki dünyayı değiştirdiğine sevinirse, gerçekten
kutlu kişi değildir o. İnsanlara sevgi ve bağlılıkla yönelirse, gerçekten
iyi değildir o. Etkisi zamana bağlı ise, gerçekten büyük değildir o.
Mutluluk ve mutsuzluğun ötesinde değilse, gerçekten yüce ruhlu değildir o.
Şan uğruna canını yitirirse, gerçekten yiğit değildir o. Ve özveriyle canını
da verse, yerinde yapmayı bilmiyorsa bunu, yine de insanlığa hizmet etmiş
olmaz. Eski devirlerde öyle kişiler de vardı ki, özverileriyle ün
yapmışlardı. Oysa bunlar yalnızca başkalarının tutkularını doyurmaya
çabalamışlar, bu sırada kendileri için çok gerekli olan şeyleri ise göz ardı
etmişlerdir.
Eski devirlerde kutlu insanlar diğer insanlara karşı görevlerini yerine
getirirlerdi, ama onları dostluğun bağı ile kendilerine bağlamadan.
Alçakgönüllüydüler ama dalkavukluk etmeden. Kişilikliydiler, ama "dünyanın
merkezi benim" demeden. Ayrıntılara yakalanmazlardı, ama kimseye tepeden
bakmadan. Neşeli, dost, güleçtiler, ama yine de geride kalır, çevreleriyle
ilişkiden olanağınca kaçınırlardı.
Bu insanlar bizi kendilerine çeker, yüreğimize işlerler; onların varlığının
etkisi ile bizim de yüreğimiz pekişir. İçinde yaşadıkları çağın kurallarını
hor görmez, onlara eksiksiz uyarlar. Yüreklerini açmaz, gururla içlerine
kapanık yaşarlar. Konuşurken sözlerini tutumlu harcarlar; çoğu kez gözlerini
indirir, sözlerini unuturlar...
DOĞA'YI VE TAO'YU ÖRNEK ALMAK
Kaynaklar kurudu mu, balıklar kuru toprak üzerinde birbirlerine sokulur,
ağızları ile birbirlerine su vermeye, bedenleri ile birbirlerini nemli
tutmaya çalışırlar: Bu mu daha iyidir, yoksa akan ırmaklar, göller içinde
yüzüp, birbirini unutmak mı? Atamız kutlu Yao'yu saygı ile anıp, zalim
hükümdar Jie'yi lanetlemek mi daha iyidir, yoksa her ikisini de unutup
Tao'nun içinde erimek mi?
Koca doğa ki, biçimler içinde taşır bizi -yaşamla zahmeti armağan eder bize,
yaşlılıkla çözümü, ölümle dinlenmeyi. Yaşamı verirken açtığı yarayı
sarmasını bilen Doğa Ana, ölümü verirken açtığı yarayı da sarmasını bilir...
Büyük bir odada küçük bir şeyi saklamak kolaydır; ama küçük şey kolayca
kaybolabilir. Oysa doğanın olan doğada gizlenmişse, hiç bir zaman kaybolmaz.
Bugün insan biçiminde isek, bu sevinmek için bir nedendir. Ama bu insan
biçimimiz sonu gelmezcesine bin bir başka biçime dönüşüyorsa, asıl bu, derin
bir mutluluk duymak için bir nedendir. Bu yüzdendir ki kutlu kişinin yeri,
varlıkların hiç kaybolmadığı, sürekli var olduğu yerdir.
Erken ölümün, yaşlanınca kocamanın yaralarını böyle sarmayı bileni,
başlangıcın ve sonun yaralarını böyle sarmayı bileni biz insanlar örnek
alabiliyorsak, varlıkları var edeni, evrimleri evireni daha da fazla örnek
almamız gerkmiyor mu? İşte o Tao'dur. Onun iyiliği ve dostluğu eylemlere,
biçimlere yansımaz. Söz edebilirsin ondan -ama onu yutamazsın. Erişebilirsin
ona, ama onu göremezsin. Onu dolduran yoktur, kendi kendisinin kaynağıdır.
Gök ve Yer'i o oldurdu. O, mekanın ötesindedir, ama uzak değildir... Zamanın
ötesindedir, ama eski değildir...
SONBAHAR SELLERİ
Sonbahar selleri başlamıştı. Sarı Irmak'a yüzlerce küçük dere dökülüyordu.
Kabaran karanlık sular iki kaya arasında ağır ağır ilerliyordu. Bir kıyıdan
baksan, öbür kıyıdaki atla öküzü ayırt edemezdin. Irmak Tanrısı gururlandı:
Sanki dünyadaki tüm güzellikler onundu şimdi. Irmak boyunca sularla birlikte
aktı, Kuzey Denizi'ne vardı. Doğuya döndü yüzünü, ama suların sonunu
göremedi! Arkasına baktı, Deniz Tanrısı'nı gördü. İçini çekti:
"Derler ki, yüz yol bilen, kendini dünyanın en akıllısı sanırmış, benim
halim de buna benzedi. Gerçi insani büyüklüğe değer vermeyen insanlar
gördüğüm olmuştu ama, bunların görüşlerine pek kulak asmamıştım. Ancak
şimdi, sizin huzurunuza varınca anladım gerçek uçsuz bucaksızlık, bitmez
tükenmezlik ne demekmiş! Sizin huzurunuza varmasaymışım, büyük sırrı bilen
bilgelerin gözünde yaşamım boyunca gülünç oolacakmışım demek."
Deniz Tanrısı dedi ki: "Kuyu kurbağasına denizden söz edilmez: Onun aklı
ancak kendi kuyusunun kenarına kadar erer. Tek-yaz kuşuna buzlardan söz
edilemez: Onun aklı ancak kendi ömrünün sonuna kadar erer. İşin erbabı
kişiye Te'den söz edilmez: Onun aklı ancak kendi uzmanlılığının sınırına
kadar erer. Oysa sen bugün kendi sınırlarını aştın, uçsuz bucaksız denizi
görünce kendi hiçliğini kavradın. Demek sana büyük düzenden söz edilebilir
artık.
Dünyadaki bütün sular arasında denizden büyüğü yoktur. Başlangıcı bilinmeyen
zamanlardan beri tüm seller ona akar: Yine de onun suyu çoğalmaz. Onun
suları başlangıcı bilinmeyen zamanlardan beri We Lü kıyılarında kaynayıp
buhar olur: Yine de onun suyu azalmaz. Ne ilkbahar, ne sonbahar
değiştirebilir onu. Ne sel, ne kuraklık tanır o. Denizin derelerden ve
ırmaklardan üstünlüğü buradadır işte.
Ama yine de büyük diyemem ben kendime. Çünkü yapımın Gök ve Yer'e oranını
bilirim. Gücümün Yang ve Yin'den kaynaklandığını bilirim. Ben Gök ile Yer'in
arasında bir çakıl taşından ya da bir ağaçtan farksızım. Sanır mısın ki Gök
ve Yer'in arasındaki dört deniz, evrenin ana denizine göre küçük bir çukur
ya da tümsekten fazla bir şeydir?
Tüm varlıktan söz ederken 'bin bir tür' deriz: Bu bin bir türden biri de
insan. Bunlardan birini al: Dokuz ülkeye yayılan, tahıldan ekmek yapan,
gemiler, arabalar yapıp gezen tüm insanlardan biri. Bu tek insanı o bin bir
türle karşılaştırırsan, bir atın bir kılının ucundan fazla bir şey midir o?
Ya dünya tarihinin büyük insanları, onların amaç ve kaygıları, bundan daha
fazla bir şey midir? Böylelerinin kendilerini büyük sanmaları, senin biraz
önce sularını uçsuz bucaksız sanmana benziyor."
BÜYÜK VE KÜÇÜK
Irmak Tanrısı sordu: "Peki Gök ve Yer'e büyük, atın kılının ucuna küçük
dersek doğru mu?
Deniz Tanrısı yanıt verdi: "Hayır. Şu Şeyler Dünyası'nda ölçülerin sınırı
yoktur. Duran bir zaman, süreğiden bir durum yoktur. Sonu ve başlangıcı
yakalamanın olanağı yoktur. Yüksek bilgeliğe eren kişi uzağa da, yakına da
aynı duyarlılıkla bakar: Küçüğe önemsiz demez, büyüğe önemli demez. Çünkü
bilir ki, değişmez sınırları olan ölçüler yoktur.
Geçmişi de, şu anı da aynı açıklıkla görür: Geçmişin ardından ağlamaz, ayak
parmakları üstünde yükselip uzanmadan, elinin eriştiği meyveleri toplar.
Çünkü bilir ki, durdurabilcek bir an yoktur. Yükseliş ve düşüşlerin
birbirini izleyişini gözler: Kazanınca sevinmez, yenilince yerinmez. Çünkü
bilir ki süregiden bir durum yoktur.
Koyulduğu düz yolda devam eder: Doğduğuna sevinmez, öleceğine yerinmez.
Çünkü bilir ki sonu ve başlangıcı ele geçirmenin olanağı yoktur.
Bir düşün: İnsanın bildikleri, bilmedikleri yanında nedir? İnsanın yaşadığı
süre, yaşamadığı sürenin yanında nedir? Eldeki küçük araçlarla bu dev
alanları ele geçirmeye kalkan kişi, elbette yolunu şaşırır ve kendi
benliğine erişemez.
İşi bu yandan ele alırsak, bir kılın ucunun en küçüğü belirleyecek kadar
küçük, Gök ve Yer'in en büyüğü belirleyecek kadar büyük olup olmadığını
nasıl bilebilirim?
KAVRAM VE ÖYLECELİK
Irmak Tanrısı sordu: "Kimi düşünürler, 'en büyüğün dışında sınırları olmaz,
en küçüğün içinde özü olmaz' diyorlar. Doğru mu?"
Deniz Tanrısı yanıt verdi: "Küçük büyüğe baktı mı onu tümüyle göremez. Büyük
küçüğe baktı mı onu açıklıkla ayırt edemez. En küçük, küçüklerin küçüğü
demek. En büyük, büyüklrin büyüğü demek. Elbette bu iki kavramın
kullanıldığı yerler farklıdır; ama her ikisinin de kullanılışı, şeylerin
öyleceliği ile sınırlıdır. Biçimi olmayan, sayısal olarak bölünemez.
Kapsanamayan, sayısal olarak ölçülemez. Bizim üzerinde söz edebileceğimiz,
ancak koskoca bir 'şey'dir. Bizim göz önüne getirebileceğimiz, ancak ufacık
bir 'şey'dir. 'Koskocamanlık' ve 'ufacıklık' kavramlarının kendileri ise,
sözün ve düşüncnin sınırını
Bu nedenle kutlu kişi insanlarla ilişkilerinde de başkasına karışmaz. İyilik
ettiği zaman buna karşılık istemez, kazanç peşinde koşmaz -ama kazanç
hırsının kölesi olanları da küçük görmez. Para ve mal için mücadele etmez
-ama sadaka verip vermemekle de uğraşmaz. İşini güven üstüne kurmaz -ama
gücüyle övünüp tutkuları yüzünden kötü yola düşenleri de kınamaz.
Tavırlanması çoğunluğunkinden farklıdır -ama bu farkı göstermez. Dışa
yönelik davranışlarında çoğunluğa uyar, gevezeleri ve riyakarları küçük
görmez. Dünyanın şeref ve hazineleri onu gururlandırmaz. Dünyanın utanç ve
aşağılamaları onu utandırmaz.
Çünkü bilir ki Evet ile Hayır arasında sınır çizgisi yoktur. Küçükle büyük
arasında sınır çizgisi yoktur. Derler ki, Tao'da olan adsız kalır ve en yüce
Te, Te'yi aramaz. Kutlu kişinin benliği yoktur. Yazgının bağları içinde
erişilebilecek en büyük yücelik budur.
İYİ VE KÖTÜ
Irmak Tanrısı sordu: "Şeylerin içinde ya da dışında, iyi ve kötünün
birbirinden ayrıldığı, büyük ile küçüğün birbiriyle sınırladığı yer
neresidir?"
Deniz Tanrısı yanıt verdi: "Tao açısından bakarsak, varlıklar iyi ya da
kötü, değildirler. Varlıkların kendileri açısından bakarsak, her şey kendi
kendini iyi ya da kötü diye değerlendirir. Toplumsal açıdan bakarsak, iyi ya
da kötü bireyin kendi benliğine değil, başkalarının değerlendirmesine bağlı
olur. Nicel görelik açısından bakarsak: Bir şeye yalnızca başka şeylerden
büyük olduğu için büyük deseydik, büyük olmayan şey kalmazdı. Bir şeye
yalnızca başka şeylerden küçük olduğu için küçük deseydik, küçük olmayan şey
kalmazdı: Gök ve Yer'in bir pirinç tanesi gibi küçük, bir kılın ucundaki
sıradağlar gibi büyük olduğunu görmek: Nicel görelik açısından söylenebileck
şey, işte bu. Nitelik açısından bakarsak: Salt bir niteliğin varlığından
ötürü varoluştan söz etseydik, var olan şey kalmazdı. Doğu ile batı
birbirinin karşıtıdır ama, birbirlerini yok etmezler. Nitelik açısından
söylenebilecek şey, işte bu. İyi ve kötüyü yargılama açsından bakarsak: Bir
şeye kendine iyi diyor diye iyi deseydik, iyi olmayan şey kalmazdı. Bir şeye
başka biri kötü diyor diye kötü deseydik, kötü olmayan şey kalmazdı.
İnsanlığın atası kutlu Yao da, kan dökücü Jie de kendilerine iyi,
birbirlerine kötü derler. İyi ve kötüyü yargılama açısından söylenebilecek
şey, işte bu.
Yao ve Shun tahttan feragat ettiler, yine de bu yüzden tahtları yıkılmadı.
Ji Guai da tahtından feragat etti, ama bununla devletinin yıkılmasına neden
oldu. Tang ve Wu tahtı ele geçirmek için savaştılar ve Çin ülkesinin hakanı
oldular. Ak Bey de tahtı ele geçirmek için savaştı, ama bu onun felaketi
oldu. Demek savaşmanın da, teslim olmanın da, Yao'nun da Jie'nin de, iyinin
de kötünün de zamanı vardır ve bunlara mutlak şeyler olarak bakılamaz.
Öküz başı ile kale kapıları yıkılır, ama onu duvar desteği olarak
kullanamazsın: Her işin kendine özgü aracı vardır. Koşu atının sırtında bir
günde binlerce fersah yol alırsın, ama onu bir tilki ya da sansar gibi fare
tutmakta kullanamazsın: Her türün kendine özgü yetenekleri vardır. Puhu kuşu
ve baykuş gecenin karanlığında pireleri bile avlayabilir, ama gün ışığında
kör kör bakar, burunları dibindeki dağı bile seçemezler: Her türün kendine
özgü doğası vardır.
Bu yüzden derler ki: Her kim ki yalnız Evet'i bilir, Hayır'ı tanımaz, düzeni
bilir, kargaşayı tanımaz, o Gök ve Yer'in yasalarından, dünyanın
kurallarından habersiz demektir. Bu, göğe bakarken ayağı altındaki yeri
unutmaya benzer. Yalnız Yang'a sarılıp, Yin'i bırakmak demek olur. Elbette
olmaz böyle şey. Yine de bunu savunan kişi, ya habersizdir dünyadan, ya da
yalancı!
Eski zamanların hükümdarları değişik yollardan bıraktılar tahtı. Tarihsel
hanedanlardan gelen hakanlar değişik biçimlerde izlediler birbirlerini. Kim
zamanının gereklerine uymaz, adet ve geleneklere aykırı giderse, ona zalim
ve despot derler. Kim zamanının kurallarına uyar, adet ve geleneklere ters
düşmezse, ona soylu ve yiğit derler. Boş ver bunlara, sevgili Irmak Tanrısı!
Kim görebilir iyi ile kötünün kapısını, büyük ile küçüğün evini?"
NE YAPMALI
Irmak Tanrısı sordu: "Peki şimdi ben ne yapmalıyım, ne yapmamalıyım? Kabul
ya da reddederken, alır ya da bırakırken neye göre davranmalıyım?"
Deniz Tanrısı yanıt verdi: "Tao iyi-kötü bilmez. Bunlar anlamsız
karşıtlıklardır. Yüreğini bunlara tutsak etme ki, kötürüm kalmayasın! O ne
azı bilir, ne çoğu -bunlar ancak bağışlayanların ve teşekkür edenlerin
sözleridir. Tek yanlı davranma ki Tao'dan ırak düşmeyesin! Adam kayırmak
nedir bilmeyen hükümdarlar gibi sert ol! Rahmetini paylaştırırken taraf
tutmak bilmeyen Toprak Tanrısı gibi dikkatli ol! Hiç bir alanı, hiç bir
ülkeyi dışında bırakmayan göğün yönleri gibi sonsuz ve sınırsız ol!
Her şeyi aynı sıcaklıkla kucakla -ayırmadan, kayırmadan! İşte budur
sonsuzluk, sınırsızlık. Her şeye eşit gözle bak -şu uzundur bu kısa demeden!
Tao son ya da başlangıç bilmez. Doğum ve ölüm ancak varlıklar içindir; onlar
bir boşalır, bir dolar, değişmeden duramaz, yetkin yüceliklerde kalamazlar.
Giden yıllar geri gelmez. Zamanın akışı durmaz. Çürüme ve yetkinlik, doyum
ve boşluk sonsuz bir döngüde birbirlerini izlerler. Bu, varlığa anlam veren
yöne işaret eder. Ve bizler buna bin bir türün düzeni deriz. Bin bir türün
düzeni, dörtnala giden bir ata benzer. Bir devinim yoktur ki varlıklar
dönüşüme uğramasın. Bir an yoktur ki, varlıklar değişmesin.
Ne yapayım, ne yapmayayım diyorsun? Yaşamı doğal akışına bırak!"
TAO
Irmak Tanrısı sordu: "Peki ama tüm bunlardan sonra Tao'ya ne gerek var
öyleyse?"
Deniz Tanrısı yanıt verdi: "Tao'yu kavrayan doğayı kavrar. Doğayı kavrayan,
güçler arasındaki dengeyi görür. Güçler arasındaki dengeyi gören, dış
dünyanın etkilerinden kurtulur. En yüce Te'ye sahip olanı ateş yakmaz, su
boğmaz, sıcak soğuk ona zarar vermez, avcı kuşlar, yırtıcı hayvanlar onu
parçalamaz. Bunu doğanın yasalarını küçümsemek gibi anlama: Bu yalnızca
demektir ki, o artık neyin huzur neyin tehlike getireceğini bilir. Acı
karşısında da, sevinç karşısında da sakin kalmayı bilir. Bir şeyi kabul ya
da reddederken özenli olmayı bilir. İşte bu yüzden bir şey zarar vermez ona.
Doğadan gelen içeride, insanlardan gelen dışarıda kalmalı. Te doğadan gelir.
Doğa ve insandan gelenin uyumlu olması gerekir ki, bu da doğadan gelir. Ve
varlığını Te'den alır. Buna varan kendinden geçmiş görünür. Oysa o, mutlak
zorunluluğa dönmüş ve hedefe ermiştir."
Irmak Tanrısı tekrar sordu: "Doğadan gelen nedir, insandan gelen nedir?"
Deniz Tanrısı yanıt verdi: "Öküzlerin, atların dört ayaklı olması
doğadandır. Atların başına koşum geçirmek, öküzlerin burnunu delip halka
takmak ise insandandır. Bu yüzden derler ki, insani etkisiyle doğaya zarar
vermeyen, bilinçli hedefleriyle yazgısına zarar vermeyen, kazanç hırsı ile
benliğine zarar vermeyen, gerçek özüne döner."
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın