Pascal ve Spinoza
Orhan Hançerlioğlu
XVii'nci yüzyıl düşüncesi Dekartçılığın egemenliği altındadır, Descartes'ın
metafiziği özellikle Port Royal manastırının tanrısal bahçelerinde
filizleniyor.
Piskopos Jansenius (1585-l638) şöyle demektedir: İnsan, yaratılışından
bozuk, günahlarla kirlenmiş, aşağılık bir
yaratıktır. Bu aşağılık yaratık kendi çabasıyla kendini kurtaramaz, onu
ancak tanrının bağış'ı {inayet, gratia)
kurtarabilir. Bunun için de tanrıya bağlanması ve oturup beklemesi gerekir.
Başkaca yapabileceği hiçbir
şey yoktur.
Gerçek erdem, temiz bir yürekle tanrıya bağlanmak ve onun bağışını
beklemektir. Tanrıya bağlanmayanlar
erdemsizdirler. Port Royal manastırında toplanan Janseıüstlerden biri de
Blaise Pascal'dir (1623-1662). Bilim
alanından başarılarla yola çıkan bu çok akıllı matematikçi, sonunda işi tam
bir mistikliğe dökmüştür.
Önceleri
aklına pek güvenirken sonra aklından da kuşkulanmaya başlayan Pascal bu
kuşkusuyla Descartes'tan ayrılmaktadır.
Descartes'la birlikte matematiği en kesin bilim saymakta, oysa matematiğin
de içinden çıkamayacağı
sorunlar
bulunduğunu, bu sorunların ancak gönül sezisiyle çözülebileceğini
söylemektedir. Bu açıdan Pascal, bir
şey
biliyorum, o da hiçbir şey bilmediğimdir diyen Sokrates'e yaklaşıyor. Ona
göre akıl tam gerçeğe varamaz, akıl
ülkesinin sınırlarının bittiği yerde gönül ülkesi başlar. Erdem, Tanrıya
bağlanan ve Tanrının bağışını
bekleyen
temiz bir gönüldür. Akıldan gelen bilgilerin ötesinde duygudan gelen
bilgiler vardır ki önemli olan da bu bilgilerdir.
Pascal de, Jansenius gibi, benin bilinmesini Tanrının bilinmesine bağlayan
Descartes düşüncesinin doğurduğu bir
sonuçtur. Ancak Descartes bu önermeye (kaziye) akıl yoluyla varıyordu.
Pascal gönül yoluyla varıyor. Sayıların kesinliklerinden bir sonuca
varamayan büyük matematikçi ve fizikçi Pascal, Düşünceler
(Pensees) adı
altında toplanan notlarında Tanrının büyüklüğünü belirtmek için insanın
küçüklüğünü tanıtlamaya çalışıyor. Hangi
yöne dönse karşılaştığı sonsuzluk, yücelik onu korkutmaktadır. Soruyor: Bu
sonsuzluğun içinde insanın değeri
nedir? Her şey bir hiçlikten çıkıp sonsuzluğa doğru sürüklenmektedir.
Eşyanın ne ilk nedenini ne de son ereğini
tanıyamamak umutsuzluğu içinde ancak gelip geçici birtakım belirtileri
seyretmekten başka ne yapabilir insan? Bu
akıl durdurucu akışı kovalamaya kimin gücü yetebilir? Öyleyse haddimizi
bilelim. Aklımızı yitiren bu
sonsuzluk,
Tanrı gücünün en büyük kanıtıdır.
Pascalın açısından alınınca, bir karınca için de bir yaban keçisinin Tanrı
sayılması gerekeceği düşünülebilir.
İnsan ancak bir şey bilebilir, diyor Pascal; yakında öleceğini. Bundan başka
hiçbir şeyi kesinlikle bilemez. Ölüme
karşı gözlerimizi kapamaya çalışmak neye yarar, gerçek şu ki, ister
açıklayalım ister açıklamayalım, bu
ölüm
hepimizi korkutmaktadır. Şu halde Tanrıya inanarak bu korkudan kurtulmak
daha karlı değil mi? Tutun ki
bir
kumar oynuyorsunuz, ya yazı atacaksınız ya tura. İkisinden birini seçmek
zorundasınız. Tanrının yokluğunu
seçerseniz bir iki geçici mutluluk elde edebilirsiniz, ama ömrünüz de ölüm
korkusu içinde kıvranmakla geçer.
Tanrının varlığını seçmek her bakımdan daha yararlıdır. Çıkarınızı
düşününüz.
Pascal bu düşüncesiyle bir çeşit faydacılık, pragmacılık yapmaktadır. John
Stuart Mill'den (1806-1873)
önce
faydalıdan yana olmak gerektiğini, William James'ten (1842-1910) önce pratik
işe yararlığı savunmaktadır. Kimi insanlar, diyor Pascal, en üstün iyiyi
başkalarına söz geçirmekte, kimileri bilimsel araştırmalarda, kimileri de
şehvette aramışlardır. Oysa, en üstün iyi, hiçbir küçülme ve kıskançlık
duymaksızın herkesin birden olabilendir.
Buysa Tanrıdır.
Pascal'ın açısından alınınca, Tanrının yerine güneşin, suyun, havanın da
konulabileceği düşünülebilir. Pascal, Düşünceler'inde şu sonuca varıyor:
Tanrının varlığı yolunda kanıt ve tanıtların sayısını artırmakla değil,
ruhumuzdaki tutkuların sayısını azaltmakla inana (iman) varmaya çalışınız.
Ey gerçeği yalnız aklın ışığıyla aramaya
kalkışan insanlar, sonunuz ne olacak? Ne siz bu felsefelerden
geçebiliyorsunuz, ne de onlar size gereken karşılığı
verebiliyorlar. O halde, ey kendini beğenmiş insanlar, kendi benliğinizin
kendiniz için nasıl bir aykırılık
(paradoks)
olduğunu biliniz. Ey beceriksiz akıl, zavallılığınızı anlayınız. Ey budala
doğa, susunuz. Biliniz ki insan insanlığın
sonsuzca üstüne yükselebilir. Gerçek değerinizin ne olduğunu Tanrınızdan
öğreniniz. Tanrının sesini dinleyiniz
(Pensees, üçüncü bölüm).
Cartesianisme (Renee Descartes'ın Latinceleştirilmiş adı Renatus
Cartesius'tur) yolunda yürüyen
Jansenistlerin
yanında vesilecileri (occasiona-listler) de anmak gerekir. Bu ad altında
toplanan düşünürler asıl nedeni
Tanrı
saymakta, öteki bilinen nedenleriyse vesile nedenler olarak görmektedirler.
Vesileci düşünürlerin başında, kendinden sonraki birçok düşünürleri
etkileyen Arnold Geulincx (1624- 1669) gelmektedir. Geulincx'e göre, siz
beni itmekle bana birkaç adım attırabilirsiniz ama, benim birkaç adım
atmamın asıl nedeni siz değilsiniz, Tanrıdır.
Siz bir vesilesiniz. Cisimler, sontular etkin olamazlar. Etkin olan sadece
sonsuzdur, Tanrıdır. Bizler
Tanrının
yaptıklarının seyircisiyiz, onun işlemlerinde hiçbir rolümüz yoktur. Kendi
kendimizi bile etkileyemeyiz. Erdem,
Tanrının düzenine boyun eğmektir. Bu boyun eğiş, Tanrının örneği olan akla
uygun davranmakla olur.
Başka bir deyişle, Geulincx, hem boyun eğmemizi istiyor, hem de bununla
yetinmeyerek, bu boyun eğişi aklımızla
yapmamızı öğütlüyor. Aklımız bu boyun eğişe karşı koyarsa ne yapmamız
gerektiğini bildirmediği gibi bu karşı
koyuşta aklın da bir vesile sayılacağını, asıl karşı koyanın Tanrı olması
gerektiği düşüncesi üstünde de durmuyor.
Bununla beraber Geaulinexin düşüncesi bir bakıma açıktır: Karşı koyan akıl,
akıl değildir.
Vesilecilerin bir ikincisi de Nicole Malebranche'tır (1638-1715).
Berkeley'le yaptığı bir görüşmenin heyecanından
ölen bu hasta düşünüre göre de erdem, Tanrı sevgisidir. Mutluluk bu
sevgidedir. Çeşitli varlıklar Tanrının birer
görünüşünden başka bir şey değildir, şu halde bütün istemlerimizin amacı
Tanrıdır. Her istek gerçekte bir
Tanrı
sevgisini taşır. Gerçeği ortaya koyacak, insanı Tanrıyla birleştirecek tek
yol dine uygun olarak yaşamak yoludur.
Dine uygun olarak yaşamak, aklımızdan çok inanımızı dinlemek demektir. Başka
yollardan yürüyüp eksik
ve aksak
bilgilerle oyalanmaktansa, ömrümüzü, birçok şeyleri hiç bilmeden geçirip
sonunda sonsuz olarak aydınlanmak çok
daha iyidir (De la Recherche de la Verite, altıncı kitabın son yaprağı).
Descartes'ın izinden yürüyen dinci düşünürlerin içinde erdemi kendine özgü,
özel bir biçimde tanımlayan
bir başka
düşünür de Pierre Bayle'dır (1647-1706). Bayle'a göre erdem, aklın aldığına
değil, aklın almadığına inanmaktır.
Akla uygun olana inanmak kolaydır, bunu herkes yapabilir. Güç olan, herkesin
beceremediği akla uygun
olmayana
inanabilmektir. Gerçek dincinin erdemi bu güç eylemde belirir. Tanrı
düşüncesini, bilimle, akılla bağdaştırmaya
çalışmak boşunadır. Bunlar hiçbir zaman bağdaşamazlar. Şu halde her birinin
alanını ötekinden ayırmak, birbirlerine karşı hiçbir üstünlük düşünmeksizin,
her birini kendi alanı içinde değerlendirmek gerekir. Aklın
gücü
kendi sınırı içindedir, bu sınırı aşamaz. Hiçbir bilimde gerçek bir kesinlik
yoktur. Buna karşı inanın da sınırı çizilemez, inan inanabildiğin kadar...
Her ikisi birbirlerine karşı da çelişiktir. İsteyen dilediği yolu tutsun.
Ben
kendi payıma her iki yolu birden tutuyorum, diyor Bayle.
TAP VE İSTE
Küçük bir çocuğun denize düştüğünü görünce hemen
atlayıp onu kurtarmaya çalışırsınız. Bu
davranışınız erdemli bir davranıştır. Yüzme bilmiyorsanız siz de
boğulabilirsiniz. Üstünüzdeki yeni elbise sırılsıklam olur. İçi para dolu
cüzdanınız denizin dibine düşebilir. Hiç değilse üşütüp hastalanabilirsiniz.
Şu
halde
erdeme uygun olan bu davranışınız akla aykırıdır. Öyleyse akıl karşısında
erdemin durumu nedir?
Bu sorumuzun karşılığını Baruch Spinoza'dan (1632-1677) alıyoruz.
Descartes'ın öldüğü yıl Spinoza on sekiz
yaşındaydı. Otuz bir yaşında ilk denemesini yayımlayacak, Descartes
düşüncesini açıklayacaktır. Descartes'ın
analitik geometri yöntemini gereği gibi uygulayarak, o kocaman Etika'sını
geliştirebilmek için önünde daha
on dört
yıl vardır. Oysa kırk beş yaşında ölecek, Etika'nın basıldığını
göremeyecektir. Engizisyondan kaçarak
Hollanda'ya
sığınan İspanyol Yahudisi soyundan bir göçmen ailesinin oğludur. Haham olmak
için yetiştirilmişse de düşünür
olmuş, havradan kovulmuştur. Spinoza'ya göre erdem, akla uygun davranmaktır.
Öyleyse akla uygunluğun ölçüsü
nedir? Bu soruyu karşılayabilmek için Spinoza düşüncesini biraz deşmek
gerekir. Spinoza, en geniş
anlamıyla
özgürlüğü (hürriyet) düşüncede bulmaktadır. Her şeyi anlamak özgür olmaktır.
Açık düşünceye kavuşan insanın
tutsaklığı (esaret) yok olur. İnsanlar bilmediklerinin tutsağıdırlar,
bilgiye erişince özgürleşirler. Şu halde erdemliliğimizin ölçüsü eşyayı
anlayışımızdadır, özgür oluşumuzdadır. Töresel bakımdan iyi, zekayı
geliştiren şey;
kötü, zekayı bulandıran şeydir. Erdem, güçlü olmaktır (erdem karşılığı olan
Latince virtus sözcüğünün başlangıçta
güç, kuvvet anlamına geldiğini hatırlayınız). Güçlü olmak için de özgür
olmak gerekir. Özgür olmak için de akla
uygun davranmak gerekir.
Spinoza bu düşüncesini tanıtlamak (ispat etmek) için önce tanımlamalarla
(tarif) işe girişiyor: İyi deyince, kesin
olarak bize yararlı olduğunu bildiğimiz şeyi anlıyorum. Kötü deyince, bir
iyiliğin tadını almakta bize engel olacağını bildiğimiz şeyi anlıyorum.
Sonra, önermelere (kaziye) başlıyor: İyi ya da kötü üstündeki bilgi,
kendisinden haberimiz oldukça bir sevinç ya da acı duygulanımından
(affection, tahassüs) başka bir şey
değildir.
Herkes kendi tabiatının kanunlarına göre iyi olduğunu sandığı şeyi zorunlu
olarak ister, kötü olduğunu sandığı şeyi
zorunlu olarak istemez. Birisi kendisine yararlı olan şeyi aramak, başka bir
deyişle kendi varlığını korumak için ne
kadar çok çabalarsa ve bunu başarmak için ne kadar gücü varsa, onun o kadar
erdemi var demektir. Kendi kendini
korumak çabası, erdemin ilk ve biricik temelidir. Kendi kendini koruma
çabasından önce gelen erdem tasarlanamaz.
Erdemle işlemek; aklın buyurduğu kurallara göre işlemek, yaşamak ve kendi
varlığını korumaktan (bu üç
şey birdir)
başka bir şey değildir ve erdemin bu temeline göre onun kendi yararını
araştırması gerekir. Kimse kendi varlığını
başka bir şey için korumaya çalışmaz. Akılla yaptığımız bütün çabalar ancak
anlamaya savaşır ve insan, aklını
kullanması dolayısıyla, ancak onu anlamaya götüren şeyin kendisi için
yararlı olduğunu bilir. Bizler ancak bizi
anlamaya götüren şeye iyi, ona engel olan şeye de kötü diyebiliriz. Aramızda
birleşik bir şey olmadıkça
hiçbir şey
bizim için iyi ya da kötü olamaz. Bir şey bizim tabiatımıza uygun olması
bakımından zorunlu olarak iyidir, bizim
tabiatımıza aykırı olması bakımından zorunlu olarak kötüdür. Daha sonra da
bu önermelerden şu sonuçlara varıyor:
Aklın ilkelerine (prensip) göre yaşamaklığımızdan ileri gelen iyilik yapma
isteğine dindarlık diyorum. İnsanı,
aklın
ilkesine göre, dostluk bağıyla başka insanlara bağlanmaya zorlayan isteğe
namusluluk diyorum. Aklın ilkelerine
göre yaşayan insanların övdükleri kimseye namuslu diyorum. Dostluk bağından
kaçınan ve ona aykırı
davranan
kimseye namussuz diyorum. Böylelikle, söylediklerimden, gerçek erdemle
güçsüzlük arasındaki fark, başka bir
deyişle gerçek erdemin aklın ilkelerine göre yaşamaktan başka bir şey
olmadığı ve güçsüzlüğün de ancak insanın
kendi dışında olanlarca yönetilmesine kendini bırakmasından başka bir şey
olmadığı kolayca anlaşılır.
Spinoza, aklın ilkelerini de şöyle anlatıyor: Aklın ilkesi, insanın kendi
kazancını ve kendine yararlı olan
şeyi
araştırmasıdır. Akıl, tabiata aykırı hiçbir şey istemez. O halde o, herkesin
kendi kendisini sevmesini, kendi iyiliğini
istemesini, gerçekten kendisine yararlı olan şeyi aramasını, onu daha çok
yetkinliğe götürecek olan
şeylere
yönelmesini, kendi varlığını korumasını buyurur. Erdemin temeli, insanın
kendi varlığını korumak için yaptığı
çabadan başka bir şey değildir ve üstün mutluluk insanın ancak kendi
varlığını korumasından ibarettir. Dışımızda
bize yararlı olan şeyler vardır, varlığımızı korumak için gereksediğimiz bu
şeyleri de istemeliyiz. Yan yana gelen iki
insan, ayrı ayrı iki insandan iki kat daha güçlüdür. Şu halde insana
insandan daha yararlı bir şey yoktur. Öyleyse
insanlar, bütün tenlerin tek ten, bütün nefislerin tek nefis olacak biçimde
birleşmesinden başka bir şey
istemezler.
Böylece birleşince kendi varlıklarının korunması için birleşik çabada
bulunurlar, birleşik yararları olan şeyi aynı
istekle araştırırlar. Bundan şu sonuç çıkar ki, akılla yönetilen insanlar,
aklın ilkelerine göre kendi kazançlarını
araştıran insanlar başkalarına olmasını istemedikleri şeyi kendilerine de
istemezler ve bunun içindir ki
onlar
adaletli, sadık, namusludurlar (Etika, dördüncü bölüm, XViii'nci önermenin
scholie'si). Spinoza'ya göre, insanın
kendi
çıkarını ve kendine yararlı olan şeyi araştırmasını gerektiren aklın bu
ilkelerini dindarlığın ve erdemin temeli değil
de, tersine, dinsizliğin ve erdemsizliğin temeli sananlar aldanmaktadırlar.
Erdem, insanın kendi varlığını
koruması
için en yararlı şeydir ve hiçbir şey insanın varlığını korumak bakımından
ondan daha yararlı değildir. Erdem, işte
bunun için, bütün insanlarca istenmelidir.
Şu halde denize düşen küçük bir çocuğu kurtarmak için elbisenizin
ıslanmasını, cüzdanınızın denizin dibine
düşmesini, hastalanmayı, boğulmayı göze alarak hemen atlamalısınız. Çünkü
siz de denize düşerseniz sizin için de
atlamaları gerekir. Başkalarına olmasını istemeyeceğiniz şeyi kendiniz için
de istemeyeceğinize göre,
kendiniz için
istediğinizi başkaları için de isteyeceksiniz. Bu türlü davranış, akla
aykırı bir davranış değil, Spinoza'ya göre akla
uygun bir davranıştır. Sonunda gene kendi çıkarınız söz konusudur.
Akla uygun davranmak, tabiatımızın zorunluğundan çıkan şeyleri yapmaktan
başka bir şey değildir, diyor
Spinoza.
Şu halde akıllı insanlar acı duymazlar, kimseye acımazlar, pişman olmazlar.
Aklın ilkelerine göre yaşayan
bir
insanda bütün bunlar kötüdür, yararsızdır, işleme gücünü azaltır. İnsan,
erdeminin elverdiği kadar, iyi işlemeye ve
sevinç duymaya çalışmalıdır. Spinoza, önce, şu gerçeği ortaya atıyor: Öz
varlıkta (nefis) özgür bir irade yoktur. Öz
varlığın bir şeyi ya da başka bir şeyi istemesi, nedenle (sebep)
gerektirilmiş olup o neden de başka bir nedenle
gerektirilmiştir ve bu sonsuz olarak böyle gider (Etika, ikinci bölüm,
önerme XLViii'nci).
Descartes'cı Spinoza'yı Descartes'tan ayıran özellik, bu zorunluğu Tanrıya
kadar götürmesidir. Spinoza,
bu açıdan,
eski Yunan düşünürleriyle birleşiyor. Tanrı da (eski Yunan'da Tanrılar da)
bu zorunluğa bağlıdır. Descartes bütün
bilgilerin temelinde Tanrı özgürlüğünü buluyordu Descartes'a göre gerçek
özgürlük Tanrıdaydı, Tanrı
isteseydi
başka türlü olabilirdi. Spinoza'nın doğa Tanrısıysa zorunlu olarak vardır ve
her şeyi, özgür iradesiyle değil, tabiatından gelen bir zorunlukla
belirlemiştir.
Spinoza, bu düşüncesini, Etika'nın birinci bölümüne yazdığı ekte şöyle
açıklıyor: İnsanlar, kendi isteklerini güden
nedenleri bilmedikleri için, kendilerini özgür sanırlar. Çevrelerindeki her
şeyin de kendileri için yapıldığını kafalarına koymuşlardır. Bundan ötürüdür
ki, kendi özgürlüklerine benzer güçlü bir özgürlüğün, hep kendilerini
düşünüp kendileri için çalıştığına inanırlar. Bu üstün varlığın ne
kendisini, ne nedenini, ne düşünce biçimini
bilirler. Bundan ötürüdür ki ona, kendi biçimlerini; kendi nedenlerini,
kendi düşüncelerini yakıştırırlar. Bunca,
birbirinden ayrı görünen, tapınışların özeti budur. Bütün bu yanılmaların
zorunlu sonucu olarak da, ona tapmakla,
onu hoşnut ettiklerini sanırlar. Doymak bilmez hasisliklerini doyurabilmek
için bütün doğayı hizmetlerinde kullanmak isteğindedirler. Tanrı da, elbet,
onların hizmetinde olacaktır. Tapmak, gerçekte, hizmete
çağırmaktır. Bu
yanlış ön düşüncenin (prejuge, peşin yargı, boş inan) zorunlu sonucu da,
onları ereksel nedenselliği (gai illiyet)
aramaya sürüklemiştir (daha açık bir deyişle, insan kafasına takılan
gereksiz soru şudur: Bütün bu olup bitenlerin
gayesi nedir acaba?). Eh, bu erek, insanların mutluluğu olmalıydı her halde.
Böylesine bir ön düşünceden
doğacak
metafiziği düşünün artık. İnsanlar, kendi mutlulukları için doğada
buldukları birçok şeylerin yanında canlarını
sıkan fırtınalar, yer depremleri, hastalıklar, kötülükler gibi birçok
şeylere de rastladılar. Ya bunlar nedendi?..
Bunlar da Tanrılara gerekli saygının gösterilmediği zamanlarda oluyordu her
halde. Kısır döngüye (daire-i faside)
girilmişti bir kez. Tap ve iste. Tapınmanı çoğalt ve isteğini artır. Deney,
durup dinlenmeksizin bu yanlış
uslamlamalara karşı kendini gösterdiği ve her gün milyonlarca örnekle
iyilikler ve kötülükler sofularla sofu olmayanların başına aynı oranda
geldiği halde, insanlar kendilerini bu peşin yargılarından kurtaramazlar.
Tanrıları,
içinden çıkılmaz bir çelişmeyle hem iyi hem kötü saymak, daha akla uygun bir
sistem kurmaktan kolay geldi. Buysa,
insanları, Tanrı yargısının sonsuz derecede insan aklının üstünde bulunduğu
kuramını yerleştirmeye götürdü. Eğer,
şeylerin-ereksel nedenselliğini bir yana bırakarak özlerini ve özelliklerini
göz önünde tutan matematik bilimler,
insanlara doğru yolu göstermeseydi bu karanlığın içinde boğulup gitmek işten
bile değildi. Gerçekte,
ereksel
nedensellik bir kuruntudan ibarettir. Doğa, belli bir ereğe göre değil,
tabiatından gelen bir zorunluktan ötürü
davranır.
Spinoza'ya göre Tanrı, doğa demektir. Doğa, var olmak için kendinden başka
bir şeyi gereksemeyen
şeydir. Her
şey, bu tek varlıktan zorunlukla meydana gelmiştir. Zorunluk, doğanın
tabiatında vardır ve doğa ne yapmışsa bu
zorunluktan ötürü yapmıştır. Özgürlük yoktur. Spinoza gibi matematiksel bir
kafanın bu sonuçla yetinemeyeceği
açıktır. Nitekim Etika adlı ünlü yapıtının son bölümü şu başlığı
taşımaktadır: Aklın gücü ya da insanın
özgürlüğü
üstüne... Spinoza bu bölüme şöyle başlıyor: Sonunda, Etika'nın insanı
özgürlüğe götüren yolu inceleyen
bu
bölümüne geçiyorum. Bu bölümde aklın gücünü anlatacağım. Aklın,
duygulanımlar (affection, teessür, tahassüs)
üstünde ne yapabileceğini, özgürlük ya da öz varlığın üstün iyiliğinin
(beatitude) ne olduğunu göstereceğim.
Burada, bilgili kişinin bilgisiz kişiye ne kadar üstün olduğunu göreceğiz.
Aklın yetkinleştirilmesi ve vücudun
korunması tıbbın işidir. Benim yapacağım sadece aklın, duygulanımları
dizginleyebilmek için ne kadar gücü
bulunduğunu göstermektir. Önceki bölümlerde bu gücün salt (mutlak) bir güç
olmadığını göstermiştim.
Spinoza'nın bu sözlerinde altını çizeceğimiz gerçekler şunlardır:
1- İnsanın özgürlüğü, aklın gücünde belirir.
2- Aklın gücü, bilgiyle gerçekleşir.
3- Aklın gücü, salt (mutlak) bir güç değil, bağıntılı bir güçtür.
Karşıt bir düşünce olarak, burada,Spinoza'nın da yaptığı gibi, stoacıları
kısaca anmak yararlı olacaktır: Salt
zorunlukçu olan stoacılar, duygulanımların salt irademize bağlı olduğunu
ilerisürmüşlerdi. Onlara göre, irademiz
vücudumuzu eğitebilir, duygulanımlarımıza kesin olarak egemen olabilirdi.
Nitekim stoacı köle Epiktetos, bacağını
kıran efendisine, yüzünü bile buruşturmadan, bu kadar oynarsan bacağımı
kırarsın dememiş miydim? diye mırıldanmıştı.
Spinoza, haklı olarak, bu düşüncenin karşısındadır. Duygulanımlarımıza böyle
bir güçle egemen olmamız mümkün
değildir (Epiktetos'un acı duymaması değil, duyduğu acıyı belli etmemesi
başka bir konudur). Bu arada
Descartes'ın
da, stoacıların bu görüşünü desteklediğini, kayıtsız irademizin salt gücünü
kanıtlamaya çalıştığını
hatırlayalım.
Descartes, özgürlüğümüzü bu irade gücümüze bağlıyordu. Özgürdük, çünkü
irademiz tasdik edebildiği gibi
ret de
edebilirdi. Bunda, sınırsız olarak, serbestti. Spinoza'ysa, ondokuzuncu
yüzyılda doğrulanacağı gibi, böylesine bir
özgürlüğe hiçbir zaman erişemeyeceğimiz kanısındadır. Spinoza bu doğru
sonuca kendi yöntemiyle
(Descartes'ın yöntemi)
varmıştır ve irademizin tasdik ya da ret işinde belirleyici koşulların
oynadığı önemli rolü bilmemektedir. Pek derinden ve yetkiyle kavradığı tek
şey, doğal zorunluktur.
Spinoza, ünlü yapıtının beşinci bölümünün iii'ncü önermesinde, insan
özgürlüğünü işlemeye başlıyor: Pasif bir hal
olan duygulanım, bulanık bir düşüncedir. Biz, bu duygulanımdan açık seçik
bir düşünce elde edersek, bu düşünceyi, aklımızla o duygulanımdan ayırmış
olacağız. O halde, biz bir duygulanımı ne kadar çok tanırsak, o
duygulanım o kadar egemenliğimiz altına girmiş olacaktır.
Aynı bölümün Vi'ncı önermesinin scholie'sinde de şu pek önemli sonuca
varmaktadır: Şeylerin zorunlu olduğu
bilgisine, daha açık seçik bildiğimiz tikel şeylerde ne kadar çok
rastlarsak, öz varlığın (nefis) duygulanımlar üstündeki gücü de o kadar
büyük olur. Gündelik deneyin bize gösterdiği budur. Nitekim, kaybolan bir
maldan
dolayı duyduğumuz acının, onu korumanın bizce mümkün olmadığı bilgisiyle
yumuşadığını görmekteyiz. Spinoza,
sağlam bir yolda yürümektedir: Özgürlük, zorunluğun bilgisini gün yüzüne
çıkarmaktadır. İnsan, özünü anlamadığı
nedenlerin kölesidir. Bu nedenleri bilirse, bilgiyle davranır ve özgürleşir.
İrade, akıldan başka bir şey
değildir: Aklı
da akıl eden bilgidir. Aklın dışında olarak düşünülen irade özgürlüğü boş
bir kuruntudur. Seçmek zorunda bulunduğumuz
için seçeriz. Önemli olan, neyi seçmek zorunda bulunduğumuzu açık seçik
bilmemizdir. Bu gerçeği,
Sokrates, verdiği bir örnekle, aydınlatmıştı: Sonraki acıyı bilmeyen
bilgisiz yakın mutluluğu seçer, yarasına bıçak
vurdurmaz. Sonraki mutluluğu bilen bilgili yakın acıyı seçer, yarasına bıçak
vurdurur. Her ikisi de, seçimlerinde,
zorunluğun peşinden gitmektedirler. Ancak, bilgidir ki gerçek zorunluğu
sahtesinden ayırabilir. Bilgisizin
zorunluğu mutsuzluğa, bilgilinin zorunluğu mutluluğa ulaştırır. Yarasına
bıçak vurdurmazsa öleceğini ya da yarasına bıçak vurdurursa kurtulacağını
bilmeyen bilgisizin zorunluğu, elbette, bıçağın vereceği acıdan kaçmak
olacaktı. İşte bu bilgidir ki kişiyi özgür kılar, zorunlu olaylara egemen
yapar. Bu seçim, hiçbir zaman, bilgisiz bir
iradenin keyfine göre gerçekleşmemiştir. Kayıtsız irade gibi görünenin
altında, her zaman, bir zorunluk yatmaktadır.