Kur’an’ın Mucizevi Olduğu İddialarının Eleştirisi
İlhan Arsel
Kur’an’ı eleştirme işine girişirken, her şeyden önce bu kitabın kimlere
hitap ettiği, hitap edenin kim olduğu (yani çıkış kaynağı) konularıyla
ilgili bazı sorunları kısaca ele almakta yarar var. Şu bakımdan ki,
İslamcılar, Kur’an’ın Tanrı tarafından bütün insanlara gönderilen bir kitap
olduğunu öne sürerler. Oysa, Kur’an’ı incelemeye başladığımız an, kendimizi,
kitabın “Tanrı yapısı mı?” yoksa “insan yapısı mı?” olduğu ya da “Araplara
mı?” yoksa “bütün insanlara mı?” uygulanması gerektiği sorularıyla karşı
karşıya buluruz.
Gerçekten de, şeriatçıların, genel olarak saplı bulundukları inanç şudur ki,
Kur’an, Tanrı’nın ağzından çıkma sözlerdir ve sadece Araplara değil, bütün
insanlara gönderilmiştir! Bu inanca öylesine saplanmışlardır ki, Kur’an’ın
“Mekke ve çevresindekilere” gönderilmiş olduğunu bildiren ayeti de (Enam
Suresi, ayet 92)1 bu doğrultuda yorumlarlar ve şöyle konuşurlar:
“Mekke şehri İslam dünyasının manevi merkezidir. Onun çevresi de bütün
dünyadır. (Muhammed) bütün insanlığa gönderilmiş bir peygamber olup, ona
gönderilen Kur’an’da bütün insanlığa hitap etmektedir.
1 Enam Suresi’nin 92. ayetinde şu yazılıdır: “Bu indirdiğimi?, kendinden
öncekileri doğrulayan, Mekkellileri ve etrafındakileri uyaran mübarek
kitaptır...”
2 Bu konuda Marmara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınlan olarak
hazırlanan Kur’an’ın, Enam
Suresi’nin 92. ayetiyle ilgili yoruma bakınız.
Kuşkusuz ki, bu tür inançta olanlar, eğer bu şekilde düşünerek
rahatlıyorlarsa, onları kendi
inançları doğrultusunda bırakmak gerekir. Fakat, bu demek değildir ki, bu
tür inançlar eleştirilemez. Kur’an’ı, ne Tanrı’nın ağzından çıkma sözler ne
de tüm insanlara gönderilmiş
bir kitap olarak kabul etmeyenlerin de rahatlayabilecekleri bir ortamı
oluşturmak gerekir ki, bu da eleştiri yoluna olasılık tanımakla mümkündür.
Daha başka bir deyimle, Kur’an’ın,
Tanrı sözleri olduğuna inanmak nasıl kişisel bir hak olabiliyorsa, bunun
aksini savunmak da o derece bir haktır. Bu böyle olunca, kişilerin bu hakka
sahip olarak Kur’an’ın gökten inme değil, insan yapısı olup, esas itibariyle
Muhammed tarafından Arap ümmeti için hazırlanmış bir kitap olduğunu
söylemeleri, bu kitabi şeklen ve içeriği itibariyle eleştirmeleri kadar
doğal bir şey yoktur. Böyle bir eleştiriye girişenler şunu belirtmek zorunda
kalacaklardır ki, Muhammed, ilk başlarda kendisini Araplara gönderilmiş bir
“peygamber” olarak ve Kur’an’ı da Arap ümmetine hitaben indirilmiş kitap
olarak göstermiş; daha sonra (özellikle Medine’ye geçtikten sonra) giderek
güçlenmekle, gerek kendisini, gerekse Kur’an’ı, Araptan başka kavimlere
(örneğin, Yahudilere ve Hıristiyanlara) ve nihayet tüm insanlara da
gönderilmiş
gibi tanıtmıştır. Kur’an’ı inceleme yoluyla bunu ortaya koyarlarken, bir de
Kur’an’ın gerek şekil, gerekse içeriği bakımından eleştirisini
yapacaklardır. Aşağıdaki sayfalarda bu konular, özet olarak ele alınmıştır.
I) Kur’an’ın, Tanrı Katındaki “Levh-i Mahfuz”da Saklı Bulunduğu Konusunda
İslamcılara göre Kur’an, Tanrı katındaki Levh-i Mahfuzda (Ana Kitap’ta)
bulunmaktadır. Çünkü, bunun böyle olduğunu Tanrı, “Şüphesiz, ki o (Kur’an),
bizini katımızda mevcut... bir kitaptır” (Zuhruf Suresi, ayet 4) ya da “Ey
Muhammed! Doğrusu.sana vahyedilen bu kitap, Levh-i Mahfuz’da sabit şanlı bir
Kur’an’dır” (Bürûc Suresi, ayet 21-22) şeklindeki ayetleriyle bildirmiştir.
Yine İslamcılara göre Tanrı, Yahudilere ve Hıristiyanlara, kendi içlerinden
peygamberler seçmiş, kendi dillerinde olmak üzere kitaplar (Tevrat, İncil)
göndermiş olmakla beraber, Araplar arasından Muhammed’i en son ve geçmiş
peygamberlerin en üstünü olarak göndermiş, Kur’an’da bütün kitapların
üstünde “Arabi” bir hüküm kitabı olmak üzere indirmiştir. Daha başka bir
deyimle Kur’an, kendisinden önceki kitapları (Tevrat ile İncil’i)
doğrulamakla beraber, onlardaki eksiklikleri ya da yanlışları gidermiştir.-
Örneğin, Enam Suresi’nde şöyle yazılıdır: “Bu indirdiğimiz, kendinden
öncekileri doğrulayan, Mekkelileri ve çevresindekileri avaran mübarek
kitaptır...” (Enam Suresi, ayet 92). Bir diğer ayet de şöyledir: “Ey
Muhammed! Böylece şehirlerin anası olan Mekke’de ve çevresinde bulunanları
uyarman... için sana Arapça okunan bir kitap vahyettik...” (Şûra Suresi,
ayet 7).
Hemen belirtelim ki, bu ayetlerde geçen sözcük esas itibariyle
“ümm-ül-kura”dır ki (Mekke şehri), “ana şehir” ya da “şehirlerin anası”
anlamındadır. Görülüyor ki, Tanrı, Kur’an’ı bütün insanlara değil,
Mekkelilere (ve çevresindekilere) “Arapça” bir kitap olarak göndermiştir.
Her ne kadar yorumculardan çoğu Mekke şehrinin “İslam dünyasının manevi
merkezi” (“Bütün İslamiyetin cihanşümul ruhani merkezi”), çevresinin de
bütün dünya olduğunu ve bu itibarla Kur’an’ın bütün insanlara gönderilmiş
bir kitap sayıldığını söylerlerse de, yalandır.
Çünkü, bir kere “Mekke” sözcüğü Arapça bile değil, yabancı kökenli bir
sözcüktür. Tevrat’ta da “Mekke” sözcüğü geçmez. Üstelik de Kur’an’ın Mekke
ve çevresindekilere gönderildiğini bildiren ayetler, birazdan göreceğimiz
gibi, bütün insanların değil, özellikle Mekkelilerin ihtiyaçlarını
karşılamak amacıyla gönderilmiş olduğuna dair hükümleri kapsamaktadır.
Öte yandan Mekke’ye atfolunan kutsallık, Tanrı’nın “yeminlerine” ya da
birtakım dinsel menkıbelere dayatılmaktadır. Örneğin, Kur’an’da, şu tür
ayetler vardır: “(Ey Muhammed!) De ki, ‘Ben, yalnız her şeyin sahibi olan ve
bu kutlu kılınmış şehrin Rabbine kulluk etmekle
emrolundum. Müslümanlardan olmakla ve Kur’an’ı okumakla emrolundum’...”
(Nemi Suresi, ayet 91). “Tin ve zeytine andolsun. Andolsun Sina Dağı’na.
Andolsun bu güvenli Mekke şehrine” (Tin Suresi, ayet 1-3). Daha başka bir
deyimle Tanrı, Muhammed’in söylemesine göre, Mekke’nin kutsal oldu-
3 Yorumculara göre daha önce indirilmiş olan Tevrat ve incil’i “Ümmülkitap”
gibi farz edip değişmez şeyler
olarak düşünmek yanlıştır. Bkz. Elmalılı H. Yazır, age. c.4.s.3004.
ğunu, zeytine, incire (tin’e) ve Sina Dağı’na yeminler ederek anlatmaya
çalışmaktadır! Oysa “yüce” olduğu söylenen bir Tanrı’nın yeminlerle iş
görebileceğini düşünmek. Tanrı fikrini zedelemek olur.
Yine bunun gibi Mekke’yi “kutsal” bir yer olarak gösterebilmek için birtakım
hikaye ve masallara başvurulmuştur: güya Tanrı’nın ilk evi oradadır; güya
İbrahim Kabe’yi oraya dikmiştir (örneğin, bkz. Sahih-i..., Hadis No. 990,
c.6, s.25, 43 vd...). Ve güya Mekke o kadar önemli bir yerdir ki, başta
Bizans olmak üzere birçok imparatorluk, Mekke’yi fethetmeye çalışmışlardır.
Oysa, Tanrı’nın, yaşam koşullan elverişsiz, çöl niteliğindeki bir bölgeyi
kendisine ev olarak seçmesi ve İbrahim’in de Kabe’yi oraya dikmiş olması
akla pek yatkın düşmemektedir. Hiçbir işe yaramaz bu çöllük yeri, birtakım
imparatorlukların fethetmek istedikleri iddiasını da desteklemek kolay
değildir.
Neden dolayı Tanrı, diğer ümmetleri, Araplardan önce düşünmüş, onlara kendi
içlerinden peygamberler seçmiş ve bu peygamberler aracılığıyla kitap
göndermiştir de, Araplar için bu işi, çok daha sonraya bırakmıştır? Neden
dolayı Yahudilere, Hıristiyanlara ve Araplara kendi içlerinden
“peygamberler” ve kendi dillerinden “kitap”lar göndermiştir de, bu işi diğer
ümmetler için (örneğin, Türkler için ya da diğer toplumlar için)
yapmamıştır? Ve mademki İslamı, bütün insanlar için göndermiştir, o halde
neden dolayı Kur’an’] Arapçadan başka bir dilde (örneğin, Türkçe, Farsça,
Çince vd...) göndermeyi düşünmemiştir? Tanrı Arapçadan başka bir dil bilmez
midir ki, kendisine sadece Arapçayla ibadet edilmesini istesin? Öte yandan,
neden Tanrı, hem bir yandan Kur’an’ı sadece Araplara gönderdiğini söyler hem
de bu söylediğini cerh edercesine bütün insanlara gönderdiğini bildirir? Bu
ve buna benzer sorulara mantıklı bir yanıt bulmak güç olmakla birlikte,
Muhammed’in Mekke ve Medine dönemi itibariyle yaşamlarına kısaca göz atmak
şeklinde bazı konuları açıklığa kavuşturmak mümkündür.
Kur’an’da, bu kitabın sadece Mekke ve çevresindekilere ya da bütün Araplara
veya bütün insanlara indirilmiş olduğuna dair çeşitli hükümler vardır ki,
birbirleriyle çelişir. Örneğin, bazı surelerde Kur’an’ın Araplara
gönderilmiş olduğuna dair hükümler vardır; Yasin Suresi’nde Kur’an’ın
“ataları uyarılmamış” bir toplum için -ki bunlar Araplardır- indirildiği
yazılıdır: “(Bu Kur’an) Ataları uyarılmamış ve bu yüzden kendileri de gaflet
içinde kalmış bir toplumu uyarman için indirilmiştir” (Yasin Suresi, ayet 7;
ayrıca bkz. Secde Suresi, ayet 3; Meryem Suresi, ayet 97). Zuhruf Suresi’nde
Kur’an’ın Muhammed’e ve kavmi olan Araplara verildiği bildirilmekte: “(Ey
Muhammed!)... muhakkak ki (Kur’an) hem senin için, hem kavmin için bir
şereftir ve ilerde ondan mesul olacaksınız” (Zuhruf Suresi, ayet 43-44).
Bakara Suresi’nde Araplara, kendi içlerinden bir “peygamber” gönderildiği ve
ona, onları uyarması için kitap verildiği belirtilmekte: “Nitekim kendi
içinizden size ayetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size
kitabı ve hikmeti talim ‘edip bilmediklerinizi size öğreten bir Resul
gönderdik” (Bakara Suresi, ayet 151). Kur’an’da bunlara benzer nice ayet
vardır ki, Kur’an’ın Arapça olarak, sadece Arap toplumuna indirildiği
sonucunu oluşturur. Bütün bu ayetlerde, Tanrı’nın Arap kavmi içinden
Muhammed’i “Resul” olarak seçtiği, onu Arapça bir Kur’an ile Arap kavmine
gönderdiği açıkça belirtilmektedir.
Buna karşılık bazı surelerin bazı ayetlerinde, daha önce kitab ehli’ne (yani
Yahudilere ve Hıristiyanlara) gönderilen kitapların Kur’an tarafından
onaylandığı ve bu itibarla onların da Kur’an’a göre hareket etmeleri
gerektiği bildirilmiştir (örneğin, Maide Suresi, ayet 19). Ve nihayet
Kur’an’ın “tüm insanlara” indirildiğini belirten ayetler de vardır (örneğin,
Bakara Suresi, ayet 221; Al-i İmran Suresi, ayet 138; Tevbe Suresi, ayet 3;
Yunus Suresi, ayet 57,
108 vd.,.).4
4 Muhammed’in söylemesine göre Tanrı katında saklı olan bir kitap vardır ki
Levh-i Mahfuz (“korunmuş
levha”) adını taşır; “ümnülkitap” (“ana kitap”) diye de bilinir. Güya
göklerde ve yerde, daha doğrusu evrende ne varsa, “hiçbir f ey dışta
kalmamacasına” bu Levh-i Mahfuz’da vardır (Enam Suresi, ayet 59). Ve
Kur’an’ın saklı bulunduğu yer, işte burasıdır, yani Levh-i Mahfuz. Bunun
böyle olduğunu Muhammed, Kur’an’a koyduğu ayetlerle bildirmiştir ki.
bunlardan birkaçı şöyledir: “Ey Muhammed.... sana vahyedilen bu kitap Levh-i
Mahfuz’da sabit ... bir kitaptır” (Bürûc Suresi, ayet 21-22); “(Kur’an)
Bizim katımızda ana kitapta mevcut... bil: kitaptır” (Zuhruf Suresi, ayet
41): “Saklı, bir kitapta mevcutken (Tanrı) tarafından indirilmiş
Kur’an(dır)” (Hadid Suresi, ayet 77-80). Muhammed’e göre, Tanrı bu kitabı,
çok önceleri “Tevrat” adıyla İsrailoğullarına (Yahudilere) ve “İncil” adıyla
Hıristiyanlara göndermiştir. Daha sonra bu kitapları onaylar nitelikte olmak
üzere Müslümanlara Kur’an’ı göndermiş ve istemiştir ki, Yahudiler ve
Hıristiyanlar da Kur’an’a inanıp ona
göre amel etsinler. Çünkü, onlar kendilerine verilen kitapları tahrif
etmişlerdir. Örneğin. Hûd Suresi’nde şöyle yazılıdır: “...önlerinde de
Musa’nın kitabı önder ve rahmet olarak bulunanlardır ki. isle onlar Kur’an’a
inanırlar” (Hûd Suresi, ayet 17). Burada gecen “Musa’nın kitabı” deyimi,
bilindiği gibi Yahudilerin “Tevrat”ıdır.
Görülüyor ki, Kur’an’da, bu kitabın Araplara gönderildiğini belirten ayetler
yanında, Araplardan başka milletlere de gönderildiğini bildiren ayetler
vardır. Bu çelişmenin ve bu tutarsızlığın nedeni şudur: Kendisini ilk
başlarda Mekke ve çevresindeki Araplara gönderilmiş “peygamber” olarak
tanımlayan Muhammed, yavaş yavaş güçlenmekle, bütün Arapların,
daha sonra bütün insanların “peygamber”\ olarak görünmüş, görünürken de daha
önce Yahudilere ve Hıristiyanlara verilen Tevrat ile İncil’in onlar
tarafından “tahrif edildiğini ve Kur’an’ın, bu kitapların yerini aldığını
söylemiştir.
Bunun böyle olduğunu anlayabilmek için, her şeyden önce şunu bilmek gerekir
ki, Muhammed, kırk yaşındayken kendisini “peygamber” ilan ettikten sonra, on
yıllık yaşamını Mekke’de geçirmiştir; bu döneme “birinci Mekke dönemi” adı
verilir. Bunu “Medine dönemi” diye bilinen dönem izler ki, o da on üç yıl
kadar sürmüştür. Mekke dönemindeyken taraftarlarının sayısı çok az ve güçsüz
durumdaydı. Medine’ye geçince yavaş yavaş güçlenerek çete saldırılarına ve
savaş yollarına başvurmuş, giderek daha da güçlenmiş, İslamı kılıçla yayma
siyasetine yönelmiştir.
Muhammed Mekke’de yaşarken, Yahudilerin ve Hıristiyanların kendilerine özgü
kitapları olduğunu ve bu kitapları kendi dillerinde okuduklarını, buna göre
ibadette bulunduklarını görür. Bu kitapların Tanrı tarafından bu ümmetlere
peygamberler aracılığıyla gönderildiğini öğrenmekle Araplar için neden böyle
bir şeyin söz konusu olmadığını düşünür. Bu düşünce onu, Tanrı tarafından
seçilip, Araplara gönderilmiş bir elçi gibi görünme hevesine sürükler. Büyük
bir sabırla bu işe girişir ve Tanrı’nın Mekkelilere ve civarındakilere
kendisi marifetiyle kitap (Kur’an) gönderdiğini söyler. Daha başka bir
deyimle, ilk başlangıçta aklından, bütün insanlara ya da hatta bütün
Araplara peygamber olarak gönderilmiş olma fikri geçmiş
değildir. Bundan dolayıdır ki, Tanrı’dan, “Ey Muhammed! Böylece şehirlerin
anası olan Mekke’de ve çevresinde bulunanları uyarman... için sana Arapça
okunan bir kitap vahyettik...” (Şûra Suresi, ayet 7) şeklinde vahiy indi
diyerek işe başlar. Buna, “Bu indirdiğimiz, kendinden öncekileri doğrulayan,
Mekkelileri ve çevresindekileri uyaran mübarek kitaptır...” (Enam Suresi,
ayet 92) şeklindeki ayetleri (ve benzerlerini) ekler.
Fakat, bütün çabalarına rağmen fazla taraftar toplayamaz; toplayabildikleri
de Mekke’nin en fakir, en saf ve güçsüz kişileridir. Önemli sayılabilecek
kimseleri etkileyemez. Örneğin, kendisine babalık eden amcası Ebu Talib
dahil. Mekke’nin ileri gelenlerini (örneğin Kureyşlileri) Müslüman
yapabilmiş değildir. Mekke’de bulunduğu 10 yıllık süre içerisinde, kendisine
inandırabildiği insanların sayısı, söylendiğine göre seksen ya da yüz
civarındadır.
Ancak, az geçmeden Mekke dışındaki Araplarla temas kurar ve onları da
kazanmak düşüncesiyle Kur’an’a, “(Bu Kur’an) Ataları uyarılmamış ve bu
yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için
indirilmiştir” (Yasin Suresi, ayet 7) ya da “(Ey Muhammed.’)... muhakkak ki
(Kur’an) hem senin için hem de kavmin için bir şereftir ve ilende ondan
mesul olacaksınız” (Zuhruf Suresi, ayet 43-44) şeklinde ayetler koyar.
Böylece,
sadece Mekke ve civarındaki Araplara değil, bütün Araplara gönderilmiş
“peygamber”miş gibi hareket etmeye başlar. Medine’de ve Taifte yaşayan
Arapları bu yoldan elde etmek ister. Mekke’de bulunduğu süre boyunca
taraftarlarının sayısı az ve kendisi de güçsüz olduğu için, kendisini
“uyarıcı” ya da “öğüt verici” olarak göstermekten başka yapabileceği bir şey
yoktur.
Karısı Hatice’nin ve kendisine babalık etmiş olan, kendisini her zaman için
koruyan amcası Ebu Talib’in ölümleri üzerine koruyucusuz kalır; bu yüzden
taraftarlarıyla birlikte Medine’ye göç eder. Oradan Mekke kervanlarına karşı
çete saldırılarına girişir. Böylece ganimetler edinip taraftarlarının
sayısını artırarak yavaş yavaş güçlenmeye başlar.
Ticaret merkezlerinden biri sayılan Mekke’yi kendileri için bir bakıma rakip
bilen Medineli Yahudiler, Muhammed’in Mekke’ye karşı saldırılara geçmesini
kendileri bakımından yararlı buldukları için, ilk başlarda ona para ve silah
yardımında bulunurlar. Bu sayede Muhammed, çeteler yollayarak Mekke
kervanlarına karşı saldırılara geçer. Ele geçirdiği ganimet mallarını
paylaşma siyaseti yoluyla kısa zamanda güçlenmeye başlayınca, etki sahasını
genişletme fikrine yönelir. Özellikle, Mekkelilere karşı kazandığı Bedir
Savaşı’ndan sonra, artık İslamı kılıç yoluyla yayma olasılığını kazanmıştır.
Yavaş yavaş kendisini, sadece Araplara değil, Yahudilere, Hıristiyanlara ve
bütün insanlara gönderilmiş peygamber olarak gösterir ve İslamdan başka din
olmadığı fikrine sarılır. Anlatmak ister ki, Tanrı İslam dinini, daha önceki
“peygamberler” aracılığıyla (Tevrat’ı ve İncil’i indirerek) Yahudilere ve
Hıristiyanlara göndermiştir. Kur’an’a bu doğrultuda ayetler koyarken,
kendisini peygamber olarak kabul etmediler, Tevrat’ı ve İncil’i
değiştirdiler diye, Yahudileri ve Hıristiyanlar! suçlamaya başlar; örneğin,
Kur’an ü. şu mealde ayetler koyar: “İşte Allah, inkarları yüzünden onlara
lanet etmiştir” (Nisa Suresi, ayet 46-47). Öte yandan onlara daha önceleri
gönderilmiş olan peygamberlerin “Müslüman” olarak gönderildiklerini söyler:
örneğin, İbrahim’i, Müslümanlıkla emrolunmuş ilk “peygamber” olarak gösterir
ve Kur’an’a, “İbrahim, ne Yahudi ne de Hıristiyan idi: fakat o, Allah’ı bir
tanıyan dosdoğru bir Müslüman idi; müşriklerden değildi” (Al-i İmran Suresi,
ayet 67) şeklinde ayetler koyar. İbrahim’den sonra gelen “peygamberlerin”
hepsini de Müslüman olarak tanımlar: örneğin, “İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a,
Yakub’a ve torunlarına, Musa ve İsa’ya verilene (Islama)... inandık...
deyin...” (Ba- kara Suresi, ayet 136, 140) şeklinde ayetler koyar. Ve
kendisinin, aynı zamanda “kitab
<?/;//”ne (Yahudilere, Hıristiyanlara vd...) peygamber olarak gönderildiğini
anlatmak ve Kur’an’ı onlara kabul ettirmek için şu tür ayetler ekler: “Ey
kitab ehli! Peygamberlerin arası kesildiğinde, ‘Bize müjdeci ve uyarıcı
gelmedi’ dersiniz diye size açıkça anlatacak peygamber geldi” (Maide Suresi,
ayet 19); “...önlerinde de Musa’nın kitabı önder ve rahmet olarak
bulunanlardır ki, işte onlar Kur’an’a inanırlar” (Hûd Suresi, ayet 17).
Bir yandan bunları yaparken, diğer yandan da, “İslam’dan başka gerçek din
yoktur; başka dinlere yönelenler sapıktırlar” deyip “cihat’la. insanları
Müslüman yapma yoluna gider. Medine’de bulunduğu on üç yıllık süre boyunca,
Müslüman olmayan toplumlara (Yahudilere, Hıristiyanlara, putperestlere
vd...) karşı kırktan fazla çete saldırıları ve yirmi dokuz savaş düzenler.
Yeryüzünü “Dar-ül İslam” (yani “Müslümanların yaşadıkları yerler”) ve
“Dar-ül Harb” (yani “savaşılması gereken kafirlerin yaşadıkları yerler”)
olarak ikiye ayırır ve yeryüzü “Dar-ül islam” olana kadar savaş parolasını
yerleştirir. İşte Muhammed’in yaşamının ve Kur’an olarak yerleştirdiği
kitabın bütün insanlara yönelik olduğunun en kısa hikayesi budur. Konuyu
İslama Göre Diğer Dinler adlı kitabımızda incelediğimiz için burada fazla
durmayacağız.
II) Esas İtibariyle Arap Zihniyetine, Arabın Geleneklerine Dayalı ve Araplar
İçin
Hazırlanmış Bir Kitap Olarak Kur’an
Yukarda kısaca değindiğimiz gibi, Muhammed’in söylemesine göre, Tanrı, her
kavme, o
kavimden seçtiği peygamberler göndermiş ve kendi dilinden kitaplar
vermiştir. Çünkü, istemiştir ki, her kavim Tanrı buyruklarını kendi dilinden
okuyarak, kavrayarak öğrensin (İbrahim Suresi, ayet 4).i Bundan dolayıdır
ki, Araplara, Arap kavminden Muhammed’i ve Arapların anlayabilecekleri dilde
olmak üzere Arapça bir kitap göndermiş ve örneğin, “...Biz, anlayıp
düşünmeniz için onu Arapça bir Kur’an kıldık” (Zuhruf Suresi, ayet 2-3) ya
da “Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik” (Yusuf
Suresi, ayet 2) diye konuşmuştur. Bu söylediklerini pekiştirmek .amacıyla,
“(Bu), bilen bir kavim için, ayetleri Arapça okunarak açıklanmış bir
kitaptır” (Fussilet Suresi, ayet 3) ya da “...böylece biz onu Arapça bir
hüküm olarak indirdik...” (Rad Suresi, ayet 37) diyerek ya da “...Biz onu
böylece
Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onda ikazları tekrarladık. Umulur ki
onlar (bu sayede günahtan) korunurlar; yahut da o (Kur’an) kendileri için
bir ibret ortaya koyar” (Ta-Ha
Suresi, ayet 113) ya da “Korunsunlar diye, pürüzsüz Arapça bir Kur’an
indirdik” (Zümer Suresi, ayet 28) diye ekleyerek, Kur’an’ı, Arapların
anlayabilmeleri için Arapça bir kitap ola- rak indirdiğini bildirmiş, bu
kitabı Mekke ve çevresinde oturanlar için gönderdiğini eklemiştir (Şûra
Suresi, ayet 7). Yani anlatmak istemiştir ki, Araplar, “...’Bizden önce iki
taifeye
(Yahudilere ve Hıristiyanlara) kitap gönderildi. Biz onların okuduklarından
bir şey anlamıyorduk’” ya da “’Bize kitap gönderilseydi, onlardan daha fazla
hidayete ererdik’”
şeklinde konuşup bahane uyduramasınlar. Bu düşüncesini pekiştirmek amacıyla
“...işte size
Rabbiniz tarafından apaçık delil, hidayet ve rahmet verdik. Artık Allah’ın
ayetlerini yalan sayandan, onlardan yüz çevirenden daha zalim kim
olabilir?..” (Enam Suresi, ayet 156-157) diye konuşmuştur (bu konuda ayrıca
bkz. Maide Suresi, ayet 19; Meryem Suresi, ayet 97; Sad Suresi, ayet 6).
5 Ayet şöyle: “(Allah’ın emirlerini) onlara iyice açıklasın diye her
peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik...” (İbrahim Suresi, ayet
4).3; Yasin Suresi, ayet
Dikkat edileceği gibi Tanrı Araplara hitaben konuşmaktadır; muhatabı
Araplardır. Muhammed aracılığıyla onlara, “hidayet” olmak üzere, İslam
dinini sağladığını anlatmaktadır.
Ancak, Araplardan pek çoğu, Müslümanlığı kabul ederken, Muhammed’in gözüne
girmek yoluyla birtakım çıkarlar elde etme kurnazlığına yönelirler; örneğin,
ganimetten pay almak amacıyla, ikide bir “Müslüman olduk” diye başa kakarlar
ve Muhammed’i minnet altında bırakacaklarını sanırlar. Her ne kadar
taraftarlarının sayısının arttığını görmek Muhammed’i hoşnut kılar idiyse
de, onların bu şekilde başa kakmalarından hoşlanmazdı. Daha doğrusu, onlara
karşı minnet altında kalmış görünmeyi kendisi için sakıncalı bulurdu. Bu
nedenle Hucurat Suresi’ne koyduğu ayetler Tanrı’nın şöyle konuştuğunu
anlatır:
“(Ey Muhammed!) İslama girdiklerini senin başına kakıyorlar; de ki:
‘İşleminizi benim başıma kakmayın, belki sizi imana hidayet buyurduğundan
dolayı Allah sizin başınıza kakar, eğer sadıksanız...” (Hucurat Suresi, ayet
17).
Yorumcuların açıkça bildirdiklerine göre, bu ayet, Arapları azarlamak
amacıyla konmuş bulunmaktadır. Örneğin, Elmalılı Hamdi Yazır şöyle
demektedir: “Bu ayet o Arabileri tevbihtir (azarlamadır)” (bkz. Elmalılı
Tefsiri, c.6, s.4485). Muhammed, yukarıdaki ayeti koymakla, onlara, “Sizi
Müslüman yapan Tanrı’dır; bu nedenle İslamınızı bana minnet saymayın, benim
başıma kakmayın. Eğer ‘Müslüman olduk’ diye başa kakarsanız Allah size
minnetinin ağırlığını yükletir” demek istemiştir. Daha başka bir deyimle
Tanrı’yı, onları bu şekilde azarlamış gibi konuşur kılmıştır.
***
Tanrı’nın, Muhammed aracılığıyla Araplara hitap eder şekilde konuşur
olduğunu gösteren bu tür ayetlerden anlaşılan şudur ki, Tanrı, daha önceleri
Yahudilere ve Hıristiyanlara kendi içlerinden peygamberler seçip göndermiş,
kendi anlayacakları dillerde kitaplar indirmiş ve
örneğin Yahudilere, Musa aracılığıyla Tevrat’ı, Hıristiyanlara da İsa
aracılığıyla İncil’i vermek yoluyla onları doğru yola sokmak istemiştir.
Yine Kur’an’ın söylemesine göre, gerek Tevrat, gerekse İncil, Tanrı’nın
nezdinde bulunan Levh-i Mahfuz’da mevcut olan hükümleri kapsamaktadır ki,
bunlar hep İslami esaslardan ibarettir. Fakat, her ne hikmetse, Tanrı,
Yahudilere ve Hıristiyanlara bu İslami esasları gönderirken ve onları kitap
sahibi yaparken, Araplar için böyle bir şey yapmamıştır. İşte şimdi Arapları
da doğru yola sokmak amacıyla, içlerinden Muhammed’i seçmiş ve ona,
Arapların anlayabilecekleri dilde olmak üzere Kuranı indirmiştir. Hem de
yedi lehçe üzerine indirmiştir ki, farklı lehçede konuşan Arapların tümü
anlasınlar diye! Bundan dolayıdır ki, artık Araplar bakımından, “Bize kitap
verilmedi, bu yüzden doğru yola girmedik” demek söz konusu olamayacaktır
(Fussilet Suresi, ayet 44). Olamayacağı için de, Muhammed’e boyun eğmekten
ve Kur’an’a uymaktan kaçınmalarını sağlayabilecek bir mazeret yolu
arayamayacaklardır. Eğer cehennemlik olmak istemiyorlar ve cennete girmeyi
düşünüyorlarsa, Muhammed’e ve Kur’an’a itaat edeceklerdir.
Kur’an’ın esas itibariyle Araplara özgü bir kitap olduğuna dair diğer
kitaplarımızda6 yeterince bilgi verildiği için, burada fazla durmaya gerek
yoktur. Fakat, şu konuyu tekrar belirtmekte yarar vardır ki, Muhammed’in
Tanrı’dan geldiğini söylediği yukarıdaki hükümlerin ortaya koyduğu sonuç,
Kur’an’ın bütün insanlara değil, sadece Araplara gönderildiği
doğrultusundadır. Bunun böyle olduğunu İslamcılar da, çoğu zaman farkına
varmadan ortaya koyarlar. Örneğin, Diyanet Vakfı, Kur’an’daki İbrahim
Suresi’nin, “(Allah’ın emirlerini) onlara iyice açıklasın diye her
peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik...” (İbrahim Suresi, ayet
4) şeklindeki ayetiyle ilgili olarak şu yorumu yapmaktadır:
“Her peygamberin ancak kendi kavminin diliyle gönderilmiş olması, bütün
insanlardan tek bir dille, örneğin Arapçayla anlaşmalarının, yalvarıp
niyazda bulunmalarının istenmediğini gösterir... “7
Bu gerekçeye göre, Tanrı’nın, Araplara yaptığı gibi, diğer kavimlere de
onların anlayabilecekleri dilde kitap göndermesi gerekirdi;
6 Bu konuda özellikle bkz. Arap Milliyetçiliği ve Türkler. Kaynak Yayınları,
altıncı basım, İstanbul, Mart 1999. s.337 vd.
7 Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Kur’an-ı Kerim ve Açıklarındı Meali.
Ankara, 1993.
54
örneğin. Türklere Türkçe, Acemlere Acemce vd... olarak hitap etmesi
beklenirdi; böyle yapmadığına göre, Kur’an’ın Araplara özgü bir kitap olduğu
ve Araplardan başka
milletleri (yani kendilerine kitap verilmemiş olanları) bağlamaması
gerektiği kuşkusuzdur! Zira, mademki Tanrı her kavme, o kavmin kendi diliyle
kitap göndermeyi uygun bulmuştur ve mademki Arapların kendisine, “(Ey
Tanrı). Araba yabancı dilden (kitap) olur mu ?..” (Fussilet Suresi, ayet 44)
ya da “.. .Bizden evvel Yahudilere ve Hıristiyanlara kitap gönderdin, fakat
biz onların okuduklarından bir şey altlamıyorduk veya “Bize kitap
gönderilseydi, onlardan daha fazla hidayete ererdik” diyememeleri için
onlara kendi an- layacakları dilde, yani Arapça olarak kitap vermiştir, o
halde Araptan başka milletlerin (örneğin, Türklerin, Acemlerin vd...) “Biz
Arapça.bilmeyiz; Tanrı bize kendi dilimizden kitap vermedi; vermediğine göre
bizi bilmediğimiz, anlamadığımız dilde yazılmış bir
kitapla sorumlu kılamaz. Bu itibarla Arapça Kur’an bizi bağlamaz” şeklinde
konuşmaları
kadar doğal ne olabilir ki!
Öte yandan Kur’an’da yer alan ayetler, Arap zihniyetine, Arap geleneklerine,
Arabın gereksinimlerine ve Arap karakterine göre ayarlanmış gibidir. Hani
sanki Tanrı, sadece Arap yaşantılarını, Arabın düşünce tarzını göz önünde
tutarak iş görmüş ve bu doğrultuda indirdiği hükümlerle sadece Arap
sorunlarına çözüm bulmak istemiştir. Nice örnekten bir ikisiyle yetindim:
Kur’an’da, Bakara Suresi’nde şöyle yazılıdır: “Kadınlarına yaklaşmaya
yemin edenler, dört ay beklerler. Eğer bu (süre içinde) kadınlarına
dönerlerse, şüphesiz Allah çokça bağışlayan ve esirgeyendir. Eğer süresi
içinde dönmeyip kadınlarını boşamaya karar verirlerse (ayrılırlar)...”
(Bakara Suresi, ayet 226-227). Bu ayetlerin konmasına neden şudur: eskiden
(yani “cahiliyede”) Araplar, kanlarına kızdıkları zaman onlarla cinsi
münasebette bulunmamaya ant içerler ve bunu yapmakla karılarına eziyet
ederlermiş. Ve işte, ayet bu haksızlığı gidermek için konmuş oluyor. Aslında
ayetin haksızlığı gideren ya da kadını koruyan bir yönü yok; zira, erkeği
dilediği gibi, yani keyfi şekilde karısını boşama olasılığından yoksun
kılınış değil. Aksine, haksız olduğu kabul
edilen, bir geleneği, farklı bir şekil altında sürdürmektedir. Fakat, her ne
olursa olsun, ayet, Arap gelenekleriyle ilgilidir.
Yine bunun gibi, İslam’dan önceki dönemde Araplar, kadınlara, çocuklara ve
yetimlere mirastan pay vermezlermiş. Ve işte Arapların bu kusurunu gidermek
amacıyla Tanrı, Kur’an’ın Fecr Suresi’ne şu ayeti koymuş imiş: “Hayır!
Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz, yoksulu yedirmeye birbirinizi teşvik
etmiyorsunuz. Haram helal demeden mirası yiyorsunuz- Malı asın biçimde
seviyorsunuz” (Fecr Suresi, ayet 17-20). Burada geçen “siz” deyimi Araplara
atıftır (bkz. Diyanet Vakfı’nın açıklaması).
Kur’an’ın, Arap geleneklerinin kitabı olduğuna kanıt olmak üzere
verilebilecek sayısız örneklerden bir diğeri, Ahzab Suresi’nin 4. ve 5.
ayetleridir. Bu ayetlerde, “zıhar yapmak” ve “evlatlıkları öz oğul olarak
tanımak” gibi eski Arap geleneklerinin ortadan
kaldırıldığına dair hükümler var. “Zıhar” denen şey, bir adamın, boşamak
istediği karısına, “Sen bana anamın sırtı gibisin” demesi, bunu demekle o
kadının kendi anası olarak sayılması ve bunun sonucunda kadının boş edilmiş
olmasıdır. Bunu önlemek için ayet şu hükmü getiriyor: “Allah, bir adamın
içinde iki kalp yaratmadığı gibi, zıhar yaptığınız eslerinizi de analarınız
yerinde tutmadı...” (Ahzab Suresi, ayet 4).
Öte yandan yine eski Arap geleneklerine göre, evlat edinilen kimse, onu
evlat edinenin “öz oğlu” gibi saydırmış. Böyle olduğu içindir ki, onun
soyadını alır, ona mirasçı olurmuş. Boşadığı ve ilişkisini kestiği karısı,
kendisini evlat edinen tarafından karı olarak alınamazmış. Bunun en güzel
bir örneği Muhammed, Zeyd ve onun karısı Zeyneb’le ilgili olaydır: Muhammed,
Hatice’nin hediye ettiği Zeyd b. Harise adındaki bir köleyi, daha Mekke
dönemindeyken, ilk Müslüman olanlardandır diye kendine evlat edinir. Ve
kendi adını ona verir. O zamana gelinceye kadar Zeyd, kendi öz babasına
nispetle Zeyd b. Harise olarak çağrılırken, Muhammed tarafından evlat
edinildikten sonra, Zeyd İbn Muhammed diye çağrılmaya başlanır. Muhammed,
onu halasının kızı Zeyneb ile evlendirir. Medine’ye göçten sonra, günlerden
bir gün Muhammed, Zeyd’i ziyaret için evine gittiğinde kapıyı Zeyneb açar.
Zeyneb’in görünüşü Muhammed’e hoş görünür. Bunun üzerine Zeyd karısını boşar
ve Muhammed Zeyneb’le evlenir. Ancak, geçerli olan Arap geleneği, böyle bir
evliliği haram saymaktadır. Çünkü, bu geleneğe göre Zeyd, kendisini evlat
edinen Muhammed’in öz oğlu durumundadır. Onun adıyla çağrılmaktadır. Ve işte
Muhammed’in Zeyneb’le olan evliliğini sağlayabilmek için Tanrı, bu Arap
geleneğini değiştirdiğini bildirmek üzere şöyle bir ayet indirir: “(Evlat
edindiklerinizi) babalarına nispet ederek çağırın. Allah yanında en doğrusu
budur...” (Ahzab Suresi, ayet 5). Bu ayete dayalı olarak Muhammed, daha önce
Zeyd’in adını “Zeyd İbn Muhammed” olarak değiştirmişken, şimdi onu kendi öz
babası olan Harise’ye nispetle çağırmaya başlar ve adını eski şekline
dönüştürüp “Zeyd b. Harise” yapar. Ayrıca da Zeyd’in babası olmadığına dair
Kur’an’a, Tanrı’dan geldi diyerek, “Muhammed, sizin erkeklerinizden
hiçbirinin babası değildir...” (Ahzab Suresi, ayet 40) şeklinde ayet koyar.
Fakat, ortada, evlat edinen kimsenin, evlatlığının boşamış olduğu kanlarıyla
evlenemeyecekleri şeklindeki Arap geleneği vardır. Bu gelenek değişmedikçe
Muhammed’in Zeyneb’le olan evliliği geçerli sayılamayacaktır. Ve işte engel
niteliğindeki bu Arap geleneğini de değiştirmek üzere Muhammed, Kur’an’a
şu ayeti koyar: “(Resulüm)... Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu
sana nikahladık ki, evlatlıkları, kanlarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o
kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri
yerine getirilmiştir” (Ahzab Suresi, ayet 37). Böylece Araplar arasında o
zamana kadar yerleşik olan bir gelenek sona erdirilmiş ve yerine bunun tersi
olan bir gelenek konmuş olur! Şimdi, bu olay vesilesiyle sormak gerekir:
Eğer doğru olan bu idiyse, neden acaba Tanrı bu işi daha önce, örneğin Mekke
döneminde değil de, yıllarca bekleyip Medine döneminde yapmıştır? Neden
dolayı kötü bir geleneği değiştirmek için Muhammed’in Zeyneb’le evlenmesini
beklemiştir? Bu soruların karşılığını diğer kitaplarımızda (özellikle Şeriat
ve Kadın adlı kitabımızda) ele aldığımız için fazla durmayacağız. Fakat,
burada değinmek istediğimiz şudur ki, Tanrı, Muhammed’in söylemesine göre,
hep Arap gelenekleriyle meşguldür; hani sanki yeryüzünde başka topluluklar
ve bu toplulukların düzeltilmesi ya da sürdürülmesi gereken gelenekleri
yokmuş gibi!
Yine bunun gibi Kur’an’da, Kasas Suresi’nde, Tanrı’nın Araplara, hem de
Araplardan bir kısmına, daha doğrusu Mekkelilere hitaben konuştuğu, onlara
sağladığı nimetlerden söz ettiği görülür:
“...Biz onları, kendi katlınızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin
toplanıp getirildiği, güvenli dokunulmaz bir yere (Mekke-i
Mükerreme’ye)yerleştirmedik mi? Fakat, onlunu çoğu bilmezler” (Kasas Suresi,
ayet 57).
Yine bunun gibi Ankebût Suresi’nde, Mekke’nin Araplar için güvenlik sağlayan
bir yer kılındığına dair şu ayet vardır:
“Çevrelerinde insanlar kapılıp götürülürken, bizim (Mekke’yi) güven içinde
kutsi bir yer yaptığımızı görmediler mi? Hala batıla inanıp Allah’ın
nimetine nankörlük mü ediyorlar?” (Ankebût Suresi, ayet 67).
Öte yandan Kur’an’da “muhkem” (kesin) hükümlerden çok “müteşabih” hükümlerin
yer alması da, Arapların inanç bocalayışı içinde kalan bir millet
olmalarıyla izah edilmiştir ki, ileride ayrıca açıklayacağız.8
Yine bunun gibi Muhammed, yıl ve ay hesabını, Arap geleneklerine, Arabi n
niteliklerine ve yaşam koşullarına dayalı olarak “Arabi takvim” sistemine ve
dolayısıyla “Kameri ay” esasına bağlamıştır. Örneğin, bir yılda on iki ay
olduğunu anlatmak üzere, “...Allah katında aylamı sayısı on iki(dir)...”
(Tevbe Suresi, ayet 36) derken ve ayın vakit ölçeği olduğunu anlatmak
amacıyla, “Sana, hilal şeklinde yeni doğan ayları sorarlar. De ki, ‘Onlar,
insanlar ve özellikle hac için vakit ölçüleridir’...” (Bakara Suresi, ayet
189) diye eklerken, yılı aya göre hesapladığını, yani “Arabi takvim”e
uyduğunu anlatmıştır. “Arabi takvim” sisteminde yıl hesabı, ayın dolamına
göre yapılır. Yani yıl, yerkürenin güneş etrafındaki dolamına göre değil,
ayın yerküre etrafındaki dolamına göre hesaplanır. Çünkü, Arap yaşamlarında
ve Arap geleneklerinde ayın, güneşe nazaran çok daha üstün, daha önemli bir
yeri vardır. Muhammed, “Kameri ay” hesabına dayalı “Arabi takvim” sistemini
benimserken, Arabın İslam öncesi dönemlerine inen geleneklerini ve günlük
yaşamının ge- reklerini göz önünde tutmuştur ki, o da, “ay”ın “güneş”e
oranla üstünlüğü inancına dayalıdır. Gerçekten de Araplar, “güneş” ile
“oy”ı, “Kamereyn” sözcüğüyle tanımlamışlardır. “Kamereyn” deyimi, “iki
şeyden birini, öbürüne üstün kılar” şeklinde olmak üzere “oy”ı ön planda
tutup, güneşi ikinci derecede kılan bir anlatışın ifadesidir;
yani “Kamereyn”
8) Turan Dursun. Kur’an Ansiklopedisi. c,3. s.89 vd...; Fahruddin Razi.
Tefsir, c.29, s.208.
deyiminde “ay”, “güneş“e üstün tutularak belirtilmiştir. Bunun nedeni şudur:
İslam öncesi dönemde genellikle çobanlıkla geçinen Araplar, çeşitli
“Tanrı”lar yanında “ay Tanrı”yı da “kutsal” bilirlerdi. Her ne kadar güneşe
ve yıldızlara tapmakla beraber, “oy” onlar için
özel bir önem taşırdı. Şu bakımdan ki, çöl ortasında güneşin kavurucu
sıcaklığında iş görme güçlüğü nedeniyle, gece serinliğinde iş görmeyi,
örneğin sürü hayvanlarını otlatmayı yeğlerlerdi. Ve işte ay ışığı, onlara bu
olanağı sağlamak bakımından bir nimetti; ayı “münir” (nurlandıran)
sözcüğüyle nitelendirmeleri bundandır. Bundan dolayıdır ki, Muhammed, “ay”in
Tanrı tarafından “mır” olarak yaratıldığına dair Kur’an’a, “Tanrı odur ki
güneşi ziya, ayı da nur yapmıştır. Ona (aya ve oy/n gittiği yere) konaklar
belirlemiştir...” (Yunus Suresi, ayet 5) şeklinde ayetler koymuştur. Burada
“güneşi ziya yaptı” derken ve “ayı da nur yaptı ve aya konaklar belirledi”
diye eklerken anlatmak istediği şey ayın güneşe oranla daha geniş, daha
yaygın, daha etkili bir yönü olduğudur. Kur’an yorumcuları bunu, “Nur
ziyadan eamın (çok genel, çok yaygın)...” olarak ya da
“nur, ziyanın pertev ve şuadır ki, zulmeti dafı olan (defeden) şulesi, ışığı
demektir” diyerek açıklamaya çalışırlar.9 Fakat, Muhammed, “nur” denen şeyin
önemini biraz daha belirle- mek amacıyla, Tanrı’nın, bizzat “nur” olduğunu
ve “nur” adının Allah’a layık bir ad olduğunu anlatmak için şu ayeti
koymuştur: “Allah, göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun temsili, içinde
lamba bulunan bir kandillik gibidir... (Bu) nur üstüne nurdur.
Allah dilediği kimseyi nuruna eriştirir...” (Nur Suresi, ayet 35). Böylece
ayın Tanrı tarafından “nur” olarak yaratılmasını, ayın üstünlüğünün ve
kutsallığının kanıtı saymıştır. Bunu da yeterli bulmamış, bir de ayın “nur”,
güneşin “çerağ” olarak yaratıldığına dair şu ayeti koymuştur: “Görmediniz
mi, Allah yedi göğü birbiriyle ahenktar olarak nasıl yaratmıştır. Onların
içinde ayı bir nur kılmış, güneşi de bir çerağ yapmıştır” (Nuh Suresi, ayet
15-16). Söylemeye gerek yoktur ki, “««r”a oranla “çerağ”\n yeri daha
aşağıdadır. Bazı yorumcular, bu ayetteki, “...güneşi de bir çerağ
yapmıştır...” tümcesi yerine “güneşi de kılmış bir lamba...” çevirisine
yönelirler ki,10 fark etmez. Yine bunun gibi ayın kutsal bir niteliğe sahip
9 Elmalılı H. Yazır. age, c.4, s.2672-2673.
10 Elmalılı H. Yazır, «»«. c.7. s.5367.
olduğunu düşünerek, Muhammed, kıyamet saatini aya göre ayarlar görünmüştür.
Örneğin, ayı parmağıyla ikiye böldüğüne dair Kur’an’a, “Kıyamet saati
yaklaşır. Ay yarılır...” (Kamer Suresi, ayet 1-3) şeklinde ayet koyarken,
ayın güneşe nazaran üstünlüğünü vurgulamıştır. Ve işte ayın güneşe nazaran
üstünlüğüne dair Kur’an’a ayetler koymak yoluyla, yıl ve ay hesabının ayın
görünüşüne göre yapılması gereğini belirlemiştir. Bunu, biraz yukarıda
değindiğimiz Yunus Suresi’nin şu ayetinden anlamaktayız: “Tanrı odur ki
güneşi ziya, ayı da nur yapmıştır. Ona (aya ve aynı gittiği yere) konaklar
belirlemiştir. Yılların sayısını ve hesabını bilesiniz diye...” (Yunus
Suresi, ayet 5). Daha başka bir de- yimle, güya Tanrı “nur” niteliğinde
yarattığı aya (kamere) birtakım konaklar (menziller) takdir etmiştir ki,
Araplar yıl ve gün hesabını yapabilsinler diye! Çünkü, Arap inanışlarına
göre ay (kamer) konaklayarak, yani “menzilden menzile seyrederek” gider ki,
bu “menzil”lerin sayısı yirmi sekizdir. Ve ayın (kamerin) nuru, her bir
menzilde birtakım değişiklikler arz eder. Şu bakımdan ki, ay (kamer), bu
menzillerin her birinde bir ya da iki gece bulunur.”
Yine bunun gibi, ay hesabının aya (hilale) göre yapılması da, Arap
yaşamlarına dayalı olarak öngörülmüştür. Gerçekten de Muhammed, Arap
toplumunun okumasız ve cahil bir toplum olduğunu öne sürerek, “Bir ay (kah)
şöyledir, (kah) böyledir” demiş ve bir ayda bazen 28 bazen de 29 gün
olduğunu bildirmiştir. Konuyu ilerideki sayfalarda tekrar ele alacağız.
Fakat, şimdilik belirtelim ki, Muhammed, sırf Arap geleneklerine uymak ya da
İslami verileri Arabın niteliklerine ve yaşam tarzına uydurmak amacıyla
“Arabi takvim” sistemini benimserken, bilimsellikten uzak ve sakıncalı bir
yol tutmuştur. Çünkü, güneş sistemine göre kurulu bir evrende, yıl hesabını
ayın dolamına göre yapmak sakıncalı sonuçlar doğurur. Nitekim, İslam
ülkeleri bu sistemin sakıncalarına bugün de tanık olmaktadırlar. Şu bakımdan
ki, yerkürenin güneş etrafındaki dolanımı 365 günde oluştuğu halde, ayın
yerküre etrafındaki dolanımı, bir yılın on ikide birinden eksiktir. Bundan
dolayıdır ki, Arap takvim sisteminde on iki ayın toplamı 354 gün tutar. Ve
yine bundan dolayıdır ki, Arap takvim sistemine göre hesaplanan yıl, güneş
takvim sistemine (Gregorian sisteme) göre he-
11 Elmalılı H. Yazır. age. c.4, s.2674.
saplanan yıldan on bir gün eksiktir. Bundan dolayıdır ki, İslam ülkelerinde
belli olayların başlangıç tarihi, her yıl değişiktir. Örneğin, Ramazan ayı,
yeryüzünün çeşitli bölgelerindeki Müslüman ülkelerin her birinde farklı
tarihlere rastlar. Çünkü, bu ülkelerde ay (hilal) değişik tarihlerde
görünür. Bu yüzden Ramazan ayı, her otuz üç yılda bir bahara, yaza,
güze ve kışa gelir. Ramazan ayının başlangıcı, ayın (hilalin) görünmesine
göre saptandığı ve ayın (hilalin) görünmesi de her Müslüman ülkede farklı
tarihlere rastladığı için, Ramazan ibadetinin oluşumu farklılık arz eder;
daha başka bir deyimle hangi Müslüman ülkede ay (hilal) daha önce görünürse,
orada Ramazan ayı (ya da bayramlar) daha erken başlamış olur. Bu olumsuzluk,
1978 yılında toplanan İslam Kongresi’nde alınan bir kararla giderilmek
istenmiştir. Alınan kararla, bütün İslam ülkelerinde Ramazan’ın ve
bayramların başlangıcı, ayın (hilalin) görünmesine göre değil, bilimsel
astronomi yöntemlerine göre saptanan güne göre ayarlanması, böylece bir
beraberlik kurulması öngörülmüştür. Fakat, buna rağmen yine de eski usule
bağlı kalınarak, İslam ülkelerinde, birbirinden farklı durumlar kendini
gösterir.
Kur’an’ın Arap geleneklerine ya da gereksinimlerine göre uydurulmasıyla
ilgili diğer bir örnek, yedi lehçede olmak üzere in-dirilmesiyle ilgilidir.
Gerçekten de Muhammed’in söylemesine göre Kur’an, Arapların tümü tarafından
anlaşılsın diye, Arap kavimlerinin çeşitli lehçeleriyle, daha doğrusu yedi
farklı lehçede olmak üzere indirilmiştir. Söylemeye gerek yoktur ki, bu
konu, Kur’an’ın bütün insanlar için değil, sadece Arap kavimleri için
hazırlanmış olduğunun bir başka kanıtıdır.
Kur’an’ın Arap yaşamlarıyla ilgili ayetler yığını olduğu konusunda
verilebilecek sayısız örneklerinden birisi de şudur: Biraz ileride
göreceğimiz üzere Kur’an’da tanımı yapılan cennetler, Arabın hem şehirlisini
hem de Arap bedevisini imrendirecek şekilde, onların zevkine, isteklerine ve
gereksinimlerine göre düşünülmüştür. Cennetlerle ilgili olarak Kur’an’da
aşağı yukarı 145 ayet bulunmaktadır. Bunlardan, özellikle Bakara (ayet 25),
Zümer (ayet 73-74), Sad (ayet 49-54), Saffat (ayet 41-57), Rahman (ayet
46-78), Nebe’ (ayet 31-35), Muhammed (ayet 15), Tür (ayet 19-24) İnsan (ayet
5, 17-22), Kehf (ayet 31). Hac (ayet 23). Fatır (ayet 33-35), Tür (ayet 21),
Rad (ayet . 23-24), Yasin (ayet 55-58), Mü’min (ayet 7-9), A.’raf (ayet
44-50), Hadid (ayet 12-15, 21), Vakıa (ayet 17-36). surelerine şöyle bir göz
atmak yeterlidir. Konuyu Ser/at ve Kadın adlı kitabımızda ele aldığımız
için. burada fazla durmayacağız. Fakat, ilginç bir iki örnek vermek yerinde
olacaktır: Arabistan’ın uçsuz bucaksız çöllerinin ortasında, kavurucu
güneşin altında, susuzluğa, açlığa, kadınsızlığa boğulmuş olan Arabi n
hayalini, yeşil ırmaklarla, çağlayanlarla, gölgelik sağlayan ağaçlarla,
meyveliklerle, dal bastı kirazlarla, sıvama muz- larla, kuş etine varıncaya
kadar her türlü leziz yiyeceklerle ve saklı inci gibi iri gözlü huriler,
güzel, memeleri yeni sertleşmiş hurilerle dolu bir cennet tanımının bir
kısmını Vakıa ve Nebe’ surelerinde bulmaktayız. Bu cennetlerde Arap,
gölgeliklere kurulu “murassa” tahtlara oturmuş olarak ve çağlayan suların
sesini duyarak, o en çok sevdiği meyvelerin en tatlılarını, daha da güzel
şekilde bularak, dilediği kadar içtiği şaraplardan
sarhoş olmayarak, hiçbir ihtiyar kadına rastlamadan, sadece memeleri yeni
sertleşmiş ve “inci timsali” kızlarla yatıp kalkarak yaşayacaktır. Vakıa
Suresi’ndeki şu ayetleri okuyalım:
“...Defterleri sağdan verilenler; ne mutlu o sağcılara. Onlar dikensiz sedir
ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında; çağlayarak
akan sular kenarlarında; bitip tüken-meyen ve yasak da edilemeyen bol
meyveler arasında; yüksek döşekler üzerinde... Biz ceylan gözlüleri,
defterleri sağdan verilenler için yeniden y aralını ş izdi r,, onları bakire
ve eşlerine düşkün ve yaşıtları yapmışızdır... “ (Vakıa Suresi, ayet
27-38).
Dikkat edileceği gibi, burada “dikensiz sedir ağaçlan” diye bir deyim
geçmekte. Bu deyim, Araplar arasında “Arabistan sidri” (Arabistan kirazı
ağacı) diye bilinen “nabk” ağacından gelmekte. “Arabistan sidri” denen bu
ağaç, dikenli bir ağaçmış ve dikenleri Arapları rahatsız edermiş. Muhammed,
Arapların çok sevdikleri Arabistan kirazını, cennetin çeşitli meyveleri
arasında göstermek amacıyla yukarıdaki ayetlere’”Arabistan sidri “ni
eklemiştir. Fakat, eklerken onu “dikensiz” bir ağaç şeklinde göstermiştir.
Hakim ve Beyheki gibi kaynakların Muhammed’den rivayetlerine göre, Tanrı, bu
ayeti indirince, Araplar sevinmişler ve Ashab’dan kişiler, “Allah teala
bizi, Arabilerle ve onların meseleleriyle müstefid buyuruyor
(yararlandırıyor)” demişlerdir. Ancak, çöl Araplarından biri (bir Arabi)
Muhammed’in yanına gelip, Kur’an’daki bu ayetten söz ederek, “Ben cennette
sahibine eza verebilecek bir ağaç bulunacağını zannetmezdim” diyerek, bu
ağacın dikenli olup, dikenlerinin gelen geçene batabileceğini belirtir.
Muhammed kendisine, Tanrı’nın bu ağacı cennete alırken “sidri mahdud” olarak
aldığını, yani dikenini silip, her dikenin yerine bir meyve yaptığını ve
onun meyvelerinden her birini, yetmiş iki renge
boyadığını ve bu renklerden hiçbirinin bir diğerine benzemediğini söyler.12
Yani anlatmak ister ki, Tanrı, cennete giren Arapların huzursuz kalmamaları
için her şeyi düşünmüştür. Nitekim, biraz önce belirttiğimiz gibi Ashab’dan
kişiler, Tanrı’nın, Arapla ilgili her şeyi dikkate alarak ayet göndermiş
olmasını Araplar için övünülmesi gereken bir şey olarak kabul etmişlerdir.13
Kur’an’da, Arabın pek sevdiği Arabistan kirazından başka, hurmadan önemli
şekilde söz edilir. Hem de öylesine ki, Tanrı, yeri ve göğü yaratmakla
övünürken ve kullarını kendisine hayran kılmak isterken, örneğin,
“Üstlerindeki, göğe bakmazlar mı ki, onu nasıl bina etmiş ve nasıl
donatmışız. Onda hiçbir çatlak yok. Yeryüzünü de döşedik ve ona sabit dağlar
koyduk... Gökten bereketli bir su indirdik, onunla bahçeler ve biçilecek
daneler bitirdik” derken, muhtemelen Arapları biraz da etkileyebilmek için,
“Kullara rızık olması için, birbirine girmiş, küme küme tomurcukları olan
uzun boylu hurma ağaçları yetiştirdik...” (Kaf Suresi, ayet 6-11) diye
ekler.
Yine bunun gibi, Arap yaşamlarında son derece önemli bir yer işgal eden
deve, Kur’an’ın birçok ayetinin konusu olmuştur. Devenin her cinsini
Kur’an’da, bulmak mümkündür (örneğin, bkz. Maide Suresi, ayet 103; Araf
Suresi, ayet 40, 73, 77; Yusuf Suresi, ayet 65,
72: Hac Suresi, ayet 36; Enam Suresi, ayet 142-144: Mürselat Suresi., ayet
32; Tekvir Suresi, ayet 4; Hûd Suresi, ayet 64; İsra Suresi, ayet 59; Şuara
Suresi, ayet 155; Kamer Suresi, ayet 27; Şems Suresi, ayet
12 Elmalılı H. Yazır. age, c.6. s.4706-4707.
13 Elmalılı H. Yazır age. c.6. s.4706.
13). Tanrı güya deveyi yaratmakla çok önemli bir iş görmüş olduğunu Araplara
anlatmak için Gaşiye Suresi’nde, “Bakmazlar mı ki, deve nasıl
\aratilmistif?” (Gaşiye Suresi, ayet 17) şeklinde konuşmaktadır. Cehennemin
korkunçluğunu anlatmak için, Mürselat Suresi’nde,
“...O (cehennem) saray gibi kocaman kıvılcım saçar; her bir kıvılcım sanki
birer sarı deve gibidir” (Mürselat Suresi, ayet 32-33) der. Kıyamet gününün
önemini anlatmak üzere, Tekvir Suresi’nde, güneşin katlanıp dürüldü-ğünden,
yıldızların kararıp döküldüğünden, dağların sallanıp yürütüldüğünden,
denizlerin kaynatıldığından, ruhların bedenlerle birleştirildiğinden söz
ederken, gebe develerin başıboş salıverildiklerini bildirir (Tekvir Suresi,
ayet 1-7). Hani sanki yeryüzünde gebe deveden başka sözü edilecek hayvan
yokmuş gibi! Enam Suresi’nde yük taşıyan ve tüyünden döşek yapılan
hayvanlardan söz ederken (Enam Suresi, ayet 142), dişi ve erkek olarak sekiz
eş ve ayrıca koyundan iki, keçiden iki yarattığını söylerken “Deveden de
iki, sığırdan da iki (yarattık)...” der (Enam Suresi, ayet 143-144).
Efsanevi hikayeler anlatırken “deve yükü”nden ya da “deve yükü bahşiş”ten
söz eder (örneğin, Yusuf Suresi, ayet 65, 72). Adak olarak adanan şeyleri
anlatırken, Maide Suresi’nde, “Kulağı çentilen, adak diye kıra salıverilmiş
olan develerden” (Maide Suresi, ayet 103) söz eder ki, bunlar, Arapların
“bahire” ve “şaibe” diye adlandırdıkları develerden başka bir şey değildir.
Söylemeye gerek yoktur ki, Muhammed, deveyi böylesine önemli göstermekle,
Tanrı’yı ve dolayısıyla Tanrı’nın elçisi olarak kendisini, Araplara daha
kolaylıkla inandırabileceğini hesaplamıştır.
Kur’an’ın esas itibariyle Arabın kitabı olarak hazırlandığına dair bu tür
örnekleri sergilemek için ciltler yetmez. Sadece şunu ekleyelim ki,
Muhammed, ilk başlarda kendisini sadece Arap kavmine gönderilmiş olarak
tanımlamışken, Medine’ye göç (hicret) ettikten sonra, yavaş yavaş
güçlenmekle yeni bir siyaset izler olmuş, kendisini Yahudilere,
Hıristiyanlara ve diğer toplumlara kabul ettirebilmek için bütün insanlığa
gönderilmiş gibi göstermiştir. Bunu yaparken Yahudilerin ve Hıristiyanların,
kendilerine gönderilen kitapları (Tevrat, incil) tahrif ettiklerini ve bu
nedenle Kur’an’a uymaları gerektiğini söylemiştir.
III) Kur’an’ın “İlahi Vahiy mi?” (Tanrı Sözleri mi?), Yoksa “Elçinin Sözleri
mi?” (İnsan Yapısı mı?) Olduğu Konusunda!
Kur’an’da, “...(Kur’an), andolsun ki, kerim (onurlu) olan bir elçinin
sözüdür...” (Hakka Suresi, ayet 40) diye bir ayet var ki, Kur’an’ın Tanrı
yapısı değil, insan yapısı olabileceği görüşüne yer verebilecek
niteliktedir. Bu görüşü ayrıca pekiştiren konular da yok değildir.
Şu bakımdan ki, bir kere Muhammed’in öldüğü tarihte ortada Kur’an diye
derlenmiş bir kitap yoktu; bu kitap onun ölümünden çok sonra, daha doğrusu
üçüncü halife Osman b. Aftan zamanında ortaya çıkmıştır (Osman, Hicret’in
23. ve 35. yılları arasında “halife” olarak iktidarda bulunmuştur). Çünkü,
Muhammed, “vahiy”dir diyerek yerleştirdiği buyrukları dedi toplu bir kitap
haline getirmeyi düşünmemiştir. Bu buyrukları, dağınık durumda küçük taşlar,
deri ve ağaç yapraklan ya da deve ve koyun kemikleri üzerine yazılmış olarak
bırakmıştır. Her ne hikmetse bunların zamanla kaybolup gidebileceğini ve
Kur’an’ı ezber etmiş kimselerin de öleceklerini göz önünde tutmamıştır.
Bundan dolayıdır ki, onun ölümünden sonra, daha doğrusu ilk halife Ebu Bekir
zamanında, bu buyrukları bir araya getirme ihtiyacını dile getirenler oldu;
eğer derlenmeyecek olursa Muhammed’den kalma “vahiy’lerin yok olup gideceği
öne sürüldü. Bu şekilde düşünenlerin başında Ömer bin Hattab vardı. Fakat,
Ebu Bekir direndi; Muhammed’in yapmayı düşünmediği bir şeyi yapmanın doğru
olmayacağını
öne sürdü. Bununla beraber Ömer’in ısrarları üzerine teklifi kabul ederek,
vaktiyle Muhammed’e katiplik yapmış olan Zeyd İbn Sabit adında birini
ayetlerin derlenmesi işiyle görevlendirdi. Bu görevi kabule eden Zeyd, bir
yandan vahiylerin yazılı bulunduğu çeşitli nesneleri inceleyerek, diğer
yandan da Kur’an’ı ezberlemiş olanları, yani hafızları dinleyerek
-ki bunların sayısının o tarihlerde pek az, muhtemelen sadece 7 olduğu
söylenir-, Kur’an’ı derlemeye başlar. Etrafa haber salarak, her kimde
Muhammed’den ayet olarak elde edilmiş bir şey varsa getirilmesini ister.
Söylendiğine göre herhangi bir buyruğu Kur’an’a geçirmek
için iki tanık dinler; bazen bir tanıkla da Kur’an’a koyduğu parçalar
olmuştur (örneğin, Tevbe
Suresi’nin son iki ayetini tek tanık esasına göre
koyduğu kabul edilir). Bir yıl süren bir çalışma sonucunda Kur’an
ayetlerinin, surelerinin bulunduğu iki kapaklı bir kitap (Mushaf) meydana
getirir. Ebu Bekir’e takdim eder. Ebu Bekir’in ölümünden sonra bu derleme
ikinci halife Ömer bin Hattab’ın yanında bulunur; o ölünce kitap, kızı
Hafsa’ya geçer.’3 Ömer’in ölümü üzerine üçüncü halife olarak devletin başına
gelen Osman b. Affan, Kur’an’ın ikinci kez derlenmesini gerekli görür.
Çünkü, kendisine, Müslümanların okudukları Kur’an’da birbirini tutmayan
şeylerin olduğu söylenmiştir. Bunun üzerine Osman, adamlarını Hafsa’nın
yanına gönderip, ondaki “Mushaf’ı (Kur’an’ı) getirtir ve Zeyd İbn Sabit’in
başkanlığında kurduğu üç kişilik bir heyeti ikinci kez derleme işiyle
görevlendirir. Bir kısım din bilginine göre bu heyet, Hafsa’dan gelen
“Mushaf’ı aynen kopya etmiştir; diğer bir kısmına göreyse, bazı
değişiklikler yapmış ve hiç değilse Kur’an’ın Kureyş diliyle oluşmasını
sağlamıştır. Fakat, her ne olursa olsun, halife Osman zamanında bu heyet
tarafından yeniden derlenen Kur’an’dan kaç adet hazırlandığı bilinmiyor: bu
sayının 4 ile 7 arasında oynadığı söyleniyor. Bununla beraber o tarihten
sonra bu nüshaların kopya edilerek çoğaltıldığı ve kimi kişilerin kendileri
için “Mushaf’lar meydana getirdikleri anlaşılmaktadır.16
Söylemeye gerek yok ki, bu yukarıdaki şekilde derlenmiş olduğu kabul edilen
bir kitabı “elçinin sözleri” olarak ya da hatta “kitabı hazırlayanların
sözleri” (yani insan yapısı) olarak değerlendirmek pekala mümkündür! Ancak,
İslamcılar, Kur’an’ı, “Tanrı sözleri”’şeklinde ve daha doğrusu “belagatı ve
ihtiva ettiği medeni, adli ahkamı itibariyle mucizevi” bir yapıt olarak
kabul etmek dışında başka bir görüşe yer vermezler; farklı görüşte olanları
“dinsizlikle”, “Tanrısızlıkla” suçlamakta kusur etmezler. Kendilerine
dayanak olarak da Kur’an’dan ayetler seçerler. Çünkü, Kur’an’ın birçok
yerinde, bu kitabın Tanrı’dan gelme olarak Muhammed’e verildiği yazılıdır.
Örneğin, Nemi Suresi’nde şu ayet vardır:
“(Resulüm!) Şüphesiz ki bu Kur’an, hikmet sahibi ve her şeyi bilen Allah
tarafından sana verilmektedir” (Nemi Suresi, ayet 6).
15 Bu konular için bkz. Turan Dursun, Tabu Can Çekişiyor: Din Bu ‘l, Kaynak
Yayınlan, üçüncü basım, s.78 vd.
16 Turan Dursun, age, s.88.
Yine Necm Suresi’nde Muhammed’in kendiliğinden konuşmadığı ve sadece
kendisine indirilen vahiyleri bildirdiği yazılıdır:
“...Arkadasınız (Muhammed) ...arzusuna göre de konuşmaz. O (bildirdikleri)
vahyedilenden başkası değildir. Çünkü, onu güçlü kuvvetli ve üstün
yaradılışlı bir (Cebrail) öğretti...” (Necm Suresi, ayet 1-7).
İnsan Suresi’nde şöyle yazılıdır: “(Ey Muhammed!) Kuşku yok ki Kur’an’ı sana
biz indirdik...” (İnsan Suresi, ayet 23; benzeri ayetler için bkz. Şuara
Suresi, ayet 192; Secde Suresi, ayet 1-3; Vakıa Suresi, ayet 80; Hakka
Suresi, ayet 43; Fussilet Suresi, ayet 1-2; Mü’min Suresi, ayet 1-2; Zümer
Suresi, ayet 1; Casiye Suresi, ayet 2; Ahkaf Suresi, ayet 2 vd...). Enam
Suresi’nde, Kur’an’ın “kutsal, yüce ve arınmış sayfalar” üzerinde yazılı
olduğu, Muhammed tarafından uydurulmadığı ve Tanrı’dan başka hiçbir güç
tarafından oluşturulmayacak “mükemmel-liyette” bulunduğu yazılıdır: “Bu
indirdiğimiz kutsal kitaptır... şüphesiz o size Rabbinden belge...dir...”
(Enam Suresi, ayet 155-157). Abese Suresi’nde şu ayet vardır: “(Kur’an)
kutsal kılınmış, yüceltilmiş, arınmış sayfalar üzerindedir” (Abese Suresi,
ayet 13-14). Tür Suresi’nde şöyle yazılıdır:
“...(Kur’an’ı Muhammed) uydurdu diyorlar öyle mi?.. Eğer iddialarında
samimiyseler, Kur’an benzeri bir söz meydana getirsinler” (Tür Suresi, ayet
34-35).n
Görüldüğü gibi bu ayetlerde Tanrı’nın Muhammed’e indirdiği “kitap “tan ya da
“yüceltilmiş, arınmış sayfalar üzerine yazılı Kur’an’dan söz edilmekte, ama
Muhammed’in ölümü
tarihinde ortada böyle bir şey yok! Zira, yukarıda değindiğimiz gibi,
Kur’an’ın kitap (mushaf)
haline getirilişi onun ölümünden çok sonraki bir tarihe rastlamakta.
Bu konular bir yana, fakat biraz önce belirttiğimiz gibi, Hakka Suresi’nde,
Kur’an’ın
Muhammed’in sözleri olduğuna dair ayet var ki, şöyledir:
17 Ayrıca bkz. Bakara Suresi, ayet 23; Yunus Suresi, ayet 38; İsra Suresi,
ayet Kasas Suresi, ayet 49.
“...(Kur’an), andolsun ki, kerim (onurlu) olan bir elçinin sözüdür. O, şair
sözü değildir...” (Hakka Suresi, ayet 40).
Gerçekten de bu ve benzeri ayetlere bakarak ve ayrıca Kur’an’ın Muhammed’in
ölümünden sonra birkaç kişilik bir heyet tarafından der-lenmesiyle ilgili
yukarıda özetlediğimiz bilgileri göz önünde tutarak Kur’an’ı akılcı bir
şekilde eleştirecek olursak, bu kitabın, Muhammed’in günlük siyasetinin
gereksinimlerini karşılayan hükümlerden oluştuğunu, bu itibarla onun
sözlerinden (ya da hatta kısmen de olsa onu derleyenlerin görüşlerinden)
ibaret olduğunu söylemek de mümkündür. Ve hele Kur’an’da buyruklara baş
eğmenin Tanrı’ya ve Muhammed’e baş eğmek demek olacağını öngören, öte yandan
Tanrı’nın Muhammed’e sa- lavat getirdiğini sergileyen ayetlere göz atacak
olursak, bu görüşü savunmak daha da kolaylaşmış olur. Şu bakımdan ki, bir
kere Kur’an’da, Muhammed’e baş eğmenin Tanrı’ya baş eğmek demek olduğuna
dair pek çok ayet var. Örneğin, Nisa Suresi’nde, “Peygambere boyun eğen,
Tanrı’ya boyun eğmiş olur” (Nisa Suresi, ayet 80) diye yazılı. Yine Nisa
Suresi’nde, “Her kim Allah’a ve peygamberine itaat ederse, işte onlar Allah
‘m nimetine eriştirildiği peygamberlerle beraberdirler... “ (Nisa Suresi,
ayet 59, 69; ayrıca bkz. Nur Suresi, ayet 52; Ahzab Suresi, ayet 71; Fetih
Suresi, ayet 17). Fetih Suresi’nde şu ayet vardır:
“Ey Muhammed! Şüphesiz sana baş eğerek ellerini verenler, Allah baş eğip el
vermiş
sayılırlar” (Fetih Suresi, ayet 10).
Ahzab Suresi’nde, Tanrı’ya ve Muhammed’e itaat edip iyi iş yapanların iki
kat mükafata kavuşacakları, ayrıca cennette bol bol rızık alacakları
anlatılmıştır (Ahzab Suresi, ayet 31). Yine bunun gibi Muhammed’i incitmenin
ya da ona karşı gelmenin Tanrı’yı incitmek ve Tanrı’ya karşı gelmek olduğuna
dair ayetler var. Örneğin, Ahzab Suresi’nde şöyle yazılıdır:
“Allah’ı ve peygamber’i incitenlere Allah, dünyada da lanet etmiştir
ahirette de ve onlara horlayıcı, aşağılatıcı bir azap hazırlamıştır” (Ahzab
Suresi, ayet 57; ayrıca bkz. Mücadele Su- resi, ayet 22).
Yine bunun gibi Tanrı’nın ve Muhammed’in verdiği hükümler dışında iş
görülemeyeceği
şöyle bildiriliyor:
“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o
işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah’a ve resulüne
karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur” (Ahzab Suresi, ayet 36).
Fakat, bütün bunlardan başka bir de Kur’an’da, Tanrı’nın Muhammed’e
“salavat” getirdiğine ve Müslümanların Muhammed’e teslimiyet göstermeleri
gerektiğine dair şöyle bir ayet vardır:
“Şüphe yok ki, Allah ve melekleri, Peygamber’e çok salavat getirirler. Ey
müminler! Siz de ona salavat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin”
(Ahzab Suresi, ayet 56).
Bu ayetin bir başka şekli şöyledir:
“Bir hakikattir ki, Allah ve melekleri, o yüce nebi Muhammed’e salat
ederler. Ey müminler, siz de hep ona sakıt ediniz ve hulus ile selam
veriniz” (Ahzab Suresi, ayet 56).’8
Bu vesileyle belirtmekte yarar vardır ki, ayette geçen “salat” ya da
“salavat” sözcükleri, sadece Muhammed’i övmek ve yüceltmek anlamında değil,
aynı zamanda ona “dua” ve “ibadet” etmek anlamındadır. Çünkü, “salat”, namaz
şeklindeki ibadetin ta kendisi olduğu gibi (“salavat” sözcüğü de “namazları”
karşılar), aynı zamanda dua şeklinde olmak üzere “Aleyyisselatu vesselam” ya
da “Salavatullahi aleyh” veya “Sallalahü aleyhi ve selam” şekillerinde de
kullanılır. Daha başka bir deyimle “namaz” sözcüğü, gerek Kur’an’da.,
gerekse hadislerde, duanın en mükemmel şekli olan “salat” deyimiyle
karşılanmıştır. Ve işte Ahzab Suresi’nin yukarıdaki 56. ayetine göre Tanrı,
melekleriyle birlikte Muhammed’e salavat getirir durumda bulunmaktadır. Bu
böyle olunca Hakka Suresi’nde yer alan, “...(Kur’an), andolsun ki, kerim
(onurlu) olan bir elçinin sözüdür. O, şair sözü değildir...” (Hakka Suresi,
ayet 40) şeklindeki ayet hükmüne bakarak Kur’an’ı, Muhammed’in sözleri
olarak kabul etmek yanlış olur mu? Kendisine Tanrı tarafından salavat ge-
18 Prof. Gölpınarlı’nın çevirisinden.
tirilen bir kimsenin, Kur’an’ı kendi sözleri olarak tanımlaması kadar doğal
ne vardır ki? Nitekim vaktiyle, “Mutezili”ler ve onlardan biraz daha özgür
düşünebilenler, Kur’an’ın iki kapak sayfası arasında bulunan şeyin “Allah’ın
sözü” olduğu iddialarına karşı çıkmamışlar mıdır? Kur’an’ın, bir bakıma
“insan yapısı” bir kitap okluğunu savunmamışlar mıdır? Bu yüzden “zındık”
sayılmamışlar mıdır? Ya da bazı “Harici’ler Kur’an’daki bazı surelerin
Kur’an’a layık olmadığını belirterek, Tanrı’nın ağzından çıkmadığını ima
etmemişler midir? Örneğin, Kur’an’ın Yusuf Suresi’nde Yusuf (Peygamber’le)
ilgili aşk hikayesinin Tanrı sözleri olmayabileceğini bildirmemişler
midir?19 Öte yandan Muhammed’in ölümü sırasında Kur’an’ın ne halde
bulunduğunun saptanamadığı, üstelik o zaman henüz kesin şeklini almış ve
tamamlanmış bir vahiyler kitabı olmadığı bir gerçek değil midir? Kur’an
ayetlerinin bugünkü biçimiyle yazılıp bir araya getirilmesi, Muhammed’in
ölümünden sonra olmamış mıdır? Biraz önce değindiğimiz gibi Kur’an, ilk kez
birinci halife Ebu Bekir döneminde ve daha sonra üçüncü halife Osman
döneminde derlenmemiş midir?20 Ve nihayet Osman’ın “mushafı”nın tamamiyeti
konusunda itirazlar (özellikle Şiiler tarafından) öne sürülmemiş midir?
Ve işte bu tür iddiaları göz önünde tutan ve Hakka Suresi’nde yer alan bu
ifadenin “Kur’an, elçinin kendi sözüdür” şeklinde bir kanı yaratacağını
düşünen İslamcılar, bu ayeti “elçinin getirdiği sözdür” şekline
dönüştürmüşlerdir.21 Kanıt olarak, aynı ayet içindeki şu sözleri göz önünde
tutmuşlardır:
“...Eğer Muhammed bize karsı ona bazı sözler katmış olsaydı, biz onu
kuvvetle yakalardık, sonra onun şahdamarını koparırdık. Hiçbiriniz de onu
savunamazdınız...” (Hakka Suresi, ayet 38-52).
19 Bu konuda al-Şahristani’nin Kitab al-milal va ‘l-nihal adlı yapıtında
gerekli bilgiler bulunmaktadır.
20 Bu konuda bkz. Turan Dursun, Tabu Can Çekişiyor Din Bu l adlı kitabının
“Kur’an’ın Orijinalleri Yakıldığı
için Şimdi Yok” başlıklı yazı. Kaynak Yayınları, üçüncü basım, İstanbul,
1990, c.l, s.78.
21 Turan Dursun. Kur’an Ansiklopedisi. Kaynak Yayınları. İstanbul, 1994 c 7
s 246-247.
Fakat, her ne olursa olsun, Kur’an’daki sure ve ayetlerin “Tanrı sözü” olup
olmadığı konusunda girişilecek akılcı bir eleştirinin İslamcıları güç
durumda kılacağı muhakkaktır. Nitekim, Tanrı’nın “niteliği”yle “kişiliği”
arasındaki ilişkilerin ilahiyata ait bir sır olduğu, dolayısıyla insan
aklının bu sim idrak edemeyeceği ve bu nedenle Kur’an’ın “gayri mahluk”
(yaratılmamış), daha doğrusu “Tanrı sözü” olduğunun kabul edilmesi gerektiği
doğrultusundaki İslamcı tez, vaktiyle akliyeci Müslümanlar ve daha sonra
mutezile sınıfı tarafından reddedilmişti. Öte yandan Tanrı’nın “konuşucu”
olmadığı görüşünden hareketle, Kur’an’ın “yaratılmış” (yani “mahluk”) hatta
“fani” olduğunu öne sürenler olmuştur. O kadar ki, al-Fazali (ö. Hicri
1236), Kifaya adlı yapıtında, Kur’an’daki sözlerin “mahluk”
(yaratılmış) olduğunu söylerken, Kur’an’dakı sözlerin Tanrı’ya ve hatta
Muhammed’e ulaşmayabileceği ihtimaline de yer vermiştir. al-Aşari ve daha
sonraki Eş’ari’Ier, Tanrı’nın “kelamının”, harfsiz ve sözsüz, sadece “ruhi
bir söz” olduğu görüşünü savunmakla beraber, Kur’an’ın “fani” ve “mahluk”
(yaratılmış) olduğu inançlarına karşı çıkmışlardır. Fakat, şu bir gerçek ki,
Kur’an’ı, Tanrı sözü olmaktan başka bir tanımla öne sürmenin dinsizlik
olduğu görüşü üstün gelmiş ve bu nedenle Kur’an, eleştiri dışı tutulmuştur.
Her türlü eleştirinin, bu kitabın insan yapısı .olduğu sonucunu
doğurabileceği endişesi her zaman için ağır basmıştır. Bu nedenle Kur’an,
gerçeklere götüren tek yol, tek kitap olarak benimsene gelmiş ve eleştirel
aklın etki alanı dışında tutulmuştur.
Ancak, bilim tarihi, insan aklının devamlı şekilde geliştiğini, sınırsız bir
yaratma gücüne sahip olduğunu ve bu nedenle onun her ne alanda olursa olsun,
her türlü yasağa karşı savaşımını önlemenin mümkün bulunmadığını ortaya
koymuştur. Nitekim, Batı dünyasında da, aşağı yukarı l 400 yıllık bir
gelişme süreci içerisinde akıl, her türlü yasağı yenerek Yahudi ve
Hıristiyan dinlerini ve bu dinlerin “kutsal” bilinen kitaplarını (Tevrat’ı,
İncil’i) amansız bir eleştiriden geçirebilmiş, hallaç pamuğu gibi atabilmiş,
bu eleştirilerden sonra bu kitapların insan yapısı şeyler olduğu görüşüne
yönelmiş, bunun sonucu olarak aklı vahyin önüne geçirebilmiş ve böylece,
gelmiş geçmiş uygarlıkların en ileri gidenini meydana getirebilmiştir. Hiç
kimse inkar edemez ki, Batı uygarlığı, bütün eksikliklerine, bütün
yetersizliklerine, bütün kusurlarına rağmen, kendisinden önceki
uygarlıkların hepsini de geride bırakmıştır. Kuşku edilemez ki, Batı
dünyası, akılcı güce sahip bulunduğu için, her daim kendi kendisini aşma
olasılığına sahip olarak geleceğin daha üstün uygarlıklarını yaratacaktır.
Temenni olunur ki, İslam dünyası da akıl yoluyla Kur’an’ı eleştirel
süzgeçten geçirsin ve “akıl çağı”na. erişsin. Böyle bir eleştiriyi dine
karşı girişilmiş bir saldırı olarak değil, insanları “tek kitap”
alışkanlığından kurtarıp yaratıcı zekaya ulaştırma aracı olarak kabul etmek
gerekir. Geriliklerden, ilkelliklerden, sefilliklerden ve musibetlerden
kurtulmanın başka yolu yoktur. Ve işte bu inançladır ki, Kur’an’ın
eleştirilmesi gerektiği görüşüne yönelmemiz gerekir.
A) Kur’an’daki Tanrı’nın, insanlara “Küfür”ler” Savurarak ya da Kendi
Sözlerini
Kanıtlamak İçin “Yemin “lere Başvurarak Konuşması Hakkında
Kur’an’ın “Tanrı sözleri mi?”, yoksa “elçinin sözleri mi?” yada
“derleyenlerin sözleri mi?” (insan yapısı mı?) olduğu konusunda girişilecek
bir tartışmada ilk ele alınacak konulardan biri, kuşkusuz ki, bu sözlerin
Tanrı’nın “yüceliği” fikriyle bağdaşır olup olmamasıyla ilgilidir. Tanrı’nın
yüceliğiyle bağdaşmaz nitelikteki sözlerin Tanrı’dan sadır olamayacağı
aşikardır. Örneğin, “yüce” olarak kabul edilen bir Tanrı’nın, kendi
yarattığı kullarına, her ne sebeple olursa olsun “köpekler” ya da “alçaklar”
diyerek konuştuğunu düşünmek güçtür. Yine bunun gibi insanların kaderini
daha ana karnındayken çizdiğini söyleyen, örneğin, di- lediğini “Müslüman”,
dilediğini “müşrik” y ada. “kafir” yaptığını bildiren bir Tanrı’nın,
“Müşrikleri öldürün!” diye emredebileceğini ya da “İslamdan başka bir dine
yönelik
olanlar cehenneme atılır” diyerek konuşabileceğini kabul etmek güçtür.
Çünkü, insanları hem suçlu hem günahkar kılıp hem de cezalandırmak gibi bir
davranışı Tanrı’ya atfetmek, ona hakaret etmek olur. Yine bunun gibi “yüce”
olduğu kabul edilen bir Tanrı’nın, kadınları aşağılatırcasına, “kadınlar
aklen ve dinen dûn yaratıklardır” diyebileceğini, tanıklık ve miras haklan
bakımından onları “yarım insan” sayabileceğin), “hilekar” olarak ilan
edebileceğini, “dayak atılmaya layık” sayabileceğin! ya da buna benzer
küçültmelerle hakir kılabileceğini düşünmek güçtür. Yine aynı şekilde
Tanrı’nın, insanları kendisine baş eğdirtebilmek için mükafatlar vaat
edebileceğini ve örneğin cennette güzel kızlar (huriler) olduğunu söyleyerek
“Memeleri yeni sertleşmiş, ceylan gözlü güzeller var size” şeklinde
konuşabileceğini kabul etmek olanaksızdır. Bu örnekleri çoğaltmak kolay.
Demek istediğimiz şudur ki, Tanrı fikrinde yatan “yücelik” anlayışı,
yücelikle bağdaşmayan şeylerin Tanrı’dan gelemeyeceği fikrine yer
verir. Bu itibarla Tanrı’ya atfolunan sözlerin, Tanrı’nın ağzından çıkmış
olup olamayacağını araştırmak, eleştirel akıl için önemli bir koşuldur.
Başlangıç olmak üzere, her şeyden önce Kur’an’daki Tanrı’nın “küfür”ler ya
da “yemin”ler ederek konuşmasıyla ilgili ayetlere göz atmak yararlı
olacaktır; bu konuda kısa bir fikir edinebilmek amacıyla birkaç örnek
vermekle yetineceğiz:
1) “Yüce” Olduğu Söylenen Bir Tanrı’nın Olumsuz Bir Dille Konuşabileceğini;
Örneğin, Kendi Yarattığı Kullarına Küfürler, Hakaretler Edebileceğini
Düşünmenin Mümkün Olup Olamayacağı Hakkında
Kur’an’ın hemen her satırı, Tanrı’nın kendi kendini yüceltmesiyle, “kul”
olarak yarattığı insanlara kendi büyüklüğünü ve güçlülüğünü kabul ettirmek
istemesiyle, onları yerlere kapanarak kendisine taptırmaya çalışmasıyla,
fakat bu istek ve gayretlerine karşı dikilenlere küfürler ve hakaretler
yağdırmasıyla doludur. “Yüceliğini” ve “güçlülüğünü” kabul etmeyenlere,
buyruklarına karşı direnenlere ve “elçi” olarak seçtiğini söylediği
Muhammed’e baş eğmeyenlere karşı Tanrı’nın, hiç de kendisinden beklenmeyen
bir dille konuştuğu ve örneğin, “yabani eşekler”, “merkepler”, “susamış
develer”, “dilini sarkıtıp soluyan köpekler”, “geberesiciler”, “reziller”,
“sapık kişiler”, “beyinsizler”, “kof kütükler”, “alçak zorbalar”,
“soysuzlar”, “kahrolasılar”, “yalancılar” vd... şeklinde sözler sarf ettiği
görülür. Verilecek nice örnekten biri olarak Vakıa Suresi’ndeki şu satırları
okuyalım:
“Sonra siz ey sapıklar, yalancılar; elbette bir ağaçtan, zakkum ağacından
yiyeceksiniz--. üstüne de ka\nar sudan içeceksiniz: susamış develerin suya
saldırışı gibi içeceksiniz: işte ceza gününde onlara sunulacak ziyafet
budur...” (Vakıa Suresi, ayet 51-56).
Burada geçen “susamış develer” deyimi, Arapça aslındaki “hüyam illetine
tutulmuş dere” karşılığı olup, devenin hiç doymamacasına su içmesini, yani
ne kadar içerse içsin suya kanmaz oluşunu anlatmakta! Ve işte yukarıdaki
ayetle, Tanrı, “Siz ey sapıklar, yalancılar” diye hitap ederken, hitap
ettiği insanlara, “zakkum ağacından, kaynar sudan içeceksiniz, tıpkı hüyam
illetine tutulmuş ve su içmeye do-• yamayan develer gibi...” demektedir.
Neden onlara böyle demektedir bilir misiniz? Sırf kendisini “Yaratan” olarak
kabul etmiyorlar ve daha doğrusu kendilerinin Tanrı tarafından
yaratıldıklarını kabul etmiyorlar diye! Nitekim ayetin devamı şöyledir:
“...Sizi biz yarattık, tasdik etmeniz gerekmez mi? Söyleyin öyleyse
(rahimlere) döktüğünüz meni nedir? Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan
biz miyiz?” (Vakıa Suresi, ayet 57-59).
Görülüyor ki, Tanrı, kendisini “Yaratan” olarak kabul etmeyen, örneğin,
“Evet, bizi sen yarattın, sen yücesin” şeklinde şükretmeyenlere karşı
“susamış develer” diye küfür ve hakaret etmekte! Pek güzel, ama “Yüce”
olduğu söylenen bir Tanrı’nın kullanacağı dil midir bu? Öte yandan Kur’an’ın
bu ayetlerine bakarak, başta Charles Darwin olmak üzere, evrenin ve her
şeyin “Yaratılış” kuramına göre değil, “Evrim” kuramına göre oluştuğunu
bilimsel yollarla ortaya koyan bilim adamlarını “susamış develer” olarak
tanımlamamız doğru olur mu?
Bir diğer örnek olarak Araf Suresi’nin 175. ve 176. ayetlerini okuyalım. Bu
ayetlerde, Tanrı’nın, Kur’an’ı yalanlayan bir kişi hakkında “dilini sarkıtıp
soluyan köpek” diye konuştuğu yazılıdır:
“Ey Muhammed! Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz
ayetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat. Dileseydik onu
ayetlerimizle üstün kılardık; fakat o dünyaya meyletti ve hevesine uydu.
Durumu, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da.
dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir, işte ayetlerimizi yalan
saya/ı kimselerin durumu böyledir. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki
üzerinde düşünürler...” (Araf Suresi, ayet
175-176).22
Bu ayetlerin bir başka şekli şöyledir:
“(Ey Muhammed!) Onlara o herifin kıssasını da oku ki, ona ayetlerimizi
sunmuştuk da, o, onlardan ayrıldı çıktı. Derken onu şeytan arkasına taktı da
sapkınlardan oldu. Eğer dilese\dik biz, onu o ayetlerle yükseltirdik de,
lakin o, yere (alçaklığa) saplandı ve (levasının ardına düştü, artık onun
meseli o köpeğin meseline benzer: üzerine varsan dilini salar solur,
bıraksan yine dilini salar solur; bu işte ayetlerimizi tekzip eden o kavmin
meseli; kıssayı
kendilerine nakleyle, gerektir ki bir düşünürler...” (Araf Suresi, ayet
175-176).23
Görüldüğü gibi Kur’an’ın bu ayetlerine göre, Tanrı, kendi buyruklarına
uymayan bir kişiyi “şeytanın, arkasına takılmış” ve “alçaklığa saplanmış”
olarak tanımlıyor. Ayrıca, “dilini sark/tıp soluyan bir köpeğin” durumunda
gösteriyor! Daha başka bir deyimle bu kişiyi, köpeğin en aşağılık hali olan
ve başka hayvanlarda bulunmayan soluyuşuna benzeterek hakir kılıyor.24 Hiç
“Yüce” olduğu kabul edilen bir Tanrı bu şekilde konuşur mu?
Yine aynı şekilde Bakara Suresi’nde Tanrı’nın, kıble yönünün değişikliği
konusunda kafa tutanları “beyinsizlikle” suçladığı yazılı:
“İnsanların beyinsizleri, ‘Yöneldikleri kıbleden onları çeviren
nedir?’diyecekler... “ (Bakara
Suresi, ayet 142).
Bir diğer örnek, Kalem Suresi’nde Tanrı’nın, Kur’an’} yalanlayan ve Kur’an
için “masaldır”
diyen bir kişiyi “alçak zorba” ve “soysuz” olarak şu şekilde küfürlere
boğmasıdır:
22 Diyanet işleri Başkanlığı’nın halkımıza öğrettiği ayetler böyle.
23 Elmalılı H. Yazır, age. c.3, s.2320.
24 Ibid:
“Ey Muhammed! Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden... çok yemin eden alçak
zorbaya, bütün bunların dışında bir de soysuzlukla damgalanmış kimseye...
aldırış etmeyesin. Ayetlerimiz ona okunduğu zaman, ‘Öncekilerin masalları!’
der. Onun havada olan burnunu yakında yere sürteceğiz” (Kalem Suresi, ayet
8-15). Yine Kur’an’da (Al-i İmran Suresi’nde) Tanrı’nın, inanmadan “inandık”
deyip Müslümanmış gibi görünenlere karşı, “Kahrolun!” (ölün!) diye beddualar
ettiği yazılıdır:
“... Onlar sizinle karşılaştıklarında, ‘İnandık’ derler; kendi başlarına
kaldıklarında da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını
ısırırlar. (Ey Muhammed!) De ki,
‘Kininizden (kahrolan ) ölün!’ Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla
bilmektedir” (Al-i İmran Suresi, ayet 119).
Örnekleri çoğaltmak kolay. Ancak, bu örnekleri okudukça, kendi kendimize
sormaktan duramıyoruz: Acaba bu küfürler ve hakaretler, “Yüce” olduğu
söylenen bir Tanrı’nın ağzından çıkmış olabilir mi? Hiç “Yüce” bir Tanrı,
kendi yarattığı insanlara “yücelikle” bağdaşmaz bir dille hitap tenezzülünde
bulunabilir mi? Bu tür soruların cevabını verebilmek için yukarıdaki
ayetlerin ne sebeple, ne vesileyle ve kimlerle ilgili olarak
Kur’an’a girmiş olduğunu incelemek gerekir. Bu iş yapılacak olursa görülür
ki, söz konusu ayetler ve bu ayetlerde yer alan “küfür” niteliğindeki
sözcükler, Muhammed’in günlük siyasetinin gereksinimlerinden doğma
şeylerdir. Bunun böyle olduğunu anlayabilmek için, Kur’an’ın, Araf
Suresi’nde, “dilini sarkıtıp soluyan köpek” diye nitelendirilen kişiyle
ilgili yukarıdaki ayetler örneğine göz atalım ve ayetleri tekrar okuyalım:
“Ey Muhammed! Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz
ayetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat. Dileseydik onu
ayetlerimizle üstün kılardık; fakat o dünyaya meyletti ve hevesine uydu.
Durumu, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan .da, dilini sarkıtıp soluyan
köpeğin durumu gibidir, işte ayetlerimizi yalan
sayan kimselerin durumu böyledir. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki
üzerinde düşünürler...” (A raf Suresi, ayet 175-176).
Hemen belirtelim ki, bu ayetlerde “azgın” ve “dilini sarkıtıp soluyan köpek”
şeklinde tanımlanan kişinin kim olduğu konusunda görüş ayrılısı olmakla
beraber,5 genellikle bunun, Kureyş eşrafından olup Muhammed ile rekabet
halinde bulunan Ümeyye b. Ebi’s- Salt26 olduğu ve yukarıdaki ayetlerin
onunla ilgili olarak Kur’an’a girdiği kabul edilir:27
Mekke’nin nüfuzlu ailelerinden birine mensup bulunan Ümeyye, hem tanınmış
bir şair hem de semavi dinler hakkında, yani “Yahudilik ve Hıristiyanlık
konusunda” geniş bilgisi olan bir kimseydi. Puta tapmayı reddetmiş ve tıpkı
Muhammed gibi kendisini “İbrahim’in getirdiği dine yönelik” bilmişti. Çoğu
İslam kaynaklarının bildirmesine göre, Ümeyye, Araplar arasından bir
“peygamber” geleceğinin Tevrat ve İncil’de yazılı bulunduğunu ve bu kişinin
kendisi olduğunu öne sürerek “peygamberlik” hevesine kapılmış, bu yüzden
Muhammed’i kıskanır olmuştur.28 Yine bu kaynakların bildirmesine göre
Ümeyye, Mekkeli Kureyşlilere yakınlık göstermek ve örneğin Bedir Savaşı’nda
ölen “müşrik’ler
için mersiye yazmak gibi davranışlarıyla da Muhammed’e karşı düşmanlık
göstermiştir. Ve işte güya bu nedenlerle Tanrı onun hakkında “dilini
sarkıtıp soluyan köpek” deyimini kullanarak yukarıdaki ayetleri indirmiştir.
Oysa İslam kaynaklarının bu iddialarını eleştiri süzgecinden geçirecek
olursak, durumun biraz farklı olduğu görürüz. Şu bakımdan ki, Ümeyye,
önceleri Muhammed’e karşı değil, onun yanında yer almış bir kişiydi. Fakat,
az geçmeden Muhammed’in, farklı inançta olanlara (örneğin müşriklere ya da
Yahudilere) karşı aşırı sert ve hoşgörüsüz davrandığını söyleyerek farklı
bir tutum takınmıştır. Örneğin, Bedir Savaşı’nda ölen Kureyşli müşriklerden
birçoğunun cesedinin Muhammed tarafından pis bir kuyuya attırılmasın! hoş
karşılamamış ve kendi yakınlarının da bulunduğu bu ölüler için mersiye
söylemiştir. Bu mersiyenin çok etkili olacağını düşündüğü
25 Kimi yorumculara göre bu kişi. Beni İsrail ulemasından Bel’am İbni
Ebr’dir ki, Musa “Peygamber” döneminde yaşamıştır: kimi yorumculara göre
Kenanilerden Bel’am İbni Baura adında biri, kimi yorumculara göre Nu’man b.
Seyfi er-Rahib, kimine göre de Araplardan Ümeyye b. Ebu’s-Salt’tur.
26 Ümeyye ibn ebissalti Şekafi.
27 Elmalılı H. Yazır. age. c.3. s.2335.
28 Bu konuda bkz. Abû’I-Faraci, Kitab al-Agam, c.3-4.
içindir ki, Muhammed, bunun rivayetini yasaklamıştır.29 Bütün bunlardan
anlaşılan şudur ki, Ümeyye, gerek ünlü, etkili bir şair olarak, gerek
“peygamberlik” iddiasına sarılmış olarak, gerekse Arapları peşinden
sürükleyebilecek bir güç olarak Muhammed için ciddi bir ra-.dpti. Böyle bir
rakibe karşı Tanrı’nın mı, yoksa Muhammed’in mi tepki gösterip yukarıdaki
ayetleri düzenleyeceğinin (ya da Kur’an ı hazırlayanların mı bu sözcükleri
kullanmış olabileceklerinin) takdirini okuyucuya bırakırız.
Bir örnek daha vermek üzere, Kur’an’ın Kalem Suresi’nde geçen “alçak zorba”
ve “soysuzlukla damgalanmış” deyimlerinin kiminle ilgili olduğunu, bu
ayetlerin ne amaçla konduğunu araştıralım. Biraz önce belirttiğimiz gibi,
ayetler şöyledir:
“Ey Muhammed! Diliyle iğneleyen, kovunduk eden... çok yemin eden alçak
zorbaya, bütün bunların dışında bir de soysuzlukla damgalanmış kimseye, mal
ve oğullan vardır diye aldırış et-ıneyesin. Ayetlerimiz ona okunduğu zaman,
‘Öncekilerin masalları!’ der. Onun havada olan bunumu yakında yere
sürteceğiz” (Kalem Suresi, ayet 8-15).
Beyzavi ve Celaleddin gibi en sağlam kaynaklara göre, Tanrı bu ayetleri,
Muhammed’e düşmanlık besleyen Velid b. Muğire (Muğire oğlu Velid) hakkında
indirmiştir.30 Hemen
belirtelim ki, Velid b. Muğire, Kureyş ileri gelenlerinden olup, son derece
varlıklı ve oğullarına sahip bir kimseydi.31 Kureyş’in en ünlü ailelerinden
birinin reisiydi. Kabe’nin tamiri işinde rol oynamış olup halka karşı
hakkaniyet ve adaletle davranmak nedeniyle “Adi” diye anılır, sevilir ve
sayılırdı. Çok varlıklı olduğu için Kabe örtüsünün her yıl değiştirilmesi
masraflarını tek başına üstlenmişti. Muhammed’le de bir bakıma akraba
sayılırdı. Çünkü, kardeşi Abu Umayya, Muhammed’in halasıyla ev-
29 Bu konular için bkz. İbn Hişam. al-Sira; ayrıca bkz. Nihad M. Çetin’in,
(İslam Ansiklopedisi’nde Ümeyye ile ilgili yazısı.
30 Her ne kadar bazı yorumcular bu ayetlerin Şüreyk .oğulları ya da Abd-i
Yeğus oğullan ya da Ebu Cehil için indiğini söylerlerse de. yukarıdaki
açıklamamızdan da anlaşılacağı gibi esas itibariyle Muğire oğlu
Velid için konduğunun kabulü daha uygundur.
31 Araplar arasında “itibar” ve “nüfuz” sağlayıcı şeylerden biri, “OĞUL”
sahibi olmaktı.
liydi. Fakat, daha sonra Muhammed’le bozuştu. Çünkü, onun peygamberliğine
inanmadı; ona kafa tuttu ve onu yalanladı. Söylendiğine göre, tıpkı diğer
Kureyşliler gibi, o da Muhammed’i “deli”, (“mecnun”) ya da “sihirbaz” olarak
tanımladı. Bütün bunlardan başka, bir de güya vahyin kendisine değil,
Muhammed’e gelmiş olmasından dolayı Muhammed’e karşı kıskançlık besler oldu:
“Ben Kureyş kabilesinin büyüğü ve bası olarak bir kenarda kalayım
da vahiy Muhammed’e gelsin?”2 diyerek kıskançlığını belli ederdi. “Kıskanan
Velid iniydi, yoksa Muhammed nü onu kıskanırdı?” şeklindeki bir sorunun
karşılığını vermek ayrıca üzerinde durulabilecek bir konu. Bu konuda karar
verebilmek için, Velid’in, hem varlıklı, hem erkek çocuk sahibi olması hem
de halk tarafından “adil” ve “iyiliksever” bir kişi olarak
bilinmesi itibariyle, o tarihlerde Mekkeliler indinde, Muhammed’den çok daha
fazla üne sahip olduğunu göz önünde tutmak gerekir. Bu yapılacak olursa
Velid’in Muhammed’i kıskandığı kadar, Muhammed’in de Velid’i kendisine
tehlikeli bir rakip görmüş olabileceği anlaşılır. Fakat, Muhammed, Velid’in
bu tutum ve davranışları nedeniyle, Tanrı’dan yukarıdaki ayetlerin indiğini
söylemiş, böylece onu “...Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden... çok y emin
eden alçak zorbaya, bütün bunların dışında bir de soysuzlukla
damgalanmış...” kimse olarak tanımlamıştır. Kur’an’ koyduğu bu ayetlere
göre, Tanrı, güya Velid’e “bol varlık” ve “oğullar” verdiğini hatırlatmakta,
bu verdiği nimetlere rağmen onun Muhammed’e karşı geldiğini söyleyerek
azarlamaktadır. Azarlarken de Muhammed’in “deli” değil, tersine “en büyük
bir ahlaka” sahip olduğunu ve ona “kesintisiz ecir” vereceğini bildirmekte
yeminler ederek şöyle demektedir:
“...Kalem ve onunla yazılanlara andolsun ki, ey Muhammed! Sen Rabbinin
nimetine uğram/ş bir kimsesin, deli değilsin. Doğrusu şana kesintisiz bir
ecir vardır. Şüphesiz sen büyük bir ahlaka sahipsindir. Hanginizin aklından
zoru olduğunu yakında sen de göreceksin, onlarda görecekler...” (Kalem
Suresi, ayet 1-6).
32 Bu alıntı için Neşe Çağatay’ın İslam Ansiklopedisinde. “Velid b. Muğire”
başlığı altında yazdığı makaleye bakınız.
Fakat, yine Muhammed’in söylemesine göre anlaşılan o ki, Tanrı, bunları
yeterli bulmadığı ve öfkesini yenemediği içindir ki, Velid hakkında “alçak
zorba” ve “soysuzlukla damgalanmış kişi” şeklinde konuşmuştur.
Pek güzel, ama kendi kullarına “öfkenize hakim olun” şeklinde buyrukta
bulunan bir Tanrı’nın, hiç bu söylediklerini unutarak öfkeye kapılıp,
“yücelikle” bağdaşmaz sözcükler kullanabileceği düşünülebilir mi? Öte yandan
bir de şu var ki, Kur’an’da Tanrı’nın, dilediği gibi insanları doğru yola
soktuğu ya da saptırdığı bildiriliyor. Örneğin, Enam Suresi’nde, “Allah kimi
doğru yola koymak isterse, onun kalbini İslamiyete açar, kimi de saptırmak
isterse... kalbini dar ve sıkıntılı kılar...” (Enam Suresi, ayet 125) diye
yazılıdır. Eğer bu böyleyse, neden Tanrı Velid’in kalbini İslamiyet’e açıp
onu kazanacak yerde, ona “alçak
zorba” ya da “soysuz” desin? Şu durumda bu tür konuşmaların Tanrı’dan değil,
Velid’i kendisi bakımından bir tehlike olarak gören Muhammed’den
gelebileceği ya da Kur’an’ı derleyenler tarafından düzenlenebileceği
düşünülemez mi? Ve şu hale göre Kur’an’ı “Tanrı elçisinin sözleri” olarak
kabul etme yoluna gidilemez mi?
***
Söylemeye gerek yoktur ki, Kur’an’daki dil, Arap insanının günlük konuşma
dilinden başka bir şey değildir. Nitekim, Muhammed’in söylemesine göre,
Tanrı, çeşitli lehçede konuşan Arap kavimlerinin anlayabilmeleri için
Kur’an’ı yedi lehçede olmak üzere indirmiştir. Arabın günlük konuşması ise,
küfürlere, hakaretlere ve ant içmelere çok yer veren bir geleneğe dayalıdır.
Ve işte muhtemelen bundan dolayıdır ki, Kur’an, her konuda olduğu gibi, bu
konuda da Arabın konuşma geleneğini yansıtır şekilde derlenmiştir. Fakat,
denilebilir ki,
şeriat eğitimi yoluyla bu gelenek, Arap olmayan toplumların insanlarına da
geçmiştir. Örneğin, kendi yaşamlarımıza göz atacak olursak, bunun böyle
olduğunu kolaylıkla fark edebiliriz. Şu bakımdan ki, şeriatçılar, İslami
buyruklara uymayanlara ya da bu buyrukları eleştirmeye kalkışanlara karşı
küfür ve hakaret yoluna başvurmadan konuşmasını bilmezler. İçlerinde
başbakanlık mevkiine yükselmiş ya da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne üye
seçilmiş veya benzeri görevlere getirilmiş kişiler de kendilerini bu
alışkanlıktan kurtarabilmiş değillerdir. Bunun en güzel örneğine, 1997
yılında iktidara gelen Refah Partisi mensuplarının tutum ve davranışlarıyla
tanık olduk. Hasbelkader bu ülkenin başbakanlık koltuğuna yerleşen RP
liderinin ağzından, “deli”, “gavur gelini”, “Yahudi figüran”, “fosil”,
“sinsi”, “isterik” vd... şeklindeki küfürler eksik olmadı! Bu aynı partinin
bir başka üyesinin ağzından şu inciler dökülüyordu: “Alçak”, “pezevenk”,
“hain”, “Ermeni dölü”... Bir diğer RP’li milletvekilinin
kullandığı nezih dil şuydu: “Puşt.” Bu “güzel” sözcüğü, o, kendi selefi olan
CHP’li birisi için şu tümcede kullanmaktaydı: “SSK’da ipler puştun elinde,
benden önce bu yolsuzlukları yapan puştlardan niye bunu sormuyorsunuz?” Bir
diğer “fazilet” örneği şeriatçı milletvekilimizin seçtiği sözcükler de
şöyleydi: “Sidikli”, “şerefsiz”! Bu aynı kişinin, Atatürkçülüğü savunan
kadınlarımıza uygun bulduğu sözcük ise “fahişe”ydi.33 TBMM’nin bu şeriatçı
üyelerinin ağızlarından dökülen sözcüklere tanık olanlarımız, muhtemelen
kendi kendilerine sormuşlardır: Bu adamlar neden “küfür” ve “hakaret” ederek
konuşmaktan kendilerini alamazlar? Tekrar belirtelim ki, bu küfürlü ağız
sadece onlara özgü değildir; bu ağız şeriatçılığın simgesi gibi bir şeydir.
Evet, neden şeriatçı ağızlar küfretmeyi severler? Hemen yanıtlayalım:
onların bu şekilde küfür yolunu seçmeleri, bir yandan fikirsizlikten (yani
fikre fikir yoluyla karşılık verebilecek kültürden yoksun oluşlarından);
diğer yandan da, içinde yoğruldukları şeriat eğitimindendir. Bunun böyle
olduğunu anlamak için Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayınlarına şöyle bir
göz atmalısınız. Yukarıda birkaç örnek olmak üzere belirttiğimiz sözcüklerin
hepsini, çok daha ağır nitelikte olanlarla birlikte, orada bulacaksınızdır.
2) “Yüce” Olduğu Kabul Edilen Bir Tanrı’nın, İnsanları Hem Kendisine Hem de
Muhammed’e İnandırmak ya da “Yüceliğim”, “Güçlülüğünü” Anlatmak Amacıyla,
“Ant İçerek” (“Yeminler” Ederek) Konuşup Konuşmayacağı Hakkında
Kur’an’da yazılanlara göre Tanrı, tıpkı insanlar gibi, her vesileyle ve her
iş için ya da her olay vesilesiyle yeminler ederek, ant içerek
33 Bu yukarıdaki konular için bkz. Hürriyet gazetesi. 4 Haziran 1997, s.5.
konuşmakta! Hemen hemen hiçbir eylem ve işlem yoktur ki, Tanrı, onu yaparken
ve anlatırken, şunun bunun üzerine ant içmesin! Hani sanki sözlerinin
doğruluğuna insanları inandırmanın başka bir yolu yokmuş da, ille yemin
etmek gerekirmiş gibi! Üstelik
yeminlerinin pek çoğunu, kendi kendisini “Tanrı” olarak kabul ettirmek,
kendisinden başka “Tanrı” olmadığını bildirmek, kendi yüceliğini ve
güçlülüğünü anlatabilmek, kendi niteliklerinin emsalsiz olduğunu belirtmek,
Muhammed’i övmek, onu, “peygamberlerin” en sonuncusu ve en yücesi olarak
göstermek, onun eylem ve işlemlerini benimsetmek gibi konularda yapar;
üstelik de hiç kimsenin bilemeyeceği, çözemeyeceği şekillerde olmak üzere!
Örneğin, kendi yüceliğini ve kendisinden başka “Tanrı” bulunmadığını
anlatmak için şöyle yemin eder:
“Saf saf dizilenlere, toplayıp sürene, zikir okuyanlara yemin ederim ki,
ilahınız birdir
(benden başka Tanrı yoktur)” (Saffat Suresi, ayet 1-4).
Biraz ileride göreceğiz ki, burada geçen “Saf saf dizilenlere, toplayıp
sürene, zikir okuyanlara...” deyimlerinden ne anlaşılması gerektiği pek
bilinmez.
Tekrar edelim ki, Kur’an, Tanrı’nın övünmeleriyle ve bu övünmelerini Çoğu
kez yeminlere oturtmasıyla doludur. Kendi kendisini yücelttiği gibi,
Muhammed’i yüceltmek, ahlaklı ve meziyetli göstermek için de yeminler ederek
konuşur. Örneğin, müşriklerin (puta tapan kişilerin) Muhammed hakkında
“delidir” ya da “azmıştır” demelerine karşı, Tanrı, Necin Su- resinde şöyle
yemin etmektedir:
“Batmakta olan yıldızlara andolsun ki, arkadaşınız Muhammed sapmamış ve
azmamıştır” (Necm Suresi, ayet 1-2).
Görüldüğü gibi. Tanrı “batmakta olan yıldızlar” üzerine yemin etmekte! Yemin
ederken neden dolayı “batmakta olan yıldızları” seçmiştir, belli değil! Yine
bunun gibi, Muhammed’in çok karılı evliliklerini eleştirenlere karşı,
Tanrı’nın, Rad Suresi’nde şöyle yemin ettiği yazılıdır:
“Kasem olsun ki (andolsun ki) biz senden evvel de Resuller gönderdik, onlara
da hem zevceler verdik, hem zürriyet (çoluk çocuk verdik)...”(Rad Suresi,
ayet 38).
Yorumcuların söylemesine göre Tanrı’nın bu şekilde yemin etmesine neden olan
şey, Muhammed’in şehvet düşkünü olduğu hakkında dedikodu yapanları
susturmaktır. Çünkü, halktan kişiler, özellikle Hıristiyanlar,
“peygamber’lerin şehevilikle uğraşmamaları gerektiğini, nitekim İsa’nın ve
Yahya’nın kadınsız yaşadıklarını öne sürerek, “Eğer Muhammed peygamber
olsaydı, böyle kadınlarla meşgul olup çoluk çocukla uğraşır mıydı? Yahya ve
Isa. gibi onlardan vazgeçip onlarsız yaşaması gerekmez iniydi?” şeklinde
konuşmaktaydılar, İşte güya Tanrı, onların bu şekilde konuşmalarını önlemek
için yukarıdaki ayeti göndermiş ve başka peygamberlere “zevceler ve
çocuklar” verdiğini yeminlerle haber
vermiştir.34
Kur’an’da, yazılanlara göre, Tanrı, yeminlerini sadece kendisiyle ya da
Muhammed’le ilgili olarak yapmaz, her vesileyle ve her şey için yapar.
Örneğin, inanmış olan kimselere, cennetin güzel kızlarını vereceğine dair
yapar ya da “inanmayanları” cehennem ateşinde yakacağına dair yapar. Daha
başka bir deyimle, yeminlerini, şaşkınlık yaratacak şekilde yapmaktan geri
kalmaz. Şu bakımdan ki, bazen kendi adını anarak, yani “Allah’a” ya da
“Rabbi’ne” diyerek yapar; bazen Muhammed’in adı üzerine yapar; bazen “Mekke”
şehri üzerine, bazen “zeytin” üzerine, bazen “incir” üzerine, bazen “dağlar”
üzerine, bazen “yıldızlar” üzerine, bazen “baba ve çocukları” üzerine, bazen
“yağmurlar ve rüzgarlar” üzerine, bazen “yürüyen gemiler” üzerine, bazen
“adamlar boğazlayıp can alanlar” üzerine, bazen “kuşluk vaktine”, bazen “her
şeyin çiftine ve tekine”, bazen “gelip geçen geceye”, bazen “tanyeri”ne,
bazen hiç kimselerin anlayamayacağı şeyler üzerine ve evet saymakla bitmez
nice şeyler üzerine yapar! Birkaç örnek verelim:
Meryem Suresi’nde Tanrı’nın, inanmayanları, şeytanlarla birlikte toplayıp
cehenneme
atacağına dair kendi adı üzerine yemin ettiği yazılıdır:
34 Bkz. Elmalılı H. Yazır, age. c.4. s.2999-3000.
“Tanrı’ya andolsun ki, biz onları... şeytanlarla birlikte toplayacağız;
sonra da cehennemin çevresinde ... diz. çöktürerek haz»’ bulunduracağız
hepsini” (Meryem Suresi, ayet 68).
Tanrı, Nahl Suresi’nde inkarcılara karşı yine kendi adı üzerine şöyle yemin
etmektedir:
“...Allah’a andolsun ki, uydurup durduğunuz şeylerden elbette sorguya
çekileceksiniz” (Nahl
Suresi, ayet 56).
Mearic Suresi’nde Tanrı, hem “Doğuluların” hem de “Batılıların” Tanrısı
olarak güçlü olduğunu kanıtlamak amacıyla yine kendi adı üzerine yemin
etmektedir:
“Doğuluların ve Batılıların Rabbi’ne yemin ederim ki onların yerine daha
iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter... “ (Mearic Suresi, ayet 40-41).
Dikkat edileceği gibi Tanrı, kendi buyruklarını dinlemeyenlerin başına
gelecek belaları ya da güçlülüğünü anlatmak için kendi adı üzerine yemin
etmekte sakınca görmüyor! Hani, sanki kendi sözlerinin inandırıcı olmasını
sağlamak için, kendi adı üzerine yemin etmenin yararlı olacağını
düşünmektedir!
Tanrı, yeminlerini bazen Muhammed’in üstüne yapar; örneğin, “Resulüm! Ömrüne
kasem olsun ki ... onlar sarhoşlukları içinde ne halt ettiklerini
bilmiyorlardı...” der (Hicr Suresi, ayet
72).
Tanrı yeminlerini bazen Muhammed’in yaşadığı Mekke şehri üzerine yapar:
“Bu kente (Mekke’ye) -ki (Ey Muhammed!) bu kentte bulunuyorsun-yemin ederim
ki...” (Beled Suresi, ayet 1-4; ayrıca bkz.Tin Suresi, ayet 1-5).
Yeminlerini bazen, Mekke kenti de dahil olmak üzere “incir”, “zeytin” ve
“Sina Dağı”
üzerine yapar:
“İncire (tin) ve zeytine andolsun ki., Sina Dağı’na andolsun ki, Bu güvenli
kente (Mekke’ye) andolsun ki, biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra da
onu aşağıların aşağısı kıldık” (Tin Suresi, ayet 1-5).
Dikkat edileceği gibi, Tanrı burada, “güzel” biçimde yarattığı insanı
“aşağıların aşağısı” kıldığını övünerek söylemekte ve övünmesini, her ne
hikmetse “incir”, “zeytin” ve “dağ” gibi şeyler üzerine yaptığı yeminlere
dayatmakta!
Yeminlerini bazen “babaya ve ondan gelen ç ocuğa” diyerek yapar; yaparken de
muhtemelen Adem’i ve Adem’in soyundan gelenleri anlatmak ister: “...babaya
ve ondan meydana gelen çocuğa yemin ederim ki, biz, insanı zorluklar içinde
yarattık” (Beled Suresi, ayet 2-4).
Yeminlerini bazen yıldızlar ya da “batmakta olan yıldızlar” üzerine yapar:
“Hayır, yıldızların yerleri üzerine yemin ederim ki...” (Vakıa Suresi, ayet
75; ayrıca bkz. Tekvir Suresi, ayet 15-
20); “Batmakta olan yıldızlara andolsun ki, arkadaşınız Muhammed sapmamış ve
azmamıştır” (Necm Suresi, ayet 1-2).
Yeminlerini bazen “görünen ve görünmeyen şeyler” üzerine yapar:
“Görebildikleriniz ve göremedikleriniz üzerine yemin ederim, ki, hiç
şüphesiz o (Kur’an), çok şerefli bir elçinin sözüdür..,. “ (Hakka Suresi,
ayet 38-40).
Yeminlerini bazen Kur’an üzerine yapar: “...öğüt veren Kur’an’a andolsun ki,
inkar edenler, gurur ve ayrılık içindedirler” (Sad Suresi, ayet 1-2; ayrıca
bkz. Kaf Suresi, ayet 1-3; ayrıca bkz. Duhan Suresi, ayet 1-3).
Yeminlerini bazen “rüzgarlar”, “yağmur yüklü bulutlar”, “gemiler” ve “işleri
yöneten melekler” üzerine yapar:
“Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemilere
ve işleri yöneten meleklere andolsun ki, size söz verilen kıyametin kopması
şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir” (Zariyat Suresi, ayet 1-6).
Tanrı burada, kıyametin geleceğini bildirmek için yemin etmektedir.
Kıyametin geleceğini bildirmek için yeminlerini bazen “adam boğazlayıp
canları alanlara”, “yüzüp gidenlere” ve “yarışanlara” yönelik olarak yaptığı
da olur:
“Canları boğarak çekip alanlara andolsun. Canları kolaylıkla alanlara
andolsun. Yüzüp yüzüp gidenlere andolsun. Yarıştıkça yanşan ve işleri
yöneten meleklere andolsun ki, kıyamet kopacaktır” (Naziat Suresi, ayet
1-5).
Yeminlerini bazen “kuşluk vaktine” ve “geceye” yönelik olarak yapar:
“Kuşluk vaktine andolsun. Sükûna erdiği zaman geceye andolsun ki, ey
Muhammed, Rabbin seni ne bıraktı ne de sana darıldı” (Duha Suresi, ayet
1-3).
Dikkat edileceği gibi Tanrı burada, Muhammed’i hoşnut etmek için yeminlerle
konuşmaktadır! Çünkü, güya Muhammed, bir işe başlarken “inşallah” demediği
için, onu on beş gün vahiysiz bırakmıştır.
Tanrı yeminlerini bazen “Nün” ya. da “kalemle yazanlar” şeklinde ne olduğu
bilinemeyen şeyler üzerine yapar:
“Nün, kalem ve onunla yazanlara andolsun ki, ey Muhammed! Sen Rabbinin
nimetine uğramış bir kimsesin, deli değilsin... Şüphesiz-sen, büyük bir
ahlaka sahipsin” (Kalem Suresi, ayet 1-4).
Bu yeminleri Tanrı, Mekke’de Muhammed’i “deli” diye çağıranları korkutmak
için yapmakta! Yaparken de Muhammed’in “büyük bir ahlaka” sahip olduğunu
anlatmakta! Yeminlerini bazen “tanyeri”ne, “kuşluk vaktine”, “zilhicce
ayıtımdan gecesine”,
“gelip geçen geceye”, “sükûna eren geceye”, “her şeyin çiftine ve tekine”
diyerek yaptığı da olur. Örneğin, Fecr Suresi’nde Tanrı, şöyle ant içer:
“Fecre, on geceye, çifte ve teke, (her şeyi karanlığıyla) örttüğü an geceye
yemin ederim ki, bunlarda akıl sahibi için elbette birer yemin (değeri)
vardır” (Fecr Suresi, ayet 1-5).
Tanrı bu yemini, sureye başlarken etmekte ve ederken de, “Bunların her
biri... birer yemine değmez mi?” diye sormakta. Evet, ama Tanrı’nın “bunlar”
diyerek yemin ettiği şey nedir? Kur’an’ın ayetleri mi, anlatılan olaylar mı,
belli değil! Ve sonra neden Tanrı “Fecre”, “on geceye” ve “her şeyin çiftine
ve tekine” ya da “gelip geçen geceye” yemin etmekte, ederken de bizi
birtakım sorularla karşı karşıya bırakmakta? Örneğin, “Fecr” denen şey
“şafak atması”, “tan sökmesi”
35 “Zilhicce” ayı, Arabi ayların on ikincisidir ki, hacı olma töreni ve
kurban bayramı bu ayda olur.
anlamındadır ki, gece karanlığının çatladığı sabahın ilk beyazı olarak
bilinir. Bununla beraber bazı sabahların (örneğin, .Kurban Bayramı gününün
fecrinin) daha büyük özelliği olduğu kabul edilir. Öte yandan “on gece”ye
yemin ederken, Tanrı neyi kastetmekte? Kur’an’da kullanılan deyim “Ve leyali
aşre”dir. Haccın on gecesi mi, bayram gününün onuncusuna kadar olan on gece
mi, Ramazan’ı izleyen on gece mi, Muharrem ayının on gecesi mi, bu da belli
değil! Öte yandan Tanrı bir de “çifte ve
teke” yemin etmekte; bunun kesin olarak ne olduğunu bilen yok. Aslı “sef’ü
vetre” olan bu deyimi bazı yorumcular “öç ve intikam almak” şeklinde,
bazıları da “iki vakit namaz.” ile “tek namaz” şeklinde kabul ederler;
başkaca yorumlar da vardır.36
Görülüyor ki, Tanrı, kendi kullarının kolayca çözemeyecekleri şeyler üzerine
yemin etmekte!
Fakat, bazen, anlamının ne olduğu konusunda hiç kimselerin bilemeyeceği ya
da birleşemeyeceği şeyler üzerine de yeminler eder Tanrı! Örneğin, biraz
önce belirttiğimiz gibi Saffat Suresi’nde, “Saf saf dizilenlere, toplayıp
sürene, zikir okuyanlara yemin ederim ki, ilahınız birdir (benden başka
Tanrı yoktur)” diye yeminler eder (Saffat
Suresi, ayet 1-4). Ayette geçen “Saf saf dizilenlere, toplayıp sürene, zikir
okuyanlara...” deyiminden ne anlatmak istediği belli değil! Burada
“meleklerin” söz konusu olduğunu söyleyenler yanında, bunların “gök
cisimleri, ruhlar, kudsi cevherler, Kur’an ayetleri, alimler ya da gaziler”
olduğunu söyleyenler de vardır.
Yine bunun gibi “Tank” Suresi’nde Tanrı’nın, insanları “sırt” ile “göğüs
kafesi” arasından çıkan sudan yarattığını, ve tekrar yaratabileceğini
anlatmak amacıyla “gökyüzüne” ve “Tarık’a” yemin ettiği görülmekte.
Gerçekten de Tarik Suresi şu sözlerle başlıyor:
“Kasem olsun (Andolsun) o semaya ve Tarık’a. Bildin mi Tank ......nedir? O
necini sakıb...” (Tarik Suresi, ayet I -2).
Görülüyor ki, Tanrı, “semaya” (gökyüzüne) ve “Tarik”a yemin ettiğini
söylerken “Tarık’ın ne olduğunu, nereden bileceksin?” diye sormakta ve bunun
“necmi sakıb” olduğunu eklemekte. Ancak, “Tarık”m ve
36 Razi, Yunus, (mam Ahmed, Tirmizi vd... kaynaklar için bkz. Elmalılı H.
Yazır, ıiKe. c.7. s.5791 vd.
dolayısıyla “necini sakıb”m ne olduğu konusunda bir açıklama yapmı-Bu yüzden
iş yorumculara düşüyor. Yorumcular ise, “Tarık” sözcüsünün, “tokmak vurur
gibi şiddetle vuran” ya da “geceleyin gelip kapı çalan” veya “gönül
hoplatan” anlamlarına gelebileceğini, “necini sakıb”ın da, şiddetli ışığıyla
karanlığı delen her parlak yıldız ya da “kuş vakarı yükseldi” tabirine atfen
“yüksek yıldız” ya da “sabah yıldızı” ya da
‘”Ülker yıldızı” (Süreyya) ya da hatta “Kur’an” anlamına gelebileceğini
söylerler.37
Fakat, Tanrı, yukarıdaki ayete göre, bu yeminlerini, iki bakımdan güçlü
olduğunu anlatmak amacıyla yapmaktadır ki, bunlardan biri insanları
koruyucularla ve denetleyicilerle çevrili kılmış olduğudur. Şöyle diyor:
“...Hiç kimse yoktur ki, üzerinde bir koruyucu, bir denetleyici
bulunmasın...”(Tarik
Suresi, ayet 3).
Yani Tanrı şunu yeminler ederek anlatmaktadır ki, her insan, her an için
Tanrı’nın gözetimi altındadır; yani insan hiçbir zaman kendi başına
bırakılmamıştır; her an Tanrı’nın kontrolüne tabi kılınmıştır. Ve her
insanı, Tanrı’nın emriyle, önünden ve arkasından koruyarak izleyen melekler
vardır. Muhammed’in söylemesine göre, her Müslüman kişiye yüz altmış melek
koruyucu ve denetleyici olarak görevli kılınmış
olup, bu melekler “bal çanağından sinek kovalar” gibi şeytanları kovalarlar;
ayrıca, her insanın yaptığı ya da düşündüğü şeyleri deftere yazarlar.38 Ve
işte Tanrı, bunu anlatmak içindir ki, yukarıdaki şekilde yeminler
etmektedir. Fakat, Tanrı’nın, bu ayetle yemin etmesinin bir diğer nedeni
daha var ki, o da insanın “atılan bir sudan” yaratıldığını ve onu tekrar
yaratmaya kadir bulunduğunu anlatmaktır; şöyle diyor:
“insan neden yaratıldığına bir baksın. Atılan bir sudan yaratıldı. (O su)
sırt ile göğüs kafesi arasından çıkar. İste Allah insanı tekrar yaratmaya da
kadirdir...” (Tarik Suresi, ayet 5-8).
nin rivayeti için bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.7, s.5701.
Ancak, Tanrı, burada geçen “göğüs kafesi arasından çıkan su” deyiminden ne
anlaşılması gerektiğini açıklamamıştır; bu yüzden yorumcular birbirlerine
girerler. Kimisi bunu “erkeğin menisi” olarak, kimisi de “hem erkeğin hem de
kadının suyu” şeklinde tanımlamışlardır; bu- nunla beraber kadının menisinin
olup olamayacağı ya da kadının suyunun “unsun hayat” niteliğinde sayılıp
sayılamayacağını tartışmaktan geri kalmamışlardır.39 Fakat, anlaşılan o ki,
Tanrı, kullarının keşfedemeyecekleri ya da anlamı üzerinde anlaşamayacakları
şeyler üzerine yemin etmekte sakınca görmemiştir!
Yine bunun gibi Tür Suresi’nde Tanrı’nın şöyle yemin ettiği yazılıdır:
“Tûr’a, yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış kitaba, Beyt-i
Ma’mûr’a, yükseltilmiş tavana, dolu denize andolsun ki, Rabbinin azabı
mutlaka vuku bulacaktır. Ona engel olacak hiçbir şey yoktur” (Tür Suresi,
ayet 1-8).
Görüldüğü gibi Tanrı, muhakkak surette “azap” vereceğini anlatmak için
çeşitli şeyler üzerine yemin etmekte ve bu şeyleri “Tür”, “yayılmış ince
deri üzerine satır satır yazılmış kitap”, “Beyt-i Ma’mûr”, “yükseltilmiş
tavan” ve “dolu deniz” olarak tanımlanmakta. Pek güzel, ama nedir bunlar?
Bilen yok! Din bilginlerinden ve Kur’an yorumcularından hiçbiri kesin bir
şey söyleyemiyor! Örneğin, ayette geçen “Tür” sözcüğü neyi ifade ediyor?
Kimi yorumculara göre, bu, Musa’nın vaktiyle “Allah kelamını” duyduğu “Tûri
Sina”dır (yani Sina Dağı). Beyzavi gibi yorumculara göre “Tür”, Süryani
dilinde “dağ” demektir. Fakat, burada gözle görünmeyen alemden, şehadet
alemine yükselen şey demek de olabilir. Ayette yer alan “...yayılmış ince
deri üzerine satır satır yazılmış kitap” deyiminden neyin kastedildiği
bilinmemekte. Çünkü, bir kere burada sözü edilen kitabın hangi kitap olduğu
açıklanmamış. Bu nedenle bunun “Tevrat” ya da henüz tanınmadık başka bir
kitap veya
Kur’an olabileceği öne sürülür.40 Öte yandan ayette kitabın “...yayılmış
ince deri üzerine”
yazıldığı bildiriliyor. Ne demektir “yayılmış ince deri?” Ayetin aslı,
“...Ve bir
39 Elmalılı H. Yazır, age, c.7, s.5704 vd.
40 Elmalılı H. Yazır, age, c.6, s.4550 vd.
rakkı menşurda mestur kitaba” şeklindedir. Buradaki “rakk” sözcüğü “kağıt
haline getirilmiş yazı yazılan ince deri” olabileceği gibi, “ağaç yaprağı”
da olabilir. Yine bunun gibi ayetteki “Beyt-i Ma’mûr” deyimiyle ne
anlatılmak istendiği belli değil. “Beyr” sözcüğü “ev” (konul), “ma’mûr”
sözcüğü de “geleni gideni bol ve bakımı iyi olan yer” anlamına geldiği için
kimi yorumcular “Beyt-i Ma’mûr” deyimiyle Kabe’nin kastedildiğini söylerler.
Kimi yorumculara göre “Beyt-i Ma’mûr”, göklerin yedinci katında bir
“beyt’\\v ki, her gün onu yetmiş bin “melek” ziyaret eder ve bu ziyaret
kıyamete kadar sürer. Beyzavi gibi bazı yorumculara göreyse, “Beyt-i
Ma’mûr”, Müslüman kişinin kalbidir. Ayette geçen “yükseltilmiş tavan”
deyimine gelince, bunun “sema” (gök) karşılığı olduğunu söyleyenler yanında,
cennetin çatısı olan “arş” anlamına gelebileceğini öne sürenler de vardır.
Ve nihayet ayetteki “dolu deniz” deyiminden ne anlaşılması gerektiği de
belli değil! Zira, bu deyim “bahr mescûr” deyimin karşılığıdır ve “mescûr”
sözcüğü “taşkın su” ya da “alevli ateş” anlamlarına gelir. Bundan dolayıdır
ki, kimi yorumcular, kıyamet koparken denizlerin ateş olup kaynatılacağım ve
cehennemin bununla kızıştırılacağım göz önünde tutarak ayetteki “dolu deniz”
deyiminin “alevlendirilmiş, kızdırılmış deniz” anlamına geldiğini söylerler.
Buna karşılık kimi yorumcular da bunun “dolgun deniz”, “taşkın deniz” ve
daha doğrusu “büyük deniz” (örneğin, “okyanus”) olduğunu belirtirler. Kimi
yorumculara göre bu, “suyu birbirine karışan “ ya da “tatlısı acısına
karışan deniz”dir. Kimi yorumcular ise, bunu “Firavun’un,
askerleriyle birlikte içine gömülüp yok olduğu deniz” olduğunu
bildirirler.41 Fakat, görülüyor ki Kur’an’daki Tanrı, kullarını
inandırabilmek için, birbiriyle hiç ilgisi bulunmayan ve anlaşılması mümkün
olmayan şeyler üzerine yeminler etmekte!
Ancak, Tanrı yemin etmekle yetinmez; sanki yapmış olduğu bütün bu
yeminlerine rağmen,
yine de insanları kendisine inandıramayacağı endişesindeymiş gibi,
yeminlerinin gerçekten “ciddi”, “önemli” ve “çok büyük bir yemin” olduğunu
söyleme ihtiyacını duyar. Daha doğrusu yeminini bazen bir başka yeminle
pekiştirmek ister; hiç değilse bu yoldan kullarını kendisine inandırmaya
çalışır. Örneğin, Vakıa Suresi’nde “…Yıldızların yerlerine yemin ederim
ki...” (Vakıa Suresi, ayet 75) dedikten sonra, bunu yeterli bulmayıp bir de
şunu ekler: “Bilirseniz,
41 Elmalılı H. Yazır. age, c.6, s.45.11-4552.
‘
gerçekten bu, (çok) büyük bir yemindir” (Vakıa Suresi, ayet 76). Ve bu
“büyük” yemini, Kur’an’ın “saklı bir kitapta” (Levh-i Mahfuzda) bulunduğunu
anlatmak için yapmaktadır (Vakıa Suresi, ayet 77-80). Hani sanki yemin etmek
yetmiyormuş da, “inandırıcı” olabilmek için bu yemini pekiştirici sözcükler
kullanmak, örneğin, “gerçekten bu, (çok) büyük bir yemindir...” demek
gerekirmiş gibi!
İnşikak Suresi’nde Tanrı’nın “şafağa”, “geceye”, “gecedeki karanlığa”, “on
dört gecelik aya “-yemin ettiği ve ederken de insanlardan bir kısmının,
Kur’an okunurken neden dolayı iman etmediklerini sorduğu görülüyor. Ayet
şöyledir:
“Hayır! Şafağa, geceye ve onda basan karanlığa, dolunay olmuş aya yemin
ederim ki, halden hale geçeceksiniz. Böyleyken onlar acaba neden okununca
iman etmezler?” (İnşikak Suresi, ayet 16-20).
Ayetin bir başka okunuşu şöyledir:
“Hayır!.. İmdi kasem ederim o şefaka ve geceye ve derlediğine ve derlendiği
zaman o aya ki, sizler binip binip geçeceksiniz elbette tabakadan tabakaya.
O halde onlara ne var ki iman et- mezler?” (İnşikak Suresi, ayet 16-20.)
Görülüyor ki, Tanrı, bütün bunlar üzerine yeminler ederek, insanların
“halden hale” ya da “tabakadan tabakaya” geçeceğini bildirmekte. Yorumculara
göre “şafak” sözcüğü, güneş battıktan sonra ufukta görünen kırmızılığın adı
olabileceği gibi, kırmızılıktan sonraki beyazlık da olabilir. “Dolunay olmuş
ay” deyiminin “ayın derlenip toplanarak muntazam bedr olduğu zaman”, yani on
dört gecelik ay karşılığı olduğu söylenmekte. “Tabakadan tabakaya”
deyimi, “tabaka” sözcüğünün birçok anlama gelmesi nedeniyle görüş ayrılığı
yaratmakta. Bir kısım yorumculara göre, Tanrı, bu sözleriyle şunu anlatmak
istemiştir ki, insanlar, tıpkı şafak, gece ve ay gibi, bir kalıptan başka
bir kalıba geçerek sonunda Tanrı’ya döneceklerdir! Bir kısım yorumculara
göre anlatılmak istenen şey, karından karına ya da yüzyıldan yüzyıla ya da
yirmi yıldan yirmi yıla ya da ümmetten ümmete oluşan değişikliklerdir ki,
sonunda Allah’a dönüşümü kapsamaktadır. Bir kısım yorumcular, Abbas b.
Abdülmüttalib’in bu ayetle ilgili görüşlerini yansıtırlar; güya Muhammed’i
yüceltmek amacıyla Abbas, “Sen doğduğun vakit Arz aydınlandı ve nurunla ufuk
par-‘adı” diyerek bir sulbden rahme geçiş nedeniyle, yeni ve üstün bir alem
oluştuğunu ve sonunda Allah’a varıp hesap verme durumunun doğduğunu
anlatmıştır! Bazı yorumculara göre bu ayet, Tanrı’nın, hem bir yandan
Muhammed’e hem de ona baş eğen Müslümanlara hitap ettiğinin ifadesidir; güya
Müslümanlara şunu haber vermektedir ki, Muhammed’e baş eğdikleri oranda,
“halden hale”, “tabakadan tabakaya” yükselerek Tanrı’ya yaklaşacaklardır.42
Neden Tanrı böylesine değişik ve anlaşılması güç şeyler üzerine yeminler
ederek konuşur? Neden amacını herkesin anlayabileceği bir dille ortaya
koymaz? Ve bütün bunlar bir yana, neden Tanrı yemin eder? Hiç yüce olduğu
söylenen bir Tanrı yemin eder mi?
Bu konuda yukarıdakilere eklenebilecek örnekler daha pek çok. Fakat, ilginç
olan diğer bir konu şu ki, her an ve her şey için yeminler eden Tanrı, yemin
etmenin kötü bir şey olduğunu söylemekten ve yemin ederek konuşanları
küçültmekten, hakir görmekten geri durmaz.
Örneğin, Kalem Suresi’nde, çok yemin edenleri “alçak zorba” şeklinde
tanımlayarak şöyle der:
“Ey Muhammed! Diliyle iğneleyen... çok yemin eden alçak zorbaya... aldırış
etme” (Kalem
Suresi, ayet 10-14).
Tevbe Suresi’nde de, Allah’a yemin edenlerin “korkak” olduklarına değinerek
şöyle ekler:
“Sizden olmadıkları halde, sizinle beraber olduklarına dair Allah’a yemin
ederler. Oysa onlar, korkak bir topluluktur” (Tevbe Suresi, ayet 56).
Yine Tevbe Suresi’nde “fasik”lerin (günah işlemiş olanların) yemin eder
olduklarını ve onlardan hoşlanmadığını bildirir:
“Onlardan hoşnut olasınız diye, size yemin ederler. Siz onlardan hoşnut
olsanız da (Tanrı)
fasıklardan asla hoşnut olmaz” (Tevbe Suresi, ayet 96).
42 Elmalılı H. Yazır. age. c.7, s.5679 vd. 92
Görülüyor ki, Kur’an’daki Tanrı, bir yandan, şu ya da bu nedenle yemin
edenleri “alçak zorba” ya da “korkak” olarak damgalarken, diğer yandan
kendisi, yemin üzerine yemin etmektedir! Şimdi bir an için düşünelim: bir
Tanrı ki, yemin etmenin kötü bir şey olduğunu bildiği halde yemin etmekten
çekinmemekte! Bir Tanrı ki, bütün “yüceliğine” ve “güçlülüğüne” rağmen,
yemin etmeden hiç kimseleri kendisine kandıramayacağını düşünmekte! Bir
Tanrı ki, kendi yarattığı kullarının bile yapmaktan kaçınacakları şekillerde
yeminler etmekte! Bir Tanrı ki, “incir”, “zeytin”, “kuşluk vakti” vd... gibi
şeyler üzerine yemin etmeyi kendisine uygun görmekte! Olacak şey midir bu?
Aklın alacağı şey midir bu?
Öte yandan yemin etmek, genellikle yalan söylemeyi gelenek edinmiş
kimselerin başvurdukları bir yol değil midir? Bilimsel çalışmalar (örneğin,
psikoloji ilmi) bunun böyle olduğunu ortaya çıkarmış değil midir? Elbette ki
öyledir, çünkü yemin ederek konuşan kimseler, söyledikleri sözlerin yeminsiz
olarak inandırıcı olmadığını düşünürler. Bu nedenle söylediklerini
yeminlerle güçlendirmek isterler. Yemin ederek karşılarındakine güvence
sağlamayı düşünürler. Oysa, Tanrı için böyle bir şeyin söz konusu olmaması
gerekir. Çünkü, eğer Tanrı, bu evrenin, doğanın ve her şeyin yaratıcısı ise,
insanların evrene ve doğaya bakarak kendisine inanacaklarını bilir ve bu
nedenle yemin etme gereğini hissetmez!
Bu böyle olduğuna göre, Tanrı’nın yeminlerle konuşabileceğini düşünmek
güçtür. Ancak, Muhammed, Arapların çok yalan söyleyen ve çok yemin eden bir
toplum olduğunu bildiği için, Araplara hitap eden bir Tanrı’yı, her daim
yemin ederek konuşur şekilde tanımlama gereksinimini duymuş olmalıdır. Bu
durumda Kur’an’ı, Kur’an’da. yazılı olduğu gibi, “Tanrı elçisinin sözüdür”
şeklinde kabul eğilimine yer vermek gerekmez mi?
Fakat, gerçek şu ki, Kur’an eğitiminin oluşturduğu ortamda insanlar,
inandırıcı olabilmek için mutlaka ve her konuşma sırasında yemin etme
ihtiyacını duyarlar. Hemen her söylediklerini, hiç değilse “Vallahi” (Allah
hakkı için) diyerek kanıtlamaya çalışırlar.
3) Cennetlerin “Memeleri Yeni Sertleşmiş” ya da “Turunç Memeli” ve “Güzel
İri Gözlü” Kızlarla (“Hurilerle”) Dolu Olduğunu, Bu Kızların Tanrı’nın
Hediyesi Olarak Müslüman Erkeklere Verileceğini Bildiren Ayetlerin, Tanrı
Sözleri Olup Olamayacağı Hakkında!
Kur’an’da yazılanlara göre Tanrı, kendi “yüceliğini” kabul ettirebilmek,
kullarını
kendisine ve elçisine (Muhammed’e) baş eğdirtebilmek için, bir yandan
“korkutma”,
diğer yandan da “mükafat” usullerini seçmiştir; örneğin, bir yandan dehşet
verici “cehennem” azabından söz eder, diğer yandan da mutluluklarla dolu
“cennet” müjdeleri verir. Cehennemi ne kadar azap ve işkence yeri olarak
göstermiş ise, cenneti
de o kadar bolluk, zevk ve şevk yeri olarak düzenlemiştir. Fakat, bu
düzenlediği cenneti, çöl Arabının hayal edip mutluluk duyabileceği
güzelliklerde göstermiştir. Daha başka
bir deyimle, kızgın güneş altındaki uçsuz bucaksız kum çöllerinde, aç ve
susuz yaşayan Arap bedevisinin bütün gereksinimlerini (özellikle Araptaki
şehvet bolluğunu, içki ve yiyecek düşkünlüğünü) hesap ederek, cennetleri her
bakımdan bolluk ve bahtiyarlık yeri olarak düzenlemiştir. Nitekim Kur’an’da
yazılanlara göre, cennetlerde “cevherlerle işlenmiş tahtlar, koltuklar”,
“altın ve gümüş bilezikler”, “yeşil ipekli giysiler”, “yakıcı güneşi ve
dondurucu soğuğu olmayan iklimler”, “sabah gölgesi gibi uzanıp giden tatlı
gölgelikler”, “kuş etinden yiyecekler”, “baş ağrıtmayan ve sarhoş yapmayan
şarapla doldurulmuş testiler, ibrikler”, “latif yaylalar”, “içenlere tat
veren şarap ırmakları”, “süzme bal ırmakları”, “bahçeler ve üzüm bağlan”,
“tükenmeyen ve yasaklanmayan sayısız meyveler”, “meyveleri salkım salkım
dizili muz ağaçları”, “kiraz ağaçlan “, “çağlayarak akan sular ve su
ırmakları”, “tadı bozulmadık süt ırmakları” vd... ve daha neler var! (Bkz.
Vakıa Suresi, ayet 15-40; Nebe’ Suresi, ayet 31-36; Saffat Suresi, ayet
41-57; Sad Suresi, ayet 49-54; Zümer Suresi, ayet 73-74; Rahman Suresi, ayet
46-78; Muhammed Suresi, ayet 15; Tür Suresi, ayet 19-24; İnsan Suresi, ayet
5, 17-22; Kehf Suresi, ayet 30-31, 107; Hac Suresi, ayet 23; Fatır Suresi,
ayet 33-35; Rad Suresi, ayet
23-24; Hadid Suresi, ayet 12-15, 21vd...).
Fakat, türlü bu güzellikler ve nimetler yanında, bunlardan çok daha önemli
olarak bu cennetlerde “güzel iri gözlü ve sedeflerinde saklı inci gibi
bakireler”, “huriler”, “memeleri yeni sertleşmiş, (turunç memeli) kızlar”
vardır. Nebe1 Suresi’ndeki şu satırları okuyalım:
“...Şüphe yok ki çekinenlere bir kurtuluş ve kutluluk, murada eriş yeri var;
bahçeler, üzümler ve memeleri yeni sertleşmiş yaşıt kızlar. Ve dopdolu
kadeh. Ne boş bir söz duyarlar orda, ne birbirlerini yalanlama...” (Nebe’
Suresi, ayet 31 -34).43
Yorumcuların açıklamalarına göre, bu ayetlerde kızlarla ilgili olarak, esas
itibariyle “ka’ıb” ve “tirb” sözcüklerinin çoğulu kullanılmıştır. “Ka’ıb”
sözcüğünün çoğulu “memeleri kübik, yani yeni ağırşak-lanıntş, turunç memeli
denilen taze kızlar”dır. “Tirb” sözcüğü ise, hep bir yaşta olan cennet
kızlarını ifade etmekte olup, bu kızların genellikle hep on altı yaşında
(cennetteki erkeklerin ise otuz üç yaşında) bulunduklarım
anlatmaktadır.44 Öte yandan Vakıa Suresi’nde yazılanlara göre, Tanrı, bu
cennet kızlarım “saklı inciler gibi, iri gözlü, cilveli, işvekar huriler”
şeklinde ve “apayrı biçimde yaratıp, eşlerine düşkün ve yaşıt bakireler”
kıldığını bildirmiştir (Vakıa Suresi, ayet 21, 35-36). Yine bunun gibi Tür
Suresi’nde Tanrı’nın, erkek kullarına hitaben şöyle dediği yazılıdır:
“...Yiyin için, afiyetler olsun çalıştığınız için. Dayanarak, sıra sıra
dizilmiş ala koltuklara, eş etmişizdir de kendilerine güzel iri gözlü
hurileri...” (Tür Suresi, ayet
18).45
Fakat, Tanrı’nın nimetleri bununla da bitmiş değil; çünkü, yine Kur’an’dan
öğrendiğimize göre, Tanrı, cennette, tahttan koltuklara yaslanmış olarak
iştahlarının çektiği meyve ve etlerden dilediklerince yerken kadeh
çekiştiren erkek kullarına, bir de ayrıca hizmet etmek üzere “oğlanlar”
(“gılmanlar”, “vildanlar”) verecektir. Nitekim biraz önce değindiğimiz Vakıa
Suresi’nde, “Murassa tahtlar üstünde, karşı
43 A. Gölpınarlı’nın Kur’an çevirisinden.
44 Elmalılı H. Yazır, uc, c.7 s.5544-5545; ayrıca bkz. Turan Dursun, Kur’an
Ansiklopedini. c.4, s.75.
45 Elmalılı H. Yazır’ın çevirisinden. Şu şekilde çevirmek de mümkündür:
“...’Yiyin için! Doyun kolaylıkla. Yaptıklarınızın karşılığı olarak. Dizi
dizi tahtlara yaslanarak’ denecek onlara. Biz onlun, iri (güzel gözlü
hurilerle) eş edeceğiz...”
karşıya kurulmuş” olan cennet erkeklerine “ölümsüz oğlanların” (Muhalled
evlatların) hizmet sunacağı bildirilmiştir. Yine bunun gibi Tür Suresi’nde
bu oğlanların “sedeflerinde saklı inci” gibi oldukları belirtilmekte.
Gerçekten Tür Suresi’nde Tanrı’nın şöyle konuştuğu yazılıdır:
“...Biz onları, iri (güzel) gözlü hurilerle eşlendireceğiz. (Cennette)
onlara, iştahlarının çektiği meyve ve etlerden dilediklerince vereceğiz
alabildiğine. Ve onlar orada kadeh tokuşturacaklar. İçinde boş ve günah
olmayan biçimiyle... Ve ‘gılman’ (oğlanlar)
onlara hizmet sunacak. Sedeflerinde saklı inci gibidirler (oğlanlar)...”
(Tür Suresi, ayet
19-20, 22-24).46
Bu yukarıdaki ayetlerle ilgili olarak Muhammed’in söylemesine göre Tanrı,
sevgili erkek kullarını cennete alırken, onları “tüysüz, emred (yani sakalı
ve bıyığı çıkmamış), gözleri sürmeli, otuz, otuz üç yaşında olarak”
sokacaktır.47
Bütün bunlardan anlaşılan şu ki, Tanrı, dünya yaşamı sırasında kendisine ve
Muhammed’e baş eğmiş erkek kullarını ebedi mutluluğa kavuşturmak için onlara
cennette “bahçeler”, “üzüm bağlan”, “içki dolu kadehler”, “kuş etleri” vd...
yanında, bir de ayrıca “memeleri yeni sertleşmiş” ya da “turunç memeli”
denilen ve yaşları on altı olan güzel kızlar, ayrıca “gılmanlar” (oğlan
hizmetkarlar) vereceğine dair yeminler etmiştir.
Şimdi bütün bunları gözden geçirdikten sonra, muhtemelen kendi kendinize
şunu soracaksınızdır: “Hiç Yüce bir Tanrı, insanoğlunun ağzından bile
çıkması beklenmeyen bir dille konuşur mu? Hiç kalkıp da, ‘Eğer bana baş
eğerseniz, ben de size memeleri yeni sertleşmiş, ceylan gözlü güzel bakire
kızlar ve sedeflerinde saklı inciler gibi oğlanlar (gılmanlar) veririm’
şeklinde laf eder mi?” Yine muhtemeldir ki, kendi kendinize sorduğunuz bu
soruyu, “Hayır! Yüce olduğu kabul edilen bir Tanrı’nın ağzından çıkmış
olamaz bu sözler” şeklinde yanıtlayacaksınızdır.
46 Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedin, c.4. s.75-76; Elmalılı H. Yazır, age c
6 s 4555 47 Tirmizi’nin
Mu’az’dan rivayet ettiği hadis için bkz. Elmalılı H. Yazır, uKe, c.6,
s.4709.
Öte yandan bir de şu var: Kur’an’ın biraz önce değindiğimiz Vakıa
Suresi’nde, Tanrı’nın “ceylan gözlü güzel bakire” kızları yeniden “inşa”
ettiği (yarattığı) bildirilmekte. Ayetlere göre Tanrı aynen şöyle demekte:
“Biz ceylan gözlüleri, defterleri sağdan verilenler için yeniden
yaratmışızdır (yeniden
‘inşa etmişizdir’); onları bakire, eşlerine düşkün ve yaşıtları
kılmışızdır...” (Vakıa
Suresi, ayet 34-37).
Bu ne demektir? Yani neden Tanrı ceylan gözlüleri yeniden “inşa” etmiş,
yeniden yaratmıştır? Yorumcuların bildirmesine göre burada geçen “(Biz
onları) yeniden yaratmışızdır” deyimi “(Biz onlara) inşa şeklinde yeni bir
neşet vermişizdir” anlamına geliyor. Bu “inşa” olunan kadınlar “dünyada
kocamış, buruşmuş” kadınlardır.48
Anlaşılan o ki, Tanrı, kocamış ve buruşmuş kadınların cennete girmelerini
istememiştir. Zira yine yorumcuların anlatmalarına göre, güya bir gün bir
kocakarı Muhammed’in yanına gelip şöyle der: “Ya Resulallah! Allah’a dua et
de beni cennete koysun.” Muhammed kendisine şöyle yanıt verir: “Cennete hiç
kocakarı girmez.” Bu yanıtı
alınca kadıncağız ağlamaya başlar ve dönüp gider. Az sonra Muhammed şöyle
der: “Haber verin ona (ki) kocakarı olarak (cennete) giremez, çünkü Allah
Teala şöyle buyurdu: ‘inşa edip de onları hep bakir kızlar kılmışızdır’...’”
Daha başka bir deyimle şunu anlatmak ister ki, Tanrı, dünya yaşamı sırasında
buruşmuş, kocakarı olarak ölen kadınları cennete alırken “ceylan gözlü güzel
huri” şekline sokup (“inşa edip”), “defteri
sağdan verilmiş” (“Eshabi yemin”e) olan erkek kullarına hediye etmiştir.50
Şimdi şöyle bir düşünelim: hiç yüce olduğu söylenen Tanrı böyle bir şey
yapar mı? Yani dünya yaşamı sırasında “imanlı” kadınları “buruşmuş kocakarı”
haline getirip azap ve üzüntü içerisinde tuttuktan sonra canların alır ve
sırf cennetteki erkek kullarını hoşnut etmek istercesine, ceylan gözlü
bakire kızlar olarak yeniden yaratır
48 İbn-i Cerir ve Tirmizi’nin ve diğerlerinin Enes’ten rivayetleri için bkz.
Elmalık H. Yazır, age, c.6, s.4708.
49 Tirmizi’nin Şemail’den rivayeti için bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.6,
s.4708-4709.
50 Tirmizi’nin Mu’az’dan rivayeti için bkz. Elmalılı H. Yazır, age. c.6,
s.4709.
mı? Cennet erkeklerini mükafatlandıracağım diye, bu kadınları onlara hediye
eder, onların keyfinde ve emrinde tutar mı? Bu adaletsizlik ve eşitsizlik
sayılmaz mı? Cenneti “iman sahibi erkekler” için olduğu gibi “iman sahibi
kadınlar” için de mutluluk yeri yapsa, daha adil bir iş yapmış olmaz mı? Ya
da cennet erkeklerine “ceylan gözlü, memeleri yeni sertleşmiş kızlar”
sağlarken, cennetteki kadınlara da, mutluluklar sağlasa, örneğin “Ey
kadınlar! İşte yakışıklı delikanlılar; biz onları sizin için inşa ettik;
dilediğiniz gibi onlarla yaşayın” dese, .daha iyi olmaz mı?
Bu soruları sorarken akla bir de şu gelmekte: Hiç “yüce”, “adil” ve her şeye
kadir bir Tanrı, insanları kendisine baş eğdirtebilmek için, mükafat usulüne
gerek duyar mı? Hani sanki “rüşvet” verirmiş gibi iş görür mü? Ve hele bu
işi, kadınları erkeklerin keyfine feda edercesine yapar mı? Örneğin, erkek
kullarını kendisine taptırtabilmek için, “Ey erkekler! Eğer iman sahibi
olur, bana (ve Muhammed’e) baş eğerseniz, buyruklarımı yerine getirirseniz,
ben de size güzel kadınlar bulurum; hatta dünya yaşamını buruşmuş kocakarı
olarak bitiren kadınları yeniden yaratıp (inşa edip) ceylan gözlü ve
memeleri yeni sertleşmiş kızlar olarak sizlere mükafat olarak veririm!”
şeklinde konuşur mu? Ve eğer böyle yaparken, yani “mükafat” yoluyla erkek
kullarını kazanmak isterken, insan şahsiyetinin haysiyetini incitmiş olmaz
mı? Çünkü, bilindiği gibi “mükafat” usulü, aklen ve fikren oluşmamış
kimselere, daha doğrusu çocuklara bir şeyler yaptırtmak amacıyla uygulanır.
Oysa çocukluk yaşını aşmış, yani rüşte erişmiş kimselere, mükafat usulleri
değil, akılcı usuller uygulamak gerekir. Örneğin, ağlayıp sızlayan, yaygara
koparan küçük bir çocuğa “Uslu durursan sana oyuncak alırını” der ve uslu
durduğu takdirde “Aferin sana” diyerek onu hediyelerle
mükafatlandırırsanız, belki isabetli bir şey yapmış sayılabilirsiniz;51
fakat çocuk büyüyüp erginliğe ulaştıktan sonra, onu, “iyi” şeyler için
mükafatlandırmaya devam edecek
olursanız,’-onu çocuk yerine koymuş ve dolayısıyla onun haysiyetiyle oynamış
olursunuz. Bu nedenle, “Yüce” olduğu söylenen bir Tanrı’nın, insan
haysiyetini çiğner şekilde konuşabileceğini, insanları
51 “Belki” diyoruz, çünkü çocukları da “mükafat” yoluyla yetiştirmenin
sakıncalı olduğu söylenebilir.
“mükafat” (bir bakıma “rüşvet”) yoluyla kendisine (ya da Muhammed’e) baş
eğdirtmek isteyebileceğini düşünmek yersizdir; daha doğrusu böyle bir
düşünce, Tanrı fikrindeki yüceliği yok etmeye yeterlidir. Bunun böyle
olduğunu, az sayıda da olsa, İslam ülkelerinde
anlamaya başlayanlar vardır.-“2 Beklenir ki, bir gün gelip bu anlayışa
yönelik insanların sayısı çoğalacak ve bu insanlar yukarıdaki (ya da
benzeri) ayetler için, “Bunlar Tanrı sözleri inidir, yoksa insan sözleri
mi?” şeklindeki sorulan kolaylıkla cevaplandıracaklardır; yeter ki,
kendilerine akılcı eğitim ve akılcı yoldan düşünme olanağı sağlansın.
4) “Rahman” ve “Rahim” Olduğu Söylenen “Yüce” Bir Tanrı’nın, “İnsan Derisini
Kavuran Yakıcı Bir Ateş”, “Kaynar Su ve İrinle” Dolu Cehennem Korkutmalarına
Başvurarak Din Verme Yolunu Seçip Seçmeyeceği Konusunda!
20. yüzyılın en büyük düşünürleri arasında yer alan Bertrand Rus-sell,
“cehennem” fikrinin “gaddar ruhlu” insanlar tarafından uydurulduğunu, çünkü
insani duygulara sahip hiçbir varlığın, kişileri cehennem ateşinde yakılır
görmekten zevk almayacağını söyler. Anlatmak istediği şey, muhtemelen
cehennem düşüncesinin Tanrı anlayışıyla bağdaşmayacağıdır.53
Böyle bir görüşü İslamcılar nasıl karşılarlar, bilemiyoruz; fakat, şunu
söylemek mümkündür ki, Kur’an’da, Tanrı’yı “rahman” ve “rahim” olarak
tanımlayan ayetler yanında, bu aynı Tanrı’nın cehennemi “kaynar su ve kanlı
irin”le dolu, yakıtı “insanlar” ve “taşlar” olan dehşet verici yer olmak
üzere hazırladığını belirleyen ayetler vardır ki, birbirleriyle bağdaşır
gibi değildir.
Gerçekten de Kur’an’ın birçok ayetinde “Allah”, kendi kendisini çeşitli
güzel nitelikler yanında bir de “rahman” ve “rahim” olarak tanıtır. Örneğin,
Has r Suresi’nde şöyle yazılıdır:
52 İslam ülkeleriyle ilgili araştırmalarda bulunan Hintli yazar V.S.
Naipaul’un Beyond Belief: Islamic Excursions Amonmg tlıe Converted P’eoples
at”’ kitabına bakınız. Random House, New York, 1998, s.182.
53 Bertrand Russell. Ma Concepıion dit Mimde (Ingilizceden Fransızcaya
çeviri Ga-limard, Paris, 1962, s.74).
“...O öyle Allah ki, ondan başka Tanrı yok... o rahmandır, rahimdir. ..”
(Haşr Suresi, ayet 22-24).
Bilindiği gibi “rahman” deyimi genel olarak “herkese çok acıyan” anlamına
gelir; “rahim” sözcüğü ise, özellikle “ahirete inanırlara acıyan” demektir.
Başka bir deyimle “rahim” niteliği, iman sahibi olanlarla olmayanları (daha
doğrusu Müslümanlarla Müslüman olmayanları), yani “iyi” ile “kötü”yü ayırt
etmek ve Tanrı’nın özellikle bunlara acıyan ve bunları koruyan olduğunu
ortaya
koymaktadır.54
Öte yandan bu aynı Tanrı, herkesi doğru yola eriştirebilecek güçte olmakla
beraber böyle yapmadığını, çünkü cehennemi insanlarla (ve cinlerle)
dolduracağına dair kendi kendine yemin ettiğini söyler (Secde Suresi, ayet
13) ve cehennem tanımlarına
geçer. Tanrı’nın tanımladığı cehennemle ilgili ayetleri okurken dehşete
düşmemek ve hele “rahman” ve “rahim” bir Tanrı’nın ağzından bu tanımların
nasıl çıkabildiğine akıl erdirmek kolay değildir. Bir kere cehennemin yedi
kapısı vardır ve her bir kapı birer gruba ayrılmıştır (Hicr Suresi, ayet
44). Yorumculara göre bu gruplar, başta günahkar müminler olmak üzere,
Yahudiler, Hıristiyanlar ve diğer günahkarlardan oluşur. Cehennem işlerine
bakmak üzere Tanrı 19 meleği muhafız olarak seçmiştir
(Müddessir Suresi, ayet 30-31). Ayrıca muhafız olarak “Malik” ve “Deccal” de
bulunmaktadır.55 Bu cehennem, Tanrı’nın tutuşturulmuş ateşiyle doludur ki,
yüreklere çökecektir (Hümeze Suresi, ayet 4-9); bu ateşin yakıtı insanlar ve
taşlardır ve bunun böyle olduğunu Tanrı şöyle bildirmektedir:
“Öyleyse korkun! O ateşten ki, onun yakıtı insanlarla taşlardır, inanmazlara
hazırlanmıştır o ateş...” (Bakara Suresi, ayet 24; Tahrim Suresi, ayet 6;
Al-i İmran Suresi, ayet 10).
Muhammed’in söylemesine göre, cehennem ateşi öylesine alevli bir ateştir ki
(lezza), miktarca ve sayıca dünya ateşleri üzerine “altmış
54 Elmalılı Hamdi Yazır, age, c.6, s.4869 vd...; ayrıca bkz. Turan Dursun,
Kur’an Ansiklopedisi, Kaynak Yayınları, c.2, s. 129.
55 Buhari’nin İbn Abbas’tan rivayeti için bkz. Diyanet Yayınlan’ndan
Sahih-i.... Hadis No. 1350, c.9, s.50.
dokuz derece fazla kılınmıştır”;56 ve bu ateş cehennemliklerin baş
derilerini sıyırıp atacaktır (Mearic Suresi, ayet 15-18). Tanrı, bu
cehenneme attığı kişileri, ateşten bir dağ olan “Saud”a tırmandırcaktır ki
(Müddessir Suresi, ayet 17), Ahmed b. Hanbel gibi yorumcuların söylemelerine
göre, cehennemlik kişi, yetmiş yılda bu ateşten dağa çıkabilecek ve yetmiş
yılda da inebilecektir. Öte yandan Tanrı, cehenneme attığı kişilere şöyle
diyecektir:
“...Yalan saya geldiğiniz azaba doğru gidin! Üç kola ayrılmış (ama) ne
gölgelendiren ne de alevden koruyan bir gölgeye gidin. O, saray gibi kocaman
kıvılcım saçar. Her bir kıvılcım sanki birer sarı deve gibidir. Yalanlamış
olanların o gün vay haline...” (Mürselat Suresi, ayet 29-34).
Öte yandan cehennemdeki yiyecek ve içecekler de, “zakkum ağacı”, “kanlı
irin” ve “kaynar su” cinsi dehşet verici nitelikte şeylerdir. Zira,
Kur’an’da Tanrı’nın şöyle konuştuğu yazılıdır:
“Sonra siz ey sapıklar... Kesinlikle zakkum ağacından yiyeceksiniz. Onunla
dolduracaksınız kamınızı. Üzerine de kaynar su içeceksiniz “ (Vakıa Suresi,
ayet 51 -
54).
Tanrı, “zakkum ağacı”nın tanımını şöyle yapmakta:
“Yoksa zakkum ağacı mı?.. Cehennemin ta dibinden çıkan bir ağaçtır o.
Tomurcuklan da birer şeytan başı gibidir. Kuşkusuz cehennemlikler ondan
yerler. Karınlarını onunla doldururlar...” (Saffat Suresi, ayet 62-66).
Yine Tanrı’nın bildirmesine göre, cehennemliklerin içecekleri şeyler “kaynar
su” (hamim), irin “ğessak” ve kanlı irin (ğislin) cinsi şeylerdir:
“Cehennemlikler orada ne bir serinlik tadabilecekler ne de içilecek bir
şey... Yalnızca kaynar su ve irin içecekler...” (Nebe’ Suresi, ayet 25).
56 Buhari’nin Ebu Hüreyre’den rivayeti için bkz. Sahih-i..., Diyanet
Yayınları, Hadis No. 1350, c.9, s.50.
Bütün bunlardan başka, Tanrı, bir de işkence tertiplemiştir cehennemliklere!
Örneğin, kaynar su, hem içilmek hem de kişinin başından dökülmesi içindir.
Tanrı şöyle diyor:
“(Allah zebanilere emreder) Tutun onu! Cehennemin ortasına sürükleyin! Sonra
başına azap olarak kaynar su- dökün (ve deyin ki), ‘Tat bakalım. Hani sen
kendince üstündün, şerefliydin, işte bu, şüphelenip durduğunuz şeydir”
(Duhan Suresi, ayet
47-50; ayrıca bkz. Sad Suresi, ayet 55-58; Hakka Suresi, ayet 35-37).57
Yine Muhammed’in söylemesine göre, Tanrı, cehenneme atılacak olan kişilerin
bağırsaklarının karınlarından dışarı akacağını ve sonra o kişilerin bu kendi
bağırsaklarının etrafında değirmen merkebinin değirmende döndüğü gibi
döneceklerini bildirmiştir.58
Ve işte Muhammed’in söylemesine göre, “rahman” ve “rahim” olan Tanrı’nın
hazırladığı cehennem böylesine korkunç, böylesine dehşet verici bir yerdir.
Ve bu cehenneme Tanrı, “iman” sahibi olmayanları ve doğru yola sapmayanları
atacaktır.
Şimdi kendi kendinize soracaksınızdır: “Pek güzel, ama her şeye kadir olan
ve bütün insanları doğru yola sokma olanağına sahip olduğunu açıklayan ve bu
arada kendi kendisini ‘rahman’ ve ‘rahim’ olarak tanımlayan bir Tanrı, nasıl
olur da cehennem düşüncesine yönelebilir? Nasıl olur da böylesine azap
verici şeylerden söz edebilir?” diye soracaksınızdır. Ve muhtemelen, “Hayır!
Böyle bir şey olamaz!” diyerek “Kur’an ayetleri Tanrı sözleri midir, yoksa
elçinin sözleri midir?” şeklindeki tartışmayı sürdüreceksinizdir. Ancak,
unutmayınız ki, Kur’an’a
göre Tanrı, insanların tümünü “iman sahibi” yapabilecekken yapmayıp, kiminin
gönlünü açıp “Müslüman”, kiminin gönlünü kapatıp “kafir” yaptığını ya da
dilediğini doğru yola sokup dilediğini saptırdığını bildirmiş (örneğin, Enam
Suresi, ayet 125) ve bu davranışının nedenini de, “Ben cehennemi cinlerle ve
insanlarla dolduracağıma dair kendi kendime söz verdim” şeklindeki bir
gerekçeye bağlamıştır. Bunu öngören hükümleri gözden geçirecek olursanız, bu
kez tekrar kendi kendinize sormuş olduğunuz soruya dönmüş olacaksınızdır.
57 Bu konudaki diğer ayetler için bkz. Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi,
Kaynak Yayınlan, c.4, s.56-
57.
58 Buhari’nin Üsame’den rivayeti için bkz. Sahih-i..., Diyanet Yayınları,
Hadis No. 1351,c.9,s.51.
4) Tanrı’nın, Bütün İnsanları Müslüman Yapmak Varken Yapmadığını, Çünkü
Cehennemi İnsanlarla Dolduracağına Dair Kendi Kendine Söz Verdiğini,
Cehennemin Dolup Dolmadığım Anlamak İçin “Döldün mu?” Diye Sorduğunu, Buna
Karşılık Cehennemin, “(Hayır!) Daha Var mı?” Diye Cevap Verdiğini Bildiren
Ayetlerin Tanrı Sözleri Sayılıp Sayılamayacağı Hakkında!
Kur’an ‘da, Secde Suresi’nde Tanrı’nın şöyle konuştuğu yazılıdır:
“Biz dileseydik, herkesi doğru yola eriştirirdik. Ne var ki, ‘An-dolsun ki,
cehennemi, cinlerle ve insanlarla dolduracağım’ diye kesin bir söz çıkmıştır
benden” (Secde Suresi, ayet 13).
Bu ayeti okurken bir de Enam Suresi’nin şu ayetine göz atalım:
“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini Islama açar; kimi de
saptırmak isterse... kalbini iyice daraltır... “ (Enam Suresi, ayet 125.)
Dikkat edileceği gibi bu ayetlere göre Tanrı, eğer dilemiş olsa bütün
insanları
Müslüman yapabilecekken yapmıyor; bir kısmını “Müslüman” yapıp bir kısmını
“kafir” kıldığını bildiriyor. Sebep olarak da cehennemi insanlarla
dolduracağına dair kendi kendine kesin bir söz verdiğini söylüyor. Daha
başka bir deyimle insanların tümünü doğru yola sokabilecekken böyle
yapmadığını, çünkü böyle yapmış olsa, bu takdirde cehennemi insanlarla
dolduracağına dair kendi kendine verdiği sözü yerine getirememiş olacağını
“apaçık” bir şekilde açıklıyor! Olacak şey midir bu? Hiç “Yüce” bir Tanrı,
hiç yoktan insanları cehenneme atmak gibi bir davranışa yönelmekten zevk
alıyormuş
gibi konuşabilir mi?
Yukarıdakine benzer olmak üzere, Kur’an’ın Hûd Suresi’nin 118. ve 119.
ayetlerinde
Tanrı’nın şöyle konuştuğu yazılıdır:
“Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek millet yapardı. (Fakat) onlar
ihtilafa düşecekler. Ancak, Tanrı’nın merhamet ettikleri müstesnadır. Zaten
Rabbin onları bunun için yarattı. Rabbinin, ‘Andolsun ki cehennemi tümüyle
insanlar ve cinlerle dolduracağım’ sözü yerini buldu” (Hûd Suresi, ayet
118-119).
Görülüyor ki, bu ayetler anlaşılmazlıklarla, uyuşmazlıklarla ve birbiriyle
çelişir satırlarla, fakat bütün bunlardan başka bir de Tanrı’nın “yüceliği”
fikriyle bağdaşmazlıklarla dolu. Bir kere Tanrı burada, bütün insanları
doğru yola sokabilecekken sokmadığını, çünkü ceTıenemi insanlarla
dolduracağına dair kendi kendine yeminler ettiğini bildirmekte! Bildirirken
de “insanlar ihtilafa düşecekler. Ancak, Tanrı’nın merhamet ettikleri
müstesnadır. Zaten Rabbin onları bunun için yarattı” diye eklemekte. Daha
başka bir deyimle, Tanrı, bütün insanları İslamda “ittifak” ettirmek
imkanına sahip olduğu halde böyle yapmadığını, kimini “Müs- lüman” kimini de
“kafir” kıldığını, böylece onlar arasında anlaşmazlık ve çatışma (ihtilaf)
çıkmasına vesile olduğunu bildirmekte: “Zaten Rabbin onları bunun için
yarattım” derken, demek istediği bu! İlerideki sayfalarda tekrar
değineceğimiz gibi, her ne kadar ayette geçen “bunun için” deyiminin -ki
“li-zalike” karşılığı oluyor- “Zaten Rabbin onları ihtilafa düşmeleri için
yarattı” anlamında olabileceği gibi, “Zaten Rabbin onları rahmetine nail
kılmak için yarattı” anlamına gelebileceği söylenirse de,59 fark etmez;
çünkü, her ikisi de Tanrı’nın keyfiliğini dile getirmekte; her ikisi de
Tanrı’nın, bir kısım insanları Müslüman kılıp cennete almak için, bir
kısmını da cehenneme atmak üzere “kafir” olarak yarattığını, çünkü cehennemi
insanlarla doldurmak üzere yaptığı “yemini” yerine getirmeye çalıştığını
anlatmaktadır. Fakat, iş bununla de bitmiş değildir. Çünkü, yine Kur’an’dan
anladığımıza
göre, Tanrı, cehennemi insanlarla doldurmak konusunda verdiği yemini
öylesine bir kesinlikle yerine getirmek hevesindedir ki, cehennemin dolup
dolmadığını öğrenmek için ikide bir cehenneme “döldün mu?” diye sorar. [Pek
güzel, ama evrendeki her gizli şeyi bildiğini söyleyen ve örneğin kendini,
“O, görüleni de görülmeyeni de bilen...” (Haşr Suresi, ayet 22-
24)60 diye öğreten bir Tanrı, cehennemin dolup dolmadığını bilmez mi? İlle
de cehenneme sorması mı gerekir?]
59 Kur’an’ın. Diyanet Vakfı çevirisinde Hûd Suresi’nin 118. ve 119.
ayetleriyle ilgili açıklamaya bakınız; ayrıca bkz. Elmalılı H. Yazır, age,
c.4, s.2836 vd.
60 Tanrı’nın görülen ve görülemeyen her şeyi bildiği konusunda pek çok ayet
var Kur’an’da. Örneğin bkz. Rad Suresi, ayet 8-10; Enam Suresi, ayet 73;
Tevbe Suresi, ayet 94, 105; Secde Suresi, ayet 6; Zümer Suresi, ayet 46;
Teğabün Suresi, ayet 18 vd...
Ve cehennem öylesine açgözlü, öylesine doymak bilmez bir yerdir ki, “Hayır
doymadım! Daha var mı?” şeklinde Tanrı’ya cevap verir. Kaf Suresi’nin 30.
ayetini okuyalım:
“O gün ki cehenneme, ‘Döldün mu?’diyeceğiz. O, ‘Daha çok var mı?’diyecek...”
(Kaf Suresi, ayet 30).
Cehennemin büyüklüğü nedir ve ne kadar insan alır, bilemiyoruz. Fakat,
söylemeye gerek yoktur ki, Tanrı’nın “Döldün mu?” sorusuna cehennem, “Henüz
dalmadım, daha var mı?” dediği süre boyunca, Tanrı, cehennemi doldurmak
amacıyla, kendi kendine verdiği sözü yerine getirmek üzere insanları kafir
kılmaya devam edecektir. Bununla beraber Muhammed’in söylemesine göre,
Tanrı, “ayağını ko-yuncaya kadar” cehennem bu şekilde konuşacaktır ki, işte
o vakit “...Yetişir, yetişir!” diyerek dolmuş olduğunu anlatmış olacaktır.
Yine Muhammed’in söylemesine göre, Tanrı, cehenneme, “(Ey cehennem!) sen
sırf benim azabımsın, ben seninle kullarımdan dilediğime azap ederim...”
demiştir;61 muhtemelen bu sözleriyle cehenneme iltifatta bulunmak
istemiştir!
Siz hiç Tanrı’nın, “Ben cehennemi insanlarla dolduracağıma dair kendi
kendime söz verdim” deyip, cehennemi insanlarla doldurmaya çalışacağını ve
bununla yetinmeyip, cehenneme hitaben, “Ey cehennem, döldün mu?” diye
soracağını, cehennemin de bu soruya, “Hayır dalmadım, daha var mı?”
diyeceğini, cehennemi doldurmak amacıyla Tanrı’nın insanları “kafir”
kılmakta devam edeceğini kabul edebilir misiniz? Öte yandan Tanrı’nın, hem
bir yandan insanları “kafir” yaptığını hem de “kafirdirler” diye cehennemde
yakacağını, suçsuz insanları suçluymuş gibi cezalandıracağını, yani
adaletsizlik ve haksızlık yapacağını düşünebilir misiniz? Söylemeye gerek
yoktur ki, eğer bütün bu ayetleri eleştirel akıl süzgecinden geçiriyorsanız,
bu sorulara “Hayır!” şeklinde yanıt vereceksinizdir. Yok eğer “imanı”, aklın
önüne geçirecek olursanız, bu takdirde vereceğiniz cevap kuşkusuz ki “Evet!”
olacaktır. Bu takdirde insanı akılcı düşünce yolundan uzaklaştırmış
olacaksınızdır. Nitekim “büyük din bilgini” ola-
61 Buhari ve Müslim’in Enes’ten ve ayrıca Ebu Hüreyre’den rivayetleri için
bkz. Elmalılı H. . Yazır, age, c.6, s.4518-4519.
rak tanımlanan kişileri “evet”ler’de birleştiren şey, imanın akla üstün
olduğuna inanmışlıklarıdır. Örneğin, Elmalılı Haindi Yazır gibi ünlü bir din
adamı, Tanrı’nın cehennemle konuşmasıyla ilgili ayet konusunda şöyle der:
“Bu sual ve cevap (Tanrı’nın cehennemi doldurmak üzere kendi kendine vermiş
olduğu) va’dinin tatbikim ve cehennemin dehşetini ve hızını tasvirdir...
Yani cehennem o genişliğiyle beraber ... f eve feve (bölük bölük) atılan cin
ve insten (insanlardan) doldurulacak, fakat hızı kesilmeyecek, mücrimlere
(olan kızgınlığının) şiddetinden daha ziyadeye ihtiras gösterecektir.
Çokları bu sual ve cevabı bu gibi bir tasvire hami etmişlerdir. Bazdan da
hakikat demişlerdir ki... hakikat mümkünken ahiret işleri dünyaya kıyas
edilmemelidir der... “62
Şeriat eğitiminin nasıl bir düşünce tarzına yer verebileceğini anlamak için
bu tür örneklere göz atmak yeterlidir.
Görülüyor ki, Kur’an’da Tanrı’nın, insanlardan bir kısmını doğru yola sokup,
bir kısmını “kafir” yaptığı, “kafir” yaptıklarını cehenneme attığı, çünkü
cehennemi insanlar ve cinlerle dolduracağına dair kendi kendine söz verdiği,
dolup dolmadığını anlamak için cehenneme “Döldün mu?” diye sorduğu, onun,bu
sorusuna karşı cehennemin “Daha var mı?” diye yanıt verdiği, bunun üzerine
dilediği sayıda insanı “kafir” kılıp cehennem ateşine attığı yazılı! Şimdi
tekrar soralım: bu tür sözlerin, “yücelerin yücesi” olduğu öne sürülen bir
Tanrı’nın ağzından çıktığını düşünmek olası mıdır? Böyle bir düşünce, Tanrı
fikrine ters düşmez mi? Tanrı fikrini zedelemeye yetmez mi?
5) Kur’an’daki Ayetlerin “Tanrı Sözleri mi?”, Yoksa “Elçinin Sözleri mi?”
(insan
Yapısı mı ?) Olduğu Konusundaki Tanışmayla İlgili Diğer Bazı Örnekler
Kur’an’ın “Tanrı yapısı mı?”, yoksa “insan yapısı mı?” olduğu konusundaki
tartışma vesilesiyle verilebilecek örnekler sayısızdır, Bunlardan birkaçını
yukarıda özetledik. Birkaç örnek daha vermekte yarar var:
62 Elmalılı H. Yazır. age, c.6. s.4518. 106
Neyzen Tevfik, kadınların İslam şeriatındaki aşağılık durumu konusunda
yazdığı şiirlerinden
birinde şöyle der:
“Esir olunca kadınlık nikaha bağlanmış, Müzeyyenata da bakmış, tel örgüdür
sanmış. Değil mi ya? ipek, altın saadetin temeli? Kadınlığın bu kelepçe
içinde kalmış eli.
Muhakkar (hor, hakir tutulmuş) olduğunu dinleyen eyliyor ta‘lim,
Şu ayet’e bakınız: ‘Inne keydekûnne azim’...
Şu altı bin senedir izdivacı tanzime.
Muvaffak olmıyan (başarılı olmayan) ezhan (zihniyet) değer mi ta’zime
(saygıya değer mi?)” 63
Neyzen Tevfik bu satırları, şeriatın kadını “aklen ve dinen dün (aşağılık)”
yaratık sayan, nikah yoluyla erkeğin kölesi yapan, dayak atılmaya layık
bulan, eşek ve köpek vd... gibi namazın bozulmasına vesile yaratan,
tanıklıkta (şahadette) erkeğin yarı değerinde tutan, miras paylaşımında
erkeğe nazaran yarı hisseye sahip kılan, hilekarlık, düzenbazlık alanında
rakipsiz sayan, daha buna benzer nice aşağılamalarla hor ve hakir durumlarda
tutan yönlerini eleştirmek amacıyla yazmıştır. Yazarken de, yukarıda
görüldüğü gibi “Şu ayete bakınız: ‘Inne keydekûnne azim’...” demiştir. “Şu
qyete bakınız” derken, anlatmak istediği şey kuşkusuz ki şudur: “Hiç böyle
bir ayet olabilir mi?” ya da “Hiç Tanrı böyle bir şey söylemiş olabilir mi?”
Çünkü, işaret ettiği ayet, Kur’an’daki Yusuf Suresi’nin “İnne keydekûnne
azim” sözlerini kapsayan 28. ayetidir. Burada geçen “keydekûnne” sözcüğü
“keyd” kökünden gelme olup, “hile yapmak”, “düzen, tuzak kurmak”, “dolap
çevirmek”, “birisine oyun oynamak” gibi son derece kötü anlamlara gelir. Bu
şekliyle ayet, kadınların karakterce hilekar ve düzeni büyük yaratıklar
olduklarını anlatmak üzere şöyledir:
63 Bu satırlar. Neyzen Tevfık’in. 1921 yılında yazdığı “Ferda’yı Vahdet”
adlı şiirinden alınmadır. Bkz. Neyzen
Tevfik ve Azûb-t Mukaddes’i. Tunca Yayınları, İstanbul, 1983. s.264.
“...Ey kadınlar hileleriniz, (düzenleriniz) pek büyüktür sizin...” (Yusuf
Suresi, ayet 28).64
Ve genel olarak kadınları aşağılatıcı bu sözler, Kur’an’daki Yusuf masalıyla
ilgili olarak kısaca şöyledir:
Kur’an’ın Yusuf Suresi’nde Tanrı, “(Ey Muhammed!) Biz, sana bu Kur’an’ı
vahyetmekle geçmiş milletlerin haberlerini ... anlatıyoruz...” (Yusuf
Suresi, ayet 3) diyerek Yusuf masalını anlatır. Masala göre Yusuf, Tanrı
tarafından “peygamber” olarak seçilmiş olan Yakub’un oğullarından biridir.65
Babası tarafından çok sevildiği için, kardeşlerinin kıskançlığını üstüne
çeker. Bu yüzden kardeşleri onu öldürmek isterler ve bir gün götürüp bir
kuyuya atarlar. Tanrı
Yusuf a peygamberlik vahyedip yardımda bulunacağını söyler. Nitekim oradan
geçen bir
ticaret kervanının adamları, kuyudan su çekerken, Yusuf’u bulup çıkarırlar
ve Mısır’a götürüp köle olarak satarlar. Yusuf’u satın alan kişi kralın
vezirlerinden varlıklı bir kimsedir (Yusuf Suresi, ayet 3-20). Vezir’in
çocuğu olmadığı için Yusuf’u kendi çocuğu gibi yetiştirmek ister ve
karısına, “Bu çocuğu evlat edinip yetiştirelim” der (Yusuf Suresi, ayet 21).
Yusuf, ergenlik çağına erişince, Tanrı onu yetenekli ve ilim sahibi, bir
delikanlı haline getirir (Yusuf Suresi, ayet 22). Yusuf, çok yakışıklı bir
genç olduğu için, vezirin karısının hoşuna gitmeye başlar. O kadar ki,
kadıncağız, Yusuf’a aşık olur ve onunla yatmak ister. Kocasının evde
olmadığı bir gün kapıları iyice kapar ve Yusuf’a, “Haydi gel” der. Fakat,
Yusuf, “(Hasa)... kocan benim velinimetindir...” diyerek kadının teklifini
geri çevirir (Yusuf Suresi, ayet 23). Aslında Yusuf un da ona meyli vardır,
ama Tanrı onu günah işlemekten alıkoyar. Nitekim Kur’an’da Tanrı’nın şöyle
dediği yazılıdır:
64 Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Kur’an çevirisinde şöyledir: “...siz.
kadınların düzeni büyüktür...”-. Diyanet
Vakfı çevirisinde şöyledir: “...(Ey kadınlar) sizin tuzağınız gerçeklen
büyüktür...”’. Ömer Rıza Doğrul’un çevirisinde ise şöyledir: “...(Ey
kadın/ar) sizin lüleleriniz ne büyüktür...”
65 Tevrat’la anlatılanlara göre Yusuf, Yahudilerin atası sayılan İbrahim’in
oğlu Ishak’ın oğlu olup daha sonra adı Tanrı tarafından İsrail’e çevrilecek
ve İsrailoğullarının atası olacaktır.
108
“Andolsun ki, kadın (Yusuf’a) meyletti. Eğer Rabbinin işaret ve ikazını
görmeseydi (Yusuf) da kadına meyletmişti. İste böylece biz, kötülük ve fuhşu
ondan (Yusuf tan) uzaklaştırmak için (delilimizi) gönderdik...” (Yusuf
Suresi, ayet 24).
Şimdi dikkat ediniz: ayete göre Yusuf’un kadına eğilimi vardır, fakat Tanrı
onun yardımcısı olmuştur; eğer Tanrı, Yusuf’u kötülükten uzak tutmamış olsa,
Yusuf kadınla yatmaya hazırdır. Bu durumda kendi kendimize, “Neden acaba
Tanrı Yusuf’u günah işlemekten ko- rumuştur da, bu aynı hayırhahlığı kadına
göstermemiştir? Yoksa acaba Tanrı keyfiliğe mi kapılmıştır? Ya da kadınlara
karşı düşmanlık beslediği için mi böyle yapmıştır?” şeklinde bir soru
soracak olursa, cevabını birazdan vereceğiz. Fakat, şimdilik masalımıza
devam edelim. Yusuf’un direnişi Ve odadan çıkmak istemesi üzerine kadın
kapıya doğru gelip onun gömleğini arkadan yırtar. Fakat, tam o sırada
kadının kocası çıkagelir. Kadın, yalan uydurup kocasına Yusuf’un kendisinin
ırzına geçmek istediğini söyler ve “Senin ailene kötülük etmek isteyenin
cezası, zindana atılmaktan veya elem verici bir işkenceden başka ne
olabilir?” der (Yusuf Suresi, ayet 25). Ancak, Vezir durumu anlar ve
karısını yalancılıkla, hilekarlıkla suçlayıp, “...Ey kadınlar hileleriniz
(düzenleriniz) pek büyüktür sizin... “ (Yusuf Suresi, ayet
28) şeklinde konuşur. Bununla beraber insaflı davranıp Yusuf’a, “Ey Yusuf!
Sen buna aldırma” der; kadına da dönerek, “sen de günahının bağışlanmasını
dile, çünkü suçlusun” der (Yusuf Suresi, ayet 28-29). Ancak, olay çevrede
duyulmuştur; şehirde birtakım kadınlar, “Vezirin karısı kölesinin olmak
istiyormuş; sevgisi bağrını basmış; doğrusu onun besbelli sapıtmış olduğunu
görüyoruz” (Yusuf Suresi, ayet 30) diyerek dedikoduya başlarlar. Bunu
duyunca Vezir’in karısı büyük bir yemek ziyafeti verir ve dedikodu yapan bu
kadınları davet eder; her birine dayanacak yastıklar hazırlar ve ellerine
birer bıçak verir. Kadınlar meyveleri bıçakla soyarken Vezir’in karısı
Yusuf’a emreder: “Çık karşılarına kadınların!” Kadınlar Yusuf’u görünce
şaşkına dönüp ellerinde bıçakla parmaklarını keserler ve “Haşa Rabbimiz! Bu
bir insan değil, ancak yüce bir melektir” diye bağrışırlar (Yusuf Suresi,
ayet 31). Onların bu bağrışmaları üzerine Vezir’in karısı, “işte sözünü edip
beni yerdiğiniz bücür. Andolsun ki onun olmak istedim, fakat o iffetinden
dolayı çekindi. Emrimi yine yapmazsa, andolsun ki hapse tıkılacak ve kahre
uğranacaktır” der (Yusuf Suresi, ayet 32). Bunu duyan Yusuf korkuya kapılıp
Tanrı’dan yardım ister; daha doğrusu Tanrı’nın kendisini kadınların
hilelerinden uzak kılmasını diler; şöyle der:
“Rabbim! Bana zindan, bu (kadınların) benden istediklerinden daha iyidir!
Eğer onların hilelerini benden çevirmezsen, onlara meyleder (onlara gönül
verir) ve cahillerden olurum” (Yusuf Suresi, ayet 33).
Dikkat edileceği gibi, Yusuf, kadınların isteklerine karşı kendi başına
direnebilecek bir irade gücünden yoksun olduğunu söylemekte; eğer Tanrı’nın
yardımı olmamış olsa, hiç tereddüt etmeden kadınlara gönül verecektir! Ve
işte Yusuf'un bu isteği üzerine Tanrı onun duasını kabul eder ve kadınların
tuzağından onu uzak tutar (Yusuf Suresi, ayet 34). Ancak, Yusuf’a iftirada
bulunan kadının ailesi, her ne kadar Yusufun suçsuz olduğunu bilmelerine
rağmen, halkın dedikodusunu kesmek amacıyla, Yusuf’u zindana attırırlar
(Yusuf Suresi, ayet 35). Her ne hikmetse Tanrı, halkın dedikodusunu önlemek
varken önlemeyip, Yusufun zindana atılmasına göz yumar! Fakat, anlaşılan o
ki, Tanrı, sırf Yusufun yararına olsun diye buna göz yummuştur. Çünkü,
Kur’an’da anlatılanlara göre Yusuf, zindandaki arkadaşlarına anlattığı
rüyalar sayesinde ün salacak ve adının kral tarafından duyulması üzerine
ülkenin en önemli mevkilerine getirilecektir (Yusuf Suresi, ayet 36-56).
Yusuf masalının geri kalan kısmını
burada anlatmaya gerek yok.66 Çünkü, konumuz, kadınları “hilekar”lıkla
damgalayan yukarıdaki ayetin “Tanrı yapısı mı?”yoksa “insan yapısı mı?”
olduğu konusuyla ilgilidir. Bu konuda bir sonuca varabilmek için, Kur’an’ın,
“Tanrı dilediğini doğru yola sokar, dilediğini de saptırır” şeklindeki
hükümlerini (örneğin, Enam Suresi, ayet 125) göz önünde tutmamız gerekir.
Zira, yukarıda kısaca özetlediğimiz Yusuf masalında Tanrı, ortada hiçbir
neden yokken Vezir’in karısını saptırmış, buna
66 Yusuf masalı için bkz. İlhan Arsel. Şeriat’tan Kıssalar, Kaynak
Yayınları, birinci hasım, Temmuz 1996.
karşılık Yusuf’u doğru yola sokmuş, günah işlemekten alıkoymuştur! Eğer
Yusuf’u korumamış olsa, Yusuf kadınla yatmaya hazırdır. Şu durumda Tanrı,
Yusufun lehine ve kadının aleyhine olacak şekilde keyfi bir davranışta
bulunmuş değil midir? Ve bu soru bizi, “Hiç Tanrı keyfiliğe sapar mı? Ya da
keyfiliğe sapıp adaletsiz, davranışta bulunur mu?” şeklindeki diğer sorulara
sürükler. Bu sorulara, “Evet, Tanrı keyfiliğe dayalı olarak iş görür”
şeklinde bir yanıt verecek olursak, Tanrı’nın “yüceliği” fikrini zedelemiş
olmaz mıyız? Öte yandan bu sorulara, “Hayır! Tanrı keyfi davranmaz, çünkü
keyfilik adaletsizliğe yol açar, oysa adaletsizlik Tanrı’nın ‘Yüce’ olan
niteliğiyle bağdaşmaz” şeklinde karşılık verecek olursak, bu kez Yusufla
ilgili yukarıdaki sözlerin Tanrı’dan gelmeyip, insan yapısı şeyler olduğunu
kabul etmemiz gerekmez mi?
Bütün bunlar bir yana, bir de şu var: Yukarıda özetlediğimiz Yusuf masalında
Vezir’in karısı, güzelliğine aşık olduğu Yusuf’a, “Gel benimle yat!”
şeklinde bir teklifte bulunuyor.
Teklifinin Yusuf tarafından geri çevrilmesi üzerine, birtakım hilelere
başvurarak onun zindana atılmasına neden oluyor. Ve onun bu davranışı
nedeniyle Tanrı, kadınların hilelerinin büyük olduğunu ilan ediyor ve “Inne
keydekünne azim” diye ayet indiriyor! Pek güzel, ama olayımızda Vezir’in
karısının hilekar davranışı, bütün kadınların “hilekar” karakterde
sayılmalarını gerektirir mi? Kuşkusuz ki, kadınlar arasında “hilekar”
olanları vardır; fakat er- kekler arasında da, hatta çok daha fazla sayıda
olmak üzere hilekar olanları var. Eğer bir kadının ya da bazı kadınların
“hilekar” olmaları yüzünden bütün kadınları “hilekar” olarak damgalamak
gerekiyorsa, aynı şeyi erkekler için de yapmak gerekmez mi? Oysa Kur’an’ın
hiçbir yerinde, “Ey erkekler! Hileleriniz, düzenleriniz büyüktür sizlerin”
şeklinde bir ayet görmüyoruz. Eğer kadının kötülüğünün ve hilekarlığının
Havva ile başladığı, çünkü
Havva’nın Adem’i günah işlemeye sürüklediği öne sürülecek olursa, böyle bir
iddia, tarihi bakımdan temelsiz olmak bir yana, asıl Tanrı fikrini zedelemek
bakımından sakıncalıdır
Yukarıda belirttiğimiz konularla ilgili olarak şunu da eklemekte yarar
vardır ki, Kur’an’ın Yusuf Suresi’nde anlatılan yukarıdaki masal,
Tevrat’taki Yusuf efsanesinden Kur’an’a. aktarılmıştır (Tevrat, Tekvin, Bap
39-40). Fakat, aktarılırken önemli bir değişiklik yapılmıştır ki, o da
kadınları “fitne” ve “hilekarlık” kaynağı olarak göstermek amacıyla Kur’an’a
eklenen hükümlerdir. Zira, Tevrat’ta anlatılan masalda Yusuf, “Benimle vat!”
diyen kadının iftirası üzerine zindana attırılır; fakat bu hikayeyle ilgili
olarak, orada kadınların “hileleri ve düzenlen büyük” yaratıklar olduklarına
dair bir şey yoktur.67 Olmaması doğaldır; çünkü, “yüce” olarak kabul edilen
bir Tanrı’nın, kendi yarattığı kadınları “aşağılık” birer yaratık şeklinde
gösterebileceğini düşünmek olası değildir; daha doğrusu Tanrı fikrini
zedelemek olur.
Yine bunun gibi Kur’an’da Tanrı’nın, kendi yarattığı insanlara karşı azamet
savurduğu, övünmekten hoşlandığı ya da insanları “kul” (köle) olarak, sırf
kendisine taptırtmak, yerlere kapandırtmak, minnettar kılmak, övgüler
yağdırtmak ve kendisini onlara “efendi” kılmak için yarattığı yazılıdır. Hiç
“yüce” olduğu söylenen bir Tanrı böyle şeyler yapar mı? Siz Tanrı’nın,
hiç kendi yaptığı şeylerle övünebileceğine ve örneğin, “Göklerde ve yerde
olanlar onundur, hepsi ona boyun eğmiştir” (Rûm Suresi, ayet 26) ya da kendi
kendisi için “onun benzen yoktur...” (Şûra Suresi, ayet 11) ya da
“...Göklerde ve yerde ne varsa hepsi onundur...” (Bakara Suresi, ayet 255)
ya da “Allah, göklerin ve yerin nurudur. Onun nuru, içinde ışık bulunan bir
kandil yuvasına benzer...” (Nur Suresi, ayet 35) ya da daha nice buna benzer
şeyler diyebileceğine yer verebilir misiniz? Elbette ki veremezsiniz; çünkü,
“yüce” olduğuna inandığınız Tanrı’nın övünme ihtiyacında olmadığını ve böyle
bir dil kullanmayacağını bilirsiniz.
Siz hiç Tanrı’nın insanlara nimetler verdiğini ve verdikten sonra bununla
övündüğünü, iyiliklerini insanların başlarına kaktığını kabul edebilir
inisiniz? Elbette ki etmezsiniz. Oysa, Kur’an’da, örneğin, Rahman
Suresi’nde, Tanrı’nın insanlara (ve cinlere) verdiği nimetlerin
yalanlanamayacağına dair, “(Ey cin ve insan toplulukları) siz Tanrı’nın
hangi nimetini yalanlayabilirsiniz?” dediği yazılıdır. Bu sözler, Rahman
Suresi’nde otuz bir kez aynen bu şekilde tekrarlanmaktadır.
Siz hiç “Yüce” olduğu söylenen bir Tanrı’nın, insanları “kul” -ki “abd”
sözcüğünden gelme olarak “köle” demektir- olarak yaratıp, sırf
67 Adem ile Havva hikayesi için bkz?.İlhan Arsel, ayın eser.
kendisine ibadet ettirmek için yerlere kapandırmaktan hoşlanabileceğini
düşünebilir misiniz? Oysa Kur’an’da, Tanrı’nın insanları köle edinip
kendisine ibadet ettirmek için yarattığına dair nice ayet var ki, bunlardan
biri Zariyat Suresi’nin şu ayetidir: “Ben, cinleri ve insanları bana kulluk
(ibadet) etsinler diye yarattım yalnızca...” (Zariyat Suresi, ayet 56-58).
Ah-zab Suresi’nde Tanrı, kendisine boyun eğip ibadet edenlere mükafat vaat
ediyor: “.. .boyun eğip ibadet eden erkekler ve boyun eğip ibadet eden
kadınlar... Tanrı bunlara bağışlama ve büyük karşılık (ecr) hazırlamıştır”
(Ahzab Suresi, ayet 35). Tevbe Suresi’nde şu ayet vardır:
“...Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler... rükû edenler, secde
edenler... (Ey
Muhammed!) Bu inanırlara müjde ver...” (Tevbe Suresi, ayet 112).
Mü’min Suresi’nde Tanrı, kendisine kulluk etmeyen, ibadet etmeyen insanları
cehenneme atacağını bildirmektedir:
“Rabbiniz, ‘Bana kulluk edin ki, size karşılığını vereyim. Bana kulluk
(ibadet) etmeyi büyüklüklerine yediremeyenler, alçalmış olarak cehenneme
gireceklerdir’ buyurmuştur” (Mü’min Suresi, ayet 60).
Şeriatçılar, bu tür hükümleri haklı ve geçerli göstermek amacıyla,
Tanrı’nın, insanları putlara ya da başkaca şeylere tapmaktan vazgeçirtmek
için böyle konuştuğunu söylerler. Oysa her kime olursa olsun “tapmak” denen
şey, insan varlığının haysiyet duygusunu ve özgürlüğünü körletir. “Yüce” bir
Tanrı, kendi yarattığı insanın yerlere kapanarak kendisine tapmasını değil,
başı dimdik, haysiyet ve özgürlüğüne sahip olarak iş görmesini ister. Böyle
bir insanı değer verilmeye layık bulur.
Siz hiç Tanrı’nın, biraz yukarıda değindiğimiz gibi, cehennemi insanlarla
dolduracağına dair kendi kendine yeminler ettiğini ve yeminini tutmak için
insanlardan bir kısmını cehennem için yarattığını kabul edebilir misiniz?
Muhtemelen etmezsiniz, çünkü bu tür konuşmaların Tanrı’nın yüceliği fikriyle
bağdaşmayacağını bilirsiniz. Şimdi geliniz Kur’an’daki şu ayetleri tekrar
okuyalım: Secde ve Hûd surelerinde Tanrı’nın, cehennemi insanlarla
dolduracağına dair yeminler ettiği görülür:
“Andolsun ,ki, cehennemi, tümüyle cinler ve insanlarla dolduracağım” (Hûd
Suresi, ayet
119; Secde Suresi, ayet 13).
Hiç “Yüce” bir Tanrı, insanları cehennem ateşine atıp kavurmaktan hoşlanır
mı? Üstelik de insanlardan bir kısmını cehenneme atmak için yarattığını
söyleyerek:
“Andolsun ki, cin ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. ..” (Araf
Suresi, ayet
179).
Anlaşılan o ki, Tanrı, cehennemi insanlarla dolduracağına dair kendi kendine
yeminler ettiği için, sırf bu yemini yerine getirmek amacıyla insanlardan
bir kısmını günahkar olarak ya da günah işlesinler diye yaratmıştır! Hiç
“Yüce” olduğu kabul edilen Tanrı böyle bir şey yapar mı? Bu şekilde konuşmuş
olabilir mi?
Öte yandan Kur’an’a göre Tanrı’nın, sırf kendisine ibadet etsinler, yalvar
yakar olsunlar diye “kul” olarak yarattığı insanlardan başka, bir de bu
kullarına “kulluk” edecek insanlar yarattığı anlaşılmaktadır; bunlar, kendi
sahiplerine, yani efendilerine “köle” olarak iş görürler. Daha başka bir
deyimle Kur’an, kölelik denen kuruluşu Tanrısal bir kuruluş olarak
tanımlamıştır. Örneğin, Nahl Suresi’nde Tanrı’nın, insanları “köle” ve
“efendi” -ki o da bir bakıma “kul”- olmak üzere yarattığı, başkasının malı
olan ve hiçbir şeye gücü yetmeyen “köle”lerle kendilerine “güzel nimetler”
verdiği “efendi”lerin birbirlerine eşit sayılamayacağını
açıkladığı ve bununla övündüğü yazılıdır:
“Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köleyle,
kendisine verdiğimiz güzel nimetlerden gizlice ve açıkça sarf eden kimseyi
örnek gösterir. Hiç bunlar eşit olur mu? s Övülmeye layık olan Allah’tır...”
(Nahl Suresi, ayet 75).
Yorumcuların bildirmesine göre, burada, iki sınıf insan arasında kıyaslama
yapılmıştır ki, bunlar “hürler” ile “köleler”dir. Köleler “hürriyetlerine”
sahip olmayıp başkalarının malı olan “aciz” kişilerdir. “Hürler” sınıfı ise,
Tanrı’nın kendilerine güzel bir rızık nasip ettiği sınıftır.68 Bu nedenle bu
iki sınıf eşit sayılamazlar. Daha başka
68 Nahl Suresi’nin 75. ayetinin yorumu için bkz. Elmalılı H. Yazır. age,
c.4, s.3111. 114
bir deyimle, Tanrı, köleliğin “doğal” bir kuruluş olduğunu bildirmekte,
bundan dolayı kendi kendini övgüye layık görmektedir! Her ne kadar
şeriatçılar, kölelik gibi insan haysiyetiyle bağdaşmaz kötü bir kuruluşun
Kur’an’da yer almasından doğma bir eziklikle yukarıdaki ayete farklı bir
anlam vermeye çalışırlarsa da (örneğin, bu ayetin putataparlarla
Müslümanları kastettiğini söylerlerse de), çabaları boşadır; çünkü Muhammed,
gerek Kur’an yoluyla,
gerekse kendi günlük yaşamlarıyla köleliği “meşru” bir kuruluş halinde
tutmuştur. Hem de öylesine ki, kendisi, yaşamı boyunca düzinelerle köleler
edinmiş (söylendiğine göre yüz kadar kölesi vardı), köleleri kendi
hizmetinde kullanmış ya da ona buna hediye etmiştir. Kölelerin
en sadık ve en iyi bir şekilde efendilerine hizmet görmeleri, efendilerini
asla terk etmemeleri için her şeyi öngörmüştür; o kadar ki, ölümünden önce
söylediği Veda Hutbesi’nde,
“...efendisinden başkasına intisaba kalkan köle, Allah’ın, meleklerinin ve
bütün insanların lanetine uğrasın. Cenab-ı Hak bu gibi insanların ne
tevbesini ne de adalet ve şahadetini kabul eder... “ demiştir.69
Konuyu diğer yayımlarımızda incelediğimiz için fazla durmayacağız. Burada
değinmemizin nedeni, Tanrı’nın insanları “hürler” ve “köleler” şeklinde
yarattığını söyleyip, “Hiç bunlar eşit olur mu?” diyerek kendi kendine
övünmesinin “Yücelik” fikriyle bağdaşıp bağdaşmayacağını tartışmak ve bu tür
hükümlerin ‘Tanrı yapısı” olup olamayacağını araştırmaktır.,
Kur’an’da Tanrı’nın, insanları sırf kendisine taptırmak amacıyla
yarattığına, her vesileyle
onları kendi önünde yerlere kapanırcasına dualar ettirerek kendisine
taptırdığına, bu şekilde davranmayan kişilere hiçbir önem ve değer
tanımadığına dair hükümler var. Örneğin, Furkan Suresi’nde Tanrı, insanları
sırf kendisine ibadet etsinler, kendisine yalvarıp yakarsınlar diye
yarattığını ve onları ibadetlerine göre değerlendirdiğini şöyle/bildirmekte:
“(Ey Muhammed!) de ki, ‘Duanız olmasa Tanrım size ne diye değer versin?.-..”
(Furkan
Suresi, ayet 77).
69 İslamda kölelik konusunda bkz. İlhan Arsel, Şeriat ve Kölelik, Kaynak
Yayınları, birinci basım. Ağustos 1997;
ayrıca bkz. Şeriat Devleti’nden Laik Cumhuriyet’e, Kaynak Yayınları,
dördüncü basını. Eylül 1997.
Buradaki “dua” deyimi “ibadetiniz” (duauküm) karşılığı olmak üzere
kullanılmış olup Tanrı’ya baş eğmek, sığınmak, yalvarıp yakarmak gibi
anlamlara gelmekte. Daha başka bir deyimle Tanrı insanları, sadece kendisine
dua etsinler diye yaratmıştır. Dua etmeyen insanın Tanrı indinde yeri
yoktur! İbnü’l Arabi gibi din bilginleri, kişiyi Tanrı’ya kolaylıkla
yalvarır durumda kılabilmek için yukarıdaki ayeti şu şekilde okurlar: “(Ey
Muhammed!) De ki, ‘Sizin duanız’ yani Tanrı’ya yönelttiğiniz isteğiniz,
iradeniz olmasa Tanrı sizi ne yapsın? Duanız
olmasa siz tıpkı haşerat gibi önemsenmeyen, umursanmayan türde bir şey
olurdunuz.”’10
İbnü’l Arabi gibi yorumcular, “istek” ve “irade”nin, insanı haşerattan
ayıran bir kıstas olduğunu söyleyerek Tanrı’ya baş eğmeyi kolaylaştırmak
hevesindedirler. Ancak, “istek” ve “irade”niı\ insan şahsiyetinin
haysiyetini rencide eder şekilde kullanılmasının insanı haşerattan
ayırmayacağını hesap etmemektedirler. “Yüce” bir Tanrı’nın insanları
kendisine minnettar kılmak gibi, yücelikle bağdaşmayan bir davranışa
tenezzül etmeyeceğini, bilakis onları özgürlükleriyle baş başa ve başlan
dimdik olarak bırakacağını düşünmemektedirler. Düşünmüş olsalar, söz konusu
ayetlerin insan yapısı şeyler olduğu sonucuna varmakta güçlük çekmezlerdi.
Öte yandan, yukarıdaki ayete dayalı olarak diğer bazı yorumcular şöyle
derler: “...yaratılışımızın hikmeti ibadet ve ubudiyyettir. Onun için ibadet
ve ubudiyyetiniz olmasa Allah indinde ne kıymet ne de ehemmiyetiniz olurdu.
Duanız olmadığı takdirde tekzip etmişsiniz, Rabbinize inanmamışsınız
demektir. O surette de o tekzibin cezası kesbi lüzum eder, yarın boynunuza
geçer. “71 Dikkat edileceği gibi burada da “ubudiyyet” insan varlığının
öğesi sayılmıştır. Oysa “Yüce” olduğu kabul edilen bir Tanrı için, insan
şahsiyetinin haysiyeti, “ubudiyyet”ten (baş eğmekten) daha önemli olması
gerekir. Yine bunun gibi Mü’min Suresi’nde Tanrı’nın şöyle konuştuğu
yazılıdır:
70 İlhan Arsel, Şeriat ve Kölelik. Kaynak Yayınlan, birinci basım, Ağustos
1997; ayıca bkz. Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi. Kaynak Yayınlan,
birinci basım. Haziran 1994, c.4, s.262.
71 Elmalılı H. Yazır, age, c.5, 3616.
...(Ey kullarım) Siz bana dua ediniz (benden isteyiniz) ki, ben de size
icabet edeyim (dileğinizi vereyim). Bana ibadetten kibirlenen gafiller zelil
ve hakir olarak cehenneme girecekler...” (Mü’min Suresi, ayet 60).
Yani Tanrı ister ki, kişi, ibadet yoluyla her şeyi ondan istesin ve o da her
istenen şeyi sağlamakla kişiyi kendisine minnettar kılsın. “Yüce” bir
Tanrı’nın insanları minnet altında tutmak isteyeceğini kabul etmek güçtür.
Güç olduğu içindir ki, bu tür ayetlerin, insan yapısı şeyler olduğu sonucuna
yönelmekte sakınca bulunmaması gerekir.
Şimdi muhtemelen şöyle denecektir: “Neden acaba Kur’an ‘da bu tür hükümler
yer almıştır?
Neden Tanrı, kendi yarattığı kullarını kendisine ibadet eder, körü körüne
baş eğer (ubudiyyet eder) ve dağıttığı nimetleriyle minnet altında kılar
durumda gösterilmiştir?” Bu sorulara yanıt ararken, karşımıza, Tanrı’ya
ibadet etmenin, baş eğmenin (ubudiyyet etmenin), yalvar yakar olmanın, aynı
zamanda Muhammed’e baş eğmek olduğuna, hatta Tanrı’nın da Muhammed’e
“salavat” getirdiğine dair Kur’an ayetleri çıkmaktadır ki, Kur’an’ın
“elçinin sözleri” olduğu kanısını pekiştirmeye yeter. Konuya biraz yukarıda
değinmiş olmakla beraber, kısaca şu tekrarda bulunmakta yarar vardır. Fetih
Suresi’nde, “Ey Muhammed! Şüphesiz sana bas eğerek ellerini verenler,
Allah’a baş eğip el vermiş sayılırlar” (Fetih-Suresi, ayet 10) diye
yazılıdır. Bu tür ayetlere dayalı olarak Muhammed şöyle konuşmuştur: “Bana
bir kez salat ve selam edene, Allah bu yüzden on kez salat ve selam eder.”
Ve yine Kur’an’da, Tanrı’ya ve Muhammed’e “ubudiyyet” edenlerin (baş
eğenlerin) cennetlere gireceği yazılıdır:
“Allah ve peygamberine kim itaat ederse, Allah onu bu cennetlere kor” (Nisa
Suresi, ayet 13-
14).
Fakat, bütün bunlardan başka, bir de Kur’an’da, Tanrı’nın da Muhammed’e
“salat” ve “salavat” getirdiği yazılıdır. Örneğin, Ahzab Suresi’nde
Tanrı’nın şöyle konuştuğu bildiriliyor:
“Şüphe yok ki Allah ve melekleri, salavat getirirler (Muhammed’e); ey
inananlar siz de ona salavat getirin; tam teslim olarak da selam verin”
(Ahzab Suresi, ayet 56).
Ayetin bir başka çevirisi şöyledir:
“...Allah ve melekleri, o yüce nebi Muhammed’e salat ederler. Ey müminler
siz de ona salat ediniz, ve hulus ile selam veriniz.”
Görülüyor ki, burada Tanrı, melekleriyle birlikte Muhammed’e “salat ve
salavat” getirdiğini bildirmekte ve kullarına da aynı şeyi yapıp tam olarak
ona teslim olmalarını emretmekte! Daha başka bir deyimle, her vesileyle
kendisini “yüce” ve “salat” edilmesi gereken bir “yaratan” şeklinde
tanımlayan Tanrı, şimdi burada bizzat kendisi Muhammed’e “salat” eder bir
duruma girmiş gibidir. Tekrar edelim ki, “salat” ya da “salavat” sözcükleri,
hem “övmek”, “kutlamak” (tazim ve tebrik) anlamındadır hem de “dua”, “namaz”
şeklinde “ibadet” demektir. Yorumcuların açıklamalarına göre “salat” deyimi,
duanın en mükemmel şekli olan “namaz”ın karşılığıdır; “salavat” deyimi de
“namazlar” ya da “beş vakit namazlarıyla diğer namazların kaffesidir”.12 Ve
kişi, “salat” ve “sabır” yoluyla Tanrı’dan nimetler diler. Çünkü, Kur’an’da,
“Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin...” (Bakara Suresi, ayet 45)
yazılıdır. Bu ayeti, Ahzab Suresi’ndeki, “.. .Allah ve melekleri, o yüce
nebi
Muhammed’e salat ederler. Ey müminler, siz de ona salat ediniz ve hulus ile
selam veriniz.”
(Ahzab Suresi, ayet 56) ayetiyle yan yana koyacak olursak, hani sanki Tanrı
ile Muhammed’in yer değiştirdiği kanısına kapılmış oluruz. Oysa böyle bir
kanı, Tanrı fikrini zedeler. Bu nedenle yukarıdaki ayetlerin Kur’an’a alınış
şekline göz atmakta yarar vardır. Şu bakımdan ki, Muhammed, Mekke’de güçsüz
durumdayken, Medine’ye geçip de çete saldırıları ve savaşlar sayesinde her
bakımdan güçlendikçe, kendisine kayıtsız ve şartsız itaat edilmesini,
sorgusuz sualsiz baş eğilmesini ister olmuştur; tıpkı tarih boyunca iktidar
sahiplerinin, giderek güçlenmekle yaptıkları gibi! Bundan dolayıdır ki,
Muhammed, kendisini birtakım imtiyazlarla donatırken (örneğin, başkalarına
dört kadın alma hakkı tanırken, ken- disini bu kuralın dışında tutması ya da
daha başkaca ayrıcalıklara
72 Bu konular için bkz. Sahih-i.... Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlan, c.2.
s.876. 118
başvurması gibi), diğer yandan Tanrı’ya baş eğmenin, kendisine baş eğmek
demek olduğuna
dair Kur’an’a hükümler koymuş (örneğin, Nisa Suresi, ayet 13-14), ancak bunu
da yetersiz bulup, Tanrı’nın da kendisine “salat” eder olduğunu söylemiş ve
yukarıdakine benzer ayetleri (örneğin, Ahzab Suresi, ayet 56)
yerleştirmiştir. İstemiştir ki, her nerede ve her ne
vesileyle kendi adı anılacak olursa, kendisine “salavat” getirilsin. Ahzab
Suresi’nin, “...Allah ve melekleri, o yüce nebi Muhammed’e salat ederler. Ey
müminler siz de ona salat ediniz ve hulus ile selam veriniz” (Ahzab Suresi,
ayet 56) şeklindeki ayetinin yorumu vesilesiyle, yorumcular, “Bu ayet
gösterir ki, Peygamber’e salavat getirmek farzdır... Sahih olan budur ki
(Muhammed’in) adı anıldıkça vacip olur” derler.73 Yine İslam kaynaklarından
öğrenmekteyiz
ki, Muhammed, kendi adı anıldığı zaman salavat getirmeyenlere lanet etmiş,
örneğin şöyle demiştir: “Burnu sürtülsün o adamın ki, yanında ben
anılmışındır da, bana salavat ge- tirmemiştir. “ Bir başka vesileyle de
şöyle demiştir: “Allah teala bana iki melek müvekkel kıldı. Ben bir müslimin
yanında anıldım da bana salavat getimedimi behemehal o iki Melek ona, ‘Allah
sana mağfiret etmesin’ derler. “74
Bütün bunları okurken kendi kendimize, “Hiç evreni ve her şeyi yaratan yüce
ve güçlü bir Tanrı, kendi elçisine salat ve salavat getirir mi?” diye
sormamız doğaldır. Söylemeye gerek yoktur ki, böyle bir soru Kur’an
ayetlerinin “elçinin sözleri” ya da “beşeri nitelikte” şeyler olduğu
kanısını destekleyici bir yanıta yer vermeye yeterlidir!
B) Muhammed’in Günlük Siyasetinin ve Kişisel Gereksinimlerinin Kitabı Olarak
Kur’an Kur’an’ı incelediğimizde görüyoruz ki, bu kitap doğrudan doğruya
Muhammed’in yaşamlarının kendi ağzından çıkmış ya da kendisine yardımcı
olanların kaleminden yazılmış şeklidir. Daha başka bir deyimle onun, bir
bakıma, yaşam hikayesini anlatan, onun ihtiyaçlarını karşılayan bir
kitaptır. Bu kitapta onun yaşantılarının, kavgalarının,
73 Elmalık H. Yazır, age, c.5, s.3923.
74 Aynı yerde.
savaşlarının, düşmanlıklarının, intikam almalarının, ganimet
paylaşmalarının, cinsel yaşamlarının, kıskançlıklarının, evliliklerinin ve
övünmelerinin hikayesini bulmak mümkündür. Bu hikayeleri, o, Arapça bilen
herkese teşhir edici bir dille anlatmıştır. Kur’an’a koyduğu ayetlerin her
birini, genellikle kendi günlük siyasetinin gereksinimlerine uygun düşecek
tarzda ayarlamıştır. Ayarlarken de, ister istemez kendi duygularının itişine
saplanmıştır. Bundan dolayı değil inidir ki, Ayşe, cinsellikle ilgili bir
konuda Muhammed’e, “Sen ne zaman güzel bir kadın görmüş olsan, ona sahip
olabilmek için, gökten hemen bir ayet iniverir” şeklinde konuşmuştur;
konuşurken de,’ kuşkusuz, bu ayetlerin Muhammed tarafından düzenlendiğini
ima etmek istemiştir. Her ne kadar bu sözleriyle, sanki
Muhammed’i sadece cinsellik konusundaki kurnazlıklara yönelikmiş gibi
tanımlamakla beraber, asıl amacının daha geniş anlamlı olduğu muhakkaktır.
Çünkü, Muhammed, sadece cinsel sorunlar bakımından değil, günlük
yaşantılarının her yönü itibariyle, örneğin en basit kişisel işlerinde bile
Kur’an’a ayetler koymaktan geri kalmamıştır (örneğin, evindeyken ra- hatsız
edilmemekten tutunuz da, evlenirken mehir vermemeye varıncaya kadar, kişisel
tüm gereksinimleri için ayet koymuştur). Daha başka bir deyimle, Muhammed’in
yaşam hikayesinin her yönünü Kur’an’da, bulmak mümkündür. İlerideki
bölümlerde, daha doğrusu “Kur’an’ın Muhammed Yararına İçerdiği Hükümlerden
Örnekler” başlıklı kısımda, bunun birçok örneği bulunmakla beraber, kısaca
fikir edinmek üzere bir iki ilginç örneği burada belirtmek yararlı
olacaktır.
Muhammed, kendisini “peygamber” olarak ilan ettikten sonra, birçok kişi
tarafından “deli”, “mecnun” diye çağrılır olmuştur. Onlar böyle dedikçe, o
da onlara, Tanrı’dan vahiy geldi diyerek, “Muhammed deli değildir” şeklinde
ayetler koymuştur (örneğin, Araf Suresi, ayet
184; Tekvir Suresi, ayet 21-22; Mürselat Suresi, ayet 15 vd...). Gerçekten
de Mekke’den
Medine’ye göç ettiği tarihe kadar, Müslüman yapabildiği kişilerin sayısı pek
az olduğu için (bu sayının seksen ya da yüz olduğu söylenir) henüz güçsüz
durumda sayılırdı. Bu nedenle kendisine karşı cephe alanlara karşı pek
yapabileceği bir şey yoktu. Sadece Tanrı’dan geldiğini söylediği vahiylerle
onlara karşılık verirdi. Örneğin, ilk başlarda bir gün Safa Tepesine çıkıp
avazı çıktığı kadar bağırarak Kureyşlilere çağrıda bulunmuş, Allah’ın
gazabından sakınmalarını anlatmıştı. Onun bu garip halini görenler, “Bu adam
delirmiş, sabaha kadar bağıracak” a\y e. konuşmaya başlayınca, Muhammed,
kendisinin “//”olma- dığına dair Kur’an’a. şu ayeti koymuştur:
“Bunlar bir düşünmediler mi ki, kendilerine söz söyleyen zatta (Muhammed’de)
cinnetten bir eser yoktur; o ancak ilendeki tehlikeyi açık bir şekilde haber
veren bir nezirdir (bir şeyi haber vererek korkutandır, uyarıcıdır)” (Araf
Suresi, ayet 184).
Yine bunun gibi kendisini “peygamber” olarak kabul etmeyen ve “mecnundur”
diyenlere karşı, Tanrı’dan vahiy geldi diyerek şu ayeti okur:
.
“O orada sayılan, güvenilen (bir elçi)dir. Arkadaşınız (Muhammed) de mealim
değildir... “ (Tekvir Suresi, ayet 21-22).
Kendisini ve ahiret! inkar edenleri sindirmek için Tanrı’nın şöyle
konuştuğunu söyler:
“O gün (Peygamber’i ve ahiren) yalan sayanların vay haline” (Mürselat
Suresi, ayet 15).
Yine aynı şekilde Muhammed, Mekkelilerden bazılarının kendisini “mecnun bir
şair” olarak alaya almaları nedeniyle Saffat Suresi’ne şu ayeti koyar:
“Çünkü onlara, ‘Allah’tan başka Tanrı yoktur’ denildiği zaman kibirle
direnirlerdi. ‘Mecnun bir şair için biz Tanrılarımızı bırakacak mıyız?’
derlerdi. Hayır, o (Muhammed) gerçeği ge- tirdi... Kuşkusuz siz acı azabı
tadacaksınız” (Saffat Suresi, ayet 36-38).
Muhammed’i en fazla rahatsız eden şeylerden biri de, Kureyşlilerin kendisini
Kur’an’ı uydurmakla ya da ondan bundan öğrendiği şeyleri Tanrı’dan gelmiş
vahiy şeklinde tanıtmalarıydı. Şöyle derlerdi: “Bu Kur’an’ı Muhammed’e bir
insan yapıveriyor, o da ondan öğrendiklerini Allah kelamı diye satmak
istiyor.” Bunu söylerken düşündükleri şuydu ki, Muhammed, sık sık temas
halinde bulunduğu Yahudi ya da Hıristiyan kişilerden, Tevrat ve İncil
hakkında öğrendiklerini Tanrı’dan vahiy geldi diyerek Kur’an’a. koymaktadır.
Nitekim, Mekke’de, kılıç yaparak hayatlarını kazanan Cebra ile Yesara
adlarında iki Rumun, sık sık Tevrat ve İncil’i okur oldukları, Muhammed’in
zaman zaman onların yanına gidip okuduklarını dinlediği söylenir. Bundan
başka bir de şu rivayet var ki, aslen Hıristiyan bir köle olarak Fars
diyarından Mekke’ye getirilen ve Muhammed’in eşi Hatice tarafından satın
alınıp Muhammed’e hediye edilen Selman-ı Farisi -ki Tevrat’ı ve İncil’i çok
iyi bilenlerdendi- Müslümanlığı kabul ettiği için Muhammed tarafından azat
olunmuştu. Ve işte Muhammed’in ondan öğrendiklerini, Tanrı dan gelmiş
vahiyler şeklinde Kur’an’a koyduğu söylenirdi. Bu tür konuşmalara karşı
Muhammed, söz konusu kişilerin Arapçaya yabancı olduklarını söyleyerek
onlardan herhangi bir şey öğrenmiş olamayacağını anlatmak amacıyla Nahl
Suresi’ne şu ayeti koymuştur:
“Andolsun ki, ‘Muhammed’e elbette bir insan öğretiyor’ dediklerini
biliyoruz.. Kastettikleri kimsenin dili yabancıdır, Kur’an ise fasih
arapçadır” (Nahl Suresi, ayet 103).
Kur’an’ın, kendi uydurması olmayıp Tanrı’nın ağzından çıkmış sözler olduğunu
anlatmak için Nisa Suresi’ne şu ayeti koyar:
“...Eğer (Kur’an), Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birçok
tutarsızlık bulurlardı” (Nisa Suresi, ayet 82.).
Kur’an’ın Tanrı’dan gelmeyip Muhammed’in sözleri olduğunu söyleyenler, bir
de şöyle derlerdi: “Tevrat tüm olarak indirildiğine göre, Kur’an’ın da
cümlesi birden indirilseydi ya!” Bu tür konuşmaları kendisi bakımından
tehlikeli bulduğu için, Muhammed, Furkan Suresi’ne koyduğu bir ayetle
Tanrı’nın şu şekilde konuştuğunu bildirmiştir:
“...(Ey Muhammed!) Biz Kur’an’ı senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle
yaptık (parça parça indirdik) ve onu tane tane (ayırarak) okuduk” (Furkan
Suresi, ayet 32).
Yine bunun gibi kendisine inanmayanlar, Kur’an’ın “sihir” olduğunu
söylerler, onunla alay ederlerdi. Onların bu şekilde konuşmalarına karşı
Muhammed, Tanrı’ya şikayette bulunurdu:
“...Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı büsbütün terk ettiler” (Furkan Suresi,
ayet 30).
Bu şikayetine karşılık Tanrı’nın şöyle dediğini bildirirdi:
“(Resulüm!) İşte biz böylece her peygamber için suçlulardan düşmanlar peyda
ettik. Hidayet verici ve yardımcı olarak Rab-bin yeter” (Furkan Suresi, ayet
31).
Yani güya Tanrı, inanmayanları Muhammed’e düşman yapmıştır ve ondan
sabretmesini istemektedir. Ona, onları kahretmek için yol gösterecek ve
yardım edecektir!7-“* Pek güzel, ama neden Tanrı inanmayanları Muhammed’e
düşman yapsın? Ve sonra neden onları kah- retmesi için Muhammed’e yol
gösterip yardım etsin? Böyle yapacak yerde onların gönüllerini açıp Müslüman
yapsa olmaz mıydı? Bir yandan, “Ben dilediğimin gönlünü açar, onu Müslüman
yaparım, dilediğimin gönlünü kapar kafir yaparım” diye konuşurken (örneğin,
Enam Suresi, ayet 125), diğer yandan kişileri kafir yapıp Muhammed’e düşman
kılmanın
alemi var mıydı? Yine tekrar edelim: Kur’an’da hiçbir şey, hiçbir sorun ya
da soru, akılcı bir gerekçeyle çözüme bağlanmış değildir. Her şey, aklı
dışlar şekilde ya da akla ters düşer tarzda çözümlenmek istenmiştir.
Bir başka örnek, Kur’an’ın Maun Suresi’nin ilk üç ayetidir. Bu ayetleri
Muhammed, düşmanlık beslediği bazı kimseleri Tanrı ağzıyla azarlamak
amacıyla koymuştur. Ayetler şöyledir:
“Ey Muhammed! Dini yalan sayanı gördün mü? Öksüzü kakıştıran, yoksulu
doyurmaya yanaşmayan kimse işte odur” (Maun Suresi, ayet 1-3).
Burada geçen “dini yalan sayan” deyimi, Muhammed’e karşı cephe alan kişiye
yönelik bir suçlamadır ve “ceza” anlamındadır. Yani Tanrı, Muhammed’e
inanmayan kişiye ihtarda bulunmakta, onu din düşmanı olarak tanımlamaktadır.
Ayette sözü edilen kişinin Muğire oğlu Velid ya da Ebu Süfyan ya da Vail
oğlu As gibi Muhammed’in düşmanlık bes
75 Elmalılı H. Yazır. age, c.5, s.3584.
lediği üç kişiden biri olduğu anlaşılmaktadır.76 Surenin geri kalan kısmı,
diğer surelerde sayısız kez tekrarlanan’ basit bir iki konuyu kapsar ki,
“namaz” ve “zekat” sorunlarıyla ilgilidir.
Yine aynı şekilde Muhammed, Kureyş eşrafından kendisine boyun esmeyen bazı
önemli kişileri suçlu durumda göstermek üzere Beled Su-esi’ne şu ayetleri
koyar:
“...İnsanoğlu, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? ‘Yığın
yığın mal tüketmişimdir’ diyor. O, kimsenin kendisini görmediğini mi
zannediyor? Biz onun için iki göz, bir dil ve iki dudak var etmedik mi? Biz
ona eğri ve doğru yolu da göstermedik mi? Ama o zor geçidi aşmaya
girişemedi. O zor geçidin ne olduğunu sen bilir misin ?..” (Beled Suresi,
ayet
5-12).
Her ne kadar burada “insanoğlu” deyimi geçiyorsa da, bunun, Muhammed’e karşı
muhalefet
eden Velid b. Muğire olduğu söylenir. Bazı yorumcular da onunla birlikte
Ebül’eşed Üseyd b. Keledetel Cümeh ya da Amr b. Abdived ya da Ebu Cehl b.
Hişam vd... gibi kimselerin söz konusu edildiğini belirtirler.77 Rivayete
göre bu kişiler, “yığın yığın mal sarfettiklerini” öne sürerek, Müslümanlara
karşı azamet satarlarmış, gösteriş için mal telef etmekle gurur duyarlarmış
ve bu sarf ettikleri şeyleri Muhammed’e düşmanlık olsun diye yaparlarmış. Ve
işte Tanrı, onların bütün bu yaptıklarını görerek yukarıdaki şekilde
konuş-muşmuş!
Güçsüz durumdan güçlü duruma geçtikten sonra Muhammed, kendi kişisel
gereksinimlerini karşılar nitelikte olmak üzere Kur’an’a. daha da fazla
ayetler koyar olmuştur. Daha önce de değindiğimiz gibi, Medine’ye göçten
sonra, saldın ve ganimet siyaseti sayesinde taraftarlarının sayısı artmış,
her gün biraz daha güçlenmiştir. Güçlendikçe, kendisine baş eğmeyenlere
karşı sert ve şiddet dolu bir siyaset izleme başlar. Aynı zamanda Tanrı’nın
kendisine birtakım ayrıcalıklar (imtiyazlar) tanıdığını söyleyerek Kur’an’a.
ayetler koyar. Bunlar genellikle kendi kişisel tutum ve davranışlarıyla,
günlük yaşantılarıyla ilgili şeylerdir. Örneğin, Arap gelenekleri arasında
“misafirperver”, görünmek önemli sayıldığı için, ilk
76 Bu ayetlerin yorumu konusunda bkz. Gölpınarlı, age, s.78; ayrıca bkz.
Elmalılı H. Vazır, age, c.8, s.6165.
77 Beyzavi gibi kaynakların yanında ayrıca bkz. Elmalılı H. Yazır. age, c.7,
s.5834.
başlarda evinin herkese açık olduğunu ilan etmişti. Ve kişileri sık sık
evine yemeğe davet ederdi. Fakat, zamanla davetsiz olarak gelmeye
başlamalarından ya da evine davet ettiği kişilerin, yemekten sonra sohbete
dalıp fazlaca kalmalarından rahatsız olmaya başlar. Bu durum onu, özellikle
Zeyneb’le evlendiği’ günün gecesinde bir çözüm bulmaya sürüklemiştir.
Söylendiğine göre Zeyneb’le evlendiğinde büyük bir düğün yapar; düğün gecesi
herkes yer, içer ve sohbet eder. Ancak, bazı kimseler sohbete dalarak
gecenin geç vakitlerine kadar kalırlar. Onlar çekilip gitmedikleri için
Muhammed gerdeğe giremez. Bu durum onu
fazlasıyla rahatsız eder. Fakat, bu geleneğe son verecek olursa
taraftarlarını gücendirebileceğini düşünüp, bu işi Tanrı’dan geldiğini
söylediği vahiy yoluyla yapar ye Kur’an ‘a şu ayeti koyar:
“Ey iman edenler! Siz zamanını gözetmeksizin, bir yemeğe davet edilmedikçe
Peygamber’in evlerine girmeyin. Ancak, davet edildiğiniz vakit girin. Yemeği
yediğinizde hemen dağdın, sohbete dalmayın. Çünkü, bu hareketiniz Peygamberi
üzmekle, fakat o (size bunu söylemekten) utanmaktadır. Ama Allah, hakkı
söylemekten çekinmez....” (Ahzab Suresi, ayet
53).78
Evlilikleriyle ilgili olarak Kur’an’da yer alan ayetler de bu doğrultudadır.
Bunlardan biri dörtten fazla kadın almak konusundadır. Kur’an’a, Nisa
Suresi’ne koyduğu bir ayetle, Müslüman erkeklerin dört kadından fazlasıyla
evlenmelerini yasaklamışken (Nisa Suresi, ayet
3), kendisini bu sınırlamayla bağlı kalmamak üzere Ahzab Suresi’ne ayetler
koymuştur. Bu ayetlere göre, Tanrı’nın “ganimet olarak” verdiği kadınlar ve
elinin altında bulunan cariyeler kendisine helal kılınmış olmaktadır (Ahzab
Suresi, ayet 50). Nitekim aynı zamanda evli olduğu karılarının sayısının
dokuz ya da on bir olduğu anlaşılmaktadır. Fakat, bir de ayrıca sırf
kendisine “mahsus”-olmak üzere bir ayet koymuştur ki, o da mehir vermeden
evlenebilme imtiyazıdır. Başkalarına, az da olsa mehir verme zorunluluğunu
yüklediği halde,
kendisini, Tanrı’ndan geldiğini söylediği vahiyle, bu zorunluluktan uzak
kılmıştır. Güya Tanrı
bu imtiyazı Muhammed’den başka hiç kimselere tanımamış ve şöyle demiştir:
78 Buhari ve Tirmizi gibi kaynaklanıl Enes’ten rivayetleri böyle. İbn
Abbas’ın rivayetine göre birtakım kimselere
Muhammed’in evinde yemek yedirilirdi.
“...Bir de kendisiyle evlenmek istediği takdirde, kendisini peygambere hibe
eden mümin
kadını, diğer müminlere değil, sırf sana mahsus olmak üzere (helal
kıldık)...” (Ahzab Suresi, ayet 50).
Fakat, bunun dışında kendisi için önemli bir imtiyaz daha öngörmüştür ki, o
da karılarını dilediği gibi ziyaret etmek, yani sıra gözetmeden dilediğini
geriye bırakıp dilediğini öne almak (oysa Müslüman kişiler, sıra esasına
göre kanlarıyla cinsi münasebette bulunmak zorundalar) ya da dilediği gibi
boşamak ve boşadıklarını tekrar geri alabilmek gibi haklardır (Ahzab Suresi,
ayet 51). Söylemeye gerek yoktur ki, boşama tehdidiyle karşı karşıya bulunan
bir kadın, kocasına körü körüne baş eğmek zorunluluğunu hisseder. Fakat, hiç
değilse, kocası tarafından boş edildiği (ya da kocasını şu veya bu şekilde
kaybettiği) takdirde, bir başka erkekle evlenme umudunu besler. Ve işte
Muhammed, kendi karılarının böyle bir umuda kapılmalarını önlemek için,
boşadığı kadınların başka erkeklerle evleneme-meleri için Kur’an’a şu ayeti
koymuştur:
“Ey iman edenler!.. Sizin Allah’ın Resulünü üzmeniz ve kendisinden sonra
onun hanımlarını nikahlamanız, asla caiz olamaz. Çünkü, bu, Allah katında
büyük (bir günah)tır” (Ahzab Su- resi, ayet 53).
Kendi eşlerinin başkaca hiçbir erkekle -yüz yüze görüşememeleri için önlem
almayı da unutmamıştır. Evine davet ettiği kimselere şu zorunluluğu
yüklemiştir ki, eğer kadınlarından bir şey sormak isteyecek olurlarsa bunu
perde arkasından yapsınlar. Bu amaçla koyduğu ayet şöyledir:
“Ey iman edenler!.. Peygamber hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde
arkasından isteyin. Bu, hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için
daha temiz bir davranıştır...” (Ahzab Suresi, ayet 53).
Öte yandan Muhammed, fazla sayıda kadınla evli olmak yüzünden
çevresindekiler tarafından sık sık eleştirilirdi. Eleştirenlere karşı da
yine Tanrı’dan geldiğini söylediği ayetlerle karşılık verirdi. Şu örnek
bunun ilginç örneklerinden biridir: Medine’ye göçten önce Muhammed, eşi
Hatice’nin ölümü üzerine Ayşe ve Şevde adında, biri çok genç bir kız (altı
yaşındaki Ayşe) ve diğeri kırk yaşlarında bir dul (Şevde) ile evlenir.
Medine’ye göçten sonra eşlerinin ve cariyelerinin sayısını artırır. O kadar
ki, aynı zamanda on bir kadınla beraber yaşadığı olur. Bu durum çevrede
birtakım dedikodulara yol açar. Kimi kişiler Muhammed’in şehvet gailesine
kapıldığını öne sürerler. Bunlar genellikle müşrikler (puta tapan Araplar),
Yahudiler ve Hıristiyanlardır. Özellikle Hıristiyanlar, İsa örneğine
sarılarak peygamber diye görevlendirilen kimselerin kadınlarla meşgul
olmamaları gerektiğini söylerler. Onların bu şekildeki konuşmalarından
huzursuz olan Muhammed, Tanrı’nın yeminler ederek şu ayeti gönderdiğini
söyler:
“(Ey Muhammed!) Andolsun senden önce de peygamberler gönderdik ve onlara da
eşler ve çocuklar verdik...” (Rad Suresi, ayet 38). ,
Bu ayetle şunu anlatmak ister ki, geçmişteki peygamberlerden birçoğu,
örneğin, İbrahim, Musa, Davud, Süleyman vd... pek çok sayıda kadın
edinmişlerdir, hatta bunlardan bazıları (Davud ve Süleyman gibi) yüzlerce
kadınla evlenmişlerdir.
Muhammed’in, Zeyneb b. Cahş’la evlenmesiyle ilgili olarak Kur’an’da yer alan
ayetler de, kişisel gereksinimler doğrultusunda şeylerdir. Ahzab Suresi’nin
birçok ayeti (örneğin, Ahzab Suresi, ayet 36-40), Hicret’in 5. yılında
Muhammed’in, Zeyneb b. Cahş ile evlenmesi olayını kapsar. Bu olayı
inceleyenler, Kur’an’daki bu ayetlerin, esas itibariyle Muhammed’in yararına
olmak üzere ayarlanmış olduğunu fark etmekte zorluk çekmezler.79 Gerçekten
de bu
ayetlere göre olayın özeti şudur: Zeyneb b. Cahş, Muhammed tarafından
vaktiyle evlat edinilmiş olan Zeyd’in karışıdır. Fakat, günlerden bir gün
Muhammed Zeyneb’e aşık olur. Ancak, etraftan çekindiği için duygularını
gizli
79 Bu konuda bkz. ilhan Arsel, Şeriat ve Kadın, Kaynak Yayınlan, yeniden
düzenlenmiş ve gözden geçirilmiş on beşinci basım, Ekim 1997; ayrıca bkz.
Şeriat’tan Kıssa’lar. Kaynak Yayınlan, birinci basım. Temmuz 1996.
tutmaya çalışır. Çünkü, Arap geleneklerine göre evlat edinen kimse için,
evlatlığının karısıyla evlenmek haramdır. Fakat, Tanrı Muhammed’in gönlünde
yatan gizli şeyi bilmektedir. Durumu anlayan Zeyd, karısını boşamak ister,
ama Muhammed “Eşini yanında tut” der.
Buna rağmen Zeyd eşini boşar ve Muhammed Zeyneb’le evlenir. Güya Zeyneb’i
Muhammed’e karı olarak veren bizzat Tanrı’dır. Çünkü, Tanrı, Muhammed’i
Zeyneb ile evlendirerek, evlat edinmiş U kimselerin, kendi evlatlıklarının
kanlarıyla evlenemeyeceklerine dair olan geleneği ortadan kaldırmak
istemiştir. Bunun böyle olduğunu anlatmak için Muhammed’in Kur’an’a koyduğu
ayet aynen şöyledir:
“(Ey Muhammed!) Hani Allah’ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik
ettiğin kimseye (Zeyd’e), ‘Eşini yanında tut, Allah’tan kork!’ diyordun.
Allah’ın açığa çıkaracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun.
Oysa asıl korkmana layık olan Allah’tır. Zeyd o kadından ilişiğini kesince
biz onu sana nikahladık ki, evlatlıkları, kanlarıyla ilişkilerini
kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük
olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir” (Ahzab Suresi, ayet 37).
Söylemeye gerek yok ki, olay, her şeye rağmen
çevrede tepki ; yaratır. Muhammed aleyhinde konuşanlar, onun haram bir iş
yapmış olduğunu yayanlar olur. Bunun üzerine Muhammed, suçsuz olduğunu ve
çünkü Zeyneb’in Tanrı tarafından kendisine verildiğini anlatmak amacıyla
Kur’an’a şu ayeti koyar:
“Allah’ın kendisine (Muhammed’e) helal kıldığı şeyde Pey-gamber’e herhangi
bir vebal yoktur. Önce gelip geçenler arasında da Allah’ın adeti böyleydi.
Allah’ın emri mutlaka
yerine gelecek, yazılmış bir kaderdir” (Ahzab Suresi, ayet 38). Konuyu diğer
birçok kitabımızda işlediğimiz için, burada fazla durmayacağız.80 Sadece
şunu belirtmekle yetinelim ki, “Yüce” olduğu
80 Bu konuda bkz. İlhan Arsel. Şeriat ve Kadın, Kaynak Yayınlan, yeniden
düzenlenmiş ve gözden geçirilmiş on
beşinci basını. Ekim 1997: ayrıca bkz. Şeriat’tan Kıssa’lar. Kaynak
Yayınlan, birinci basım, Temmuz 1996.
kabul edilen bir Tanrı’nın, evlat edinenlerin, kendi evlatlıklarının
kanlarıyla evlenebilmelerini
sağlamak amacıyla Muhammed’i Zeyneb’le evlendirip, Zeyd’in yuvasını
yıkabileceğini düşünmek güçtür.81
Yine bunun gibi, Tahrim Suresi’nde Tanrı’nın, “Ey Muhammed! Eslerinin
rızasını gözeterek, Allah’ın sana helal kıldığı şeyi niçin kendine yasak
ediyorsun?..” diye başlayan ve Ayşe ile Hafsa’ya hitaben, “Eğer ikiniz de
Allah’a tevbe ederseniz (yerinde olur)...” şeklindeki konuşmasını yansıtan
ayetler vardır ki, Muhammed’in kişisel gereksinimlerinin Kur’an ayetleriyle
karşılanmış olduğunun ilginç örneklerinden bir diğeridir. Kimi yorumculara
göre bu ayetler Muhammed’in, bir gün Mariya adındaki cariyesi ile Hafsa’nın
odasında cinsi münasebette bulunurken Hafsa tarafından basılması olayı
vesilesiyle inmiştir. Kimi yorumculara göre ise “bal şerbeti” diye bilinen
bir olayla ilgilidir. Diğer yayımlarımızda, özellikle Şeriat ve Kadın adlı
kitabımızda bu konuya yer verdiğimiz için burada kısa bir özetlemekle
yetineceğiz:
En sağlam kaynakların bildirmesine göre bir gün Muhammed, ziyaret etmek
üzere Hafsa’nın odasına gider; fakat Hafsa dışarıya çıkmıştır. Tam bu sırada
cariyesi Mariya oradan
geçmektedir. Hemen onu Hafsa’nın odasına alarak cinsi münasebette bulunur.
Fakat, hiç beklenmedik bir anda Hafsa çıkagelir. Kadıncağız kendi odasında
ve kendi yatağında olup bitenleri görünce şaşırır ve üzülür. Bu durum
Muhammed’i güç durumda bırakır. Olayın, diğer eşleri (ve hele çok sevdiği
Ayşe) tarafından duyulmasını önlemek amacıyla Hafsa’ya tembihte bulunur.
Eğer bunu bir sır olarak gizli tutacak olursa Mariya ile bir daha
yatmayacağına dair yeminler eder. Fakat, Hafsa, her ne
81 Muhammed’in Zeyneb’le evliliğini savunmak üzere şeriatçılar, birtakım
yalanlara başvururlar. Örneğin,
Zeyd ile Zeyneb’in geçinemediklerini, Zeyneb’in bir türlü Zeyd’e
ısınamadığını ve bu yüzden Zeyd’in Zeyneb’i boşadığını söylerler. Oysa Zeyd
ile Zeyneb, yıllar boyunca pekala geçinip gitmişlerdir. Bir an için
aralarının iyi olmadığını kabul etsek bile, her iyi geçinmeyen karıkocanın
mutlaka ayrılmaları mı gerekir? Her şey gücü yeten
bir Tanrı’nın Zeyneb’i Zeyd’den ayırıp Muhammed’e verecek yerde, Zeyd ile
Zeyneb’in iyi geçinmelerini sağlaması daha iyi olmaz mıydı1.’ Öte yandan
şeriatçılar, Zeyneb’in, esas itibariyle Muhammed’in halasının kızı olduğunu
ve eğer, istemiş olsaydı Muhammed’in onunla Zeyd’den önce evlenebileceğini
söylerler ki, yine yalandır. Çünkü, Muhammed, vaktiyle Zeyneb’e ilgi
göstermiş, fakat Zeyneb’in ailesi buna karşı çıkmıştı.
kadar söz vermiş olsa da, sözünü tutmayıp gördüklerini Ayşe’ye söyler; Ayşe
de duyduklarını
Muhammed’in diğer eşlerine aktarır. Bu yüzden Muhammed’in eşleri mırıldanıp
söylenmeye başlarlar. Durumu anlayan Muhammed, Hafsa’yı karşısına alarak
neden dolayı sırrı başkalarına açıkladığını sorar. Hafsa şaşırıp, bunu
nereden anladığını Muhammed’e sorunca. Muhammed, her şeyi Tanrı’dan
öğrendiği, çünkü Tanrı’nın her gizli şeyi kendisine haber verdiğini söyler.
Ve olan bitenleri Kur’an’a şöylece geçirir:
“Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti; o bunu
Peygamber’in diğer bir eşine haber verince Allah da Peygamber’e durumu
bildirmiş, o da bir kısmının Yüzüne vurmuş, bir kısmının da yüzüne vurmaktan
geri durmuştu. Eşine gizlice söylediği şeyi başkasına aktarmış olduğunu
bildirince, eşi, ‘Bunu sana kim haber verdi’ demiş, o da, ‘Bana her şeyi
bilen...
Allah haber verdi’ demiştir” (Tahrim Suresi, ayet 3).
Bunun üzerine Muhammed, diğer eşlerine darılır ve bir ay boyunca yanlarına
girmemeye karar verir. Ancak, onlarla buluşamadığı ve Mariya ile de
yatmayacağına dair yeminler etmiş olduğu için, cinsel ihtiyacını giderememek
gibi güç bir durumda kalır. Ettiği yeminden kurtulmuş olsa mesele
kalmayacaktır. Ve işte yemininden kurtulabilmek üzere Kur’an’a şu ayeti
koyar:
“Allah, şüphesiz size yeminlerinizi kefaretle geri almanızı meşru kılmıştır”
(Tahrim Suresi, ayet 2).
Yani Tanrı ona, yeminden geri dönmenin çözümünü sağlamıştır. Fakat, Mariya
ile yatabilmek işini biraz daha kolaylaştırmak amacıyla şunu ekler:
“Ey peygamber... Allah’ın sana helal kıldığı şeyi niçin kendine yasak
ediyorsun?” (Tahrim
Suresi, ayet 1).
Böylece Tanrı’nın helal kıldığı bir şeyi, kendisine haram kılma yetkisine
sahip olmadığını anlatmış olur. Ve bu ayeti koyduktan sonra, Mariya ile
buluşmaya başlar. Ancak, az geçmeden diğer eşlerini
ve özellikle Ayşe’yi olağanüstü özlemeye başlar. Onlarla tekrar bir araya
gelebilmek için,
Ayşe ile Hafsa’nın tevbe etmeleri ve eşlerinin kendi aleyhinde bulunmamaları
gerektiğine dair
Tanrı’dan vahiy geldi diyerek, Kur’an’a şu ayeti koyar:
“Ey peygamber eşleri! Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz, kaymış olan
kalpleriniz düzelmiş olur. Eğer eşinizin aleyhinde yardımlaşarak bir şey
yapmaya kalkışırsanız, biliniz ki Allah onun dostudur; bundan başka Cebrail,
iyi müminler ve melekler de (onun) yardımcısıdır” (Tahrim Suresi, ayet 4).
Dikkat edileceği gibi, bu ayette Tanrı, “Ey peygamber eşleri! Eğer ikiniz,
de Allah’a tevbe ederseniz, kaymış olan kalplerin/z düzelmiş olur...”
şeklinde konuşmaktadır. Burada geçen
“...ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz” sözleri, doğrudan doğruya Ayşe ile
Hafsa’ya atıftır. Tanrı onlara, eğer tevbe edecek olurlarsa, sırrı açıklamak
ve olayın diğer eşler tarafından öğrenilmesine sebebiyet vermek yüzünden
işledikleri günahtan kurtulacaklarını bildirmekte ve aynı zamanda diğer
eşleri hizaya getirmektedir. Getirirken de Muhammed’in dostu olduğunu
bildirmektedir; bu demektir ki, eğer onlar Muhammed’e karşı huysuzluk
etmekte devam edecek olurlarsa başlarına dert gelebilecektir.
Fakat, Muhammed, Tanrı’nın bu tehdidini biraz daha etkili kılmak üzere bir
ayet daha ekler ki, o da kadınları boşadığı takdirde Tanrı’nın kendisine,
onlardan daha iyi, daha güzel olan kadınlar vereceğine dair olan şu
sözleridir:
“Ey Peygamber esleri! Eğer o sizi basarsa, Rabbi ona, sizden daha iyi olan,
dul, bakire eşler verebilir” (Tahrim Suresi, ayet 5).
Bütün bu ayetler kısa zamanda Muhammed lehine sonuç yaratmıştır. Çünkü,
eşlerinden her biri, Tanrı’nın bu şekilde “konuşmasından” ürkmüş ve ona
karşı biraz daha itaatkar davranmayı seçmişlerdir.
Kur’an yorumcuları arasında, Tahrim Suresi’nin yukarıdaki ayetlerinin, başka
bir olayla (daha doğrusu “bal şerbeti olayı” diye bilinen olayla) ilgili
olarak indiğini söyleyenler de vardır ki,
o da şöyledir: Güya Muhammed, eşlerinden Zeyneb b. Cahş ile buluşmak
üzere odasına gittiği günlerden birinde bal şerbeti içer ve bu yüzden onun
odasında fazlaca
kalır. Bunu fark eden Ayşe kıskanır ve Hafsa ile görüşür. İki kadın
Muhammed’e bir oyun oynamayı kararlaştırırlar. Kararlaştırılan oyuna göre,
Muhammed kendilerini ziyarete gel- diğinde, ona, “Ya Resulullah! Ağzınızdan
arkat ağacının kokusu geliyor” diyerek onu huzursuz kılacaklardır. Çünkü,
Muhammed bu kokuyu sevmezmiş. İşte önce Hafsa bu şekilde konuşunca Muhammed
kendisine, bir daha bal şerbeti içmeyeceğine dair yemin eder ve olayı gizli
tutmasını ister. Fakat, Hafsa olup bitenleri Ayşe’ye, Ayşe de diğer eşlere
anlatınca Muhammed küplere biner ve yukarıdaki ayetleri Kur’an’a
yerleştirir.82
Yine bunun gibi Ahzab Suresi’nin 51. ayetinde Tanrı’nın Muhammed’e hitaben,
“Onlardan
(yani kadınlarından) dilediğini geriye bırakır, dilediğini yanma alırsın...”
(Ahzab Suresi, ayet
51) diye yazılıdır. Bu hüküm, Muhammed’e, hareminde bulundurduğu
kadınlarının ziyaret sırasını dilediği gibi değiştirme olasılığını
vermiştir. Oysa, daha önceleri uyguladığı usule göre, kadınlarıyla yatmak
konusunda koyduğu sırayı bozabilmek için, örneğin, falanca eşinin “nöbetini”
(nevbetini) filanca eşinin nöbetiyle değiştirebilmek için onlardan
“muvafakat” isterdi.83 Ve işte böyle bir zorunluluktan kurtulabilmek için,
Ahzab Suresi’nin yukarıdaki ayetini koymuştur.
İster Mariya-Hafsa olayıyla, isterse bal şerbeti olayıyla indiği kabul
edilsin, Tahrim Suresi’nin yukarıdaki ayetleri, Muhammed’in kişisel
çıkarlarını ve gereksinimlerini karşılama amacına dayalıdır.
Muhammed’i en çok huzursuz eden şeylerden biri de, kişilerin onun aleyhinde
konuşur olmalarıydı. Bundan asla hoşlanmadığı için, Kur’an’a bununla ilgili
ayetler koymaktan geri kalmamıştır. Verilebilecek pek çok örnekten bir
ikisiyle yetinelim:
Kur’an’ın Kevser Suresi’nde şöyle yazılıdır:
“(Ey Muhammed!) Kuşkusuz biz sana Kevser’i verdik. Şimdi sen Rabbine kulluk
et ve kurban kes. Asıl sonu kesik olan, şüphesiz sana hınç besleyendir”
(Kevser Suresi, ayet. l-3).
82 Gölpınarlı, age, s.60.
83 Buhari’nin Ayşe’den rivayeti için bkz. Sahih-i..., Hadis No. 1722, c. 11,
s.153.
Muhammed, bu ayeti bazı kişilerin kendisi hakkında “O bir Ebter’dir”
şeklinde konuşarak
hakaret etmeleri nedeniyle Kur’an’a koymuştur. Çünkü, Araplar arasında
“Ebter” sözcüğü, erkek çocuğu olmayan, yani “nesli kesik” olanlar için
kullanılan bir sözcüktür ki, bir bakıma hakaret anlamına gelir. Muhammed’in
ilk karısı Hatice’den dört kızı ve iki (ya da dört) erkek
çocuğu olmuş, fakat erkek çocukların hepsi çok küçük yaşlarda ölmüşlerdi.
Daha sonra Mariya adındaki cariyesinden İbrahim adındaki oğlu doğmuş, o da
az geçmeden hastalanarak ölmüştü. Bir türlü erkek çocuk sahibi olamadığı
için, Muhammed, Tanrı’ya çok yalvarmış, fakat yalvarışı karşılıksız
kalmıştı. Ve işte bu üzüntü içindeyken bir de El-As b.’Vail gibi
muhaliflerin kendisi hakkında, “(Muhammed) nesli kesik, oğlu olmayan bir
adamdır. Ölse adı sanı anılmayacak...” şeklindeki alaylarına maruz kaldığı
için, yukarıdaki ayeti koyarak, Tanrı’nın kendisine oğlan çocuk yerine
“Kevser”i, en büyük bir nimet olmak üzere vereceğini söylemiştir. Kimi
yorumculara göre “Kevser”, cennette bütün ırmakların kaynağı olan ve iki
yanında inciden kaplar bulunan bir nehirdir. Fakat, bunun cennette girmeden
önce içinden su içilecek bir havuz ya da “kesikliğe uğramayan soy-sop” demek
olduğunu söyleyenler de vardır. Her ne olursa olsun, ayete göre Tanrı,
Muhammed’e böylesine emsalsiz bir nimet verdiğini bildirmektedir.84
Bildirirken de, Muhammed’e “Ebter” diyenlerin hakkından geleceğini anlatmak
üzere “...Asıl sonu kesik olan, şüphesiz sana hınç besleyendir” şeklinde
konuşmaktadır.
Şimdi sormak gerekir: Neden Tanrı Muhammed’e, hem onu mutlu kılmak hem de
neslini sürdürme olasılığını sağlamak üzere oğlan çocuk vermez de “Kevser”\
Verir ve yukarıdaki şekilde konuşur? Söylemeye gerek yoktur ki, konuşan
Muhammed’dir. Bütün arzusuna rağmen erkek çocuk edinemediği için, yukarıdaki
çözüm şeklini seçmiştir. Bunun böyle
olduğunu, Kur’an’da, “...andolsun ki (Kur’an), onurlu olan bir elçinin
sözüdür...” (Hakka
Suresi, ayet 40) şeklindeki ayetten çıkarmak kolaydır.85
84 Elmalılı H. Yazır, age, c.8, 6180 vd; İbn İshak, Siyer, Akabe Yayınlan,
İstanbul, 1988, s.330; ayrıca bkz.
Sahih-i..., c.4, s.5I3 vd.
85 Yukarıdaki konular ve kaynaklar için bkz. İlhan Arsel, Şeriat’tan
Kıssa’lar, Kaynak Yayınlan, birinci basım, Temmuz 1996.
Kendisiyle alay edenleri. Kur’an’a koyduğu ayetlerle susturma siyaseti
konusunda verilebilecek bir diğer örnek, Tebûk Seferi’yle ilgili olanıdır;
Muhammed, Hicret’in dokuzuncu yılında, Şam yönünde ve Arabistan’ın
kuzeyinde, Bizans İmparatorluğu’nun topraklarının başladığı yere yakın
bulunan Tebûk’e karşı hazırlığına girişir. Çok sıcak bir mevsimde, çok
tehlikeli bir düşmana karşı giriştiği bu sefere katılmak istemeyenler
çoktur. Katılanlardan birçoğu da isteksizdir. Nitekim Tebûk’e giderken
ordunun ön saflarında yer alan “münafik”lardan bir süvari bölüğüne mensup
kişiler, kendi aralarında Muhammed aleyhinde konuşmakta ve “Şu adama bakın!
Şam’ın kalelerini ve köşklerini fethetmek istiyor:
o nerde, Şam saraylarını fethetmek nerde!” diyerek onu. alaya
almaktadırlar.86 Bunu öğrenen Muhammed, Tanrı’nın kendisine her gizli olan
şeyi bildirdiğini söyleyerek Kur’an’a şu ayetleri koyar:
“Münafıklar, bütün kalplerinde/cini kendilerine haber verecek bir surenin
tepelerine inmesinden çekinirler. (Ey Muhammed!) de ki: ‘Eğlenin bakalım,
çünkü Allah o sizin çekindiklerinizi meydana çıkaracak.’ Şayet kendilerine
sorsan: ‘Biz sırf lafa dalmış şaka- laşıyorduk’ derler. De ki, ‘Siz, Allah
ile ayetleriyle, peygamberiyle mi eğleniyordunuz? Beyhude (Boşuna özür
dilemeyin): iman ettiğinizi söyledikten sonra küfrünüzü açığa vurdunuz;
içinizden bir kısmını affedersek, bir kısmını cürümlerinde ısrar
ettiklerinden dolayı azabımıza uğratacağız...” (Tevbe Suresi, ayet 64-66).
Böylece kendisini. Tanrı sayesinde her gizli şeyi, her gizli konuşmayı
bilirmiş gibi gösterip, bu tür sorunlarına çözüm sağlamak istemiştir.
Yine bunun gibi bir defasında halktan kişilerin (münafıkların), kendisi için
“üzün” dediklerini işitir. Bu sözcük Arapçada “her söylenene inanıp kanan
.sade dil kimse” anlamına gelmektedir. Güya münafıklardan birkaç kişi
Muhammed hakkında ileri geri konuşurlarken,
içlerinden biri, “Yapmayınız, böyle konuşmayınız, korkarız ki işitir de
hakkımızda iyi olmaz”
deyince, Cülas b. Süveydi adındaki bir başka “münafık” onlara şöyle der:
86 Diyanet Vakfı çevirisinde, Tevbe Suresi’nin 65. ayetinin açıklanmasına
bakınız; ayrıca bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.3. s.2587.
“Biz dilediğimizi söyleriz, sonra ona varır söylediğimizi inkar eder, bir de
yemin basarız, hemen sözümüze (inanır). Muhammed bir üzüni samiadır (saf bir
kulaktır). “87
Muhammed, muhtemelen bunu birilerinden haber aldığı için, kendisinin her
söylenene inanan bir kulak değil, “hayırlı bir kulak” olduğuna dair
Tanrı’dan vahiy geldiğini söyleyerek Kur’an’a şu ayeti koyar:
“Yine içlerinden öyleleri vardır ki, Peygamberi incitiyorlar ve ‘O her
söyleneni dinler bir kulak’ diyorlar; (Ey Muhammed!) de ki: ‘(o) sizin için
bir hayır kulağıdır, Allah’a inanır, müminlere inanır ve iman edenleriniz
için bir rahmettir; Allah’ın Resulünü incitenler için ise elim bir azap
vardır...” (Tevbe Suresi, ayet 61).
Sadece birkaç örnek olmak üzere yukarıda belirttiğimiz konulara ve bunlara
benzer nice diğer örneklere bakarak söylemek mümkündür ki, Kur’an,
Muhammed’in kişisel yaşamlarının gereksinimlerini karşılayan hükümlerle dolu
bir kitaptır. Bütün bunlar Tanrı’yı, hani sanki Muhammed’in günlük yaşam
sorunlarıyla meşgulmuş gibi göstermeye yeterlidir. Bu konuyu ileride, ayrı
bir bölüm olarak tekrar ele alacağız. Şimdilik Kur’an’ın, bilimsel nitelikte
bir kitap olup olmadığı konusuna dönelim.
87 Elmalılı H. Yazır, age, c.3, s.2583.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın