Modern Sömürgecilik Teorisi
Karl Marks
EKONOMi POLiTiK, biri üreticinin kendi emeğine, diğeri başkalarının emeğinin
kullanılması ilkesine dayanan çok farklı türden iki özel mülkiyet şeklini
birbirine karıştırmaktadır. Bunlardan ikincisinin yalnızca doğrudan
birincisinin antitezi olmakla kalmayıp, mutlaka onun mezarı üzerinde boy
attığını da unutmaktadır. Ekonomi politiğin yurdu Batı Avrupa’da, ilkel
birikim süreci, aşağı yukarı tamamlanmış bulunmaktadır. Burada, kapitalist
rejim, ya doğrudan bütün ulusal üretim alanını egemenliği altına almıştır,
ya da ekonomik koşulların henüz tam gelişmediği yerlerde, eski üretim
tarzına bağlı olmakla birlikte, [sayfa 784] yavaş yavaş çözülmekte olan bu
üretim tarzıyla yanyana yaşamaya devam
7O Biz, burada, gerçek sömürgeleri, serbest göçmenlerin yerleştikleri bakir
toprakları ele alıyoruz. Birleşik Devletler, ekonomik anlamda, bugün bile
ancak Avrupa’nın bir sömürgesidir. Ayrıca bu kategoriye, köleliğin
kaldırılması ile daha önceki koşulların tamamıyla değişmiş olduğu eski
plantasyonlar da girer.
eden toplum katlarını hiç değilse dolaylı olarak denetleyecek durumdadır.
Gerçekler, ideolojisinin yüzüne ne kadar yüksek sesle haykırırsa, ekonomi
politikçi, bu hazır bulduğu sermaye dünyasına, kapitalizmöncesi dünyadan
devraldiği hukuk ve mülkiyet kavramlarını, o kadar büyük bir çaba ve tatlı
dillilikle uygulamaktadır. Sömürgelerde durum başka türlüdür. 0rada, her
yerde; kapitalist rejim, kendi emek koşullarını, kapitalisti değil,
kendisini zengin etmek için kullanan üreticinin direnişiyle çarpışmaktadır.
Birbiriyle taban tabana karşıt bu iki ekonomik sistem arasındaki çelişki,
pratikte, kendisini bir savaşım ile ortaya koyar. Anayurdun gücüne sırtını
dayayan kapitalist, üreticinin kendi bağımsız emeğine dayanan üretim ve mülk
edinme tarzlarını yolunun üzerinden zorla temizler. Sermaye dalkavuğu
ekonomi politikçiyi, anayurtta, kapitalist üretim tarzı ile bunun karşıtının
teorik özdeşliğini öne sürmeye zorlayan aynı çıkar düşüncesi, onu,
sömürgelerde, bu karşıtlığı itiraf etmeye, iki üretim tarzının uzlaşmaz
karşıtlığını yüksek sesle ilın etmeye zorlar. Bu amaçla, emekçiler
mülksüzleştirilmeden ve buna uygun olarak üretim araçları sermayeye
dönüştürülmeden, emeğin toplumsal üretme gücünün gelişmesinin, elbirliğinin,
işbölümünün, geniş ölçüde makine kullanımının vb. olanaksızlığını
tanıtlamaya kalkışır. Sözde ulusal zenğinlik adına ve yararına, halkı
sefilleştirecek yapay yolların araştırılması peşindedir. işin burasında,
büründüğü o mazur gösterme zırhı, çürümüş ağaç kabuğu gibi parça parça
dağılır. E. G. Wakefield’in büyük meziyeti, sömürgeler71 konusunda yeni bir
şey keşfetmesi değil, ama anayurttaki kapitalist üretim koşullarının
gerçeğini buralarda keşfetmiş olmasıdır. Himaye sisteminin, başlangıçta,72
anayurtta yapay olarak kapitalist imal etme girişiminin olması gibi,
ingiltere’de bir süre Parlamento yasaları ile yürütülmeye çalışılan
Wakefield’in sömürgecilik teorisi de, sömürgelerde, ücretliişçi imal etmeye
yönelmiş bir girişimdi.
0, buna, “sistemli sömürgecilik” adını veriyor.
Her şeyden önce Wakefield, sömürgelerde ücretli işçi, kendi [sayfa 785]
özgür iradesi ile kendisini satmak zorunda bulunan başka bir insan yoksa,
para, geçim araçları, makineler ve diğer üretim araçları mülkiyetinin, bir
adama, henüz bir kapitalist damgası vurmadığını keşfetti. 0, sermayenin bir
şey olmayıp, şeylerin aracılığı ile kişiler arasında kurulan toplumsal bir
ilişki olduğunu keşfetmişti.73 Bay Peel’in, 50.000
71 Wakefield’in modern sömürgecilik konusundaki birkaç görüşü, fizyokrat
Mirabeau Baba ve hatta çok daha önce ingiliz iktisatçıları tarafından
tamamıyla sezilmiştir.
72 Sonraları bu, uluslarası rekabet savaşımında geçici bir zorunluluk halini
almıştır, ama nedeni ne olursa olsun sonuçları aynıdır.
73 “Bir zenci, bir zencidir. Ancak belirli koşullar altında bir köle
durumuna gelir. Bir pamuk eğirme makinesi, pamuk eğirme makinesidir. Ancak
belirli koşullar altında, sermaye durumuna gelir. Bu koşullardan koparıldı
mı, artık sermaye değildir, tıpkı altının kendi kendine para olmaması ya da
şekerin, şeker fiyatı olamaması gibi. ... Sermaye de bir toplumsal üretim
ilişkisidir. Bir burjuva üretim ilişkisi, burjuva toplumunun üretim
ilişkisidir.” (Karl Marx “Lohnarbeit und Kapital, N. Rh. Zeitung”.)
sterlin değerinde üretim ve geçim aracıyla birlikte, ingiltere’den kalkıp,
ta Batı Avustralya’da Swan nehrine gitmesine acır. Bay Peel, ayrıca,
beraberinde erkek ve çocuk 3,.000 kişilik bir işçi sınıfı götürecek kadar da
ileri görüşlüydü. Gideceği yere varınca, “Bay Peel’in yanında, yatağını
yapacak ya da nehirden su taşıyacak bir uşak bile kalmamıştı.”74 Zavallı Bay
Peel, her şeyi önceden düşünmüştü de, ingiliz üretim tarzlarını Swan nehrine
taşımayı akıl edememişti!
Wakefield’in aşağıdaki keşiflerinin anlaşılması için iki noktayı
belirtelim: Üretim ve geçim araçlarının, ilk üreticinin mülkiyetinde kaldığı
sürece sermaye olmadıklarını biliyoruz. Bunlar, ancak, aynı zamanda,
emekçiyi hem sömürme ve hem de boyunduruk altına alma aracı olarak hizmet
ettikleri zaman, sermaye halini alırlar. Ama onlardaki bu kapitalist ruh,
ekonomi politikçinin kafasında, maddi özleri ile o kadar sıkı sıkıya
kaynaşmıştır ki, o, bunlara, her durumda ve hatta tam tersi oldukları zaman
bile sermaye adını verir. Bu, Wakefield’de de böyledir. Üstelik: üretim
araçlarının, kendi hesaplarına çalışan pek çok bağımsız emekçinin bireysel
mülkiyeti halinde parçalanmasına, sermayenin eşit olarak bölünmesi der.
Ekonomi politikçinin, feodal hukukçudan farkı yoktur. Bu hukukçu da, salt
parasal ilişkilere, feodal hukuğun sağladığı yaftaları yapıştırdı.
“Eğer” diyor Wakefield, “toplumun bütün üyeleri, sermayenin eşit kısımlarına
sahip olsalardı ... hiç kimse kendi elleriyle kullanabileceğinden fazla
sermaye biriktirme dürtüsüne sahip olmazdı. Toprak sahibi olma tutkusunun,
ücretle tutulabilecek bir emekçi sınıfın varlığını engellediği yeni Amerikan
sömürgelerinde durum bir dereceye kadar böyledir.”75 Bu nedenle, emekçi,
[sayfa 786] kendisi için biriktirebildiği sürece —bunu, ancak, üretim
araçlarının sahibi olarak kaldığı sürece yapabilir— kapitalist birikim ve
kapitalist.üretim tarzı olanaksızdır. Bunlar için mutlaka gerekli olan bir
ücretliemekçiler sınıfı bulunmamaktadır. Bu durumda, öyleyse, eski Avrupa’da
emekçinin, kendi emek koşullarından yoksun bırakılması, yani sermaye ile
ücretliemeğin birarada varlığı nasıl mümkün oldu? Oldukça özgün türden bir
toplumsal sözleşme ile. “insanoğlu, sermaye birikimini hızlandırmak için”,
kuşkusuz Adem’den beri varlığının tek ve son amacı olarak hayalinde
beslediği “basit bir yöntemi benimsedi: bunlar kendilerini, sermaye ve emek
sahibi olarak ikiye böldüler. ... Bu bölünme, bir uyum ve birleşmenin
sonucuydu.”76
Tek sözcükle: büyük insan kitlesi, “sermaye birikimi” onuruna, kendisini
mülksüzleştirdi. Şimdi insan, bu fanatikçe kendini yadsıma içgüdüsünün,
böyle bir toplum sözleşmesinin hayal alanından gerçek ıleme geçirebileceği
insanlarla koşulların ancak varolabileceği sömürgelerde, özellikle etkili
olabileceğini düşünebilir. Ama eğer öyleyse, kendiliğinden ve düzenlenmemiş
ve sömürgeciliğin yerine, onun tam karşıtı olan “sistemli sömürgecilik”
niçin gerekli görülüyor? Ama —ama— Amerikan Birliğinin kuzey devletlerinde,
halkın ondabirinin bile, ücretliemekçiler tanımı içine girebileceği
kuşkuludur. ... ingiltere’de ... emekçi sınıf halkın büyük kısmını
oluşturur.”77 Ayrıca, sermayenin zaferi için, emekçi insanlıkta kendini
mülksüzleştirme dürtüsü o kadar azdır ki, Wakefield’e göre, kölelik,
sömürgeci zenginliğin biricik doğal temelidir. Ne var ki, o kölelerle değil;
özgür insanlarla iş görmek zorunda olduğu için, onun sistemli sömürgeciliği
yalnızca pis aller’dir.* “Saint Domingo’ya yerleşen ilk ispanyollar, hiç
ispanyol emekçi bulamadılar. Ama, emekçi olmaksızın sermayeleri yokolup
giderdi ya da en azından, herbirinin kendi elleriyle kullanabileceği küçük
küçük parçalara bölünürdü. ingilizlerin kurdukları son sömürgede —Swan River
sömürgesi— bu, fiilen böyle oldu: burada, sermayeyi kullanabilmek için
gerekli emekçi yokluğundan, büyük bir sermaye, tohum, araç ve hayvan sürüsü
yokoldu ve hiç kimse kendi elleriyle [sayfa 787] kullanabileceğinden fazla
sermayeyi elde tutmadı.”78
Halk yığınlarının topraktan mülksüzleştirilmesinin, kapitalist üretim
tarzının temelini oluşturduğunu görmüş bulunuyoruz. Oysa bunun tersine özgür
bir sömürgenin temeli şudur: toprağın büyük kısmı hılı kamu mülkiyetidir ve
bu nedenle her göçmen, daha sonra geleceklerin aynı şeyi yapmalarını
engellemeyecek şekilde, bunun bir kısmını özel mülkü ve kişisel üretim aracı
haline getirebilir.79 Hem sömürgelerdeki gönencin ve hem de kökleşliş
düşkünlüğün —sermayenin yerleşmesine karşı çıkışın— sırrı, işte buydu.
“Toprağın ucuz, herkesin özgür ve dileyen herkesin kendisi için kolayca bir
parça toprak edinebileceği yerde, emekçinin üründeki payı bakımdan emek,
yalnız pahalı olmakla kalmaz, ne fiyata olursa olsun toplu emek bulmak da
güçleşir.”80
Sömürgelerde emekçinin, üretim araçlarından ve kökleri olan topraktan
ayrılmaları diye bir durumun henüz sözkonusu olmaması, ya da tektük veya pek
sınırlı ölçülerde görülmesinin yanısıra, ne tarım sanayiden ayrılmış ve ne
de köylülüğün kırsal ev sanayii yokedilmiştir. Bu durumda, sermaye için iç
pazar nereden sağlanacaktır? “Köleler ile bunların, sermaye ile emeği belli
işlerde biraraya getiren patronları dışında, Amerikan nüfusunun hiç bir
kesimi, yalnızca tarımla uğraşmaz. Topraklarını işleyen özgür Amerikalılar,
daha başka birçok işler yaparlar. Kullandıkları eşyalar ile araçların bir
kısmını, çoğu zaman kendileri yaparlar. Kendi evlerini çoğu kez kendileri
yaptıkları gibi, emeklerinin ürününü de, ne kadar uzak olursa olsun, pazara
kendileri götürürler. iplik eğirir,
* En kötü olasılık. ç
79 “Sömürgeciliğe konu olabilmesi için, toprağın, yalnız boş ve ekilmemiş
olması yetmez, özel mülkiyete dönüştürülebilir, kamu mülkiyeti altında
olması da gerekir.” (I.c., v. İİ, s.
kumaş dokurlar; sabun ve mum yaptıkları gibi, çoğu zaman kendi
kullanacakları ayakkabılar ile elbiseleri de kendileri yaparlar. Amerika’da
toprağın işlenmesi, çoğu kez, demircinin, değirmencinin ya da bakkalın
ikinci bir işidir.”81 Böylesine garip insanlar içinde, kapitalistler için,
“perhiz alanı” nerededir?
Kapitalist üretimin büyük güzelliği şuradıdır: yalnız ücretli işçiyi
durmadan ücretli işçi olarak yenidenüretmekle kalmaz, aynı zamanda, sermaye
birikimiyle orantılı olarak daima bir [sayfa 788] nispi ücretli işçi
artınüfusunu da üretir. Böylece, emeğin arz ve talep yasası doğru çizgi
üzerinde tutulur, ücret salınımları, kapitalist sömürü için doyurucu
sınırlar içersine alınır ve ensonu, emekçinin kapitaliste toplumsal
bağımlılığı, bu vazgeçilmez koşul güvenceye alınmış olur; anayurtta kurnaz
ekonomi politikçinin, alıcıyla satıcı arasında, yani aynı derecede bağımsız
iki meta sahibi, metasermaye sahibi ile metaemek sahibi arasında serbest bir
sözleşme şeklinde gösterdiği bu ilişki, aslında, tam bir bağımlılık
ilişkisidir. Ama sömürgelerde bu güzel hayal yıkılır. Burada mutlak nüfus,
anayurda göre çok daha büyük bir hızla artar, çünkü pek çok emekçi, bu
ıleme, hazır yetişmiş insan olarak adımını atar, ama emek pazarı gene de
daima gerektiği kadar dolu değildir. Emeğin arz ve talep yasası,
parçalanmıştır. Bir yandan eski dünya, durmadan, sömürmeye ve “perhiz”e
susamış sermaye yatırır, öte yandan, ücretliemekçinin ücretliemekçi olarak
düzenli yenidenüretilmesi, çok münasebetsiz ve kısmen de aşılamayan
engellerle karşılaşır. Sermaye birikimine oranla sayıca daima fazla
ücretliemekçi üretimine ne olmuştur? Bugünün ücretliişçisi, yarının kendi
hesabına çalışan bağımsız köylüsü ya da zanaatçısıdır. Emek pazarından
çekilmiştir, ama işevine de girmemiştir. Ücretliemekçilerin, sermaye yerine
kendi hesabına çalışan, kapitalist beyler yerine kendilerini zenginleştiren
bağımsız üreticilere sürekli dönüşümü, kendi bakımından, emek pazarının
koşulları üzerinde çok olumsuz etkiler yapar. Yalnız ücretliemekçinin sömürü
derecesi, aşırı ölçüde düşük olmakla kalmaz. Ücretliemekçi bağımlılık
ilişkisi ile birlikte, üstelik, perhizci kapitaliste olan bağımlılık
duygusunu da kaybeder. işte size, bizim E. G. Wakefield’in bu kadar yiğitçe,
böylesine dokunaklı ve veciz biçimde çizdiği uygunsuzluklar tablosu.
Ücretliemek arzı, ne sürekli, ne düzenli, ne de yeterlidir diye yakınıyor.
“Emek arzı, daima, sadece küçük değil, güvensiz ve belirsizdir de.”82
“Kapitalist ile emekçi arasında bölüşülen ürün büyük olduğu ölçüde, emekçi
de o ölçüde büyük bir pay almakta ve o hızla, o da kapitalist olmaktadır.
... Ömürleri uzun olanlardan bile, çok azı, çok büyük ölçüde servet
yığabilir.”83 Emekçiler açık bir şekilde, kapitalistin, emeklerinin büyük
bir kısmının [sayfa 789] karşılığını vermekten kaçınmasına gözyummuyorlar.
Kendi sermayeleri ile Avrupa’dan kendi ücretliişçilerini getirme
kararsızlığı da bir işe yaramıyor. Çok geçmeden, bunlar, “ücretliemekçi ...
olmaktan çıkıyorlar; bunlar ... emek pazarında eski patronlarının karşısına
rakip olarak çıkmasalar bile, bağımsız toprak sahibi oluyorlar”.84 Ne facia!
Erdemli kapitalistimiz ta Avrupalardan kendi parasıyla kendi rakiplerini
getirmiş oluyor! Dünyanın sonu geldi zaten! Tevekkeli değil, Wakefield,
sömürgelerde ücretliişçilerden yana ne bağımlılık kaldı, ne de bağımlılık
duygusu diye boşuna yakınmıyor. Cömezi Merivale, yüksek ücretler nedeniyle,
sömürgelerde, “daha ucuz ve daha yumuşakbaşlı emekçilere —kapitalistin
onlardan emir almak yerine kendi koşullarını zorla kabul ettirebileceği bir
sınıfa büyük gereksinme bulunduğunu” söylüyor. “Eski uygar ülkelerde emekçi
özgür olmakla birlikte, doğa yasası ile kapitaliste bağımlı idi;
sömürgelerde bu bağımlılığın, yapay yollardan yaratılması gerekir.”85
Şimdi Wakefield’e göre sömürgelerdeki bu kötü durumun sonuçları nedir?
Üreticiler ile ulusal servetin, “barbarca parçalanıp dağılması eğilimi”.86
Üretim araçlarının, kendi hesaplarına çalışan sayısız sahipler arasında
dağılması, sermayenin merkezileşmesinin yanısıra, bileşmiş emeğin bütün
temellerini de yokeder. Birkaç yıl alabilecek ve sabit bir sermaye yatırımı
gerektirecek her büyük girişim, yürütülmesi yönün-
84 l.c., v. İİ, s. 5.
85 Merivale, l.c., v. İİ, s. 235314 passim. İlımlı, serbest ticaret yanlısı,
vülger iktisatçısı Molinari bile şöyle diyor: “Dans les colonies oü
l’esclavage a et_ aboli sans que le travail forc_ se trouvait remplac_ par
une quantit_ _quivalente de travail libre, on a vu s’op_rer la contrepartie
du fait qui se r_alise tous les jours sous nos yeux. On a vu les simples
travailleurs exploiter q leur tour les entrepreneurs d’industrie, exiger
d’eux des salaires hors de toute proportion avec la part l_gitime qui leur
revenait dans le produit. Les planteurs, ne pouvant obtenir de leurs sucres
un prix suffisant pour couvrir la hausse de salaire, ont _t_ obligi_s de
fournir l’exc_dant, d’abord sur leurs profits, ensuite sur leurs capitaux
memes. Une foule de planteurs ont _t_ ruin_s de la sorte, d’autres ont ferm_
leurs ateliers pour _chapper q une ruine imminente. ... Sans doute, il vaut
mieux voir p_rir des accumulations de capitaux, que des g_n_rations d’hommes
[bu ne içtenlik Bay Molinari!] mais ne vaudraitil pas mieux que ni les uns
ni les autres p_rissent’ [“Zorunlu çalışmanın, eşdeğer bir miktardaki özgür
çalışma ile değiştirilmekbizin, kölelliğin kaldırılmış bulunduğu
sömürgelerde, olayın her gün gözlerimizin önünde gerçekleşen karşılığının
meydana gelişi görüldü. Bu kez basit emekçilerin sanayi girişimcilerini
sömürdükleri, onlardan, ürün içinde kendilerinin hakkı olan pay ile hiç bir
ilişkisi olmayan yüksek ücretler istedikleri görüldü. Şekerlerinden, ücret
artışını karşılamak için yeterli bir fiyat elde edemeyen tarım işletmecileri
(plantörler), açığı önce kırları, sonra da sermayeleri üzerinden kapama
zorunda kaldılar. Birçok tarım işletmecisi bu biçimde yıkıma uğradı,
öbürleri, eli kulağında bir yıkımdan kurtulmak için, atelyelerini kapadılar.
... Kuşkusuz, sermaye birikimlerinin telef olduğunu görmek, insan
kuşaklarının telef olduğunu görmekten evladır [...]; ama ne birilerinin, ne
de öbürlerinin telef olması daha iyi değil mi?”] (Molinari, l.c., s. 51,
52.) Bay Molinari, Bay Molinari! Öyleyse, kutsal on emir, Musa ve
peygamberler, arz ve talep yasası nerede kaldı? Mademki Avrupa’da
“girişimci”, emekçinin hakkı olan paya eluzatıyor, Batı Antiller’de de
emekçi, entrepreneur seine part l€gitime’ine [girişimcinin hakkı olan pay
ç.] pekılı eluzatır. Sonra izin verirseniz soralım: sizin de itiraf
ettiğiniz gibi kapitalistin Avrupa’da her allahın günü ödemeyi ihmal ettiği
bu “part l€gitime” [“hakkı olan pay” ç.] nedir? Başka yerlerde otomatik
olarak işleyen arz ve talep yasasını, oralarda, emekçilerin, kapitalisti
“exploiter” [“sömürmek” ç.] kadar “simple” [“basit” ç.] olduğu sömürgelerde
polis önlemleriyle rayına oturtmak için şiddetli bir istek duyuyor.
den engellerle karşılaşır. Avrupa’da sermaye bir an bile duraksamadan
yatırım yapar, çünkü işçi sınıfı, onun, daima gereğinden fazla, daima
emrinde canlı bir ekini, parçasını oluşturur. Ama sömürgeler! Wakefield son
derece acıklı bir öykü anlatır. Kanadalı ve New York eyaletinden bazı
kapitalistlerle konuşmuştur; buralarda göçmen dalgası sık sık durgunlaşıyor
ve bir “fazla” emekçi tortusu bırakıyordu. Melodramın kişilerinden birisi
“Bizim sermayemiz”, diyor, “tamamlanması epeyce uzun bir zaman alacak pek
çok girişimler için hazırdı, ama çok geçmeden bizi bırakıp gidecek işçilerle
bu gibi girişimlere başlayamazdık. Bu göçmenleri, burada, işçi olarak
alıkoyabileceğimize güvenseydik, bunu, sevinerek hemen ve hem de yüksek bir
fiyatla yapardık: ve hatta bunlar bırakıp gitse bile, gerektiğinde
yenilerini bulabileceğimizden emin olsaydık, gene bu işlere girişirdik.”.87
Wakefield, ingiliz kapitalist tarımını ve onun “birleşik” emeğini,
Amerikan köylülerinin dağınık tarımçılığı ile karşılaştırdıkdan sonra,
farkında olmadan, madalyonun öteki yüzünü de bize gösterir. Amerikan halk
kitlesini, halivaktinde, bağımsız, girişken ve daha kültürlü olarak
betimler, oysa “ingiliz tarım emekçisi sefil bir yaratık, bir dilencidir.
... Tarımda çalışan serbest emeğin ücreti, Kuzey Amerika ile bazı yeni
sömürgeler dışında hangi ülkede, emekçinin yalnızca geçimini sağlamasının
ötesine geçmiştir? ... Kuşkusuz, ingiltere’de, çiftlik beygirleri, değerli
bir mal olarak, ingiliz köylülerinden daha iyi beslenirler.”.88 Ama, never
mind!* Ulusal zenginlik bir kez daha, niteliği gereği, halkın sefaleti ile
özdeştir. [sayfa 791]
Peki öyleyse, sömürgelerin antikapitalist kanseri nasıl iyileştirilecektir?
Eğer bir darbede, bütün toprak, kamu mülkiyetinden özel mülkiyete
dönüştürülmek istenseydi, elbette kötülüğün kökleri, ama onunla birlikte
sömürgeler de yokedilirdi. Ustalık, bir taşla iki kuş vurmaktır. Öyleyse,
hükümet, bakir topraklara arz ve talep yasasının dışında, göçmenleri, toprak
satınalabilecek kadar para kazanması ve kendisini bağımsız bir köylü haline
getirebilmesi için uzun bir süre ücretle çalışmaya zorlayacak şekilde yapay
bir fiyat biçmeliydi.*89 Toprağın, ücretliişçilerin yanaşamayacakları bir
fiyatla satılmasından, sağlanan fon,
*89 “C’est ajoutezvous, grıce q l’appropriation du sol et des capitaux que
l’homme, qui n’a que ses bras, trouve de l’occupation, et se fait un revenu
... c’est au contraire, grıce q l’appropriation individuelle du sol qu’il se
trouve des hommes n’ayant que leurs bras. ... Quand vous mettez un homme
dans le vide, vous vous emparez de l’atmosph_re. Ainsi faitesvous, quand
vous vous emparez du sol. ... C’est le mettre dans le vide de richesses,
pour ne le laisser vivre qu’q votre volont_.” [“Kollarından başka bir şeyi
olmayan insan, ancak toprak ve sermaye temellükü sayesinde iş bulur ve
kendine bir gelir sağlar. Tersine, ancak toprağın bireysel temellükü
sayesinde, o insan, kendine kollarından başka bir şeyleri olmayan insanlar
bulur. ... Bir insanı boşlukta tuttuğunuz zaman, havayı kendinize
maledersiniz. Toprağı kendinize malettiğiniz zaman da böyle yaparsınız. Bu,
onu ancak kendi isteğinize göre yaşatmak için, zenginlik boşluğu içinde
tutmak demektir.”]
yani kutsal arz ve talep yasasının ayaklar altına alınmasıyla,
ücretliemekten sızdırılan bu para ile, hükümet, bu fonla orantılı olarak
Avrupa’dan sömürgelere meteliksiz insanlar getirir ve böylece ücretliemek
pazarını kapitalistler için ağzı ağzına dolu bulundurabilirdi. Bu koşullar
altında, tout sera pour le mieux dans le meilleur des mondes possibles.*
“Sistemli sömürgeciliğin” büyük sırrı buydu. Wakefield, “bu planla” diye
zafer çığlığı atıyor, “emek arzı sürekli ve düzenli olmak zorundadır, çünkü
önce, hiç bir emekçi para kazanmak için çalışmadığı sürece toprak
edinmeyeceğine göre, ücret almak için birlikte çalışan bütün göçmen
emekçiler, daha fazla emekçi çalıştırılması için çalışmayı bırakan ve toprak
sahibi haline gelen her emekçi, toprak satınalmakla, sömürgeye taze emek
getirmek için bir fon sağlamış olacaktır.”.90 Devletin koyacağı, toprak
fiyatı, kuşkusuz “yeterli bir fiyat” olmalı — yani “emekçiyi, bir başkası
emek pazarında yerini dolduruncaya kadar, bağımsız toprak sahibi haline
gelmekten alıkoyacak”91 kadar yüksek bir fiyat olmalıdır. Bu “yeterli toprak
fiyatı”, emekçinin, ücretliemek pazarından toprağına çekilmesi için
kapitaliste ödediği fidye olarak kullanılan kibarca bir laftan başka bir şey
değildir. Emekçinin, önce, kapitalistin daha fazla emekçiyi sömürmesini
sağlayacak “sermaye”yi üretmesi gerekiyor; sonra, emek pazarında kendisinden
boşalan yeri doldurmak üzere hükümetin eski patronu kapitalist için okyanus
ötesinden getireceği locum tenens’in** masrafını karşılayacaktır.
ingiliz hükümetinin, Bay Wakefield’in özellikle sömürgelerde kullanılmak
üzere önerdiği bu “ilkel birikim” yöntemini yıllardır kullanmış olması, çok
karakteristiktir. Uğranılan başarısızlık, kuşkusuz, Sir Robert Peel’in Banka
Yasası kadar tam ve kesindi. Göç akını, yalnızca ingiliz sömürgelerinden
Birleşik Devletler’e çevrilmiş oldu. Bu arada, Avrupa’da, kapitalist
üretimdeki gelişme, artan hükümet baskısıyla birlikte Wakefield’in önerisini
gereksiz duruma getirdi. Bir yandan, yıllar yılı Amerika’yı yöneten büyük ve
bitip tükenmez insan seli, Birleşik Devletler’in doğu kesiminde, ardında
kalıcı bir tortu bıraktı; Avrupa’dan gelen göç dalgası, buradaki emek
pazarına, batıya doğru olan göç akınının alıp götürebileceğinden fazla insan
getiriyordu. Öte yandan, Amerikan iç savaşı muazzam bir ulusal borç getirmiş
ve onunla birlikte vergi baskısı arttığı gibi, aşağılık bir mali aristokrasi
doğmuş, demiryollarının, madenlerin vb. sömürülmesi için spekülatör
şirketler büyük parçalar halinde kamu topraklarını yağmalamış, kısacası, çok
hızlı bir sermaye merkezileşmesi olmuştur. Böylece, bu büyük cumhuriyet,
göçmen işçiler için vaadedilen toprak olmaktan çıkmıştır. Ücretlerin
düşürülmesi ve ücretli işçilerin bağımlılığı, normal Avrupa düzeyine
indirilmekten uzak olmakla birlikte, kapitalist üretim burada dev
adımlarıyla ilerlemektedir. işlenmemiş sömürge topraklarının, Wakefield’i
bile isyan ettiren bir utanmazlıkla, hükümet tarafından, aristokratlara ve
kapitalistlere peşkeş çekilmesi, özellikle Avustralya’da92 golddiggings’in*
çektiği insan seli ve en küçük zanaatçılarla bile rekabet eden ingiliz meta
ithalıtı ile birlikte bol bir “nispi artıemekçi nüfus” yaratır ve hemen
hemen her posta, “Avustralya emek pazarının dolup taştığı” ve fuhşun yer yer
Londra’daki Haymarket kadar şehvetle geliştiği konusunda cansıkıcı haberler
getirir.
Her neyse, biz, burada, sömürgelerin durumu ile ilgilenmiyoruz. Bizi
ilgilendiren tek şey, eski dünyanın ekonomi politiğinin, yeni dünyada
keşfettiği ve damların üzerinden ilın ettikleri sırdır: kapitalist üretim ve
birikim tarzının ve dolayısıyla kapitalist özel mülkiyetin, temel koşul
olarak, bizzat kazanılmış özel mülkiyetin yokolması, bir başka deyişle,
emekçinin mülksüzleştirilmesidir.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın