Sanat Üzerine
Arthur Schopenhauer
Her istek, bir gereksinimden, bir yoksunluktan, bir acıdan doğar;
giderildiği zaman insan yatışır. Ama yatışmış bir kişiye karşılık, nice
yatışmamış ve duygunluğa erişmemiş insan vardır. Üstelik, istek uzun sürer,
gerekli olan şeylerin ardı arkası kesilmez; oysa duyulan haz, kısa ve
ölçülüdür. Yeryüzünde hiçbir şey yoktur ki, şu iradeyi yatıştırabilsin ya da
belirli bir biçimde olduğu yerde durmaya zorlayabilsin. Alınyazısından
kopardığımız herşey, dilencinin ayağı ucuna atılan paraya benzer: verilen
sadaka, duyduğu acıların sürüp gitmesini sağlayabilmek için, dilencinin
hayatını biraz daha uzatmaktan başka bir iş görmez. İşte bundan ötürü,
isteklerin ve iradenin boyunduruğu altında kaldığımız; varlığımızı, bizi
sıkıştırıp duran umutlara, acı çekmemize yol açan korkulara bıraktığımız
ölçüde, ne durup dinlenmek ne de mutluluk söz konusudur. İster bir amacı gerçekleştirebilmek için canla başla çalışalım, ister bir tehlikeden
sakınmak için çabalayalım, sonuç değişmez: iradenin istek ve gereklerinin
başımıza açtığı belalar ne biçim olursa olsun, hayatımızı berbat etmekten ve
acı çekmemize yol açmaktan başka bir sonuç vermez. Böylece, isteklerin
tutsağı olan insanoğlu, İksion'un çıkrığına ebediyen bağlanmıştır; bitimsiz
bir susuzluğun kemirdiği bir Tantalos'tur o. Ama kimi zaman, dış bir gerçek,
ya da iç uyumluluğumuz, bizi, bir an isteklerin bitimsiz selinden
kurtaracak; ruhu, iradenin boyunduruğundan sıyıracak, iradenin yöneldiği
nesnelerden uzaklaştıracak ve çevremizdeki varlıklar, istek ve umutlarımıza
değer şeyler olmaktan çıkarak hiç bir menfaat duygusuna yer verilmeden
düşünülebilen nesneler halinde görülecek olursa; o zaman isteklerin peşinden
giderek gerçekleştirmeye çalıştığımız ve hiç bir zaman ulaşamadığımız iç
rahatlığı boy gösterir ve huzur duygusunu bütün doygunluğuyla yaşarız.
Epiküros'un, iyiliklerin en iyisi ve tanrıların bahtlılığı olarak gördüğü
şey, işte bu acılardan kurtulma haliydi. Gerçekten de, böyle bir durumda,
bir an için de olsa, iradenin ağır baskısından kurtulmuş, isteğin
zorbalığından sıyrılmış oluruz; İksilon'un çıkrığı durur o zaman... Gün
batımının, bir saray penceresinden ya da bir hapishane parmaklığı ardından
görülmesinin önemi kalmaz.
*
* *
Katışıksız düşüncenin istek üzerindeki egemenliği; bu iç bağdaşıklık, her
yerde gerçekleşebilir. Küçük nesneleri, bunca nesnellikle görebilen ve
böylece düşüncelerinin ne kadar bağımsız olduğunu açıkça ortaya koyan o
eşsiz Hollandalı ressamları düşünelim. Bu resimlere bakan bir kimse,
duygulanmadan edemez. Bu önemsiz nesneleri, bunca dikkatle canlandırabilmesi
için, sanatçının ruhça ne kadar dingin ve yatışmış bir halde bulunması
gerektiğini düşünmekten alamaz kendini. Üstelik, kendisine dönünce, günlük
hayatının endişeleri ve istekleri yüzünden karmakarışık ve anlaşılmaz hale
gelen duyguları ile bu dinginliğe erişmiş ressamların ruh hali arasında ne
büyük bir fark olduğunu daha iyi görür.
*
* *
Nesnelerin çekiciliği, bize dokunmadıkları ölçüdedir. Hayat hiçbir zaman
güzel değildir; güzel olan, hayat üzerine yapılmış betimlemelerdir sadece.
Özellikle, şiirin ışığı bu görünüşleri aydınlatıp ışıttığı zaman ve
yaşamanın ne olduğunu bilmediğimiz gençlik yıllarında kavrarız bunu.
*
* *
Kaçamak esini yakalamak ve onu mısralara dökerek tenleştirmek, lirik şiirin
işidir. Lirik şairin dile getirdiği şey, insanlığın en iç varlığıdır. Geçip
gitmiş milyonlarca kuşağın ve gelecek kuşakların, belli koşullar içinde her
zaman duydukları ve duyacakları şeyleri dile getirmek ve onlara, aslına
uygun canlı bir anlatım kazandırmak şiirle kabildir. Şair, evrensel
insandır: bir insanın yüreğini kabartan bütün duygular, insan doğasının her
koşul içinde duyduğu ve ortaya koyabildiği bütün şeyler, ölümlü bir insan
oğlunun gönlünde yer etmiş olan ve oluşup duran bütün izlenimler, onun kendi
öz alanıdır. Bundan ötürü şair, şehveti de, mistik duyuşu da anlatabilir.
Angelus Silesius ya da Anacreon olabilir; trajediler ya da komediler
yazabilir. Yatkınlığına ya da ruhsal durumuna göre, soylu ya da bayağı
duyguları dile getirebilir. Soylu, yüce, ahlaktan yana, dindar, Hristiyan
olmasını; kısacası şu ya da bu olmasını ona kimse söylemez. Çünkü şair,
insalığın aynasıdır ve insanlığın ne duyduğunu, aslına uygun bir biçimde
gösterir insanlığa.
*
* *
Trajedinin eğilimi ve son amacı, bizi; razı olmaya yöneltmek, yaşama
iradesini olumsuzlayacak hale getirmek olduğu halde, komedi, bunun tam
tersine, yaşamaya yöneltir ve yüreklendirir bizi. Gerçi komedinin de, bütün
öteki hayat betimlenimleri gibi, gözlerimizin önüne bir yığın acıyı ve
iğrençliği serdiği doğrudur. Ama komedi, bütün bunları geçici kötülükler
gibi gösterir bize. Sonunda, hepsinin, neşe ile biten şeyler olduğunu, her
zaman yengi kazanan umutlar gibi görülmeleri gerektiği anlatılır. Bundan
başka, hayatın sayısız terslikleri arasından sadece gülünebilecek ve
neşelenmeye yol açacak yanları seçer. Böylece, koşullar ne olursa olsun,
sevincimizi ve iyimserliğimizi sağlamak ister. Bütün olarak ele alındığı
zaman, hayatın çok iyi olduğunu ve herşeyden önce, eğlenilecek garip bir
yanı bulunduğunu ileri sürer. Ne var ki, daha sonra neler olup bittiğini
görmemiz için, mutlu ve sevinçli bir olayla perdeyi kapamak gerekir. Oysa
trajedi, artık başka bir olayın ortaya çıkamayacağı biçimde sona erer.
*
* *
Müzik, hiçbir zaman fenomeni (görünüşleri) dile getirmez. Müziğin dile
getirdiği şey, bütün fenomenlerin iç özü ve kendinde varlığıdır; Yani
iradenin ta kendisidir. Bundan ötürü, müziğin belli bir neşeyi, şu ya da bu
hüznü, şu ya da bu tutkuyu, içrahatlığını dile getirdiği söylenmez. Müzikte
dile gelen şey, her çeşit ruhsal dürtünün ve koşulun dışındaki genel ve
soyut özdür. Ve müzikte, bu soyut özü, kolaylıkla ve eksiksiz bir biçimde
kavrarız.
*
* *
Melodinin yaratılması, insan duyarlığının ve iradesinin en derin sırlarının
keşfedilmesi, dahinin gerçekleştirdiği temel iştir. Dehanın çalışması,
burada her yerdekinden daha bağımsız, daha kendiliğinden, daha biliçsizdir.
Burada gerçek bir esin söz konusudur. Olumlu ve soyut şeylerin önceden
edinilmiş bilgisi, yani fikir, sanatın her alanında olduğu gibi, müzikte de
yetersizdir. Çünkü müzikçinin dile getirdiği şey, dünyanın en iç özü ve en
derin bilgeliktir. Müzik bunları kendisinin de kavrayamadığı bir dille
anlatır. Bu bakımdan, uyandığı zaman hakkında hiçbir şey bilmediği nesneler
üzerine sorulanlara şaşırtıcı cevaplar veren bir uyurgezere benzer. Müziğin
özü üzerine uzun zaman düşündükten sonra, artık, bu sanattan zevk duymanın
en tatlı bir haz olduğunu söyleyebilir ve bu hazzı tatmanızı öğütleyebilirim
size. İnsanın ruhunu daha dolaysız ve daha derin biçimde etkileyen bir başka
sanat yoktur. Çünkü hiçbir sanat, dünyanın gerçek özünü, müzik gibi dolaysız
ve derin bir biçimde dile getiremez. Güzel ve yüce melodiler duymak, ruhu
yıkamak gibidir; insanı bütün pisliklerden, bütün zavallılıklardan ve
bayağılıklardan arıtır.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın