+ Büyüt | - Küçült  
 
 
 

 

Makale
Makale

 

 

Kur’an’ın Mucizevi Olduğu İddialarının Eleştirisi

İlhan Arsel


Kur’an’ı eleştirme işine girişirken, her şeyden önce bu kitabın kimlere hitap ettiği, hitap edenin kim olduğu (yani çıkış kaynağı) konularıyla ilgili bazı sorunları kısaca ele almakta yarar var. Şu bakımdan ki, İslamcılar, Kur’an’ın Tanrı tarafından bütün insanlara gönderilen bir kitap olduğunu öne sürerler. Oysa, Kur’an’ı incelemeye başladığımız an, kendimizi, kitabın “Tanrı yapısı mı?” yoksa “insan yapısı mı?” olduğu ya da “Araplara mı?” yoksa “bütün insanlara mı?” uygulanması gerektiği sorularıyla karşı karşıya buluruz.

Gerçekten de, şeriatçıların, genel olarak saplı bulundukları inanç şudur ki, Kur’an, Tanrı’nın ağzından çıkma sözlerdir ve sadece Araplara değil, bütün insanlara gönderilmiştir! Bu inanca öylesine saplanmışlardır ki, Kur’an’ın “Mekke ve çevresindekilere” gönderilmiş olduğunu bildiren ayeti de (Enam Suresi, ayet 92)1 bu doğrultuda yorumlarlar ve şöyle konuşurlar:

“Mekke şehri İslam dünyasının manevi merkezidir. Onun çevresi de bütün dünyadır. (Muhammed) bütün insanlığa gönderilmiş bir peygamber olup, ona gönderilen Kur’an’da bütün insanlığa hitap etmektedir.

1 Enam Suresi’nin 92. ayetinde şu yazılıdır: “Bu indirdiğimi?, kendinden öncekileri doğrulayan, Mekkellileri ve etrafındakileri uyaran mübarek kitaptır...”
2 Bu konuda Marmara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınlan olarak hazırlanan Kur’an’ın, Enam
Suresi’nin 92. ayetiyle ilgili yoruma bakınız.

Kuşkusuz ki, bu tür inançta olanlar, eğer bu şekilde düşünerek rahatlıyorlarsa, onları kendi
inançları doğrultusunda bırakmak gerekir. Fakat, bu demek değildir ki, bu tür inançlar eleştirilemez. Kur’an’ı, ne Tanrı’nın ağzından çıkma sözler ne de tüm insanlara gönderilmiş

bir kitap olarak kabul etmeyenlerin de rahatlayabilecekleri bir ortamı oluşturmak gerekir ki, bu da eleştiri yoluna olasılık tanımakla mümkündür. Daha başka bir deyimle, Kur’an’ın,
Tanrı sözleri olduğuna inanmak nasıl kişisel bir hak olabiliyorsa, bunun aksini savunmak da o derece bir haktır. Bu böyle olunca, kişilerin bu hakka sahip olarak Kur’an’ın gökten inme değil, insan yapısı olup, esas itibariyle Muhammed tarafından Arap ümmeti için hazırlanmış bir kitap olduğunu söylemeleri, bu kitabi şeklen ve içeriği itibariyle eleştirmeleri kadar doğal bir şey yoktur. Böyle bir eleştiriye girişenler şunu belirtmek zorunda kalacaklardır ki, Muhammed, ilk başlarda kendisini Araplara gönderilmiş bir “peygamber” olarak ve Kur’an’ı da Arap ümmetine hitaben indirilmiş kitap olarak göstermiş; daha sonra (özellikle Medine’ye geçtikten sonra) giderek güçlenmekle, gerek kendisini, gerekse Kur’an’ı, Araptan başka kavimlere (örneğin, Yahudilere ve Hıristiyanlara) ve nihayet tüm insanlara da gönderilmiş
gibi tanıtmıştır. Kur’an’ı inceleme yoluyla bunu ortaya koyarlarken, bir de Kur’an’ın gerek şekil, gerekse içeriği bakımından eleştirisini yapacaklardır. Aşağıdaki sayfalarda bu konular, özet olarak ele alınmıştır.

I) Kur’an’ın, Tanrı Katındaki “Levh-i Mahfuz”da Saklı Bulunduğu Konusunda
İslamcılara göre Kur’an, Tanrı katındaki Levh-i Mahfuzda (Ana Kitap’ta) bulunmaktadır. Çünkü, bunun böyle olduğunu Tanrı, “Şüphesiz, ki o (Kur’an), bizini katımızda mevcut... bir kitaptır” (Zuhruf Suresi, ayet 4) ya da “Ey Muhammed! Doğrusu.sana vahyedilen bu kitap, Levh-i Mahfuz’da sabit şanlı bir Kur’an’dır” (Bürûc Suresi, ayet 21-22) şeklindeki ayetleriyle bildirmiştir. Yine İslamcılara göre Tanrı, Yahudilere ve Hıristiyanlara, kendi içlerinden peygamberler seçmiş, kendi dillerinde olmak üzere kitaplar (Tevrat, İncil) göndermiş olmakla beraber, Araplar arasından Muhammed’i en son ve geçmiş peygamberlerin en üstünü olarak göndermiş, Kur’an’da bütün kitapların üstünde “Arabi” bir hüküm kitabı olmak üzere indirmiştir. Daha başka bir deyimle Kur’an, kendisinden önceki kitapları (Tevrat ile İncil’i) doğrulamakla beraber, onlardaki eksiklikleri ya da yanlışları gidermiştir.- Örneğin, Enam Suresi’nde şöyle yazılıdır: “Bu indirdiğimiz, kendinden öncekileri doğrulayan, Mekkelileri ve çevresindekileri avaran mübarek kitaptır...” (Enam Suresi, ayet 92). Bir diğer ayet de şöyledir: “Ey Muhammed! Böylece şehirlerin anası olan Mekke’de ve çevresinde bulunanları uyarman... için sana Arapça okunan bir kitap vahyettik...” (Şûra Suresi, ayet 7).

Hemen belirtelim ki, bu ayetlerde geçen sözcük esas itibariyle “ümm-ül-kura”dır ki (Mekke şehri), “ana şehir” ya da “şehirlerin anası” anlamındadır. Görülüyor ki, Tanrı, Kur’an’ı bütün insanlara değil, Mekkelilere (ve çevresindekilere) “Arapça” bir kitap olarak göndermiştir. Her ne kadar yorumculardan çoğu Mekke şehrinin “İslam dünyasının manevi merkezi” (“Bütün İslamiyetin cihanşümul ruhani merkezi”), çevresinin de bütün dünya olduğunu ve bu itibarla Kur’an’ın bütün insanlara gönderilmiş bir kitap sayıldığını söylerlerse de, yalandır.
Çünkü, bir kere “Mekke” sözcüğü Arapça bile değil, yabancı kökenli bir sözcüktür. Tevrat’ta da “Mekke” sözcüğü geçmez. Üstelik de Kur’an’ın Mekke ve çevresindekilere gönderildiğini bildiren ayetler, birazdan göreceğimiz gibi, bütün insanların değil, özellikle Mekkelilerin ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla gönderilmiş olduğuna dair hükümleri kapsamaktadır.

Öte yandan Mekke’ye atfolunan kutsallık, Tanrı’nın “yeminlerine” ya da birtakım dinsel menkıbelere dayatılmaktadır. Örneğin, Kur’an’da, şu tür ayetler vardır: “(Ey Muhammed!) De ki, ‘Ben, yalnız her şeyin sahibi olan ve bu kutlu kılınmış şehrin Rabbine kulluk etmekle
emrolundum. Müslümanlardan olmakla ve Kur’an’ı okumakla emrolundum’...” (Nemi Suresi, ayet 91). “Tin ve zeytine andolsun. Andolsun Sina Dağı’na. Andolsun bu güvenli Mekke şehrine” (Tin Suresi, ayet 1-3). Daha başka bir deyimle Tanrı, Muhammed’in söylemesine göre, Mekke’nin kutsal oldu-

3 Yorumculara göre daha önce indirilmiş olan Tevrat ve incil’i “Ümmülkitap” gibi farz edip değişmez şeyler

olarak düşünmek yanlıştır. Bkz. Elmalılı H. Yazır, age. c.4.s.3004.

ğunu, zeytine, incire (tin’e) ve Sina Dağı’na yeminler ederek anlatmaya çalışmaktadır! Oysa “yüce” olduğu söylenen bir Tanrı’nın yeminlerle iş görebileceğini düşünmek. Tanrı fikrini zedelemek olur.

Yine bunun gibi Mekke’yi “kutsal” bir yer olarak gösterebilmek için birtakım hikaye ve masallara başvurulmuştur: güya Tanrı’nın ilk evi oradadır; güya İbrahim Kabe’yi oraya dikmiştir (örneğin, bkz. Sahih-i..., Hadis No. 990, c.6, s.25, 43 vd...). Ve güya Mekke o kadar önemli bir yerdir ki, başta Bizans olmak üzere birçok imparatorluk, Mekke’yi fethetmeye çalışmışlardır. Oysa, Tanrı’nın, yaşam koşullan elverişsiz, çöl niteliğindeki bir bölgeyi kendisine ev olarak seçmesi ve İbrahim’in de Kabe’yi oraya dikmiş olması akla pek yatkın düşmemektedir. Hiçbir işe yaramaz bu çöllük yeri, birtakım imparatorlukların fethetmek istedikleri iddiasını da desteklemek kolay değildir.

Neden dolayı Tanrı, diğer ümmetleri, Araplardan önce düşünmüş, onlara kendi içlerinden peygamberler seçmiş ve bu peygamberler aracılığıyla kitap göndermiştir de, Araplar için bu işi, çok daha sonraya bırakmıştır? Neden dolayı Yahudilere, Hıristiyanlara ve Araplara kendi içlerinden “peygamberler” ve kendi dillerinden “kitap”lar göndermiştir de, bu işi diğer ümmetler için (örneğin, Türkler için ya da diğer toplumlar için) yapmamıştır? Ve mademki İslamı, bütün insanlar için göndermiştir, o halde neden dolayı Kur’an’] Arapçadan başka bir dilde (örneğin, Türkçe, Farsça, Çince vd...) göndermeyi düşünmemiştir? Tanrı Arapçadan başka bir dil bilmez midir ki, kendisine sadece Arapçayla ibadet edilmesini istesin? Öte yandan, neden Tanrı, hem bir yandan Kur’an’ı sadece Araplara gönderdiğini söyler hem de bu söylediğini cerh edercesine bütün insanlara gönderdiğini bildirir? Bu ve buna benzer sorulara mantıklı bir yanıt bulmak güç olmakla birlikte, Muhammed’in Mekke ve Medine dönemi itibariyle yaşamlarına kısaca göz atmak şeklinde bazı konuları açıklığa kavuşturmak mümkündür.

Kur’an’da, bu kitabın sadece Mekke ve çevresindekilere ya da bütün Araplara veya bütün insanlara indirilmiş olduğuna dair çeşitli hükümler vardır ki, birbirleriyle çelişir. Örneğin, bazı surelerde Kur’an’ın Araplara gönderilmiş olduğuna dair hükümler vardır; Yasin Suresi’nde Kur’an’ın “ataları uyarılmamış” bir toplum için -ki bunlar Araplardır- indirildiği
yazılıdır: “(Bu Kur’an) Ataları uyarılmamış ve bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için indirilmiştir” (Yasin Suresi, ayet 7; ayrıca bkz. Secde Suresi, ayet 3; Meryem Suresi, ayet 97). Zuhruf Suresi’nde Kur’an’ın Muhammed’e ve kavmi olan Araplara verildiği bildirilmekte: “(Ey Muhammed!)... muhakkak ki (Kur’an) hem senin için, hem kavmin için bir şereftir ve ilerde ondan mesul olacaksınız” (Zuhruf Suresi, ayet 43-44). Bakara Suresi’nde Araplara, kendi içlerinden bir “peygamber” gönderildiği ve ona, onları uyarması için kitap verildiği belirtilmekte: “Nitekim kendi içinizden size ayetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size kitabı ve hikmeti talim ‘edip bilmediklerinizi size öğreten bir Resul gönderdik” (Bakara Suresi, ayet 151). Kur’an’da bunlara benzer nice ayet vardır ki, Kur’an’ın Arapça olarak, sadece Arap toplumuna indirildiği sonucunu oluşturur. Bütün bu ayetlerde, Tanrı’nın Arap kavmi içinden Muhammed’i “Resul” olarak seçtiği, onu Arapça bir Kur’an ile Arap kavmine gönderdiği açıkça belirtilmektedir.

Buna karşılık bazı surelerin bazı ayetlerinde, daha önce kitab ehli’ne (yani Yahudilere ve Hıristiyanlara) gönderilen kitapların Kur’an tarafından onaylandığı ve bu itibarla onların da Kur’an’a göre hareket etmeleri gerektiği bildirilmiştir (örneğin, Maide Suresi, ayet 19). Ve nihayet Kur’an’ın “tüm insanlara” indirildiğini belirten ayetler de vardır (örneğin, Bakara Suresi, ayet 221; Al-i İmran Suresi, ayet 138; Tevbe Suresi, ayet 3; Yunus Suresi, ayet 57,
108 vd.,.).4

4 Muhammed’in söylemesine göre Tanrı katında saklı olan bir kitap vardır ki Levh-i Mahfuz (“korunmuş

levha”) adını taşır; “ümnülkitap” (“ana kitap”) diye de bilinir. Güya göklerde ve yerde, daha doğrusu evrende ne varsa, “hiçbir f ey dışta kalmamacasına” bu Levh-i Mahfuz’da vardır (Enam Suresi, ayet 59). Ve Kur’an’ın saklı bulunduğu yer, işte burasıdır, yani Levh-i Mahfuz. Bunun böyle olduğunu Muhammed, Kur’an’a koyduğu ayetlerle bildirmiştir ki. bunlardan birkaçı şöyledir: “Ey Muhammed.... sana vahyedilen bu kitap Levh-i Mahfuz’da sabit ... bir kitaptır” (Bürûc Suresi, ayet 21-22); “(Kur’an) Bizim katımızda ana kitapta mevcut... bil: kitaptır” (Zuhruf Suresi, ayet 41): “Saklı, bir kitapta mevcutken (Tanrı) tarafından indirilmiş Kur’an(dır)” (Hadid Suresi, ayet 77-80). Muhammed’e göre, Tanrı bu kitabı, çok önceleri “Tevrat” adıyla İsrailoğullarına (Yahudilere) ve “İncil” adıyla Hıristiyanlara göndermiştir. Daha sonra bu kitapları onaylar nitelikte olmak üzere Müslümanlara Kur’an’ı göndermiş ve istemiştir ki, Yahudiler ve Hıristiyanlar da Kur’an’a inanıp ona
göre amel etsinler. Çünkü, onlar kendilerine verilen kitapları tahrif etmişlerdir. Örneğin. Hûd Suresi’nde şöyle yazılıdır: “...önlerinde de Musa’nın kitabı önder ve rahmet olarak bulunanlardır ki. isle onlar Kur’an’a inanırlar” (Hûd Suresi, ayet 17). Burada gecen “Musa’nın kitabı” deyimi, bilindiği gibi Yahudilerin “Tevrat”ıdır.

Görülüyor ki, Kur’an’da, bu kitabın Araplara gönderildiğini belirten ayetler yanında, Araplardan başka milletlere de gönderildiğini bildiren ayetler vardır. Bu çelişmenin ve bu tutarsızlığın nedeni şudur: Kendisini ilk başlarda Mekke ve çevresindeki Araplara gönderilmiş “peygamber” olarak tanımlayan Muhammed, yavaş yavaş güçlenmekle, bütün Arapların,
daha sonra bütün insanların “peygamber”\ olarak görünmüş, görünürken de daha önce Yahudilere ve Hıristiyanlara verilen Tevrat ile İncil’in onlar tarafından “tahrif edildiğini ve Kur’an’ın, bu kitapların yerini aldığını söylemiştir.

Bunun böyle olduğunu anlayabilmek için, her şeyden önce şunu bilmek gerekir ki, Muhammed, kırk yaşındayken kendisini “peygamber” ilan ettikten sonra, on yıllık yaşamını Mekke’de geçirmiştir; bu döneme “birinci Mekke dönemi” adı verilir. Bunu “Medine dönemi” diye bilinen dönem izler ki, o da on üç yıl kadar sürmüştür. Mekke dönemindeyken taraftarlarının sayısı çok az ve güçsüz durumdaydı. Medine’ye geçince yavaş yavaş güçlenerek çete saldırılarına ve savaş yollarına başvurmuş, giderek daha da güçlenmiş, İslamı kılıçla yayma siyasetine yönelmiştir.

Muhammed Mekke’de yaşarken, Yahudilerin ve Hıristiyanların kendilerine özgü kitapları olduğunu ve bu kitapları kendi dillerinde okuduklarını, buna göre ibadette bulunduklarını görür. Bu kitapların Tanrı tarafından bu ümmetlere peygamberler aracılığıyla gönderildiğini öğrenmekle Araplar için neden böyle bir şeyin söz konusu olmadığını düşünür. Bu düşünce onu, Tanrı tarafından seçilip, Araplara gönderilmiş bir elçi gibi görünme hevesine sürükler. Büyük bir sabırla bu işe girişir ve Tanrı’nın Mekkelilere ve civarındakilere kendisi marifetiyle kitap (Kur’an) gönderdiğini söyler. Daha başka bir deyimle, ilk başlangıçta aklından, bütün insanlara ya da hatta bütün Araplara peygamber olarak gönderilmiş olma fikri geçmiş
değildir. Bundan dolayıdır ki, Tanrı’dan, “Ey Muhammed! Böylece şehirlerin anası olan Mekke’de ve çevresinde bulunanları uyarman... için sana Arapça okunan bir kitap vahyettik...” (Şûra Suresi, ayet 7) şeklinde vahiy indi diyerek işe başlar. Buna, “Bu indirdiğimiz, kendinden öncekileri doğrulayan, Mekkelileri ve çevresindekileri uyaran mübarek kitaptır...” (Enam Suresi, ayet 92) şeklindeki ayetleri (ve benzerlerini) ekler.

Fakat, bütün çabalarına rağmen fazla taraftar toplayamaz; toplayabildikleri de Mekke’nin en fakir, en saf ve güçsüz kişileridir. Önemli sayılabilecek kimseleri etkileyemez. Örneğin, kendisine babalık eden amcası Ebu Talib dahil. Mekke’nin ileri gelenlerini (örneğin Kureyşlileri) Müslüman yapabilmiş değildir. Mekke’de bulunduğu 10 yıllık süre içerisinde, kendisine inandırabildiği insanların sayısı, söylendiğine göre seksen ya da yüz civarındadır.

Ancak, az geçmeden Mekke dışındaki Araplarla temas kurar ve onları da kazanmak düşüncesiyle Kur’an’a, “(Bu Kur’an) Ataları uyarılmamış ve bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için indirilmiştir” (Yasin Suresi, ayet 7) ya da “(Ey Muhammed.’)... muhakkak ki (Kur’an) hem senin için hem de kavmin için bir şereftir ve ilende ondan mesul olacaksınız” (Zuhruf Suresi, ayet 43-44) şeklinde ayetler koyar. Böylece,

sadece Mekke ve civarındaki Araplara değil, bütün Araplara gönderilmiş “peygamber”miş gibi hareket etmeye başlar. Medine’de ve Taifte yaşayan Arapları bu yoldan elde etmek ister. Mekke’de bulunduğu süre boyunca taraftarlarının sayısı az ve kendisi de güçsüz olduğu için, kendisini “uyarıcı” ya da “öğüt verici” olarak göstermekten başka yapabileceği bir şey yoktur.

Karısı Hatice’nin ve kendisine babalık etmiş olan, kendisini her zaman için koruyan amcası Ebu Talib’in ölümleri üzerine koruyucusuz kalır; bu yüzden taraftarlarıyla birlikte Medine’ye göç eder. Oradan Mekke kervanlarına karşı çete saldırılarına girişir. Böylece ganimetler edinip taraftarlarının sayısını artırarak yavaş yavaş güçlenmeye başlar.

Ticaret merkezlerinden biri sayılan Mekke’yi kendileri için bir bakıma rakip bilen Medineli Yahudiler, Muhammed’in Mekke’ye karşı saldırılara geçmesini kendileri bakımından yararlı buldukları için, ilk başlarda ona para ve silah yardımında bulunurlar. Bu sayede Muhammed, çeteler yollayarak Mekke kervanlarına karşı saldırılara geçer. Ele geçirdiği ganimet mallarını paylaşma siyaseti yoluyla kısa zamanda güçlenmeye başlayınca, etki sahasını genişletme fikrine yönelir. Özellikle, Mekkelilere karşı kazandığı Bedir Savaşı’ndan sonra, artık İslamı kılıç yoluyla yayma olasılığını kazanmıştır. Yavaş yavaş kendisini, sadece Araplara değil, Yahudilere, Hıristiyanlara ve bütün insanlara gönderilmiş peygamber olarak gösterir ve İslamdan başka din olmadığı fikrine sarılır. Anlatmak ister ki, Tanrı İslam dinini, daha önceki “peygamberler” aracılığıyla (Tevrat’ı ve İncil’i indirerek) Yahudilere ve Hıristiyanlara göndermiştir. Kur’an’a bu doğrultuda ayetler koyarken, kendisini peygamber olarak kabul etmediler, Tevrat’ı ve İncil’i değiştirdiler diye, Yahudileri ve Hıristiyanlar! suçlamaya başlar; örneğin, Kur’an ü. şu mealde ayetler koyar: “İşte Allah, inkarları yüzünden onlara lanet etmiştir” (Nisa Suresi, ayet 46-47). Öte yandan onlara daha önceleri gönderilmiş olan peygamberlerin “Müslüman” olarak gönderildiklerini söyler: örneğin, İbrahim’i, Müslümanlıkla emrolunmuş ilk “peygamber” olarak gösterir ve Kur’an’a, “İbrahim, ne Yahudi ne de Hıristiyan idi: fakat o, Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslüman idi; müşriklerden değildi” (Al-i İmran Suresi, ayet 67) şeklinde ayetler koyar. İbrahim’den sonra gelen “peygamberlerin” hepsini de Müslüman olarak tanımlar: örneğin, “İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına, Musa ve İsa’ya verilene (Islama)... inandık... deyin...” (Ba- kara Suresi, ayet 136, 140) şeklinde ayetler koyar. Ve kendisinin, aynı zamanda “kitab
<?/;//”ne (Yahudilere, Hıristiyanlara vd...) peygamber olarak gönderildiğini anlatmak ve Kur’an’ı onlara kabul ettirmek için şu tür ayetler ekler: “Ey kitab ehli! Peygamberlerin arası kesildiğinde, ‘Bize müjdeci ve uyarıcı gelmedi’ dersiniz diye size açıkça anlatacak peygamber geldi” (Maide Suresi, ayet 19); “...önlerinde de Musa’nın kitabı önder ve rahmet olarak bulunanlardır ki, işte onlar Kur’an’a inanırlar” (Hûd Suresi, ayet 17).

Bir yandan bunları yaparken, diğer yandan da, “İslam’dan başka gerçek din yoktur; başka dinlere yönelenler sapıktırlar” deyip “cihat’la. insanları Müslüman yapma yoluna gider. Medine’de bulunduğu on üç yıllık süre boyunca, Müslüman olmayan toplumlara (Yahudilere, Hıristiyanlara, putperestlere vd...) karşı kırktan fazla çete saldırıları ve yirmi dokuz savaş düzenler. Yeryüzünü “Dar-ül İslam” (yani “Müslümanların yaşadıkları yerler”) ve “Dar-ül Harb” (yani “savaşılması gereken kafirlerin yaşadıkları yerler”) olarak ikiye ayırır ve yeryüzü “Dar-ül islam” olana kadar savaş parolasını yerleştirir. İşte Muhammed’in yaşamının ve Kur’an olarak yerleştirdiği kitabın bütün insanlara yönelik olduğunun en kısa hikayesi budur. Konuyu İslama Göre Diğer Dinler adlı kitabımızda incelediğimiz için burada fazla durmayacağız.


II) Esas İtibariyle Arap Zihniyetine, Arabın Geleneklerine Dayalı ve Araplar İçin
Hazırlanmış Bir Kitap Olarak Kur’an
Yukarda kısaca değindiğimiz gibi, Muhammed’in söylemesine göre, Tanrı, her kavme, o

kavimden seçtiği peygamberler göndermiş ve kendi dilinden kitaplar vermiştir. Çünkü, istemiştir ki, her kavim Tanrı buyruklarını kendi dilinden okuyarak, kavrayarak öğrensin (İbrahim Suresi, ayet 4).i Bundan dolayıdır ki, Araplara, Arap kavminden Muhammed’i ve Arapların anlayabilecekleri dilde olmak üzere Arapça bir kitap göndermiş ve örneğin, “...Biz, anlayıp düşünmeniz için onu Arapça bir Kur’an kıldık” (Zuhruf Suresi, ayet 2-3) ya da “Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik” (Yusuf Suresi, ayet 2) diye konuşmuştur. Bu söylediklerini pekiştirmek .amacıyla, “(Bu), bilen bir kavim için, ayetleri Arapça okunarak açıklanmış bir kitaptır” (Fussilet Suresi, ayet 3) ya da “...böylece biz onu Arapça bir hüküm olarak indirdik...” (Rad Suresi, ayet 37) diyerek ya da “...Biz onu böylece
Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onda ikazları tekrarladık. Umulur ki onlar (bu sayede günahtan) korunurlar; yahut da o (Kur’an) kendileri için bir ibret ortaya koyar” (Ta-Ha
Suresi, ayet 113) ya da “Korunsunlar diye, pürüzsüz Arapça bir Kur’an indirdik” (Zümer Suresi, ayet 28) diye ekleyerek, Kur’an’ı, Arapların anlayabilmeleri için Arapça bir kitap ola- rak indirdiğini bildirmiş, bu kitabı Mekke ve çevresinde oturanlar için gönderdiğini eklemiştir (Şûra Suresi, ayet 7). Yani anlatmak istemiştir ki, Araplar, “...’Bizden önce iki taifeye
(Yahudilere ve Hıristiyanlara) kitap gönderildi. Biz onların okuduklarından bir şey anlamıyorduk’” ya da “’Bize kitap gönderilseydi, onlardan daha fazla hidayete ererdik’”
şeklinde konuşup bahane uyduramasınlar. Bu düşüncesini pekiştirmek amacıyla “...işte size
Rabbiniz tarafından apaçık delil, hidayet ve rahmet verdik. Artık Allah’ın ayetlerini yalan sayandan, onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir?..” (Enam Suresi, ayet 156-157) diye konuşmuştur (bu konuda ayrıca bkz. Maide Suresi, ayet 19; Meryem Suresi, ayet 97; Sad Suresi, ayet 6).

5 Ayet şöyle: “(Allah’ın emirlerini) onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik...” (İbrahim Suresi, ayet 4).3; Yasin Suresi, ayet

Dikkat edileceği gibi Tanrı Araplara hitaben konuşmaktadır; muhatabı Araplardır. Muhammed aracılığıyla onlara, “hidayet” olmak üzere, İslam dinini sağladığını anlatmaktadır.

Ancak, Araplardan pek çoğu, Müslümanlığı kabul ederken, Muhammed’in gözüne girmek yoluyla birtakım çıkarlar elde etme kurnazlığına yönelirler; örneğin, ganimetten pay almak amacıyla, ikide bir “Müslüman olduk” diye başa kakarlar ve Muhammed’i minnet altında bırakacaklarını sanırlar. Her ne kadar taraftarlarının sayısının arttığını görmek Muhammed’i hoşnut kılar idiyse de, onların bu şekilde başa kakmalarından hoşlanmazdı. Daha doğrusu, onlara karşı minnet altında kalmış görünmeyi kendisi için sakıncalı bulurdu. Bu nedenle Hucurat Suresi’ne koyduğu ayetler Tanrı’nın şöyle konuştuğunu anlatır:

“(Ey Muhammed!) İslama girdiklerini senin başına kakıyorlar; de ki: ‘İşleminizi benim başıma kakmayın, belki sizi imana hidayet buyurduğundan dolayı Allah sizin başınıza kakar, eğer sadıksanız...” (Hucurat Suresi, ayet 17).

Yorumcuların açıkça bildirdiklerine göre, bu ayet, Arapları azarlamak amacıyla konmuş bulunmaktadır. Örneğin, Elmalılı Hamdi Yazır şöyle demektedir: “Bu ayet o Arabileri tevbihtir (azarlamadır)” (bkz. Elmalılı Tefsiri, c.6, s.4485). Muhammed, yukarıdaki ayeti koymakla, onlara, “Sizi Müslüman yapan Tanrı’dır; bu nedenle İslamınızı bana minnet saymayın, benim başıma kakmayın. Eğer ‘Müslüman olduk’ diye başa kakarsanız Allah size minnetinin ağırlığını yükletir” demek istemiştir. Daha başka bir deyimle Tanrı’yı, onları bu şekilde azarlamış gibi konuşur kılmıştır.

***

Tanrı’nın, Muhammed aracılığıyla Araplara hitap eder şekilde konuşur olduğunu gösteren bu tür ayetlerden anlaşılan şudur ki, Tanrı, daha önceleri Yahudilere ve Hıristiyanlara kendi içlerinden peygamberler seçip göndermiş, kendi anlayacakları dillerde kitaplar indirmiş ve

örneğin Yahudilere, Musa aracılığıyla Tevrat’ı, Hıristiyanlara da İsa aracılığıyla İncil’i vermek yoluyla onları doğru yola sokmak istemiştir. Yine Kur’an’ın söylemesine göre, gerek Tevrat, gerekse İncil, Tanrı’nın nezdinde bulunan Levh-i Mahfuz’da mevcut olan hükümleri kapsamaktadır ki, bunlar hep İslami esaslardan ibarettir. Fakat, her ne hikmetse, Tanrı, Yahudilere ve Hıristiyanlara bu İslami esasları gönderirken ve onları kitap sahibi yaparken, Araplar için böyle bir şey yapmamıştır. İşte şimdi Arapları da doğru yola sokmak amacıyla, içlerinden Muhammed’i seçmiş ve ona, Arapların anlayabilecekleri dilde olmak üzere Kuranı indirmiştir. Hem de yedi lehçe üzerine indirmiştir ki, farklı lehçede konuşan Arapların tümü anlasınlar diye! Bundan dolayıdır ki, artık Araplar bakımından, “Bize kitap verilmedi, bu yüzden doğru yola girmedik” demek söz konusu olamayacaktır (Fussilet Suresi, ayet 44). Olamayacağı için de, Muhammed’e boyun eğmekten ve Kur’an’a uymaktan kaçınmalarını sağlayabilecek bir mazeret yolu arayamayacaklardır. Eğer cehennemlik olmak istemiyorlar ve cennete girmeyi düşünüyorlarsa, Muhammed’e ve Kur’an’a itaat edeceklerdir.
Kur’an’ın esas itibariyle Araplara özgü bir kitap olduğuna dair diğer kitaplarımızda6 yeterince bilgi verildiği için, burada fazla durmaya gerek yoktur. Fakat, şu konuyu tekrar belirtmekte yarar vardır ki, Muhammed’in Tanrı’dan geldiğini söylediği yukarıdaki hükümlerin ortaya koyduğu sonuç, Kur’an’ın bütün insanlara değil, sadece Araplara gönderildiği doğrultusundadır. Bunun böyle olduğunu İslamcılar da, çoğu zaman farkına varmadan ortaya koyarlar. Örneğin, Diyanet Vakfı, Kur’an’daki İbrahim Suresi’nin, “(Allah’ın emirlerini) onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik...” (İbrahim Suresi, ayet 4) şeklindeki ayetiyle ilgili olarak şu yorumu yapmaktadır:

“Her peygamberin ancak kendi kavminin diliyle gönderilmiş olması, bütün insanlardan tek bir dille, örneğin Arapçayla anlaşmalarının, yalvarıp niyazda bulunmalarının istenmediğini gösterir... “7

Bu gerekçeye göre, Tanrı’nın, Araplara yaptığı gibi, diğer kavimlere de onların anlayabilecekleri dilde kitap göndermesi gerekirdi;

6 Bu konuda özellikle bkz. Arap Milliyetçiliği ve Türkler. Kaynak Yayınları, altıncı basım, İstanbul, Mart 1999. s.337 vd.
7 Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Kur’an-ı Kerim ve Açıklarındı Meali. Ankara, 1993.
54

örneğin. Türklere Türkçe, Acemlere Acemce vd... olarak hitap etmesi beklenirdi; böyle yapmadığına göre, Kur’an’ın Araplara özgü bir kitap olduğu ve Araplardan başka
milletleri (yani kendilerine kitap verilmemiş olanları) bağlamaması gerektiği kuşkusuzdur! Zira, mademki Tanrı her kavme, o kavmin kendi diliyle kitap göndermeyi uygun bulmuştur ve mademki Arapların kendisine, “(Ey Tanrı). Araba yabancı dilden (kitap) olur mu ?..” (Fussilet Suresi, ayet 44) ya da “.. .Bizden evvel Yahudilere ve Hıristiyanlara kitap gönderdin, fakat biz onların okuduklarından bir şey altlamıyorduk veya “Bize kitap gönderilseydi, onlardan daha fazla hidayete ererdik” diyememeleri için onlara kendi an- layacakları dilde, yani Arapça olarak kitap vermiştir, o halde Araptan başka milletlerin (örneğin, Türklerin, Acemlerin vd...) “Biz Arapça.bilmeyiz; Tanrı bize kendi dilimizden kitap vermedi; vermediğine göre bizi bilmediğimiz, anlamadığımız dilde yazılmış bir
kitapla sorumlu kılamaz. Bu itibarla Arapça Kur’an bizi bağlamaz” şeklinde konuşmaları
kadar doğal ne olabilir ki!

Öte yandan Kur’an’da yer alan ayetler, Arap zihniyetine, Arap geleneklerine, Arabın gereksinimlerine ve Arap karakterine göre ayarlanmış gibidir. Hani sanki Tanrı, sadece Arap yaşantılarını, Arabın düşünce tarzını göz önünde tutarak iş görmüş ve bu doğrultuda indirdiği hükümlerle sadece Arap sorunlarına çözüm bulmak istemiştir. Nice örnekten bir ikisiyle yetindim: Kur’an’da, Bakara Suresi’nde şöyle yazılıdır: “Kadınlarına yaklaşmaya

yemin edenler, dört ay beklerler. Eğer bu (süre içinde) kadınlarına dönerlerse, şüphesiz Allah çokça bağışlayan ve esirgeyendir. Eğer süresi içinde dönmeyip kadınlarını boşamaya karar verirlerse (ayrılırlar)...” (Bakara Suresi, ayet 226-227). Bu ayetlerin konmasına neden şudur: eskiden (yani “cahiliyede”) Araplar, kanlarına kızdıkları zaman onlarla cinsi münasebette bulunmamaya ant içerler ve bunu yapmakla karılarına eziyet ederlermiş. Ve işte, ayet bu haksızlığı gidermek için konmuş oluyor. Aslında ayetin haksızlığı gideren ya da kadını koruyan bir yönü yok; zira, erkeği dilediği gibi, yani keyfi şekilde karısını boşama olasılığından yoksun kılınış değil. Aksine, haksız olduğu kabul
edilen, bir geleneği, farklı bir şekil altında sürdürmektedir. Fakat, her ne olursa olsun, ayet, Arap gelenekleriyle ilgilidir.

Yine bunun gibi, İslam’dan önceki dönemde Araplar, kadınlara, çocuklara ve yetimlere mirastan pay vermezlermiş. Ve işte Arapların bu kusurunu gidermek amacıyla Tanrı, Kur’an’ın Fecr Suresi’ne şu ayeti koymuş imiş: “Hayır! Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz, yoksulu yedirmeye birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Haram helal demeden mirası yiyorsunuz- Malı asın biçimde seviyorsunuz” (Fecr Suresi, ayet 17-20). Burada geçen “siz” deyimi Araplara atıftır (bkz. Diyanet Vakfı’nın açıklaması).

Kur’an’ın, Arap geleneklerinin kitabı olduğuna kanıt olmak üzere verilebilecek sayısız örneklerden bir diğeri, Ahzab Suresi’nin 4. ve 5. ayetleridir. Bu ayetlerde, “zıhar yapmak” ve “evlatlıkları öz oğul olarak tanımak” gibi eski Arap geleneklerinin ortadan
kaldırıldığına dair hükümler var. “Zıhar” denen şey, bir adamın, boşamak istediği karısına, “Sen bana anamın sırtı gibisin” demesi, bunu demekle o kadının kendi anası olarak sayılması ve bunun sonucunda kadının boş edilmiş olmasıdır. Bunu önlemek için ayet şu hükmü getiriyor: “Allah, bir adamın içinde iki kalp yaratmadığı gibi, zıhar yaptığınız eslerinizi de analarınız yerinde tutmadı...” (Ahzab Suresi, ayet 4).

Öte yandan yine eski Arap geleneklerine göre, evlat edinilen kimse, onu evlat edinenin “öz oğlu” gibi saydırmış. Böyle olduğu içindir ki, onun soyadını alır, ona mirasçı olurmuş. Boşadığı ve ilişkisini kestiği karısı, kendisini evlat edinen tarafından karı olarak alınamazmış. Bunun en güzel bir örneği Muhammed, Zeyd ve onun karısı Zeyneb’le ilgili olaydır: Muhammed, Hatice’nin hediye ettiği Zeyd b. Harise adındaki bir köleyi, daha Mekke dönemindeyken, ilk Müslüman olanlardandır diye kendine evlat edinir. Ve kendi adını ona verir. O zamana gelinceye kadar Zeyd, kendi öz babasına nispetle Zeyd b. Harise olarak çağrılırken, Muhammed tarafından evlat edinildikten sonra, Zeyd İbn Muhammed diye çağrılmaya başlanır. Muhammed, onu halasının kızı Zeyneb ile evlendirir. Medine’ye göçten sonra, günlerden bir gün Muhammed, Zeyd’i ziyaret için evine gittiğinde kapıyı Zeyneb açar. Zeyneb’in görünüşü Muhammed’e hoş görünür. Bunun üzerine Zeyd karısını boşar ve Muhammed Zeyneb’le evlenir. Ancak, geçerli olan Arap geleneği, böyle bir evliliği haram saymaktadır. Çünkü, bu geleneğe göre Zeyd, kendisini evlat edinen Muhammed’in öz oğlu durumundadır. Onun adıyla çağrılmaktadır. Ve işte Muhammed’in Zeyneb’le olan evliliğini sağlayabilmek için Tanrı, bu Arap geleneğini değiştirdiğini bildirmek üzere şöyle bir ayet indirir: “(Evlat edindiklerinizi) babalarına nispet ederek çağırın. Allah yanında en doğrusu budur...” (Ahzab Suresi, ayet 5). Bu ayete dayalı olarak Muhammed, daha önce Zeyd’in adını “Zeyd İbn Muhammed” olarak değiştirmişken, şimdi onu kendi öz babası olan Harise’ye nispetle çağırmaya başlar ve adını eski şekline dönüştürüp “Zeyd b. Harise” yapar. Ayrıca da Zeyd’in babası olmadığına dair Kur’an’a, Tanrı’dan geldi diyerek, “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir...” (Ahzab Suresi, ayet 40) şeklinde ayet koyar. Fakat, ortada, evlat edinen kimsenin, evlatlığının boşamış olduğu kanlarıyla evlenemeyecekleri şeklindeki Arap geleneği vardır. Bu gelenek değişmedikçe Muhammed’in Zeyneb’le olan evliliği geçerli sayılamayacaktır. Ve işte engel niteliğindeki bu Arap geleneğini de değiştirmek üzere Muhammed, Kur’an’a

şu ayeti koyar: “(Resulüm)... Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikahladık ki, evlatlıkları, kanlarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir” (Ahzab Suresi, ayet 37). Böylece Araplar arasında o zamana kadar yerleşik olan bir gelenek sona erdirilmiş ve yerine bunun tersi olan bir gelenek konmuş olur! Şimdi, bu olay vesilesiyle sormak gerekir: Eğer doğru olan bu idiyse, neden acaba Tanrı bu işi daha önce, örneğin Mekke döneminde değil de, yıllarca bekleyip Medine döneminde yapmıştır? Neden dolayı kötü bir geleneği değiştirmek için Muhammed’in Zeyneb’le evlenmesini beklemiştir? Bu soruların karşılığını diğer kitaplarımızda (özellikle Şeriat ve Kadın adlı kitabımızda) ele aldığımız için fazla durmayacağız. Fakat, burada değinmek istediğimiz şudur ki, Tanrı, Muhammed’in söylemesine göre, hep Arap gelenekleriyle meşguldür; hani sanki yeryüzünde başka topluluklar ve bu toplulukların düzeltilmesi ya da sürdürülmesi gereken gelenekleri yokmuş gibi!

Yine bunun gibi Kur’an’da, Kasas Suresi’nde, Tanrı’nın Araplara, hem de Araplardan bir kısmına, daha doğrusu Mekkelilere hitaben konuştuğu, onlara sağladığı nimetlerden söz ettiği görülür:

“...Biz onları, kendi katlınızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli dokunulmaz bir yere (Mekke-i Mükerreme’ye)yerleştirmedik mi? Fakat, onlunu çoğu bilmezler” (Kasas Suresi, ayet 57).

Yine bunun gibi Ankebût Suresi’nde, Mekke’nin Araplar için güvenlik sağlayan bir yer kılındığına dair şu ayet vardır:

“Çevrelerinde insanlar kapılıp götürülürken, bizim (Mekke’yi) güven içinde kutsi bir yer yaptığımızı görmediler mi? Hala batıla inanıp Allah’ın nimetine nankörlük mü ediyorlar?” (Ankebût Suresi, ayet 67).

Öte yandan Kur’an’da “muhkem” (kesin) hükümlerden çok “müteşabih” hükümlerin yer alması da, Arapların inanç bocalayışı içinde kalan bir millet olmalarıyla izah edilmiştir ki, ileride ayrıca açıklayacağız.8

Yine bunun gibi Muhammed, yıl ve ay hesabını, Arap geleneklerine, Arabi n niteliklerine ve yaşam koşullarına dayalı olarak “Arabi takvim” sistemine ve dolayısıyla “Kameri ay” esasına bağlamıştır. Örneğin, bir yılda on iki ay olduğunu anlatmak üzere, “...Allah katında aylamı sayısı on iki(dir)...” (Tevbe Suresi, ayet 36) derken ve ayın vakit ölçeği olduğunu anlatmak amacıyla, “Sana, hilal şeklinde yeni doğan ayları sorarlar. De ki, ‘Onlar,
insanlar ve özellikle hac için vakit ölçüleridir’...” (Bakara Suresi, ayet 189) diye eklerken, yılı aya göre hesapladığını, yani “Arabi takvim”e uyduğunu anlatmıştır. “Arabi takvim” sisteminde yıl hesabı, ayın dolamına göre yapılır. Yani yıl, yerkürenin güneş etrafındaki dolamına göre değil, ayın yerküre etrafındaki dolamına göre hesaplanır. Çünkü, Arap yaşamlarında ve Arap geleneklerinde ayın, güneşe nazaran çok daha üstün, daha önemli bir yeri vardır. Muhammed, “Kameri ay” hesabına dayalı “Arabi takvim” sistemini benimserken, Arabın İslam öncesi dönemlerine inen geleneklerini ve günlük yaşamının ge- reklerini göz önünde tutmuştur ki, o da, “ay”ın “güneş”e oranla üstünlüğü inancına dayalıdır. Gerçekten de Araplar, “güneş” ile “oy”ı, “Kamereyn” sözcüğüyle tanımlamışlardır. “Kamereyn” deyimi, “iki şeyden birini, öbürüne üstün kılar” şeklinde olmak üzere “oy”ı ön planda tutup, güneşi ikinci derecede kılan bir anlatışın ifadesidir;
yani “Kamereyn”

8) Turan Dursun. Kur’an Ansiklopedisi. c,3. s.89 vd...; Fahruddin Razi. Tefsir, c.29, s.208.

deyiminde “ay”, “güneş“e üstün tutularak belirtilmiştir. Bunun nedeni şudur: İslam öncesi dönemde genellikle çobanlıkla geçinen Araplar, çeşitli “Tanrı”lar yanında “ay Tanrı”yı da “kutsal” bilirlerdi. Her ne kadar güneşe ve yıldızlara tapmakla beraber, “oy” onlar için
özel bir önem taşırdı. Şu bakımdan ki, çöl ortasında güneşin kavurucu sıcaklığında iş görme güçlüğü nedeniyle, gece serinliğinde iş görmeyi, örneğin sürü hayvanlarını otlatmayı yeğlerlerdi. Ve işte ay ışığı, onlara bu olanağı sağlamak bakımından bir nimetti; ayı “münir” (nurlandıran) sözcüğüyle nitelendirmeleri bundandır. Bundan dolayıdır ki, Muhammed, “ay”in Tanrı tarafından “mır” olarak yaratıldığına dair Kur’an’a, “Tanrı odur ki güneşi ziya, ayı da nur yapmıştır. Ona (aya ve oy/n gittiği yere) konaklar belirlemiştir...” (Yunus Suresi, ayet 5) şeklinde ayetler koymuştur. Burada “güneşi ziya yaptı” derken ve “ayı da nur yaptı ve aya konaklar belirledi” diye eklerken anlatmak istediği şey ayın güneşe oranla daha geniş, daha yaygın, daha etkili bir yönü olduğudur. Kur’an yorumcuları bunu, “Nur ziyadan eamın (çok genel, çok yaygın)...” olarak ya da
“nur, ziyanın pertev ve şuadır ki, zulmeti dafı olan (defeden) şulesi, ışığı demektir” diyerek açıklamaya çalışırlar.9 Fakat, Muhammed, “nur” denen şeyin önemini biraz daha belirle- mek amacıyla, Tanrı’nın, bizzat “nur” olduğunu ve “nur” adının Allah’a layık bir ad olduğunu anlatmak için şu ayeti koymuştur: “Allah, göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir... (Bu) nur üstüne nurdur.
Allah dilediği kimseyi nuruna eriştirir...” (Nur Suresi, ayet 35). Böylece ayın Tanrı tarafından “nur” olarak yaratılmasını, ayın üstünlüğünün ve kutsallığının kanıtı saymıştır. Bunu da yeterli bulmamış, bir de ayın “nur”, güneşin “çerağ” olarak yaratıldığına dair şu ayeti koymuştur: “Görmediniz mi, Allah yedi göğü birbiriyle ahenktar olarak nasıl yaratmıştır. Onların içinde ayı bir nur kılmış, güneşi de bir çerağ yapmıştır” (Nuh Suresi, ayet 15-16). Söylemeye gerek yoktur ki, “««r”a oranla “çerağ”\n yeri daha aşağıdadır. Bazı yorumcular, bu ayetteki, “...güneşi de bir çerağ yapmıştır...” tümcesi yerine “güneşi de kılmış bir lamba...” çevirisine yönelirler ki,10 fark etmez. Yine bunun gibi ayın kutsal bir niteliğe sahip

9 Elmalılı H. Yazır. age, c.4, s.2672-2673.

10 Elmalılı H. Yazır, «»«. c.7. s.5367.


olduğunu düşünerek, Muhammed, kıyamet saatini aya göre ayarlar görünmüştür. Örneğin, ayı parmağıyla ikiye böldüğüne dair Kur’an’a, “Kıyamet saati yaklaşır. Ay yarılır...” (Kamer Suresi, ayet 1-3) şeklinde ayet koyarken, ayın güneşe nazaran üstünlüğünü vurgulamıştır. Ve işte ayın güneşe nazaran üstünlüğüne dair Kur’an’a ayetler koymak yoluyla, yıl ve ay hesabının ayın görünüşüne göre yapılması gereğini belirlemiştir. Bunu, biraz yukarıda değindiğimiz Yunus Suresi’nin şu ayetinden anlamaktayız: “Tanrı odur ki güneşi ziya, ayı da nur yapmıştır. Ona (aya ve aynı gittiği yere) konaklar belirlemiştir. Yılların sayısını ve hesabını bilesiniz diye...” (Yunus Suresi, ayet 5). Daha başka bir de- yimle, güya Tanrı “nur” niteliğinde yarattığı aya (kamere) birtakım konaklar (menziller) takdir etmiştir ki, Araplar yıl ve gün hesabını yapabilsinler diye! Çünkü, Arap inanışlarına göre ay (kamer) konaklayarak, yani “menzilden menzile seyrederek” gider ki, bu “menzil”lerin sayısı yirmi sekizdir. Ve ayın (kamerin) nuru, her bir menzilde birtakım değişiklikler arz eder. Şu bakımdan ki, ay (kamer), bu menzillerin her birinde bir ya da iki gece bulunur.”

Yine bunun gibi, ay hesabının aya (hilale) göre yapılması da, Arap yaşamlarına dayalı olarak öngörülmüştür. Gerçekten de Muhammed, Arap toplumunun okumasız ve cahil bir toplum olduğunu öne sürerek, “Bir ay (kah) şöyledir, (kah) böyledir” demiş ve bir ayda bazen 28 bazen de 29 gün olduğunu bildirmiştir. Konuyu ilerideki sayfalarda tekrar ele alacağız. Fakat, şimdilik belirtelim ki, Muhammed, sırf Arap geleneklerine uymak ya da

İslami verileri Arabın niteliklerine ve yaşam tarzına uydurmak amacıyla “Arabi takvim” sistemini benimserken, bilimsellikten uzak ve sakıncalı bir yol tutmuştur. Çünkü, güneş sistemine göre kurulu bir evrende, yıl hesabını ayın dolamına göre yapmak sakıncalı sonuçlar doğurur. Nitekim, İslam ülkeleri bu sistemin sakıncalarına bugün de tanık olmaktadırlar. Şu bakımdan ki, yerkürenin güneş etrafındaki dolanımı 365 günde oluştuğu halde, ayın yerküre etrafındaki dolanımı, bir yılın on ikide birinden eksiktir. Bundan dolayıdır ki, Arap takvim sisteminde on iki ayın toplamı 354 gün tutar. Ve yine bundan dolayıdır ki, Arap takvim sistemine göre hesaplanan yıl, güneş takvim sistemine (Gregorian sisteme) göre he-

11 Elmalılı H. Yazır. age. c.4, s.2674.

saplanan yıldan on bir gün eksiktir. Bundan dolayıdır ki, İslam ülkelerinde belli olayların başlangıç tarihi, her yıl değişiktir. Örneğin, Ramazan ayı, yeryüzünün çeşitli bölgelerindeki Müslüman ülkelerin her birinde farklı tarihlere rastlar. Çünkü, bu ülkelerde ay (hilal) değişik tarihlerde görünür. Bu yüzden Ramazan ayı, her otuz üç yılda bir bahara, yaza,
güze ve kışa gelir. Ramazan ayının başlangıcı, ayın (hilalin) görünmesine göre saptandığı ve ayın (hilalin) görünmesi de her Müslüman ülkede farklı tarihlere rastladığı için, Ramazan ibadetinin oluşumu farklılık arz eder; daha başka bir deyimle hangi Müslüman ülkede ay (hilal) daha önce görünürse, orada Ramazan ayı (ya da bayramlar) daha erken başlamış olur. Bu olumsuzluk, 1978 yılında toplanan İslam Kongresi’nde alınan bir kararla giderilmek istenmiştir. Alınan kararla, bütün İslam ülkelerinde Ramazan’ın ve bayramların başlangıcı, ayın (hilalin) görünmesine göre değil, bilimsel astronomi yöntemlerine göre saptanan güne göre ayarlanması, böylece bir beraberlik kurulması öngörülmüştür. Fakat, buna rağmen yine de eski usule bağlı kalınarak, İslam ülkelerinde, birbirinden farklı durumlar kendini gösterir.

Kur’an’ın Arap geleneklerine ya da gereksinimlerine göre uydurulmasıyla ilgili diğer bir örnek, yedi lehçede olmak üzere in-dirilmesiyle ilgilidir. Gerçekten de Muhammed’in söylemesine göre Kur’an, Arapların tümü tarafından anlaşılsın diye, Arap kavimlerinin çeşitli lehçeleriyle, daha doğrusu yedi farklı lehçede olmak üzere indirilmiştir. Söylemeye gerek yoktur ki, bu konu, Kur’an’ın bütün insanlar için değil, sadece Arap kavimleri için hazırlanmış olduğunun bir başka kanıtıdır.

Kur’an’ın Arap yaşamlarıyla ilgili ayetler yığını olduğu konusunda verilebilecek sayısız örneklerinden birisi de şudur: Biraz ileride göreceğimiz üzere Kur’an’da tanımı yapılan cennetler, Arabın hem şehirlisini hem de Arap bedevisini imrendirecek şekilde, onların zevkine, isteklerine ve gereksinimlerine göre düşünülmüştür. Cennetlerle ilgili olarak Kur’an’da aşağı yukarı 145 ayet bulunmaktadır. Bunlardan, özellikle Bakara (ayet 25), Zümer (ayet 73-74), Sad (ayet 49-54), Saffat (ayet 41-57), Rahman (ayet 46-78), Nebe’ (ayet 31-35), Muhammed (ayet 15), Tür (ayet 19-24) İnsan (ayet 5, 17-22), Kehf (ayet 31). Hac (ayet 23). Fatır (ayet 33-35), Tür (ayet 21), Rad (ayet . 23-24), Yasin (ayet 55-58), Mü’min (ayet 7-9), A.’raf (ayet 44-50), Hadid (ayet 12-15, 21), Vakıa (ayet 17-36). surelerine şöyle bir göz atmak yeterlidir. Konuyu Ser/at ve Kadın adlı kitabımızda ele aldığımız için. burada fazla durmayacağız. Fakat, ilginç bir iki örnek vermek yerinde olacaktır: Arabistan’ın uçsuz bucaksız çöllerinin ortasında, kavurucu güneşin altında, susuzluğa, açlığa, kadınsızlığa boğulmuş olan Arabi n hayalini, yeşil ırmaklarla, çağlayanlarla, gölgelik sağlayan ağaçlarla, meyveliklerle, dal bastı kirazlarla, sıvama muz- larla, kuş etine varıncaya kadar her türlü leziz yiyeceklerle ve saklı inci gibi iri gözlü huriler, güzel, memeleri yeni sertleşmiş hurilerle dolu bir cennet tanımının bir kısmını Vakıa ve Nebe’ surelerinde bulmaktayız. Bu cennetlerde Arap, gölgeliklere kurulu “murassa” tahtlara oturmuş olarak ve çağlayan suların sesini duyarak, o en çok sevdiği meyvelerin en tatlılarını, daha da güzel şekilde bularak, dilediği kadar içtiği şaraplardan

sarhoş olmayarak, hiçbir ihtiyar kadına rastlamadan, sadece memeleri yeni sertleşmiş ve “inci timsali” kızlarla yatıp kalkarak yaşayacaktır. Vakıa Suresi’ndeki şu ayetleri okuyalım:

“...Defterleri sağdan verilenler; ne mutlu o sağcılara. Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında; çağlayarak akan sular kenarlarında; bitip tüken-meyen ve yasak da edilemeyen bol meyveler arasında; yüksek döşekler üzerinde... Biz ceylan gözlüleri, defterleri sağdan verilenler için yeniden y aralını ş izdi r,, onları bakire ve eşlerine düşkün ve yaşıtları yapmışızdır... “ (Vakıa Suresi, ayet
27-38).

Dikkat edileceği gibi, burada “dikensiz sedir ağaçlan” diye bir deyim geçmekte. Bu deyim, Araplar arasında “Arabistan sidri” (Arabistan kirazı ağacı) diye bilinen “nabk” ağacından gelmekte. “Arabistan sidri” denen bu ağaç, dikenli bir ağaçmış ve dikenleri Arapları rahatsız edermiş. Muhammed, Arapların çok sevdikleri Arabistan kirazını, cennetin çeşitli meyveleri arasında göstermek amacıyla yukarıdaki ayetlere’”Arabistan sidri “ni eklemiştir. Fakat, eklerken onu “dikensiz” bir ağaç şeklinde göstermiştir. Hakim ve Beyheki gibi kaynakların Muhammed’den rivayetlerine göre, Tanrı, bu ayeti indirince, Araplar sevinmişler ve Ashab’dan kişiler, “Allah teala bizi, Arabilerle ve onların meseleleriyle müstefid buyuruyor (yararlandırıyor)” demişlerdir. Ancak, çöl Araplarından biri (bir Arabi) Muhammed’in yanına gelip, Kur’an’daki bu ayetten söz ederek, “Ben cennette sahibine eza verebilecek bir ağaç bulunacağını zannetmezdim” diyerek, bu ağacın dikenli olup, dikenlerinin gelen geçene batabileceğini belirtir. Muhammed kendisine, Tanrı’nın bu ağacı cennete alırken “sidri mahdud” olarak aldığını, yani dikenini silip, her dikenin yerine bir meyve yaptığını ve onun meyvelerinden her birini, yetmiş iki renge
boyadığını ve bu renklerden hiçbirinin bir diğerine benzemediğini söyler.12 Yani anlatmak ister ki, Tanrı, cennete giren Arapların huzursuz kalmamaları için her şeyi düşünmüştür. Nitekim, biraz önce belirttiğimiz gibi Ashab’dan kişiler, Tanrı’nın, Arapla ilgili her şeyi dikkate alarak ayet göndermiş olmasını Araplar için övünülmesi gereken bir şey olarak kabul etmişlerdir.13

Kur’an’da, Arabın pek sevdiği Arabistan kirazından başka, hurmadan önemli şekilde söz edilir. Hem de öylesine ki, Tanrı, yeri ve göğü yaratmakla övünürken ve kullarını kendisine hayran kılmak isterken, örneğin, “Üstlerindeki, göğe bakmazlar mı ki, onu nasıl bina etmiş ve nasıl donatmışız. Onda hiçbir çatlak yok. Yeryüzünü de döşedik ve ona sabit dağlar koyduk... Gökten bereketli bir su indirdik, onunla bahçeler ve biçilecek daneler bitirdik” derken, muhtemelen Arapları biraz da etkileyebilmek için, “Kullara rızık olması için, birbirine girmiş, küme küme tomurcukları olan uzun boylu hurma ağaçları yetiştirdik...” (Kaf Suresi, ayet 6-11) diye ekler.

Yine bunun gibi, Arap yaşamlarında son derece önemli bir yer işgal eden deve, Kur’an’ın birçok ayetinin konusu olmuştur. Devenin her cinsini Kur’an’da, bulmak mümkündür (örneğin, bkz. Maide Suresi, ayet 103; Araf Suresi, ayet 40, 73, 77; Yusuf Suresi, ayet 65,
72: Hac Suresi, ayet 36; Enam Suresi, ayet 142-144: Mürselat Suresi., ayet 32; Tekvir Suresi, ayet 4; Hûd Suresi, ayet 64; İsra Suresi, ayet 59; Şuara Suresi, ayet 155; Kamer Suresi, ayet 27; Şems Suresi, ayet

12 Elmalılı H. Yazır. age, c.6. s.4706-4707.
13 Elmalılı H. Yazır age. c.6. s.4706.


13). Tanrı güya deveyi yaratmakla çok önemli bir iş görmüş olduğunu Araplara anlatmak için Gaşiye Suresi’nde, “Bakmazlar mı ki, deve nasıl \aratilmistif?” (Gaşiye Suresi, ayet 17) şeklinde konuşmaktadır. Cehennemin korkunçluğunu anlatmak için, Mürselat Suresi’nde,

“...O (cehennem) saray gibi kocaman kıvılcım saçar; her bir kıvılcım sanki birer sarı deve gibidir” (Mürselat Suresi, ayet 32-33) der. Kıyamet gününün önemini anlatmak üzere, Tekvir Suresi’nde, güneşin katlanıp dürüldü-ğünden, yıldızların kararıp döküldüğünden, dağların sallanıp yürütüldüğünden, denizlerin kaynatıldığından, ruhların bedenlerle birleştirildiğinden söz ederken, gebe develerin başıboş salıverildiklerini bildirir (Tekvir Suresi, ayet 1-7). Hani sanki yeryüzünde gebe deveden başka sözü edilecek hayvan yokmuş gibi! Enam Suresi’nde yük taşıyan ve tüyünden döşek yapılan hayvanlardan söz ederken (Enam Suresi, ayet 142), dişi ve erkek olarak sekiz eş ve ayrıca koyundan iki, keçiden iki yarattığını söylerken “Deveden de iki, sığırdan da iki (yarattık)...” der (Enam Suresi, ayet 143-144). Efsanevi hikayeler anlatırken “deve yükü”nden ya da “deve yükü bahşiş”ten söz eder (örneğin, Yusuf Suresi, ayet 65, 72). Adak olarak adanan şeyleri anlatırken, Maide Suresi’nde, “Kulağı çentilen, adak diye kıra salıverilmiş olan develerden” (Maide Suresi, ayet 103) söz eder ki, bunlar, Arapların “bahire” ve “şaibe” diye adlandırdıkları develerden başka bir şey değildir. Söylemeye gerek yoktur ki, Muhammed, deveyi böylesine önemli göstermekle, Tanrı’yı ve dolayısıyla Tanrı’nın elçisi olarak kendisini, Araplara daha kolaylıkla inandırabileceğini hesaplamıştır.

Kur’an’ın esas itibariyle Arabın kitabı olarak hazırlandığına dair bu tür örnekleri sergilemek için ciltler yetmez. Sadece şunu ekleyelim ki, Muhammed, ilk başlarda kendisini sadece Arap kavmine gönderilmiş olarak tanımlamışken, Medine’ye göç (hicret) ettikten sonra, yavaş yavaş güçlenmekle yeni bir siyaset izler olmuş, kendisini Yahudilere, Hıristiyanlara ve diğer toplumlara kabul ettirebilmek için bütün insanlığa gönderilmiş gibi göstermiştir. Bunu yaparken Yahudilerin ve Hıristiyanların, kendilerine gönderilen kitapları (Tevrat, incil) tahrif ettiklerini ve bu nedenle Kur’an’a uymaları gerektiğini söylemiştir.


III) Kur’an’ın “İlahi Vahiy mi?” (Tanrı Sözleri mi?), Yoksa “Elçinin Sözleri mi?” (İnsan Yapısı mı?) Olduğu Konusunda!
Kur’an’da, “...(Kur’an), andolsun ki, kerim (onurlu) olan bir elçinin sözüdür...” (Hakka Suresi, ayet 40) diye bir ayet var ki, Kur’an’ın Tanrı yapısı değil, insan yapısı olabileceği görüşüne yer verebilecek niteliktedir. Bu görüşü ayrıca pekiştiren konular da yok değildir.

Şu bakımdan ki, bir kere Muhammed’in öldüğü tarihte ortada Kur’an diye derlenmiş bir kitap yoktu; bu kitap onun ölümünden çok sonra, daha doğrusu üçüncü halife Osman b. Aftan zamanında ortaya çıkmıştır (Osman, Hicret’in 23. ve 35. yılları arasında “halife” olarak iktidarda bulunmuştur). Çünkü, Muhammed, “vahiy”dir diyerek yerleştirdiği buyrukları dedi toplu bir kitap haline getirmeyi düşünmemiştir. Bu buyrukları, dağınık durumda küçük taşlar, deri ve ağaç yapraklan ya da deve ve koyun kemikleri üzerine yazılmış olarak bırakmıştır. Her ne hikmetse bunların zamanla kaybolup gidebileceğini ve Kur’an’ı ezber etmiş kimselerin de öleceklerini göz önünde tutmamıştır. Bundan dolayıdır ki, onun ölümünden sonra, daha doğrusu ilk halife Ebu Bekir zamanında, bu buyrukları bir araya getirme ihtiyacını dile getirenler oldu; eğer derlenmeyecek olursa Muhammed’den kalma “vahiy’lerin yok olup gideceği öne sürüldü. Bu şekilde düşünenlerin başında Ömer bin Hattab vardı. Fakat, Ebu Bekir direndi; Muhammed’in yapmayı düşünmediği bir şeyi yapmanın doğru olmayacağını
öne sürdü. Bununla beraber Ömer’in ısrarları üzerine teklifi kabul ederek, vaktiyle Muhammed’e katiplik yapmış olan Zeyd İbn Sabit adında birini ayetlerin derlenmesi işiyle görevlendirdi. Bu görevi kabule eden Zeyd, bir yandan vahiylerin yazılı bulunduğu çeşitli nesneleri inceleyerek, diğer yandan da Kur’an’ı ezberlemiş olanları, yani hafızları dinleyerek
-ki bunların sayısının o tarihlerde pek az, muhtemelen sadece 7 olduğu söylenir-, Kur’an’ı derlemeye başlar. Etrafa haber salarak, her kimde Muhammed’den ayet olarak elde edilmiş bir şey varsa getirilmesini ister. Söylendiğine göre herhangi bir buyruğu Kur’an’a geçirmek
için iki tanık dinler; bazen bir tanıkla da Kur’an’a koyduğu parçalar olmuştur (örneğin, Tevbe

Suresi’nin son iki ayetini tek tanık esasına göre

koyduğu kabul edilir). Bir yıl süren bir çalışma sonucunda Kur’an ayetlerinin, surelerinin bulunduğu iki kapaklı bir kitap (Mushaf) meydana getirir. Ebu Bekir’e takdim eder. Ebu Bekir’in ölümünden sonra bu derleme ikinci halife Ömer bin Hattab’ın yanında bulunur; o ölünce kitap, kızı Hafsa’ya geçer.’3 Ömer’in ölümü üzerine üçüncü halife olarak devletin başına gelen Osman b. Affan, Kur’an’ın ikinci kez derlenmesini gerekli görür. Çünkü, kendisine, Müslümanların okudukları Kur’an’da birbirini tutmayan şeylerin olduğu söylenmiştir. Bunun üzerine Osman, adamlarını Hafsa’nın yanına gönderip, ondaki “Mushaf’ı (Kur’an’ı) getirtir ve Zeyd İbn Sabit’in başkanlığında kurduğu üç kişilik bir heyeti ikinci kez derleme işiyle görevlendirir. Bir kısım din bilginine göre bu heyet, Hafsa’dan gelen
“Mushaf’ı aynen kopya etmiştir; diğer bir kısmına göreyse, bazı değişiklikler yapmış ve hiç değilse Kur’an’ın Kureyş diliyle oluşmasını sağlamıştır. Fakat, her ne olursa olsun, halife Osman zamanında bu heyet tarafından yeniden derlenen Kur’an’dan kaç adet hazırlandığı bilinmiyor: bu sayının 4 ile 7 arasında oynadığı söyleniyor. Bununla beraber o tarihten sonra bu nüshaların kopya edilerek çoğaltıldığı ve kimi kişilerin kendileri için “Mushaf’lar meydana getirdikleri anlaşılmaktadır.16

Söylemeye gerek yok ki, bu yukarıdaki şekilde derlenmiş olduğu kabul edilen bir kitabı “elçinin sözleri” olarak ya da hatta “kitabı hazırlayanların sözleri” (yani insan yapısı) olarak değerlendirmek pekala mümkündür! Ancak, İslamcılar, Kur’an’ı, “Tanrı sözleri”’şeklinde ve daha doğrusu “belagatı ve ihtiva ettiği medeni, adli ahkamı itibariyle mucizevi” bir yapıt olarak kabul etmek dışında başka bir görüşe yer vermezler; farklı görüşte olanları “dinsizlikle”, “Tanrısızlıkla” suçlamakta kusur etmezler. Kendilerine dayanak olarak da Kur’an’dan ayetler seçerler. Çünkü, Kur’an’ın birçok yerinde, bu kitabın Tanrı’dan gelme olarak Muhammed’e verildiği yazılıdır. Örneğin, Nemi Suresi’nde şu ayet vardır:

“(Resulüm!) Şüphesiz ki bu Kur’an, hikmet sahibi ve her şeyi bilen Allah tarafından sana verilmektedir” (Nemi Suresi, ayet 6).

15 Bu konular için bkz. Turan Dursun, Tabu Can Çekişiyor: Din Bu ‘l, Kaynak Yayınlan, üçüncü basım, s.78 vd.

16 Turan Dursun, age, s.88.



Yine Necm Suresi’nde Muhammed’in kendiliğinden konuşmadığı ve sadece kendisine indirilen vahiyleri bildirdiği yazılıdır:

“...Arkadasınız (Muhammed) ...arzusuna göre de konuşmaz. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir. Çünkü, onu güçlü kuvvetli ve üstün yaradılışlı bir (Cebrail) öğretti...” (Necm Suresi, ayet 1-7).

İnsan Suresi’nde şöyle yazılıdır: “(Ey Muhammed!) Kuşku yok ki Kur’an’ı sana biz indirdik...” (İnsan Suresi, ayet 23; benzeri ayetler için bkz. Şuara Suresi, ayet 192; Secde Suresi, ayet 1-3; Vakıa Suresi, ayet 80; Hakka Suresi, ayet 43; Fussilet Suresi, ayet 1-2; Mü’min Suresi, ayet 1-2; Zümer Suresi, ayet 1; Casiye Suresi, ayet 2; Ahkaf Suresi, ayet 2 vd...). Enam Suresi’nde, Kur’an’ın “kutsal, yüce ve arınmış sayfalar” üzerinde yazılı olduğu, Muhammed tarafından uydurulmadığı ve Tanrı’dan başka hiçbir güç tarafından oluşturulmayacak “mükemmel-liyette” bulunduğu yazılıdır: “Bu indirdiğimiz kutsal kitaptır... şüphesiz o size Rabbinden belge...dir...” (Enam Suresi, ayet 155-157). Abese Suresi’nde şu ayet vardır: “(Kur’an) kutsal kılınmış, yüceltilmiş, arınmış sayfalar üzerindedir” (Abese Suresi, ayet 13-14). Tür Suresi’nde şöyle yazılıdır:

“...(Kur’an’ı Muhammed) uydurdu diyorlar öyle mi?.. Eğer iddialarında samimiyseler, Kur’an benzeri bir söz meydana getirsinler” (Tür Suresi, ayet 34-35).n

Görüldüğü gibi bu ayetlerde Tanrı’nın Muhammed’e indirdiği “kitap “tan ya da “yüceltilmiş, arınmış sayfalar üzerine yazılı Kur’an’dan söz edilmekte, ama Muhammed’in ölümü
tarihinde ortada böyle bir şey yok! Zira, yukarıda değindiğimiz gibi, Kur’an’ın kitap (mushaf)
haline getirilişi onun ölümünden çok sonraki bir tarihe rastlamakta.

Bu konular bir yana, fakat biraz önce belirttiğimiz gibi, Hakka Suresi’nde, Kur’an’ın
Muhammed’in sözleri olduğuna dair ayet var ki, şöyledir:

17 Ayrıca bkz. Bakara Suresi, ayet 23; Yunus Suresi, ayet 38; İsra Suresi, ayet Kasas Suresi, ayet 49.

“...(Kur’an), andolsun ki, kerim (onurlu) olan bir elçinin sözüdür. O, şair sözü değildir...” (Hakka Suresi, ayet 40).

Gerçekten de bu ve benzeri ayetlere bakarak ve ayrıca Kur’an’ın Muhammed’in ölümünden sonra birkaç kişilik bir heyet tarafından der-lenmesiyle ilgili yukarıda özetlediğimiz bilgileri göz önünde tutarak Kur’an’ı akılcı bir şekilde eleştirecek olursak, bu kitabın, Muhammed’in günlük siyasetinin gereksinimlerini karşılayan hükümlerden oluştuğunu, bu itibarla onun sözlerinden (ya da hatta kısmen de olsa onu derleyenlerin görüşlerinden) ibaret olduğunu söylemek de mümkündür. Ve hele Kur’an’da buyruklara baş eğmenin Tanrı’ya ve Muhammed’e baş eğmek demek olacağını öngören, öte yandan Tanrı’nın Muhammed’e sa- lavat getirdiğini sergileyen ayetlere göz atacak olursak, bu görüşü savunmak daha da kolaylaşmış olur. Şu bakımdan ki, bir kere Kur’an’da, Muhammed’e baş eğmenin Tanrı’ya baş eğmek demek olduğuna dair pek çok ayet var. Örneğin, Nisa Suresi’nde, “Peygambere boyun eğen, Tanrı’ya boyun eğmiş olur” (Nisa Suresi, ayet 80) diye yazılı. Yine Nisa Suresi’nde, “Her kim Allah’a ve peygamberine itaat ederse, işte onlar Allah ‘m nimetine eriştirildiği peygamberlerle beraberdirler... “ (Nisa Suresi, ayet 59, 69; ayrıca bkz. Nur Suresi, ayet 52; Ahzab Suresi, ayet 71; Fetih Suresi, ayet 17). Fetih Suresi’nde şu ayet vardır:

“Ey Muhammed! Şüphesiz sana baş eğerek ellerini verenler, Allah baş eğip el vermiş
sayılırlar” (Fetih Suresi, ayet 10).

Ahzab Suresi’nde, Tanrı’ya ve Muhammed’e itaat edip iyi iş yapanların iki kat mükafata kavuşacakları, ayrıca cennette bol bol rızık alacakları anlatılmıştır (Ahzab Suresi, ayet 31). Yine bunun gibi Muhammed’i incitmenin ya da ona karşı gelmenin Tanrı’yı incitmek ve Tanrı’ya karşı gelmek olduğuna dair ayetler var. Örneğin, Ahzab Suresi’nde şöyle yazılıdır:

“Allah’ı ve peygamber’i incitenlere Allah, dünyada da lanet etmiştir ahirette de ve onlara horlayıcı, aşağılatıcı bir azap hazırlamıştır” (Ahzab Suresi, ayet 57; ayrıca bkz. Mücadele Su- resi, ayet 22).

Yine bunun gibi Tanrı’nın ve Muhammed’in verdiği hükümler dışında iş görülemeyeceği
şöyle bildiriliyor:

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah’a ve resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur” (Ahzab Suresi, ayet 36).

Fakat, bütün bunlardan başka bir de Kur’an’da, Tanrı’nın Muhammed’e “salavat” getirdiğine ve Müslümanların Muhammed’e teslimiyet göstermeleri gerektiğine dair şöyle bir ayet vardır:

“Şüphe yok ki, Allah ve melekleri, Peygamber’e çok salavat getirirler. Ey müminler! Siz de ona salavat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin” (Ahzab Suresi, ayet 56).

Bu ayetin bir başka şekli şöyledir:

“Bir hakikattir ki, Allah ve melekleri, o yüce nebi Muhammed’e salat ederler. Ey müminler, siz de hep ona sakıt ediniz ve hulus ile selam veriniz” (Ahzab Suresi, ayet 56).’8

Bu vesileyle belirtmekte yarar vardır ki, ayette geçen “salat” ya da “salavat” sözcükleri, sadece Muhammed’i övmek ve yüceltmek anlamında değil, aynı zamanda ona “dua” ve “ibadet” etmek anlamındadır. Çünkü, “salat”, namaz şeklindeki ibadetin ta kendisi olduğu gibi (“salavat” sözcüğü de “namazları” karşılar), aynı zamanda dua şeklinde olmak üzere “Aleyyisselatu vesselam” ya da “Salavatullahi aleyh” veya “Sallalahü aleyhi ve selam” şekillerinde de kullanılır. Daha başka bir deyimle “namaz” sözcüğü, gerek Kur’an’da., gerekse hadislerde, duanın en mükemmel şekli olan “salat” deyimiyle karşılanmıştır. Ve işte Ahzab Suresi’nin yukarıdaki 56. ayetine göre Tanrı, melekleriyle birlikte Muhammed’e salavat getirir durumda bulunmaktadır. Bu böyle olunca Hakka Suresi’nde yer alan, “...(Kur’an), andolsun ki, kerim (onurlu) olan bir elçinin sözüdür. O, şair sözü değildir...” (Hakka Suresi, ayet 40) şeklindeki ayet hükmüne bakarak Kur’an’ı, Muhammed’in sözleri olarak kabul etmek yanlış olur mu? Kendisine Tanrı tarafından salavat ge-

18 Prof. Gölpınarlı’nın çevirisinden.

tirilen bir kimsenin, Kur’an’ı kendi sözleri olarak tanımlaması kadar doğal ne vardır ki? Nitekim vaktiyle, “Mutezili”ler ve onlardan biraz daha özgür düşünebilenler, Kur’an’ın iki kapak sayfası arasında bulunan şeyin “Allah’ın sözü” olduğu iddialarına karşı çıkmamışlar mıdır? Kur’an’ın, bir bakıma “insan yapısı” bir kitap okluğunu savunmamışlar mıdır? Bu yüzden “zındık” sayılmamışlar mıdır? Ya da bazı “Harici’ler Kur’an’daki bazı surelerin Kur’an’a layık olmadığını belirterek, Tanrı’nın ağzından çıkmadığını ima etmemişler midir? Örneğin, Kur’an’ın Yusuf Suresi’nde Yusuf (Peygamber’le) ilgili aşk hikayesinin Tanrı sözleri olmayabileceğini bildirmemişler midir?19 Öte yandan Muhammed’in ölümü sırasında Kur’an’ın ne halde bulunduğunun saptanamadığı, üstelik o zaman henüz kesin şeklini almış ve tamamlanmış bir vahiyler kitabı olmadığı bir gerçek değil midir? Kur’an ayetlerinin bugünkü biçimiyle yazılıp bir araya getirilmesi, Muhammed’in ölümünden sonra olmamış mıdır? Biraz önce değindiğimiz gibi Kur’an, ilk kez birinci halife Ebu Bekir döneminde ve daha sonra üçüncü halife Osman döneminde derlenmemiş midir?20 Ve nihayet Osman’ın “mushafı”nın tamamiyeti konusunda itirazlar (özellikle Şiiler tarafından) öne sürülmemiş midir?

Ve işte bu tür iddiaları göz önünde tutan ve Hakka Suresi’nde yer alan bu ifadenin “Kur’an, elçinin kendi sözüdür” şeklinde bir kanı yaratacağını düşünen İslamcılar, bu ayeti “elçinin getirdiği sözdür” şekline dönüştürmüşlerdir.21 Kanıt olarak, aynı ayet içindeki şu sözleri göz önünde tutmuşlardır:

“...Eğer Muhammed bize karsı ona bazı sözler katmış olsaydı, biz onu kuvvetle yakalardık, sonra onun şahdamarını koparırdık. Hiçbiriniz de onu savunamazdınız...” (Hakka Suresi, ayet 38-52).

19 Bu konuda al-Şahristani’nin Kitab al-milal va ‘l-nihal adlı yapıtında gerekli bilgiler bulunmaktadır.
20 Bu konuda bkz. Turan Dursun, Tabu Can Çekişiyor Din Bu l adlı kitabının “Kur’an’ın Orijinalleri Yakıldığı
için Şimdi Yok” başlıklı yazı. Kaynak Yayınları, üçüncü basım, İstanbul, 1990, c.l, s.78.
21 Turan Dursun. Kur’an Ansiklopedisi. Kaynak Yayınları. İstanbul, 1994 c 7 s 246-247.

Fakat, her ne olursa olsun, Kur’an’daki sure ve ayetlerin “Tanrı sözü” olup olmadığı konusunda girişilecek akılcı bir eleştirinin İslamcıları güç durumda kılacağı muhakkaktır. Nitekim, Tanrı’nın “niteliği”yle “kişiliği” arasındaki ilişkilerin ilahiyata ait bir sır olduğu, dolayısıyla insan aklının bu sim idrak edemeyeceği ve bu nedenle Kur’an’ın “gayri mahluk” (yaratılmamış), daha doğrusu “Tanrı sözü” olduğunun kabul edilmesi gerektiği doğrultusundaki İslamcı tez, vaktiyle akliyeci Müslümanlar ve daha sonra mutezile sınıfı tarafından reddedilmişti. Öte yandan Tanrı’nın “konuşucu” olmadığı görüşünden hareketle, Kur’an’ın “yaratılmış” (yani “mahluk”) hatta “fani” olduğunu öne sürenler olmuştur. O kadar ki, al-Fazali (ö. Hicri 1236), Kifaya adlı yapıtında, Kur’an’daki sözlerin “mahluk”

(yaratılmış) olduğunu söylerken, Kur’an’dakı sözlerin Tanrı’ya ve hatta Muhammed’e ulaşmayabileceği ihtimaline de yer vermiştir. al-Aşari ve daha sonraki Eş’ari’Ier, Tanrı’nın “kelamının”, harfsiz ve sözsüz, sadece “ruhi bir söz” olduğu görüşünü savunmakla beraber, Kur’an’ın “fani” ve “mahluk” (yaratılmış) olduğu inançlarına karşı çıkmışlardır. Fakat, şu bir gerçek ki, Kur’an’ı, Tanrı sözü olmaktan başka bir tanımla öne sürmenin dinsizlik olduğu görüşü üstün gelmiş ve bu nedenle Kur’an, eleştiri dışı tutulmuştur. Her türlü eleştirinin, bu kitabın insan yapısı .olduğu sonucunu doğurabileceği endişesi her zaman için ağır basmıştır. Bu nedenle Kur’an, gerçeklere götüren tek yol, tek kitap olarak benimsene gelmiş ve eleştirel aklın etki alanı dışında tutulmuştur.

Ancak, bilim tarihi, insan aklının devamlı şekilde geliştiğini, sınırsız bir yaratma gücüne sahip olduğunu ve bu nedenle onun her ne alanda olursa olsun, her türlü yasağa karşı savaşımını önlemenin mümkün bulunmadığını ortaya koymuştur. Nitekim, Batı dünyasında da, aşağı yukarı l 400 yıllık bir gelişme süreci içerisinde akıl, her türlü yasağı yenerek Yahudi ve Hıristiyan dinlerini ve bu dinlerin “kutsal” bilinen kitaplarını (Tevrat’ı, İncil’i) amansız bir eleştiriden geçirebilmiş, hallaç pamuğu gibi atabilmiş, bu eleştirilerden sonra bu kitapların insan yapısı şeyler olduğu görüşüne yönelmiş, bunun sonucu olarak aklı vahyin önüne geçirebilmiş ve böylece, gelmiş geçmiş uygarlıkların en ileri gidenini meydana getirebilmiştir. Hiç kimse inkar edemez ki, Batı uygarlığı, bütün eksikliklerine, bütün yetersizliklerine, bütün kusurlarına rağmen, kendisinden önceki uygarlıkların hepsini de geride bırakmıştır. Kuşku edilemez ki, Batı dünyası, akılcı güce sahip bulunduğu için, her daim kendi kendisini aşma olasılığına sahip olarak geleceğin daha üstün uygarlıklarını yaratacaktır. Temenni olunur ki, İslam dünyası da akıl yoluyla Kur’an’ı eleştirel süzgeçten geçirsin ve “akıl çağı”na. erişsin. Böyle bir eleştiriyi dine karşı girişilmiş bir saldırı olarak değil, insanları “tek kitap” alışkanlığından kurtarıp yaratıcı zekaya ulaştırma aracı olarak kabul etmek gerekir. Geriliklerden, ilkelliklerden, sefilliklerden ve musibetlerden kurtulmanın başka yolu yoktur. Ve işte bu inançladır ki, Kur’an’ın eleştirilmesi gerektiği görüşüne yönelmemiz gerekir.

A) Kur’an’daki Tanrı’nın, insanlara “Küfür”ler” Savurarak ya da Kendi Sözlerini
Kanıtlamak İçin “Yemin “lere Başvurarak Konuşması Hakkında

Kur’an’ın “Tanrı sözleri mi?”, yoksa “elçinin sözleri mi?” yada “derleyenlerin sözleri mi?” (insan yapısı mı?) olduğu konusunda girişilecek bir tartışmada ilk ele alınacak konulardan biri, kuşkusuz ki, bu sözlerin Tanrı’nın “yüceliği” fikriyle bağdaşır olup olmamasıyla ilgilidir. Tanrı’nın yüceliğiyle bağdaşmaz nitelikteki sözlerin Tanrı’dan sadır olamayacağı aşikardır. Örneğin, “yüce” olarak kabul edilen bir Tanrı’nın, kendi yarattığı kullarına, her ne sebeple olursa olsun “köpekler” ya da “alçaklar” diyerek konuştuğunu düşünmek güçtür. Yine bunun gibi insanların kaderini daha ana karnındayken çizdiğini söyleyen, örneğin, di- lediğini “Müslüman”, dilediğini “müşrik” y ada. “kafir” yaptığını bildiren bir Tanrı’nın, “Müşrikleri öldürün!” diye emredebileceğini ya da “İslamdan başka bir dine yönelik
olanlar cehenneme atılır” diyerek konuşabileceğini kabul etmek güçtür. Çünkü, insanları hem suçlu hem günahkar kılıp hem de cezalandırmak gibi bir davranışı Tanrı’ya atfetmek, ona hakaret etmek olur. Yine bunun gibi “yüce” olduğu kabul edilen bir Tanrı’nın, kadınları aşağılatırcasına, “kadınlar aklen ve dinen dûn yaratıklardır” diyebileceğini, tanıklık ve miras haklan bakımından onları “yarım insan” sayabileceğin), “hilekar” olarak ilan edebileceğini, “dayak atılmaya layık” sayabileceğin! ya da buna benzer küçültmelerle hakir kılabileceğini düşünmek güçtür. Yine aynı şekilde Tanrı’nın, insanları kendisine baş eğdirtebilmek için mükafatlar vaat edebileceğini ve örneğin cennette güzel kızlar (huriler) olduğunu söyleyerek “Memeleri yeni sertleşmiş, ceylan gözlü güzeller var size” şeklinde konuşabileceğini kabul etmek olanaksızdır. Bu örnekleri çoğaltmak kolay. Demek istediğimiz şudur ki, Tanrı fikrinde yatan “yücelik” anlayışı, yücelikle bağdaşmayan şeylerin Tanrı’dan gelemeyeceği fikrine yer

verir. Bu itibarla Tanrı’ya atfolunan sözlerin, Tanrı’nın ağzından çıkmış olup olamayacağını araştırmak, eleştirel akıl için önemli bir koşuldur. Başlangıç olmak üzere, her şeyden önce Kur’an’daki Tanrı’nın “küfür”ler ya da “yemin”ler ederek konuşmasıyla ilgili ayetlere göz atmak yararlı olacaktır; bu konuda kısa bir fikir edinebilmek amacıyla birkaç örnek vermekle yetineceğiz:

1) “Yüce” Olduğu Söylenen Bir Tanrı’nın Olumsuz Bir Dille Konuşabileceğini; Örneğin, Kendi Yarattığı Kullarına Küfürler, Hakaretler Edebileceğini Düşünmenin Mümkün Olup Olamayacağı Hakkında

Kur’an’ın hemen her satırı, Tanrı’nın kendi kendini yüceltmesiyle, “kul” olarak yarattığı insanlara kendi büyüklüğünü ve güçlülüğünü kabul ettirmek istemesiyle, onları yerlere kapanarak kendisine taptırmaya çalışmasıyla, fakat bu istek ve gayretlerine karşı dikilenlere küfürler ve hakaretler yağdırmasıyla doludur. “Yüceliğini” ve “güçlülüğünü” kabul etmeyenlere, buyruklarına karşı direnenlere ve “elçi” olarak seçtiğini söylediği Muhammed’e baş eğmeyenlere karşı Tanrı’nın, hiç de kendisinden beklenmeyen bir dille konuştuğu ve örneğin, “yabani eşekler”, “merkepler”, “susamış develer”, “dilini sarkıtıp soluyan köpekler”, “geberesiciler”, “reziller”, “sapık kişiler”, “beyinsizler”, “kof kütükler”, “alçak zorbalar”, “soysuzlar”, “kahrolasılar”, “yalancılar” vd... şeklinde sözler sarf ettiği görülür. Verilecek nice örnekten biri olarak Vakıa Suresi’ndeki şu satırları okuyalım:

“Sonra siz ey sapıklar, yalancılar; elbette bir ağaçtan, zakkum ağacından yiyeceksiniz--. üstüne de ka\nar sudan içeceksiniz: susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz: işte ceza gününde onlara sunulacak ziyafet budur...” (Vakıa Suresi, ayet 51-56).

Burada geçen “susamış develer” deyimi, Arapça aslındaki “hüyam illetine tutulmuş dere” karşılığı olup, devenin hiç doymamacasına su içmesini, yani ne kadar içerse içsin suya kanmaz oluşunu anlatmakta! Ve işte yukarıdaki ayetle, Tanrı, “Siz ey sapıklar, yalancılar” diye hitap ederken, hitap ettiği insanlara, “zakkum ağacından, kaynar sudan içeceksiniz, tıpkı hüyam illetine tutulmuş ve su içmeye do-• yamayan develer gibi...” demektedir. Neden onlara böyle demektedir bilir misiniz? Sırf kendisini “Yaratan” olarak kabul etmiyorlar ve daha doğrusu kendilerinin Tanrı tarafından yaratıldıklarını kabul etmiyorlar diye! Nitekim ayetin devamı şöyledir:

“...Sizi biz yarattık, tasdik etmeniz gerekmez mi? Söyleyin öyleyse (rahimlere) döktüğünüz meni nedir? Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan biz miyiz?” (Vakıa Suresi, ayet 57-59).

Görülüyor ki, Tanrı, kendisini “Yaratan” olarak kabul etmeyen, örneğin, “Evet, bizi sen yarattın, sen yücesin” şeklinde şükretmeyenlere karşı “susamış develer” diye küfür ve hakaret etmekte! Pek güzel, ama “Yüce” olduğu söylenen bir Tanrı’nın kullanacağı dil midir bu? Öte yandan Kur’an’ın bu ayetlerine bakarak, başta Charles Darwin olmak üzere, evrenin ve her şeyin “Yaratılış” kuramına göre değil, “Evrim” kuramına göre oluştuğunu bilimsel yollarla ortaya koyan bilim adamlarını “susamış develer” olarak tanımlamamız doğru olur mu?

Bir diğer örnek olarak Araf Suresi’nin 175. ve 176. ayetlerini okuyalım. Bu ayetlerde, Tanrı’nın, Kur’an’ı yalanlayan bir kişi hakkında “dilini sarkıtıp soluyan köpek” diye konuştuğu yazılıdır:

“Ey Muhammed! Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz ayetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat. Dileseydik onu ayetlerimizle üstün kılardık; fakat o dünyaya meyletti ve hevesine uydu. Durumu, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da.
dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir, işte ayetlerimizi yalan saya/ı kimselerin durumu böyledir. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler...” (Araf Suresi, ayet
175-176).22

Bu ayetlerin bir başka şekli şöyledir:

“(Ey Muhammed!) Onlara o herifin kıssasını da oku ki, ona ayetlerimizi sunmuştuk da, o, onlardan ayrıldı çıktı. Derken onu şeytan arkasına taktı da sapkınlardan oldu. Eğer dilese\dik biz, onu o ayetlerle yükseltirdik de, lakin o, yere (alçaklığa) saplandı ve (levasının ardına düştü, artık onun meseli o köpeğin meseline benzer: üzerine varsan dilini salar solur,
bıraksan yine dilini salar solur; bu işte ayetlerimizi tekzip eden o kavmin meseli; kıssayı
kendilerine nakleyle, gerektir ki bir düşünürler...” (Araf Suresi, ayet 175-176).23

Görüldüğü gibi Kur’an’ın bu ayetlerine göre, Tanrı, kendi buyruklarına uymayan bir kişiyi “şeytanın, arkasına takılmış” ve “alçaklığa saplanmış” olarak tanımlıyor. Ayrıca, “dilini sark/tıp soluyan bir köpeğin” durumunda gösteriyor! Daha başka bir deyimle bu kişiyi, köpeğin en aşağılık hali olan ve başka hayvanlarda bulunmayan soluyuşuna benzeterek hakir kılıyor.24 Hiç “Yüce” olduğu kabul edilen bir Tanrı bu şekilde konuşur mu?

Yine aynı şekilde Bakara Suresi’nde Tanrı’nın, kıble yönünün değişikliği konusunda kafa tutanları “beyinsizlikle” suçladığı yazılı:

“İnsanların beyinsizleri, ‘Yöneldikleri kıbleden onları çeviren nedir?’diyecekler... “ (Bakara
Suresi, ayet 142).

Bir diğer örnek, Kalem Suresi’nde Tanrı’nın, Kur’an’} yalanlayan ve Kur’an için “masaldır”
diyen bir kişiyi “alçak zorba” ve “soysuz” olarak şu şekilde küfürlere boğmasıdır:

22 Diyanet işleri Başkanlığı’nın halkımıza öğrettiği ayetler böyle.
23 Elmalılı H. Yazır, age. c.3, s.2320.

24 Ibid:



“Ey Muhammed! Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden... çok yemin eden alçak zorbaya, bütün bunların dışında bir de soysuzlukla damgalanmış kimseye... aldırış etmeyesin. Ayetlerimiz ona okunduğu zaman, ‘Öncekilerin masalları!’ der. Onun havada olan burnunu yakında yere sürteceğiz” (Kalem Suresi, ayet 8-15). Yine Kur’an’da (Al-i İmran Suresi’nde) Tanrı’nın, inanmadan “inandık” deyip Müslümanmış gibi görünenlere karşı, “Kahrolun!” (ölün!) diye beddualar ettiği yazılıdır:

“... Onlar sizinle karşılaştıklarında, ‘İnandık’ derler; kendi başlarına kaldıklarında da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. (Ey Muhammed!) De ki,
‘Kininizden (kahrolan ) ölün!’ Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla bilmektedir” (Al-i İmran Suresi, ayet 119).

Örnekleri çoğaltmak kolay. Ancak, bu örnekleri okudukça, kendi kendimize sormaktan duramıyoruz: Acaba bu küfürler ve hakaretler, “Yüce” olduğu söylenen bir Tanrı’nın ağzından çıkmış olabilir mi? Hiç “Yüce” bir Tanrı, kendi yarattığı insanlara “yücelikle” bağdaşmaz bir dille hitap tenezzülünde bulunabilir mi? Bu tür soruların cevabını verebilmek için yukarıdaki ayetlerin ne sebeple, ne vesileyle ve kimlerle ilgili olarak
Kur’an’a girmiş olduğunu incelemek gerekir. Bu iş yapılacak olursa görülür ki, söz konusu ayetler ve bu ayetlerde yer alan “küfür” niteliğindeki sözcükler, Muhammed’in günlük siyasetinin gereksinimlerinden doğma şeylerdir. Bunun böyle olduğunu anlayabilmek için, Kur’an’ın, Araf Suresi’nde, “dilini sarkıtıp soluyan köpek” diye nitelendirilen kişiyle ilgili yukarıdaki ayetler örneğine göz atalım ve ayetleri tekrar okuyalım:

“Ey Muhammed! Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz ayetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat. Dileseydik onu ayetlerimizle üstün kılardık; fakat o dünyaya meyletti ve hevesine uydu. Durumu, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan .da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir, işte ayetlerimizi yalan

sayan kimselerin durumu böyledir. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler...” (A raf Suresi, ayet 175-176).

Hemen belirtelim ki, bu ayetlerde “azgın” ve “dilini sarkıtıp soluyan köpek” şeklinde tanımlanan kişinin kim olduğu konusunda görüş ayrılısı olmakla beraber,5 genellikle bunun, Kureyş eşrafından olup Muhammed ile rekabet halinde bulunan Ümeyye b. Ebi’s- Salt26 olduğu ve yukarıdaki ayetlerin onunla ilgili olarak Kur’an’a girdiği kabul edilir:27

Mekke’nin nüfuzlu ailelerinden birine mensup bulunan Ümeyye, hem tanınmış bir şair hem de semavi dinler hakkında, yani “Yahudilik ve Hıristiyanlık konusunda” geniş bilgisi olan bir kimseydi. Puta tapmayı reddetmiş ve tıpkı Muhammed gibi kendisini “İbrahim’in getirdiği dine yönelik” bilmişti. Çoğu İslam kaynaklarının bildirmesine göre, Ümeyye, Araplar arasından bir “peygamber” geleceğinin Tevrat ve İncil’de yazılı bulunduğunu ve bu kişinin kendisi olduğunu öne sürerek “peygamberlik” hevesine kapılmış, bu yüzden Muhammed’i kıskanır olmuştur.28 Yine bu kaynakların bildirmesine göre Ümeyye, Mekkeli Kureyşlilere yakınlık göstermek ve örneğin Bedir Savaşı’nda ölen “müşrik’ler
için mersiye yazmak gibi davranışlarıyla da Muhammed’e karşı düşmanlık göstermiştir. Ve işte güya bu nedenlerle Tanrı onun hakkında “dilini sarkıtıp soluyan köpek” deyimini kullanarak yukarıdaki ayetleri indirmiştir.

Oysa İslam kaynaklarının bu iddialarını eleştiri süzgecinden geçirecek olursak, durumun biraz farklı olduğu görürüz. Şu bakımdan ki, Ümeyye, önceleri Muhammed’e karşı değil, onun yanında yer almış bir kişiydi. Fakat, az geçmeden Muhammed’in, farklı inançta olanlara (örneğin müşriklere ya da Yahudilere) karşı aşırı sert ve hoşgörüsüz davrandığını söyleyerek farklı bir tutum takınmıştır. Örneğin, Bedir Savaşı’nda ölen Kureyşli müşriklerden birçoğunun cesedinin Muhammed tarafından pis bir kuyuya attırılmasın! hoş karşılamamış ve kendi yakınlarının da bulunduğu bu ölüler için mersiye söylemiştir. Bu mersiyenin çok etkili olacağını düşündüğü

25 Kimi yorumculara göre bu kişi. Beni İsrail ulemasından Bel’am İbni Ebr’dir ki, Musa “Peygamber” döneminde yaşamıştır: kimi yorumculara göre Kenanilerden Bel’am İbni Baura adında biri, kimi yorumculara göre Nu’man b. Seyfi er-Rahib, kimine göre de Araplardan Ümeyye b. Ebu’s-Salt’tur.

26 Ümeyye ibn ebissalti Şekafi.
27 Elmalılı H. Yazır. age. c.3. s.2335.
28 Bu konuda bkz. Abû’I-Faraci, Kitab al-Agam, c.3-4.


içindir ki, Muhammed, bunun rivayetini yasaklamıştır.29 Bütün bunlardan anlaşılan şudur ki, Ümeyye, gerek ünlü, etkili bir şair olarak, gerek “peygamberlik” iddiasına sarılmış olarak, gerekse Arapları peşinden sürükleyebilecek bir güç olarak Muhammed için ciddi bir ra-.dpti. Böyle bir rakibe karşı Tanrı’nın mı, yoksa Muhammed’in mi tepki gösterip yukarıdaki ayetleri düzenleyeceğinin (ya da Kur’an ı hazırlayanların mı bu sözcükleri kullanmış olabileceklerinin) takdirini okuyucuya bırakırız.

Bir örnek daha vermek üzere, Kur’an’ın Kalem Suresi’nde geçen “alçak zorba” ve “soysuzlukla damgalanmış” deyimlerinin kiminle ilgili olduğunu, bu ayetlerin ne amaçla konduğunu araştıralım. Biraz önce belirttiğimiz gibi, ayetler şöyledir:

“Ey Muhammed! Diliyle iğneleyen, kovunduk eden... çok yemin eden alçak zorbaya, bütün bunların dışında bir de soysuzlukla damgalanmış kimseye, mal ve oğullan vardır diye aldırış et-ıneyesin. Ayetlerimiz ona okunduğu zaman, ‘Öncekilerin masalları!’ der. Onun havada olan bunumu yakında yere sürteceğiz” (Kalem Suresi, ayet 8-15).

Beyzavi ve Celaleddin gibi en sağlam kaynaklara göre, Tanrı bu ayetleri, Muhammed’e düşmanlık besleyen Velid b. Muğire (Muğire oğlu Velid) hakkında indirmiştir.30 Hemen

belirtelim ki, Velid b. Muğire, Kureyş ileri gelenlerinden olup, son derece varlıklı ve oğullarına sahip bir kimseydi.31 Kureyş’in en ünlü ailelerinden birinin reisiydi. Kabe’nin tamiri işinde rol oynamış olup halka karşı hakkaniyet ve adaletle davranmak nedeniyle “Adi” diye anılır, sevilir ve sayılırdı. Çok varlıklı olduğu için Kabe örtüsünün her yıl değiştirilmesi masraflarını tek başına üstlenmişti. Muhammed’le de bir bakıma akraba sayılırdı. Çünkü, kardeşi Abu Umayya, Muhammed’in halasıyla ev-

29 Bu konular için bkz. İbn Hişam. al-Sira; ayrıca bkz. Nihad M. Çetin’in, (İslam Ansiklopedisi’nde Ümeyye ile ilgili yazısı.
30 Her ne kadar bazı yorumcular bu ayetlerin Şüreyk .oğulları ya da Abd-i Yeğus oğullan ya da Ebu Cehil için indiğini söylerlerse de. yukarıdaki açıklamamızdan da anlaşılacağı gibi esas itibariyle Muğire oğlu
Velid için konduğunun kabulü daha uygundur.
31 Araplar arasında “itibar” ve “nüfuz” sağlayıcı şeylerden biri, “OĞUL” sahibi olmaktı.

liydi. Fakat, daha sonra Muhammed’le bozuştu. Çünkü, onun peygamberliğine inanmadı; ona kafa tuttu ve onu yalanladı. Söylendiğine göre, tıpkı diğer Kureyşliler gibi, o da Muhammed’i “deli”, (“mecnun”) ya da “sihirbaz” olarak tanımladı. Bütün bunlardan başka, bir de güya vahyin kendisine değil, Muhammed’e gelmiş olmasından dolayı Muhammed’e karşı kıskançlık besler oldu: “Ben Kureyş kabilesinin büyüğü ve bası olarak bir kenarda kalayım
da vahiy Muhammed’e gelsin?”2 diyerek kıskançlığını belli ederdi. “Kıskanan Velid iniydi, yoksa Muhammed nü onu kıskanırdı?” şeklindeki bir sorunun karşılığını vermek ayrıca üzerinde durulabilecek bir konu. Bu konuda karar verebilmek için, Velid’in, hem varlıklı, hem erkek çocuk sahibi olması hem de halk tarafından “adil” ve “iyiliksever” bir kişi olarak
bilinmesi itibariyle, o tarihlerde Mekkeliler indinde, Muhammed’den çok daha fazla üne sahip olduğunu göz önünde tutmak gerekir. Bu yapılacak olursa Velid’in Muhammed’i kıskandığı kadar, Muhammed’in de Velid’i kendisine tehlikeli bir rakip görmüş olabileceği anlaşılır. Fakat, Muhammed, Velid’in bu tutum ve davranışları nedeniyle, Tanrı’dan yukarıdaki ayetlerin indiğini söylemiş, böylece onu “...Diliyle iğneleyen, kovuculuk eden... çok y emin eden alçak zorbaya, bütün bunların dışında bir de soysuzlukla damgalanmış...” kimse olarak tanımlamıştır. Kur’an’ koyduğu bu ayetlere göre, Tanrı, güya Velid’e “bol varlık” ve “oğullar” verdiğini hatırlatmakta, bu verdiği nimetlere rağmen onun Muhammed’e karşı geldiğini söyleyerek azarlamaktadır. Azarlarken de Muhammed’in “deli” değil, tersine “en büyük bir ahlaka” sahip olduğunu ve ona “kesintisiz ecir” vereceğini bildirmekte yeminler ederek şöyle demektedir:

“...Kalem ve onunla yazılanlara andolsun ki, ey Muhammed! Sen Rabbinin nimetine uğram/ş bir kimsesin, deli değilsin. Doğrusu şana kesintisiz bir ecir vardır. Şüphesiz sen büyük bir ahlaka sahipsindir. Hanginizin aklından zoru olduğunu yakında sen de göreceksin, onlarda görecekler...” (Kalem Suresi, ayet 1-6).

32 Bu alıntı için Neşe Çağatay’ın İslam Ansiklopedisinde. “Velid b. Muğire” başlığı altında yazdığı makaleye bakınız.


Fakat, yine Muhammed’in söylemesine göre anlaşılan o ki, Tanrı, bunları yeterli bulmadığı ve öfkesini yenemediği içindir ki, Velid hakkında “alçak zorba” ve “soysuzlukla damgalanmış kişi” şeklinde konuşmuştur.

Pek güzel, ama kendi kullarına “öfkenize hakim olun” şeklinde buyrukta bulunan bir Tanrı’nın, hiç bu söylediklerini unutarak öfkeye kapılıp, “yücelikle” bağdaşmaz sözcükler kullanabileceği düşünülebilir mi? Öte yandan bir de şu var ki, Kur’an’da Tanrı’nın, dilediği gibi insanları doğru yola soktuğu ya da saptırdığı bildiriliyor. Örneğin, Enam Suresi’nde, “Allah kimi doğru yola koymak isterse, onun kalbini İslamiyete açar, kimi de saptırmak isterse... kalbini dar ve sıkıntılı kılar...” (Enam Suresi, ayet 125) diye yazılıdır. Eğer bu böyleyse, neden Tanrı Velid’in kalbini İslamiyet’e açıp onu kazanacak yerde, ona “alçak

zorba” ya da “soysuz” desin? Şu durumda bu tür konuşmaların Tanrı’dan değil, Velid’i kendisi bakımından bir tehlike olarak gören Muhammed’den gelebileceği ya da Kur’an’ı derleyenler tarafından düzenlenebileceği düşünülemez mi? Ve şu hale göre Kur’an’ı “Tanrı elçisinin sözleri” olarak kabul etme yoluna gidilemez mi?

***

Söylemeye gerek yoktur ki, Kur’an’daki dil, Arap insanının günlük konuşma dilinden başka bir şey değildir. Nitekim, Muhammed’in söylemesine göre, Tanrı, çeşitli lehçede konuşan Arap kavimlerinin anlayabilmeleri için Kur’an’ı yedi lehçede olmak üzere indirmiştir. Arabın günlük konuşması ise, küfürlere, hakaretlere ve ant içmelere çok yer veren bir geleneğe dayalıdır. Ve işte muhtemelen bundan dolayıdır ki, Kur’an, her konuda olduğu gibi, bu konuda da Arabın konuşma geleneğini yansıtır şekilde derlenmiştir. Fakat, denilebilir ki,
şeriat eğitimi yoluyla bu gelenek, Arap olmayan toplumların insanlarına da geçmiştir. Örneğin, kendi yaşamlarımıza göz atacak olursak, bunun böyle olduğunu kolaylıkla fark edebiliriz. Şu bakımdan ki, şeriatçılar, İslami buyruklara uymayanlara ya da bu buyrukları eleştirmeye kalkışanlara karşı küfür ve hakaret yoluna başvurmadan konuşmasını bilmezler. İçlerinde başbakanlık mevkiine yükselmiş ya da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne üye seçilmiş veya benzeri görevlere getirilmiş kişiler de kendilerini bu alışkanlıktan kurtarabilmiş değillerdir. Bunun en güzel örneğine, 1997 yılında iktidara gelen Refah Partisi mensuplarının tutum ve davranışlarıyla tanık olduk. Hasbelkader bu ülkenin başbakanlık koltuğuna yerleşen RP liderinin ağzından, “deli”, “gavur gelini”, “Yahudi figüran”, “fosil”, “sinsi”, “isterik” vd... şeklindeki küfürler eksik olmadı! Bu aynı partinin bir başka üyesinin ağzından şu inciler dökülüyordu: “Alçak”, “pezevenk”, “hain”, “Ermeni dölü”... Bir diğer RP’li milletvekilinin
kullandığı nezih dil şuydu: “Puşt.” Bu “güzel” sözcüğü, o, kendi selefi olan CHP’li birisi için şu tümcede kullanmaktaydı: “SSK’da ipler puştun elinde, benden önce bu yolsuzlukları yapan puştlardan niye bunu sormuyorsunuz?” Bir diğer “fazilet” örneği şeriatçı milletvekilimizin seçtiği sözcükler de şöyleydi: “Sidikli”, “şerefsiz”! Bu aynı kişinin, Atatürkçülüğü savunan kadınlarımıza uygun bulduğu sözcük ise “fahişe”ydi.33 TBMM’nin bu şeriatçı üyelerinin ağızlarından dökülen sözcüklere tanık olanlarımız, muhtemelen kendi kendilerine sormuşlardır: Bu adamlar neden “küfür” ve “hakaret” ederek konuşmaktan kendilerini alamazlar? Tekrar belirtelim ki, bu küfürlü ağız sadece onlara özgü değildir; bu ağız şeriatçılığın simgesi gibi bir şeydir. Evet, neden şeriatçı ağızlar küfretmeyi severler? Hemen yanıtlayalım: onların bu şekilde küfür yolunu seçmeleri, bir yandan fikirsizlikten (yani fikre fikir yoluyla karşılık verebilecek kültürden yoksun oluşlarından); diğer yandan da, içinde yoğruldukları şeriat eğitimindendir. Bunun böyle olduğunu anlamak için Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayınlarına şöyle bir göz atmalısınız. Yukarıda birkaç örnek olmak üzere belirttiğimiz sözcüklerin hepsini, çok daha ağır nitelikte olanlarla birlikte, orada bulacaksınızdır.

2) “Yüce” Olduğu Kabul Edilen Bir Tanrı’nın, İnsanları Hem Kendisine Hem de Muhammed’e İnandırmak ya da “Yüceliğim”, “Güçlülüğünü” Anlatmak Amacıyla, “Ant İçerek” (“Yeminler” Ederek) Konuşup Konuşmayacağı Hakkında

Kur’an’da yazılanlara göre Tanrı, tıpkı insanlar gibi, her vesileyle ve her iş için ya da her olay vesilesiyle yeminler ederek, ant içerek

33 Bu yukarıdaki konular için bkz. Hürriyet gazetesi. 4 Haziran 1997, s.5.

konuşmakta! Hemen hemen hiçbir eylem ve işlem yoktur ki, Tanrı, onu yaparken ve anlatırken, şunun bunun üzerine ant içmesin! Hani sanki sözlerinin doğruluğuna insanları inandırmanın başka bir yolu yokmuş da, ille yemin etmek gerekirmiş gibi! Üstelik

yeminlerinin pek çoğunu, kendi kendisini “Tanrı” olarak kabul ettirmek, kendisinden başka “Tanrı” olmadığını bildirmek, kendi yüceliğini ve güçlülüğünü anlatabilmek, kendi niteliklerinin emsalsiz olduğunu belirtmek, Muhammed’i övmek, onu, “peygamberlerin” en sonuncusu ve en yücesi olarak göstermek, onun eylem ve işlemlerini benimsetmek gibi konularda yapar; üstelik de hiç kimsenin bilemeyeceği, çözemeyeceği şekillerde olmak üzere! Örneğin, kendi yüceliğini ve kendisinden başka “Tanrı” bulunmadığını anlatmak için şöyle yemin eder:

“Saf saf dizilenlere, toplayıp sürene, zikir okuyanlara yemin ederim ki, ilahınız birdir
(benden başka Tanrı yoktur)” (Saffat Suresi, ayet 1-4).

Biraz ileride göreceğiz ki, burada geçen “Saf saf dizilenlere, toplayıp sürene, zikir okuyanlara...” deyimlerinden ne anlaşılması gerektiği pek bilinmez.

Tekrar edelim ki, Kur’an, Tanrı’nın övünmeleriyle ve bu övünmelerini Çoğu kez yeminlere oturtmasıyla doludur. Kendi kendisini yücelttiği gibi, Muhammed’i yüceltmek, ahlaklı ve meziyetli göstermek için de yeminler ederek konuşur. Örneğin, müşriklerin (puta tapan kişilerin) Muhammed hakkında “delidir” ya da “azmıştır” demelerine karşı, Tanrı, Necin Su- resinde şöyle yemin etmektedir:

“Batmakta olan yıldızlara andolsun ki, arkadaşınız Muhammed sapmamış ve azmamıştır” (Necm Suresi, ayet 1-2).

Görüldüğü gibi. Tanrı “batmakta olan yıldızlar” üzerine yemin etmekte! Yemin ederken neden dolayı “batmakta olan yıldızları” seçmiştir, belli değil! Yine bunun gibi, Muhammed’in çok karılı evliliklerini eleştirenlere karşı, Tanrı’nın, Rad Suresi’nde şöyle yemin ettiği yazılıdır:

“Kasem olsun ki (andolsun ki) biz senden evvel de Resuller gönderdik, onlara da hem zevceler verdik, hem zürriyet (çoluk çocuk verdik)...”(Rad Suresi, ayet 38).

Yorumcuların söylemesine göre Tanrı’nın bu şekilde yemin etmesine neden olan şey, Muhammed’in şehvet düşkünü olduğu hakkında dedikodu yapanları susturmaktır. Çünkü, halktan kişiler, özellikle Hıristiyanlar, “peygamber’lerin şehevilikle uğraşmamaları gerektiğini, nitekim İsa’nın ve Yahya’nın kadınsız yaşadıklarını öne sürerek, “Eğer Muhammed peygamber olsaydı, böyle kadınlarla meşgul olup çoluk çocukla uğraşır mıydı? Yahya ve Isa. gibi onlardan vazgeçip onlarsız yaşaması gerekmez iniydi?” şeklinde konuşmaktaydılar, İşte güya Tanrı, onların bu şekilde konuşmalarını önlemek için yukarıdaki ayeti göndermiş ve başka peygamberlere “zevceler ve çocuklar” verdiğini yeminlerle haber
vermiştir.34

Kur’an’da, yazılanlara göre, Tanrı, yeminlerini sadece kendisiyle ya da Muhammed’le ilgili olarak yapmaz, her vesileyle ve her şey için yapar. Örneğin, inanmış olan kimselere, cennetin güzel kızlarını vereceğine dair yapar ya da “inanmayanları” cehennem ateşinde yakacağına dair yapar. Daha başka bir deyimle, yeminlerini, şaşkınlık yaratacak şekilde yapmaktan geri kalmaz. Şu bakımdan ki, bazen kendi adını anarak, yani “Allah’a” ya da “Rabbi’ne” diyerek yapar; bazen Muhammed’in adı üzerine yapar; bazen “Mekke” şehri üzerine, bazen “zeytin” üzerine, bazen “incir” üzerine, bazen “dağlar” üzerine, bazen “yıldızlar” üzerine, bazen “baba ve çocukları” üzerine, bazen “yağmurlar ve rüzgarlar” üzerine, bazen “yürüyen gemiler” üzerine, bazen “adamlar boğazlayıp can alanlar” üzerine, bazen “kuşluk vaktine”, bazen “her şeyin çiftine ve tekine”, bazen “gelip geçen geceye”, bazen “tanyeri”ne, bazen hiç kimselerin anlayamayacağı şeyler üzerine ve evet saymakla bitmez nice şeyler üzerine yapar! Birkaç örnek verelim:

Meryem Suresi’nde Tanrı’nın, inanmayanları, şeytanlarla birlikte toplayıp cehenneme

atacağına dair kendi adı üzerine yemin ettiği yazılıdır:

34 Bkz. Elmalılı H. Yazır, age. c.4. s.2999-3000.



“Tanrı’ya andolsun ki, biz onları... şeytanlarla birlikte toplayacağız; sonra da cehennemin çevresinde ... diz. çöktürerek haz»’ bulunduracağız hepsini” (Meryem Suresi, ayet 68).

Tanrı, Nahl Suresi’nde inkarcılara karşı yine kendi adı üzerine şöyle yemin etmektedir:

“...Allah’a andolsun ki, uydurup durduğunuz şeylerden elbette sorguya çekileceksiniz” (Nahl
Suresi, ayet 56).

Mearic Suresi’nde Tanrı, hem “Doğuluların” hem de “Batılıların” Tanrısı olarak güçlü olduğunu kanıtlamak amacıyla yine kendi adı üzerine yemin etmektedir:

“Doğuluların ve Batılıların Rabbi’ne yemin ederim ki onların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter... “ (Mearic Suresi, ayet 40-41).

Dikkat edileceği gibi Tanrı, kendi buyruklarını dinlemeyenlerin başına gelecek belaları ya da güçlülüğünü anlatmak için kendi adı üzerine yemin etmekte sakınca görmüyor! Hani, sanki kendi sözlerinin inandırıcı olmasını sağlamak için, kendi adı üzerine yemin etmenin yararlı olacağını düşünmektedir!

Tanrı, yeminlerini bazen Muhammed’in üstüne yapar; örneğin, “Resulüm! Ömrüne kasem olsun ki ... onlar sarhoşlukları içinde ne halt ettiklerini bilmiyorlardı...” der (Hicr Suresi, ayet
72).

Tanrı yeminlerini bazen Muhammed’in yaşadığı Mekke şehri üzerine yapar:

“Bu kente (Mekke’ye) -ki (Ey Muhammed!) bu kentte bulunuyorsun-yemin ederim ki...” (Beled Suresi, ayet 1-4; ayrıca bkz.Tin Suresi, ayet 1-5).

Yeminlerini bazen, Mekke kenti de dahil olmak üzere “incir”, “zeytin” ve “Sina Dağı”
üzerine yapar:

“İncire (tin) ve zeytine andolsun ki., Sina Dağı’na andolsun ki, Bu güvenli kente (Mekke’ye) andolsun ki, biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra da onu aşağıların aşağısı kıldık” (Tin Suresi, ayet 1-5).

Dikkat edileceği gibi, Tanrı burada, “güzel” biçimde yarattığı insanı “aşağıların aşağısı” kıldığını övünerek söylemekte ve övünmesini, her ne hikmetse “incir”, “zeytin” ve “dağ” gibi şeyler üzerine yaptığı yeminlere dayatmakta!

Yeminlerini bazen “babaya ve ondan gelen ç ocuğa” diyerek yapar; yaparken de muhtemelen Adem’i ve Adem’in soyundan gelenleri anlatmak ister: “...babaya ve ondan meydana gelen çocuğa yemin ederim ki, biz, insanı zorluklar içinde yarattık” (Beled Suresi, ayet 2-4).

Yeminlerini bazen yıldızlar ya da “batmakta olan yıldızlar” üzerine yapar: “Hayır, yıldızların yerleri üzerine yemin ederim ki...” (Vakıa Suresi, ayet 75; ayrıca bkz. Tekvir Suresi, ayet 15-
20); “Batmakta olan yıldızlara andolsun ki, arkadaşınız Muhammed sapmamış ve azmamıştır” (Necm Suresi, ayet 1-2).

Yeminlerini bazen “görünen ve görünmeyen şeyler” üzerine yapar: “Görebildikleriniz ve göremedikleriniz üzerine yemin ederim, ki, hiç şüphesiz o (Kur’an), çok şerefli bir elçinin sözüdür..,. “ (Hakka Suresi, ayet 38-40).

Yeminlerini bazen Kur’an üzerine yapar: “...öğüt veren Kur’an’a andolsun ki, inkar edenler, gurur ve ayrılık içindedirler” (Sad Suresi, ayet 1-2; ayrıca bkz. Kaf Suresi, ayet 1-3; ayrıca bkz. Duhan Suresi, ayet 1-3).

Yeminlerini bazen “rüzgarlar”, “yağmur yüklü bulutlar”, “gemiler” ve “işleri yöneten melekler” üzerine yapar:

“Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemilere ve işleri yöneten meleklere andolsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir” (Zariyat Suresi, ayet 1-6).

Tanrı burada, kıyametin geleceğini bildirmek için yemin etmektedir. Kıyametin geleceğini bildirmek için yeminlerini bazen “adam boğazlayıp canları alanlara”, “yüzüp gidenlere” ve “yarışanlara” yönelik olarak yaptığı da olur:

“Canları boğarak çekip alanlara andolsun. Canları kolaylıkla alanlara andolsun. Yüzüp yüzüp gidenlere andolsun. Yarıştıkça yanşan ve işleri yöneten meleklere andolsun ki, kıyamet kopacaktır” (Naziat Suresi, ayet 1-5).

Yeminlerini bazen “kuşluk vaktine” ve “geceye” yönelik olarak yapar:

“Kuşluk vaktine andolsun. Sükûna erdiği zaman geceye andolsun ki, ey Muhammed, Rabbin seni ne bıraktı ne de sana darıldı” (Duha Suresi, ayet 1-3).

Dikkat edileceği gibi Tanrı burada, Muhammed’i hoşnut etmek için yeminlerle konuşmaktadır! Çünkü, güya Muhammed, bir işe başlarken “inşallah” demediği için, onu on beş gün vahiysiz bırakmıştır.

Tanrı yeminlerini bazen “Nün” ya. da “kalemle yazanlar” şeklinde ne olduğu bilinemeyen şeyler üzerine yapar:

“Nün, kalem ve onunla yazanlara andolsun ki, ey Muhammed! Sen Rabbinin nimetine uğramış bir kimsesin, deli değilsin... Şüphesiz-sen, büyük bir ahlaka sahipsin” (Kalem Suresi, ayet 1-4).

Bu yeminleri Tanrı, Mekke’de Muhammed’i “deli” diye çağıranları korkutmak için yapmakta! Yaparken de Muhammed’in “büyük bir ahlaka” sahip olduğunu anlatmakta! Yeminlerini bazen “tanyeri”ne, “kuşluk vaktine”, “zilhicce ayıtımdan gecesine”,
“gelip geçen geceye”, “sükûna eren geceye”, “her şeyin çiftine ve tekine” diyerek yaptığı da olur. Örneğin, Fecr Suresi’nde Tanrı, şöyle ant içer:

“Fecre, on geceye, çifte ve teke, (her şeyi karanlığıyla) örttüğü an geceye yemin ederim ki, bunlarda akıl sahibi için elbette birer yemin (değeri) vardır” (Fecr Suresi, ayet 1-5).

Tanrı bu yemini, sureye başlarken etmekte ve ederken de, “Bunların her biri... birer yemine değmez mi?” diye sormakta. Evet, ama Tanrı’nın “bunlar” diyerek yemin ettiği şey nedir? Kur’an’ın ayetleri mi, anlatılan olaylar mı, belli değil! Ve sonra neden Tanrı “Fecre”, “on geceye” ve “her şeyin çiftine ve tekine” ya da “gelip geçen geceye” yemin etmekte, ederken de bizi birtakım sorularla karşı karşıya bırakmakta? Örneğin, “Fecr” denen şey “şafak atması”, “tan sökmesi”

35 “Zilhicce” ayı, Arabi ayların on ikincisidir ki, hacı olma töreni ve kurban bayramı bu ayda olur.

anlamındadır ki, gece karanlığının çatladığı sabahın ilk beyazı olarak bilinir. Bununla beraber bazı sabahların (örneğin, .Kurban Bayramı gününün fecrinin) daha büyük özelliği olduğu kabul edilir. Öte yandan “on gece”ye yemin ederken, Tanrı neyi kastetmekte? Kur’an’da kullanılan deyim “Ve leyali aşre”dir. Haccın on gecesi mi, bayram gününün onuncusuna kadar olan on gece mi, Ramazan’ı izleyen on gece mi, Muharrem ayının on gecesi mi, bu da belli değil! Öte yandan Tanrı bir de “çifte ve
teke” yemin etmekte; bunun kesin olarak ne olduğunu bilen yok. Aslı “sef’ü vetre” olan bu deyimi bazı yorumcular “öç ve intikam almak” şeklinde, bazıları da “iki vakit namaz.” ile “tek namaz” şeklinde kabul ederler; başkaca yorumlar da vardır.36

Görülüyor ki, Tanrı, kendi kullarının kolayca çözemeyecekleri şeyler üzerine yemin etmekte!

Fakat, bazen, anlamının ne olduğu konusunda hiç kimselerin bilemeyeceği ya da birleşemeyeceği şeyler üzerine de yeminler eder Tanrı! Örneğin, biraz önce belirttiğimiz gibi Saffat Suresi’nde, “Saf saf dizilenlere, toplayıp sürene, zikir okuyanlara yemin ederim ki, ilahınız birdir (benden başka Tanrı yoktur)” diye yeminler eder (Saffat
Suresi, ayet 1-4). Ayette geçen “Saf saf dizilenlere, toplayıp sürene, zikir okuyanlara...” deyiminden ne anlatmak istediği belli değil! Burada “meleklerin” söz konusu olduğunu söyleyenler yanında, bunların “gök cisimleri, ruhlar, kudsi cevherler, Kur’an ayetleri, alimler ya da gaziler” olduğunu söyleyenler de vardır.

Yine bunun gibi “Tank” Suresi’nde Tanrı’nın, insanları “sırt” ile “göğüs kafesi” arasından çıkan sudan yarattığını, ve tekrar yaratabileceğini anlatmak amacıyla “gökyüzüne” ve “Tarık’a” yemin ettiği görülmekte. Gerçekten de Tarik Suresi şu sözlerle başlıyor:

“Kasem olsun (Andolsun) o semaya ve Tarık’a. Bildin mi Tank ......nedir? O necini sakıb...” (Tarik Suresi, ayet I -2).

Görülüyor ki, Tanrı, “semaya” (gökyüzüne) ve “Tarik”a yemin ettiğini söylerken “Tarık’ın ne olduğunu, nereden bileceksin?” diye sormakta ve bunun “necmi sakıb” olduğunu eklemekte. Ancak, “Tarık”m ve

36 Razi, Yunus, (mam Ahmed, Tirmizi vd... kaynaklar için bkz. Elmalılı H. Yazır, ıiKe. c.7. s.5791 vd.


dolayısıyla “necini sakıb”m ne olduğu konusunda bir açıklama yapmı-Bu yüzden iş yorumculara düşüyor. Yorumcular ise, “Tarık” sözcüsünün, “tokmak vurur gibi şiddetle vuran” ya da “geceleyin gelip kapı çalan” veya “gönül hoplatan” anlamlarına gelebileceğini, “necini sakıb”ın da, şiddetli ışığıyla karanlığı delen her parlak yıldız ya da “kuş vakarı yükseldi” tabirine atfen “yüksek yıldız” ya da “sabah yıldızı” ya da
‘”Ülker yıldızı” (Süreyya) ya da hatta “Kur’an” anlamına gelebileceğini söylerler.37
Fakat, Tanrı, yukarıdaki ayete göre, bu yeminlerini, iki bakımdan güçlü olduğunu anlatmak amacıyla yapmaktadır ki, bunlardan biri insanları koruyucularla ve denetleyicilerle çevrili kılmış olduğudur. Şöyle diyor:

“...Hiç kimse yoktur ki, üzerinde bir koruyucu, bir denetleyici bulunmasın...”(Tarik
Suresi, ayet 3).

Yani Tanrı şunu yeminler ederek anlatmaktadır ki, her insan, her an için Tanrı’nın gözetimi altındadır; yani insan hiçbir zaman kendi başına bırakılmamıştır; her an Tanrı’nın kontrolüne tabi kılınmıştır. Ve her insanı, Tanrı’nın emriyle, önünden ve arkasından koruyarak izleyen melekler vardır. Muhammed’in söylemesine göre, her Müslüman kişiye yüz altmış melek koruyucu ve denetleyici olarak görevli kılınmış
olup, bu melekler “bal çanağından sinek kovalar” gibi şeytanları kovalarlar; ayrıca, her insanın yaptığı ya da düşündüğü şeyleri deftere yazarlar.38 Ve işte Tanrı, bunu anlatmak içindir ki, yukarıdaki şekilde yeminler etmektedir. Fakat, Tanrı’nın, bu ayetle yemin etmesinin bir diğer nedeni daha var ki, o da insanın “atılan bir sudan” yaratıldığını ve onu tekrar yaratmaya kadir bulunduğunu anlatmaktır; şöyle diyor:

“insan neden yaratıldığına bir baksın. Atılan bir sudan yaratıldı. (O su) sırt ile göğüs kafesi arasından çıkar. İste Allah insanı tekrar yaratmaya da kadirdir...” (Tarik Suresi, ayet 5-8).

nin rivayeti için bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.7, s.5701.

Ancak, Tanrı, burada geçen “göğüs kafesi arasından çıkan su” deyiminden ne anlaşılması gerektiğini açıklamamıştır; bu yüzden yorumcular birbirlerine girerler. Kimisi bunu “erkeğin menisi” olarak, kimisi de “hem erkeğin hem de kadının suyu” şeklinde tanımlamışlardır; bu- nunla beraber kadının menisinin olup olamayacağı ya da kadının suyunun “unsun hayat” niteliğinde sayılıp sayılamayacağını tartışmaktan geri kalmamışlardır.39 Fakat, anlaşılan o ki, Tanrı, kullarının keşfedemeyecekleri ya da anlamı üzerinde anlaşamayacakları şeyler üzerine yemin etmekte sakınca görmemiştir!

Yine bunun gibi Tür Suresi’nde Tanrı’nın şöyle yemin ettiği yazılıdır:
“Tûr’a, yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış kitaba, Beyt-i Ma’mûr’a, yükseltilmiş tavana, dolu denize andolsun ki, Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır. Ona engel olacak hiçbir şey yoktur” (Tür Suresi, ayet 1-8).

Görüldüğü gibi Tanrı, muhakkak surette “azap” vereceğini anlatmak için çeşitli şeyler üzerine yemin etmekte ve bu şeyleri “Tür”, “yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış kitap”, “Beyt-i Ma’mûr”, “yükseltilmiş tavan” ve “dolu deniz” olarak tanımlanmakta. Pek güzel, ama nedir bunlar? Bilen yok! Din bilginlerinden ve Kur’an yorumcularından hiçbiri kesin bir şey söyleyemiyor! Örneğin, ayette geçen “Tür” sözcüğü neyi ifade ediyor? Kimi yorumculara göre, bu, Musa’nın vaktiyle “Allah kelamını” duyduğu “Tûri Sina”dır (yani Sina Dağı). Beyzavi gibi yorumculara göre “Tür”, Süryani dilinde “dağ” demektir. Fakat, burada gözle görünmeyen alemden, şehadet alemine yükselen şey demek de olabilir. Ayette yer alan “...yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış kitap” deyiminden neyin kastedildiği bilinmemekte. Çünkü, bir kere burada sözü edilen kitabın hangi kitap olduğu açıklanmamış. Bu nedenle bunun “Tevrat” ya da henüz tanınmadık başka bir kitap veya
Kur’an olabileceği öne sürülür.40 Öte yandan ayette kitabın “...yayılmış ince deri üzerine”
yazıldığı bildiriliyor. Ne demektir “yayılmış ince deri?” Ayetin aslı, “...Ve bir

39 Elmalılı H. Yazır, age, c.7, s.5704 vd.
40 Elmalılı H. Yazır, age, c.6, s.4550 vd.

rakkı menşurda mestur kitaba” şeklindedir. Buradaki “rakk” sözcüğü “kağıt haline getirilmiş yazı yazılan ince deri” olabileceği gibi, “ağaç yaprağı” da olabilir. Yine bunun gibi ayetteki “Beyt-i Ma’mûr” deyimiyle ne anlatılmak istendiği belli değil. “Beyr” sözcüğü “ev” (konul), “ma’mûr” sözcüğü de “geleni gideni bol ve bakımı iyi olan yer” anlamına geldiği için kimi yorumcular “Beyt-i Ma’mûr” deyimiyle Kabe’nin kastedildiğini söylerler. Kimi yorumculara göre “Beyt-i Ma’mûr”, göklerin yedinci katında bir “beyt’\\v ki, her gün onu yetmiş bin “melek” ziyaret eder ve bu ziyaret kıyamete kadar sürer. Beyzavi gibi bazı yorumculara göreyse, “Beyt-i Ma’mûr”, Müslüman kişinin kalbidir. Ayette geçen “yükseltilmiş tavan” deyimine gelince, bunun “sema” (gök) karşılığı olduğunu söyleyenler yanında, cennetin çatısı olan “arş” anlamına gelebileceğini öne sürenler de vardır. Ve nihayet ayetteki “dolu deniz” deyiminden ne anlaşılması gerektiği de belli değil! Zira, bu deyim “bahr mescûr” deyimin karşılığıdır ve “mescûr” sözcüğü “taşkın su” ya da “alevli ateş” anlamlarına gelir. Bundan dolayıdır ki, kimi yorumcular, kıyamet koparken denizlerin ateş olup kaynatılacağım ve cehennemin bununla kızıştırılacağım göz önünde tutarak ayetteki “dolu deniz” deyiminin “alevlendirilmiş, kızdırılmış deniz” anlamına geldiğini söylerler. Buna karşılık kimi yorumcular da bunun “dolgun deniz”, “taşkın deniz” ve daha doğrusu “büyük deniz” (örneğin, “okyanus”) olduğunu belirtirler. Kimi yorumculara göre bu, “suyu birbirine karışan “ ya da “tatlısı acısına karışan deniz”dir. Kimi yorumcular ise, bunu “Firavun’un,
askerleriyle birlikte içine gömülüp yok olduğu deniz” olduğunu bildirirler.41 Fakat, görülüyor ki Kur’an’daki Tanrı, kullarını inandırabilmek için, birbiriyle hiç ilgisi bulunmayan ve anlaşılması mümkün olmayan şeyler üzerine yeminler etmekte!

Ancak, Tanrı yemin etmekle yetinmez; sanki yapmış olduğu bütün bu yeminlerine rağmen,

yine de insanları kendisine inandıramayacağı endişesindeymiş gibi, yeminlerinin gerçekten “ciddi”, “önemli” ve “çok büyük bir yemin” olduğunu söyleme ihtiyacını duyar. Daha doğrusu yeminini bazen bir başka yeminle pekiştirmek ister; hiç değilse bu yoldan kullarını kendisine inandırmaya çalışır. Örneğin, Vakıa Suresi’nde “…Yıldızların yerlerine yemin ederim ki...” (Vakıa Suresi, ayet 75) dedikten sonra, bunu yeterli bulmayıp bir de şunu ekler: “Bilirseniz,

41 Elmalılı H. Yazır. age, c.6, s.45.11-4552.
‘
gerçekten bu, (çok) büyük bir yemindir” (Vakıa Suresi, ayet 76). Ve bu “büyük” yemini, Kur’an’ın “saklı bir kitapta” (Levh-i Mahfuzda) bulunduğunu anlatmak için yapmaktadır (Vakıa Suresi, ayet 77-80). Hani sanki yemin etmek yetmiyormuş da, “inandırıcı” olabilmek için bu yemini pekiştirici sözcükler kullanmak, örneğin, “gerçekten bu, (çok) büyük bir yemindir...” demek gerekirmiş gibi!

İnşikak Suresi’nde Tanrı’nın “şafağa”, “geceye”, “gecedeki karanlığa”, “on dört gecelik aya “-yemin ettiği ve ederken de insanlardan bir kısmının, Kur’an okunurken neden dolayı iman etmediklerini sorduğu görülüyor. Ayet şöyledir:

“Hayır! Şafağa, geceye ve onda basan karanlığa, dolunay olmuş aya yemin ederim ki, halden hale geçeceksiniz. Böyleyken onlar acaba neden okununca iman etmezler?” (İnşikak Suresi, ayet 16-20).

Ayetin bir başka okunuşu şöyledir:

“Hayır!.. İmdi kasem ederim o şefaka ve geceye ve derlediğine ve derlendiği zaman o aya ki, sizler binip binip geçeceksiniz elbette tabakadan tabakaya. O halde onlara ne var ki iman et- mezler?” (İnşikak Suresi, ayet 16-20.)

Görülüyor ki, Tanrı, bütün bunlar üzerine yeminler ederek, insanların “halden hale” ya da “tabakadan tabakaya” geçeceğini bildirmekte. Yorumculara göre “şafak” sözcüğü, güneş battıktan sonra ufukta görünen kırmızılığın adı olabileceği gibi, kırmızılıktan sonraki beyazlık da olabilir. “Dolunay olmuş ay” deyiminin “ayın derlenip toplanarak muntazam bedr olduğu zaman”, yani on dört gecelik ay karşılığı olduğu söylenmekte. “Tabakadan tabakaya”
deyimi, “tabaka” sözcüğünün birçok anlama gelmesi nedeniyle görüş ayrılığı yaratmakta. Bir kısım yorumculara göre, Tanrı, bu sözleriyle şunu anlatmak istemiştir ki, insanlar, tıpkı şafak, gece ve ay gibi, bir kalıptan başka bir kalıba geçerek sonunda Tanrı’ya döneceklerdir! Bir kısım yorumculara göre anlatılmak istenen şey, karından karına ya da yüzyıldan yüzyıla ya da yirmi yıldan yirmi yıla ya da ümmetten ümmete oluşan değişikliklerdir ki, sonunda Allah’a dönüşümü kapsamaktadır. Bir kısım yorumcular, Abbas b. Abdülmüttalib’in bu ayetle ilgili görüşlerini yansıtırlar; güya Muhammed’i yüceltmek amacıyla Abbas, “Sen doğduğun vakit Arz aydınlandı ve nurunla ufuk par-‘adı” diyerek bir sulbden rahme geçiş nedeniyle, yeni ve üstün bir alem oluştuğunu ve sonunda Allah’a varıp hesap verme durumunun doğduğunu anlatmıştır! Bazı yorumculara göre bu ayet, Tanrı’nın, hem bir yandan Muhammed’e hem de ona baş eğen Müslümanlara hitap ettiğinin ifadesidir; güya Müslümanlara şunu haber vermektedir ki, Muhammed’e baş eğdikleri oranda, “halden hale”, “tabakadan tabakaya” yükselerek Tanrı’ya yaklaşacaklardır.42

Neden Tanrı böylesine değişik ve anlaşılması güç şeyler üzerine yeminler ederek konuşur? Neden amacını herkesin anlayabileceği bir dille ortaya koymaz? Ve bütün bunlar bir yana, neden Tanrı yemin eder? Hiç yüce olduğu söylenen bir Tanrı yemin eder mi?

Bu konuda yukarıdakilere eklenebilecek örnekler daha pek çok. Fakat, ilginç olan diğer bir konu şu ki, her an ve her şey için yeminler eden Tanrı, yemin etmenin kötü bir şey olduğunu söylemekten ve yemin ederek konuşanları küçültmekten, hakir görmekten geri durmaz.

Örneğin, Kalem Suresi’nde, çok yemin edenleri “alçak zorba” şeklinde tanımlayarak şöyle der:

“Ey Muhammed! Diliyle iğneleyen... çok yemin eden alçak zorbaya... aldırış etme” (Kalem
Suresi, ayet 10-14).

Tevbe Suresi’nde de, Allah’a yemin edenlerin “korkak” olduklarına değinerek şöyle ekler:

“Sizden olmadıkları halde, sizinle beraber olduklarına dair Allah’a yemin ederler. Oysa onlar, korkak bir topluluktur” (Tevbe Suresi, ayet 56).

Yine Tevbe Suresi’nde “fasik”lerin (günah işlemiş olanların) yemin eder olduklarını ve onlardan hoşlanmadığını bildirir:

“Onlardan hoşnut olasınız diye, size yemin ederler. Siz onlardan hoşnut olsanız da (Tanrı)
fasıklardan asla hoşnut olmaz” (Tevbe Suresi, ayet 96).


42 Elmalılı H. Yazır. age. c.7, s.5679 vd. 92


Görülüyor ki, Kur’an’daki Tanrı, bir yandan, şu ya da bu nedenle yemin edenleri “alçak zorba” ya da “korkak” olarak damgalarken, diğer yandan kendisi, yemin üzerine yemin etmektedir! Şimdi bir an için düşünelim: bir Tanrı ki, yemin etmenin kötü bir şey olduğunu bildiği halde yemin etmekten çekinmemekte! Bir Tanrı ki, bütün “yüceliğine” ve “güçlülüğüne” rağmen, yemin etmeden hiç kimseleri kendisine kandıramayacağını düşünmekte! Bir Tanrı ki, kendi yarattığı kullarının bile yapmaktan kaçınacakları şekillerde yeminler etmekte! Bir Tanrı ki, “incir”, “zeytin”, “kuşluk vakti” vd... gibi şeyler üzerine yemin etmeyi kendisine uygun görmekte! Olacak şey midir bu? Aklın alacağı şey midir bu?

Öte yandan yemin etmek, genellikle yalan söylemeyi gelenek edinmiş kimselerin başvurdukları bir yol değil midir? Bilimsel çalışmalar (örneğin, psikoloji ilmi) bunun böyle olduğunu ortaya çıkarmış değil midir? Elbette ki öyledir, çünkü yemin ederek konuşan kimseler, söyledikleri sözlerin yeminsiz olarak inandırıcı olmadığını düşünürler. Bu nedenle söylediklerini yeminlerle güçlendirmek isterler. Yemin ederek karşılarındakine güvence sağlamayı düşünürler. Oysa, Tanrı için böyle bir şeyin söz konusu olmaması gerekir. Çünkü, eğer Tanrı, bu evrenin, doğanın ve her şeyin yaratıcısı ise, insanların evrene ve doğaya bakarak kendisine inanacaklarını bilir ve bu nedenle yemin etme gereğini hissetmez!

Bu böyle olduğuna göre, Tanrı’nın yeminlerle konuşabileceğini düşünmek güçtür. Ancak, Muhammed, Arapların çok yalan söyleyen ve çok yemin eden bir toplum olduğunu bildiği için, Araplara hitap eden bir Tanrı’yı, her daim yemin ederek konuşur şekilde tanımlama gereksinimini duymuş olmalıdır. Bu durumda Kur’an’ı, Kur’an’da. yazılı olduğu gibi, “Tanrı elçisinin sözüdür” şeklinde kabul eğilimine yer vermek gerekmez mi?

Fakat, gerçek şu ki, Kur’an eğitiminin oluşturduğu ortamda insanlar, inandırıcı olabilmek için mutlaka ve her konuşma sırasında yemin etme ihtiyacını duyarlar. Hemen her söylediklerini, hiç değilse “Vallahi” (Allah hakkı için) diyerek kanıtlamaya çalışırlar.

3) Cennetlerin “Memeleri Yeni Sertleşmiş” ya da “Turunç Memeli” ve “Güzel İri Gözlü” Kızlarla (“Hurilerle”) Dolu Olduğunu, Bu Kızların Tanrı’nın Hediyesi Olarak Müslüman Erkeklere Verileceğini Bildiren Ayetlerin, Tanrı Sözleri Olup Olamayacağı Hakkında!

Kur’an’da yazılanlara göre Tanrı, kendi “yüceliğini” kabul ettirebilmek, kullarını
kendisine ve elçisine (Muhammed’e) baş eğdirtebilmek için, bir yandan “korkutma”,

diğer yandan da “mükafat” usullerini seçmiştir; örneğin, bir yandan dehşet verici “cehennem” azabından söz eder, diğer yandan da mutluluklarla dolu “cennet” müjdeleri verir. Cehennemi ne kadar azap ve işkence yeri olarak göstermiş ise, cenneti
de o kadar bolluk, zevk ve şevk yeri olarak düzenlemiştir. Fakat, bu düzenlediği cenneti, çöl Arabının hayal edip mutluluk duyabileceği güzelliklerde göstermiştir. Daha başka
bir deyimle, kızgın güneş altındaki uçsuz bucaksız kum çöllerinde, aç ve susuz yaşayan Arap bedevisinin bütün gereksinimlerini (özellikle Araptaki şehvet bolluğunu, içki ve yiyecek düşkünlüğünü) hesap ederek, cennetleri her bakımdan bolluk ve bahtiyarlık yeri olarak düzenlemiştir. Nitekim Kur’an’da yazılanlara göre, cennetlerde “cevherlerle işlenmiş tahtlar, koltuklar”, “altın ve gümüş bilezikler”, “yeşil ipekli giysiler”, “yakıcı güneşi ve dondurucu soğuğu olmayan iklimler”, “sabah gölgesi gibi uzanıp giden tatlı gölgelikler”, “kuş etinden yiyecekler”, “baş ağrıtmayan ve sarhoş yapmayan şarapla doldurulmuş testiler, ibrikler”, “latif yaylalar”, “içenlere tat veren şarap ırmakları”, “süzme bal ırmakları”, “bahçeler ve üzüm bağlan”, “tükenmeyen ve yasaklanmayan sayısız meyveler”, “meyveleri salkım salkım dizili muz ağaçları”, “kiraz ağaçlan “, “çağlayarak akan sular ve su ırmakları”, “tadı bozulmadık süt ırmakları” vd... ve daha neler var! (Bkz. Vakıa Suresi, ayet 15-40; Nebe’ Suresi, ayet 31-36; Saffat Suresi, ayet
41-57; Sad Suresi, ayet 49-54; Zümer Suresi, ayet 73-74; Rahman Suresi, ayet 46-78; Muhammed Suresi, ayet 15; Tür Suresi, ayet 19-24; İnsan Suresi, ayet 5, 17-22; Kehf Suresi, ayet 30-31, 107; Hac Suresi, ayet 23; Fatır Suresi, ayet 33-35; Rad Suresi, ayet
23-24; Hadid Suresi, ayet 12-15, 21vd...).

Fakat, türlü bu güzellikler ve nimetler yanında, bunlardan çok daha önemli olarak bu cennetlerde “güzel iri gözlü ve sedeflerinde saklı inci gibi bakireler”, “huriler”, “memeleri yeni sertleşmiş, (turunç memeli) kızlar” vardır. Nebe1 Suresi’ndeki şu satırları okuyalım:

“...Şüphe yok ki çekinenlere bir kurtuluş ve kutluluk, murada eriş yeri var; bahçeler, üzümler ve memeleri yeni sertleşmiş yaşıt kızlar. Ve dopdolu kadeh. Ne boş bir söz duyarlar orda, ne birbirlerini yalanlama...” (Nebe’ Suresi, ayet 31 -34).43

Yorumcuların açıklamalarına göre, bu ayetlerde kızlarla ilgili olarak, esas itibariyle “ka’ıb” ve “tirb” sözcüklerinin çoğulu kullanılmıştır. “Ka’ıb” sözcüğünün çoğulu “memeleri kübik, yani yeni ağırşak-lanıntş, turunç memeli denilen taze kızlar”dır. “Tirb” sözcüğü ise, hep bir yaşta olan cennet kızlarını ifade etmekte olup, bu kızların genellikle hep on altı yaşında (cennetteki erkeklerin ise otuz üç yaşında) bulunduklarım
anlatmaktadır.44 Öte yandan Vakıa Suresi’nde yazılanlara göre, Tanrı, bu cennet kızlarım “saklı inciler gibi, iri gözlü, cilveli, işvekar huriler” şeklinde ve “apayrı biçimde yaratıp, eşlerine düşkün ve yaşıt bakireler” kıldığını bildirmiştir (Vakıa Suresi, ayet 21, 35-36). Yine bunun gibi Tür Suresi’nde Tanrı’nın, erkek kullarına hitaben şöyle dediği yazılıdır:

“...Yiyin için, afiyetler olsun çalıştığınız için. Dayanarak, sıra sıra dizilmiş ala koltuklara, eş etmişizdir de kendilerine güzel iri gözlü hurileri...” (Tür Suresi, ayet
18).45

Fakat, Tanrı’nın nimetleri bununla da bitmiş değil; çünkü, yine Kur’an’dan öğrendiğimize göre, Tanrı, cennette, tahttan koltuklara yaslanmış olarak iştahlarının çektiği meyve ve etlerden dilediklerince yerken kadeh çekiştiren erkek kullarına, bir de ayrıca hizmet etmek üzere “oğlanlar” (“gılmanlar”, “vildanlar”) verecektir. Nitekim biraz önce değindiğimiz Vakıa Suresi’nde, “Murassa tahtlar üstünde, karşı

43 A. Gölpınarlı’nın Kur’an çevirisinden.

44 Elmalılı H. Yazır, uc, c.7 s.5544-5545; ayrıca bkz. Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedini. c.4, s.75.

45 Elmalılı H. Yazır’ın çevirisinden. Şu şekilde çevirmek de mümkündür: “...’Yiyin için! Doyun kolaylıkla. Yaptıklarınızın karşılığı olarak. Dizi dizi tahtlara yaslanarak’ denecek onlara. Biz onlun, iri (güzel gözlü hurilerle) eş edeceğiz...”



karşıya kurulmuş” olan cennet erkeklerine “ölümsüz oğlanların” (Muhalled evlatların) hizmet sunacağı bildirilmiştir. Yine bunun gibi Tür Suresi’nde bu oğlanların “sedeflerinde saklı inci” gibi oldukları belirtilmekte. Gerçekten Tür Suresi’nde Tanrı’nın şöyle konuştuğu yazılıdır:

“...Biz onları, iri (güzel) gözlü hurilerle eşlendireceğiz. (Cennette) onlara, iştahlarının çektiği meyve ve etlerden dilediklerince vereceğiz alabildiğine. Ve onlar orada kadeh tokuşturacaklar. İçinde boş ve günah olmayan biçimiyle... Ve ‘gılman’ (oğlanlar)
onlara hizmet sunacak. Sedeflerinde saklı inci gibidirler (oğlanlar)...” (Tür Suresi, ayet
19-20, 22-24).46

Bu yukarıdaki ayetlerle ilgili olarak Muhammed’in söylemesine göre Tanrı, sevgili erkek kullarını cennete alırken, onları “tüysüz, emred (yani sakalı ve bıyığı çıkmamış), gözleri sürmeli, otuz, otuz üç yaşında olarak” sokacaktır.47

Bütün bunlardan anlaşılan şu ki, Tanrı, dünya yaşamı sırasında kendisine ve Muhammed’e baş eğmiş erkek kullarını ebedi mutluluğa kavuşturmak için onlara cennette “bahçeler”, “üzüm bağlan”, “içki dolu kadehler”, “kuş etleri” vd... yanında, bir de ayrıca “memeleri yeni sertleşmiş” ya da “turunç memeli” denilen ve yaşları on altı olan güzel kızlar, ayrıca “gılmanlar” (oğlan hizmetkarlar) vereceğine dair yeminler etmiştir.

Şimdi bütün bunları gözden geçirdikten sonra, muhtemelen kendi kendinize şunu soracaksınızdır: “Hiç Yüce bir Tanrı, insanoğlunun ağzından bile çıkması beklenmeyen bir dille konuşur mu? Hiç kalkıp da, ‘Eğer bana baş eğerseniz, ben de size memeleri yeni sertleşmiş, ceylan gözlü güzel bakire kızlar ve sedeflerinde saklı inciler gibi oğlanlar (gılmanlar) veririm’ şeklinde laf eder mi?” Yine muhtemeldir ki, kendi kendinize sorduğunuz bu soruyu, “Hayır! Yüce olduğu kabul edilen bir Tanrı’nın ağzından çıkmış olamaz bu sözler” şeklinde yanıtlayacaksınızdır.



46 Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedin, c.4. s.75-76; Elmalılı H. Yazır, age c 6 s 4555 47 Tirmizi’nin
Mu’az’dan rivayet ettiği hadis için bkz. Elmalılı H. Yazır, uKe, c.6, s.4709.



Öte yandan bir de şu var: Kur’an’ın biraz önce değindiğimiz Vakıa Suresi’nde, Tanrı’nın “ceylan gözlü güzel bakire” kızları yeniden “inşa” ettiği (yarattığı) bildirilmekte. Ayetlere göre Tanrı aynen şöyle demekte:

“Biz ceylan gözlüleri, defterleri sağdan verilenler için yeniden yaratmışızdır (yeniden
‘inşa etmişizdir’); onları bakire, eşlerine düşkün ve yaşıtları kılmışızdır...” (Vakıa
Suresi, ayet 34-37).

Bu ne demektir? Yani neden Tanrı ceylan gözlüleri yeniden “inşa” etmiş, yeniden yaratmıştır? Yorumcuların bildirmesine göre burada geçen “(Biz onları) yeniden yaratmışızdır” deyimi “(Biz onlara) inşa şeklinde yeni bir neşet vermişizdir” anlamına geliyor. Bu “inşa” olunan kadınlar “dünyada kocamış, buruşmuş” kadınlardır.48

Anlaşılan o ki, Tanrı, kocamış ve buruşmuş kadınların cennete girmelerini istememiştir. Zira yine yorumcuların anlatmalarına göre, güya bir gün bir kocakarı Muhammed’in yanına gelip şöyle der: “Ya Resulallah! Allah’a dua et de beni cennete koysun.” Muhammed kendisine şöyle yanıt verir: “Cennete hiç kocakarı girmez.” Bu yanıtı
alınca kadıncağız ağlamaya başlar ve dönüp gider. Az sonra Muhammed şöyle der: “Haber verin ona (ki) kocakarı olarak (cennete) giremez, çünkü Allah Teala şöyle buyurdu: ‘inşa edip de onları hep bakir kızlar kılmışızdır’...’” Daha başka bir deyimle şunu anlatmak ister ki, Tanrı, dünya yaşamı sırasında buruşmuş, kocakarı olarak ölen kadınları cennete alırken “ceylan gözlü güzel huri” şekline sokup (“inşa edip”), “defteri
sağdan verilmiş” (“Eshabi yemin”e) olan erkek kullarına hediye etmiştir.50

Şimdi şöyle bir düşünelim: hiç yüce olduğu söylenen Tanrı böyle bir şey yapar mı? Yani dünya yaşamı sırasında “imanlı” kadınları “buruşmuş kocakarı” haline getirip azap ve üzüntü içerisinde tuttuktan sonra canların alır ve sırf cennetteki erkek kullarını hoşnut etmek istercesine, ceylan gözlü bakire kızlar olarak yeniden yaratır

48 İbn-i Cerir ve Tirmizi’nin ve diğerlerinin Enes’ten rivayetleri için bkz. Elmalık H. Yazır, age, c.6, s.4708.
49 Tirmizi’nin Şemail’den rivayeti için bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.6, s.4708-4709.
50 Tirmizi’nin Mu’az’dan rivayeti için bkz. Elmalılı H. Yazır, age. c.6, s.4709.

mı? Cennet erkeklerini mükafatlandıracağım diye, bu kadınları onlara hediye eder, onların keyfinde ve emrinde tutar mı? Bu adaletsizlik ve eşitsizlik sayılmaz mı? Cenneti “iman sahibi erkekler” için olduğu gibi “iman sahibi kadınlar” için de mutluluk yeri yapsa, daha adil bir iş yapmış olmaz mı? Ya da cennet erkeklerine “ceylan gözlü, memeleri yeni sertleşmiş kızlar” sağlarken, cennetteki kadınlara da, mutluluklar sağlasa, örneğin “Ey kadınlar! İşte yakışıklı delikanlılar; biz onları sizin için inşa ettik; dilediğiniz gibi onlarla yaşayın” dese, .daha iyi olmaz mı?

Bu soruları sorarken akla bir de şu gelmekte: Hiç “yüce”, “adil” ve her şeye kadir bir Tanrı, insanları kendisine baş eğdirtebilmek için, mükafat usulüne gerek duyar mı? Hani sanki “rüşvet” verirmiş gibi iş görür mü? Ve hele bu işi, kadınları erkeklerin keyfine feda edercesine yapar mı? Örneğin, erkek kullarını kendisine taptırtabilmek için, “Ey erkekler! Eğer iman sahibi olur, bana (ve Muhammed’e) baş eğerseniz, buyruklarımı yerine getirirseniz, ben de size güzel kadınlar bulurum; hatta dünya yaşamını buruşmuş kocakarı olarak bitiren kadınları yeniden yaratıp (inşa edip) ceylan gözlü ve memeleri yeni sertleşmiş kızlar olarak sizlere mükafat olarak veririm!” şeklinde konuşur mu? Ve eğer böyle yaparken, yani “mükafat” yoluyla erkek kullarını kazanmak isterken, insan şahsiyetinin haysiyetini incitmiş olmaz mı? Çünkü, bilindiği gibi “mükafat” usulü, aklen ve fikren oluşmamış kimselere, daha doğrusu çocuklara bir şeyler yaptırtmak amacıyla uygulanır. Oysa çocukluk yaşını aşmış, yani rüşte erişmiş kimselere, mükafat usulleri değil, akılcı usuller uygulamak gerekir. Örneğin, ağlayıp sızlayan, yaygara koparan küçük bir çocuğa “Uslu durursan sana oyuncak alırını” der ve uslu durduğu takdirde “Aferin sana” diyerek onu hediyelerle
mükafatlandırırsanız, belki isabetli bir şey yapmış sayılabilirsiniz;51 fakat çocuk büyüyüp erginliğe ulaştıktan sonra, onu, “iyi” şeyler için mükafatlandırmaya devam edecek
olursanız,’-onu çocuk yerine koymuş ve dolayısıyla onun haysiyetiyle oynamış olursunuz. Bu nedenle, “Yüce” olduğu söylenen bir Tanrı’nın, insan haysiyetini çiğner şekilde konuşabileceğini, insanları



51 “Belki” diyoruz, çünkü çocukları da “mükafat” yoluyla yetiştirmenin sakıncalı olduğu söylenebilir.

“mükafat” (bir bakıma “rüşvet”) yoluyla kendisine (ya da Muhammed’e) baş eğdirtmek isteyebileceğini düşünmek yersizdir; daha doğrusu böyle bir düşünce, Tanrı fikrindeki yüceliği yok etmeye yeterlidir. Bunun böyle olduğunu, az sayıda da olsa, İslam ülkelerinde
anlamaya başlayanlar vardır.-“2 Beklenir ki, bir gün gelip bu anlayışa yönelik insanların sayısı çoğalacak ve bu insanlar yukarıdaki (ya da benzeri) ayetler için, “Bunlar Tanrı sözleri inidir, yoksa insan sözleri mi?” şeklindeki sorulan kolaylıkla cevaplandıracaklardır; yeter ki, kendilerine akılcı eğitim ve akılcı yoldan düşünme olanağı sağlansın.

4) “Rahman” ve “Rahim” Olduğu Söylenen “Yüce” Bir Tanrı’nın, “İnsan Derisini Kavuran Yakıcı Bir Ateş”, “Kaynar Su ve İrinle” Dolu Cehennem Korkutmalarına Başvurarak Din Verme Yolunu Seçip Seçmeyeceği Konusunda!

20. yüzyılın en büyük düşünürleri arasında yer alan Bertrand Rus-sell, “cehennem” fikrinin “gaddar ruhlu” insanlar tarafından uydurulduğunu, çünkü insani duygulara sahip hiçbir varlığın, kişileri cehennem ateşinde yakılır görmekten zevk almayacağını söyler. Anlatmak istediği şey, muhtemelen cehennem düşüncesinin Tanrı anlayışıyla bağdaşmayacağıdır.53

Böyle bir görüşü İslamcılar nasıl karşılarlar, bilemiyoruz; fakat, şunu söylemek mümkündür ki, Kur’an’da, Tanrı’yı “rahman” ve “rahim” olarak tanımlayan ayetler yanında, bu aynı Tanrı’nın cehennemi “kaynar su ve kanlı irin”le dolu, yakıtı “insanlar” ve “taşlar” olan dehşet verici yer olmak üzere hazırladığını belirleyen ayetler vardır ki, birbirleriyle bağdaşır gibi değildir.

Gerçekten de Kur’an’ın birçok ayetinde “Allah”, kendi kendisini çeşitli güzel nitelikler yanında bir de “rahman” ve “rahim” olarak tanıtır. Örneğin, Has r Suresi’nde şöyle yazılıdır:



52 İslam ülkeleriyle ilgili araştırmalarda bulunan Hintli yazar V.S. Naipaul’un Beyond Belief: Islamic Excursions Amonmg tlıe Converted P’eoples at”’ kitabına bakınız. Random House, New York, 1998, s.182.
53 Bertrand Russell. Ma Concepıion dit Mimde (Ingilizceden Fransızcaya çeviri Ga-limard, Paris, 1962, s.74).


“...O öyle Allah ki, ondan başka Tanrı yok... o rahmandır, rahimdir. ..” (Haşr Suresi, ayet 22-24).

Bilindiği gibi “rahman” deyimi genel olarak “herkese çok acıyan” anlamına gelir; “rahim” sözcüğü ise, özellikle “ahirete inanırlara acıyan” demektir. Başka bir deyimle “rahim” niteliği, iman sahibi olanlarla olmayanları (daha doğrusu Müslümanlarla Müslüman olmayanları), yani “iyi” ile “kötü”yü ayırt etmek ve Tanrı’nın özellikle bunlara acıyan ve bunları koruyan olduğunu ortaya
koymaktadır.54

Öte yandan bu aynı Tanrı, herkesi doğru yola eriştirebilecek güçte olmakla beraber böyle yapmadığını, çünkü cehennemi insanlarla (ve cinlerle) dolduracağına dair kendi kendine yemin ettiğini söyler (Secde Suresi, ayet 13) ve cehennem tanımlarına
geçer. Tanrı’nın tanımladığı cehennemle ilgili ayetleri okurken dehşete düşmemek ve hele “rahman” ve “rahim” bir Tanrı’nın ağzından bu tanımların nasıl çıkabildiğine akıl erdirmek kolay değildir. Bir kere cehennemin yedi kapısı vardır ve her bir kapı birer gruba ayrılmıştır (Hicr Suresi, ayet 44). Yorumculara göre bu gruplar, başta günahkar müminler olmak üzere, Yahudiler, Hıristiyanlar ve diğer günahkarlardan oluşur. Cehennem işlerine bakmak üzere Tanrı 19 meleği muhafız olarak seçmiştir

(Müddessir Suresi, ayet 30-31). Ayrıca muhafız olarak “Malik” ve “Deccal” de bulunmaktadır.55 Bu cehennem, Tanrı’nın tutuşturulmuş ateşiyle doludur ki, yüreklere çökecektir (Hümeze Suresi, ayet 4-9); bu ateşin yakıtı insanlar ve taşlardır ve bunun böyle olduğunu Tanrı şöyle bildirmektedir:

“Öyleyse korkun! O ateşten ki, onun yakıtı insanlarla taşlardır, inanmazlara hazırlanmıştır o ateş...” (Bakara Suresi, ayet 24; Tahrim Suresi, ayet 6; Al-i İmran Suresi, ayet 10).

Muhammed’in söylemesine göre, cehennem ateşi öylesine alevli bir ateştir ki (lezza), miktarca ve sayıca dünya ateşleri üzerine “altmış

54 Elmalılı Hamdi Yazır, age, c.6, s.4869 vd...; ayrıca bkz. Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi, Kaynak Yayınları, c.2, s. 129.

55 Buhari’nin İbn Abbas’tan rivayeti için bkz. Diyanet Yayınlan’ndan Sahih-i.... Hadis No. 1350, c.9, s.50.


dokuz derece fazla kılınmıştır”;56 ve bu ateş cehennemliklerin baş derilerini sıyırıp atacaktır (Mearic Suresi, ayet 15-18). Tanrı, bu cehenneme attığı kişileri, ateşten bir dağ olan “Saud”a tırmandırcaktır ki (Müddessir Suresi, ayet 17), Ahmed b. Hanbel gibi yorumcuların söylemelerine göre, cehennemlik kişi, yetmiş yılda bu ateşten dağa çıkabilecek ve yetmiş yılda da inebilecektir. Öte yandan Tanrı, cehenneme attığı kişilere şöyle diyecektir:

“...Yalan saya geldiğiniz azaba doğru gidin! Üç kola ayrılmış (ama) ne gölgelendiren ne de alevden koruyan bir gölgeye gidin. O, saray gibi kocaman kıvılcım saçar. Her bir kıvılcım sanki birer sarı deve gibidir. Yalanlamış olanların o gün vay haline...” (Mürselat Suresi, ayet 29-34).

Öte yandan cehennemdeki yiyecek ve içecekler de, “zakkum ağacı”, “kanlı irin” ve “kaynar su” cinsi dehşet verici nitelikte şeylerdir. Zira, Kur’an’da Tanrı’nın şöyle konuştuğu yazılıdır:

“Sonra siz ey sapıklar... Kesinlikle zakkum ağacından yiyeceksiniz. Onunla dolduracaksınız kamınızı. Üzerine de kaynar su içeceksiniz “ (Vakıa Suresi, ayet 51 -
54).

Tanrı, “zakkum ağacı”nın tanımını şöyle yapmakta:

“Yoksa zakkum ağacı mı?.. Cehennemin ta dibinden çıkan bir ağaçtır o. Tomurcuklan da birer şeytan başı gibidir. Kuşkusuz cehennemlikler ondan yerler. Karınlarını onunla doldururlar...” (Saffat Suresi, ayet 62-66).

Yine Tanrı’nın bildirmesine göre, cehennemliklerin içecekleri şeyler “kaynar su” (hamim), irin “ğessak” ve kanlı irin (ğislin) cinsi şeylerdir:

“Cehennemlikler orada ne bir serinlik tadabilecekler ne de içilecek bir şey... Yalnızca kaynar su ve irin içecekler...” (Nebe’ Suresi, ayet 25).

56 Buhari’nin Ebu Hüreyre’den rivayeti için bkz. Sahih-i..., Diyanet Yayınları, Hadis No. 1350, c.9, s.50.



Bütün bunlardan başka, Tanrı, bir de işkence tertiplemiştir cehennemliklere! Örneğin, kaynar su, hem içilmek hem de kişinin başından dökülmesi içindir. Tanrı şöyle diyor:

“(Allah zebanilere emreder) Tutun onu! Cehennemin ortasına sürükleyin! Sonra başına azap olarak kaynar su- dökün (ve deyin ki), ‘Tat bakalım. Hani sen kendince üstündün, şerefliydin, işte bu, şüphelenip durduğunuz şeydir” (Duhan Suresi, ayet
47-50; ayrıca bkz. Sad Suresi, ayet 55-58; Hakka Suresi, ayet 35-37).57

Yine Muhammed’in söylemesine göre, Tanrı, cehenneme atılacak olan kişilerin bağırsaklarının karınlarından dışarı akacağını ve sonra o kişilerin bu kendi bağırsaklarının etrafında değirmen merkebinin değirmende döndüğü gibi döneceklerini bildirmiştir.58
Ve işte Muhammed’in söylemesine göre, “rahman” ve “rahim” olan Tanrı’nın hazırladığı cehennem böylesine korkunç, böylesine dehşet verici bir yerdir. Ve bu cehenneme Tanrı, “iman” sahibi olmayanları ve doğru yola sapmayanları atacaktır.

Şimdi kendi kendinize soracaksınızdır: “Pek güzel, ama her şeye kadir olan ve bütün insanları doğru yola sokma olanağına sahip olduğunu açıklayan ve bu arada kendi kendisini ‘rahman’ ve ‘rahim’ olarak tanımlayan bir Tanrı, nasıl olur da cehennem düşüncesine yönelebilir? Nasıl olur da böylesine azap verici şeylerden söz edebilir?” diye soracaksınızdır. Ve muhtemelen, “Hayır! Böyle bir şey olamaz!” diyerek “Kur’an ayetleri Tanrı sözleri midir, yoksa elçinin sözleri midir?” şeklindeki tartışmayı sürdüreceksinizdir. Ancak, unutmayınız ki, Kur’an’a
göre Tanrı, insanların tümünü “iman sahibi” yapabilecekken yapmayıp, kiminin gönlünü açıp “Müslüman”, kiminin gönlünü kapatıp “kafir” yaptığını ya da dilediğini doğru yola sokup dilediğini saptırdığını bildirmiş (örneğin, Enam Suresi, ayet 125) ve bu davranışının nedenini de, “Ben cehennemi cinlerle ve insanlarla dolduracağıma dair kendi kendime söz verdim” şeklindeki bir gerekçeye bağlamıştır. Bunu öngören hükümleri gözden geçirecek olursanız, bu kez tekrar kendi kendinize sormuş olduğunuz soruya dönmüş olacaksınızdır.

57 Bu konudaki diğer ayetler için bkz. Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi, Kaynak Yayınlan, c.4, s.56-
57.
58 Buhari’nin Üsame’den rivayeti için bkz. Sahih-i..., Diyanet Yayınları, Hadis No. 1351,c.9,s.51.


4) Tanrı’nın, Bütün İnsanları Müslüman Yapmak Varken Yapmadığını, Çünkü Cehennemi İnsanlarla Dolduracağına Dair Kendi Kendine Söz Verdiğini, Cehennemin Dolup Dolmadığım Anlamak İçin “Döldün mu?” Diye Sorduğunu, Buna Karşılık Cehennemin, “(Hayır!) Daha Var mı?” Diye Cevap Verdiğini Bildiren Ayetlerin Tanrı Sözleri Sayılıp Sayılamayacağı Hakkında!

Kur’an ‘da, Secde Suresi’nde Tanrı’nın şöyle konuştuğu yazılıdır:

“Biz dileseydik, herkesi doğru yola eriştirirdik. Ne var ki, ‘An-dolsun ki, cehennemi, cinlerle ve insanlarla dolduracağım’ diye kesin bir söz çıkmıştır benden” (Secde Suresi, ayet 13).

Bu ayeti okurken bir de Enam Suresi’nin şu ayetine göz atalım:

“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini Islama açar; kimi de saptırmak isterse... kalbini iyice daraltır... “ (Enam Suresi, ayet 125.)

Dikkat edileceği gibi bu ayetlere göre Tanrı, eğer dilemiş olsa bütün insanları
Müslüman yapabilecekken yapmıyor; bir kısmını “Müslüman” yapıp bir kısmını “kafir” kıldığını bildiriyor. Sebep olarak da cehennemi insanlarla dolduracağına dair kendi kendine kesin bir söz verdiğini söylüyor. Daha başka bir deyimle insanların tümünü doğru yola sokabilecekken böyle yapmadığını, çünkü böyle yapmış olsa, bu takdirde cehennemi insanlarla dolduracağına dair kendi kendine verdiği sözü yerine getirememiş olacağını “apaçık” bir şekilde açıklıyor! Olacak şey midir bu? Hiç “Yüce” bir Tanrı,
hiç yoktan insanları cehenneme atmak gibi bir davranışa yönelmekten zevk alıyormuş

gibi konuşabilir mi?

Yukarıdakine benzer olmak üzere, Kur’an’ın Hûd Suresi’nin 118. ve 119. ayetlerinde
Tanrı’nın şöyle konuştuğu yazılıdır:

“Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek millet yapardı. (Fakat) onlar ihtilafa düşecekler. Ancak, Tanrı’nın merhamet ettikleri müstesnadır. Zaten Rabbin onları bunun için yarattı. Rabbinin, ‘Andolsun ki cehennemi tümüyle insanlar ve cinlerle dolduracağım’ sözü yerini buldu” (Hûd Suresi, ayet 118-119).



Görülüyor ki, bu ayetler anlaşılmazlıklarla, uyuşmazlıklarla ve birbiriyle çelişir satırlarla, fakat bütün bunlardan başka bir de Tanrı’nın “yüceliği” fikriyle bağdaşmazlıklarla dolu. Bir kere Tanrı burada, bütün insanları doğru yola sokabilecekken sokmadığını, çünkü ceTıenemi insanlarla dolduracağına dair kendi kendine yeminler ettiğini bildirmekte! Bildirirken de “insanlar ihtilafa düşecekler. Ancak, Tanrı’nın merhamet ettikleri müstesnadır. Zaten Rabbin onları bunun için yarattı” diye eklemekte. Daha başka bir deyimle, Tanrı, bütün insanları İslamda “ittifak” ettirmek imkanına sahip olduğu halde böyle yapmadığını, kimini “Müs- lüman” kimini de “kafir” kıldığını, böylece onlar arasında anlaşmazlık ve çatışma (ihtilaf) çıkmasına vesile olduğunu bildirmekte: “Zaten Rabbin onları bunun için yarattım” derken, demek istediği bu! İlerideki sayfalarda tekrar değineceğimiz gibi, her ne kadar ayette geçen “bunun için” deyiminin -ki “li-zalike” karşılığı oluyor- “Zaten Rabbin onları ihtilafa düşmeleri için yarattı” anlamında olabileceği gibi, “Zaten Rabbin onları rahmetine nail
kılmak için yarattı” anlamına gelebileceği söylenirse de,59 fark etmez; çünkü, her ikisi de Tanrı’nın keyfiliğini dile getirmekte; her ikisi de Tanrı’nın, bir kısım insanları Müslüman kılıp cennete almak için, bir kısmını da cehenneme atmak üzere “kafir” olarak yarattığını, çünkü cehennemi insanlarla doldurmak üzere yaptığı “yemini” yerine getirmeye çalıştığını anlatmaktadır. Fakat, iş bununla de bitmiş değildir. Çünkü, yine Kur’an’dan anladığımıza
göre, Tanrı, cehennemi insanlarla doldurmak konusunda verdiği yemini öylesine bir kesinlikle yerine getirmek hevesindedir ki, cehennemin dolup dolmadığını öğrenmek için ikide bir cehenneme “döldün mu?” diye sorar. [Pek güzel, ama evrendeki her gizli şeyi bildiğini söyleyen ve örneğin kendini, “O, görüleni de görülmeyeni de bilen...” (Haşr Suresi, ayet 22-
24)60 diye öğreten bir Tanrı, cehennemin dolup dolmadığını bilmez mi? İlle de cehenneme sorması mı gerekir?]

59 Kur’an’ın. Diyanet Vakfı çevirisinde Hûd Suresi’nin 118. ve 119. ayetleriyle ilgili açıklamaya bakınız; ayrıca bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.4, s.2836 vd.
60 Tanrı’nın görülen ve görülemeyen her şeyi bildiği konusunda pek çok ayet var Kur’an’da. Örneğin bkz. Rad Suresi, ayet 8-10; Enam Suresi, ayet 73; Tevbe Suresi, ayet 94, 105; Secde Suresi, ayet 6; Zümer Suresi, ayet 46; Teğabün Suresi, ayet 18 vd...



Ve cehennem öylesine açgözlü, öylesine doymak bilmez bir yerdir ki, “Hayır doymadım! Daha var mı?” şeklinde Tanrı’ya cevap verir. Kaf Suresi’nin 30. ayetini okuyalım:

“O gün ki cehenneme, ‘Döldün mu?’diyeceğiz. O, ‘Daha çok var mı?’diyecek...” (Kaf Suresi, ayet 30).

Cehennemin büyüklüğü nedir ve ne kadar insan alır, bilemiyoruz. Fakat, söylemeye gerek yoktur ki, Tanrı’nın “Döldün mu?” sorusuna cehennem, “Henüz dalmadım, daha var mı?” dediği süre boyunca, Tanrı, cehennemi doldurmak amacıyla, kendi kendine verdiği sözü yerine getirmek üzere insanları kafir kılmaya devam edecektir. Bununla beraber Muhammed’in söylemesine göre, Tanrı, “ayağını ko-yuncaya kadar” cehennem bu şekilde konuşacaktır ki, işte o vakit “...Yetişir, yetişir!” diyerek dolmuş olduğunu anlatmış olacaktır.

Yine Muhammed’in söylemesine göre, Tanrı, cehenneme, “(Ey cehennem!) sen sırf benim azabımsın, ben seninle kullarımdan dilediğime azap ederim...” demiştir;61 muhtemelen bu sözleriyle cehenneme iltifatta bulunmak istemiştir!

Siz hiç Tanrı’nın, “Ben cehennemi insanlarla dolduracağıma dair kendi kendime söz verdim” deyip, cehennemi insanlarla doldurmaya çalışacağını ve bununla yetinmeyip, cehenneme hitaben, “Ey cehennem, döldün mu?” diye soracağını, cehennemin de bu soruya, “Hayır dalmadım, daha var mı?” diyeceğini, cehennemi doldurmak amacıyla Tanrı’nın insanları “kafir” kılmakta devam edeceğini kabul edebilir misiniz? Öte yandan Tanrı’nın, hem bir yandan insanları “kafir” yaptığını hem de “kafirdirler” diye cehennemde yakacağını, suçsuz insanları suçluymuş gibi cezalandıracağını, yani adaletsizlik ve haksızlık yapacağını düşünebilir misiniz? Söylemeye gerek yoktur ki, eğer bütün bu ayetleri eleştirel akıl süzgecinden geçiriyorsanız, bu sorulara “Hayır!” şeklinde yanıt vereceksinizdir. Yok eğer “imanı”, aklın önüne geçirecek olursanız, bu takdirde vereceğiniz cevap kuşkusuz ki “Evet!” olacaktır. Bu takdirde insanı akılcı düşünce yolundan uzaklaştırmış olacaksınızdır. Nitekim “büyük din bilgini” ola-

61 Buhari ve Müslim’in Enes’ten ve ayrıca Ebu Hüreyre’den rivayetleri için bkz. Elmalılı H. . Yazır, age, c.6, s.4518-4519.



rak tanımlanan kişileri “evet”ler’de birleştiren şey, imanın akla üstün olduğuna inanmışlıklarıdır. Örneğin, Elmalılı Haindi Yazır gibi ünlü bir din adamı, Tanrı’nın cehennemle konuşmasıyla ilgili ayet konusunda şöyle der:

“Bu sual ve cevap (Tanrı’nın cehennemi doldurmak üzere kendi kendine vermiş olduğu) va’dinin tatbikim ve cehennemin dehşetini ve hızını tasvirdir... Yani cehennem o genişliğiyle beraber ... f eve feve (bölük bölük) atılan cin ve insten (insanlardan) doldurulacak, fakat hızı kesilmeyecek, mücrimlere (olan kızgınlığının) şiddetinden daha ziyadeye ihtiras gösterecektir. Çokları bu sual ve cevabı bu gibi bir tasvire hami etmişlerdir. Bazdan da hakikat demişlerdir ki... hakikat mümkünken ahiret işleri dünyaya kıyas edilmemelidir der... “62

Şeriat eğitiminin nasıl bir düşünce tarzına yer verebileceğini anlamak için bu tür örneklere göz atmak yeterlidir.

Görülüyor ki, Kur’an’da Tanrı’nın, insanlardan bir kısmını doğru yola sokup, bir kısmını “kafir” yaptığı, “kafir” yaptıklarını cehenneme attığı, çünkü cehennemi insanlar ve cinlerle dolduracağına dair kendi kendine söz verdiği, dolup dolmadığını anlamak için cehenneme “Döldün mu?” diye sorduğu, onun,bu sorusuna karşı cehennemin “Daha var mı?” diye yanıt verdiği, bunun üzerine dilediği sayıda insanı “kafir” kılıp cehennem ateşine attığı yazılı! Şimdi tekrar soralım: bu tür sözlerin, “yücelerin yücesi” olduğu öne sürülen bir Tanrı’nın ağzından çıktığını düşünmek olası mıdır? Böyle bir düşünce, Tanrı fikrine ters düşmez mi? Tanrı fikrini zedelemeye yetmez mi?

5) Kur’an’daki Ayetlerin “Tanrı Sözleri mi?”, Yoksa “Elçinin Sözleri mi?” (insan
Yapısı mı ?) Olduğu Konusundaki Tanışmayla İlgili Diğer Bazı Örnekler

Kur’an’ın “Tanrı yapısı mı?”, yoksa “insan yapısı mı?” olduğu konusundaki tartışma vesilesiyle verilebilecek örnekler sayısızdır, Bunlardan birkaçını yukarıda özetledik. Birkaç örnek daha vermekte yarar var:

62 Elmalılı H. Yazır. age, c.6. s.4518. 106


Neyzen Tevfik, kadınların İslam şeriatındaki aşağılık durumu konusunda yazdığı şiirlerinden

birinde şöyle der:

“Esir olunca kadınlık nikaha bağlanmış, Müzeyyenata da bakmış, tel örgüdür sanmış. Değil mi ya? ipek, altın saadetin temeli? Kadınlığın bu kelepçe içinde kalmış eli.
Muhakkar (hor, hakir tutulmuş) olduğunu dinleyen eyliyor ta‘lim,
Şu ayet’e bakınız: ‘Inne keydekûnne azim’...
Şu altı bin senedir izdivacı tanzime.
Muvaffak olmıyan (başarılı olmayan) ezhan (zihniyet) değer mi ta’zime (saygıya değer mi?)” 63

Neyzen Tevfik bu satırları, şeriatın kadını “aklen ve dinen dün (aşağılık)” yaratık sayan, nikah yoluyla erkeğin kölesi yapan, dayak atılmaya layık bulan, eşek ve köpek vd... gibi namazın bozulmasına vesile yaratan, tanıklıkta (şahadette) erkeğin yarı değerinde tutan, miras paylaşımında erkeğe nazaran yarı hisseye sahip kılan, hilekarlık, düzenbazlık alanında
rakipsiz sayan, daha buna benzer nice aşağılamalarla hor ve hakir durumlarda tutan yönlerini eleştirmek amacıyla yazmıştır. Yazarken de, yukarıda görüldüğü gibi “Şu ayete bakınız: ‘Inne keydekûnne azim’...” demiştir. “Şu qyete bakınız” derken, anlatmak istediği şey kuşkusuz ki şudur: “Hiç böyle bir ayet olabilir mi?” ya da “Hiç Tanrı böyle bir şey söylemiş olabilir mi?” Çünkü, işaret ettiği ayet, Kur’an’daki Yusuf Suresi’nin “İnne keydekûnne azim” sözlerini kapsayan 28. ayetidir. Burada geçen “keydekûnne” sözcüğü “keyd” kökünden gelme olup, “hile yapmak”, “düzen, tuzak kurmak”, “dolap çevirmek”, “birisine oyun oynamak” gibi son derece kötü anlamlara gelir. Bu şekliyle ayet, kadınların karakterce hilekar ve düzeni büyük yaratıklar olduklarını anlatmak üzere şöyledir:

63 Bu satırlar. Neyzen Tevfık’in. 1921 yılında yazdığı “Ferda’yı Vahdet” adlı şiirinden alınmadır. Bkz. Neyzen
Tevfik ve Azûb-t Mukaddes’i. Tunca Yayınları, İstanbul, 1983. s.264.


“...Ey kadınlar hileleriniz, (düzenleriniz) pek büyüktür sizin...” (Yusuf Suresi, ayet 28).64

Ve genel olarak kadınları aşağılatıcı bu sözler, Kur’an’daki Yusuf masalıyla ilgili olarak kısaca şöyledir:

Kur’an’ın Yusuf Suresi’nde Tanrı, “(Ey Muhammed!) Biz, sana bu Kur’an’ı vahyetmekle geçmiş milletlerin haberlerini ... anlatıyoruz...” (Yusuf Suresi, ayet 3) diyerek Yusuf masalını anlatır. Masala göre Yusuf, Tanrı tarafından “peygamber” olarak seçilmiş olan Yakub’un oğullarından biridir.65 Babası tarafından çok sevildiği için, kardeşlerinin kıskançlığını üstüne çeker. Bu yüzden kardeşleri onu öldürmek isterler ve bir gün götürüp bir kuyuya atarlar. Tanrı
Yusuf a peygamberlik vahyedip yardımda bulunacağını söyler. Nitekim oradan geçen bir
ticaret kervanının adamları, kuyudan su çekerken, Yusuf’u bulup çıkarırlar ve Mısır’a götürüp köle olarak satarlar. Yusuf’u satın alan kişi kralın vezirlerinden varlıklı bir kimsedir (Yusuf Suresi, ayet 3-20). Vezir’in çocuğu olmadığı için Yusuf’u kendi çocuğu gibi yetiştirmek ister ve karısına, “Bu çocuğu evlat edinip yetiştirelim” der (Yusuf Suresi, ayet 21). Yusuf, ergenlik çağına erişince, Tanrı onu yetenekli ve ilim sahibi, bir delikanlı haline getirir (Yusuf Suresi, ayet 22). Yusuf, çok yakışıklı bir genç olduğu için, vezirin karısının hoşuna gitmeye başlar. O kadar ki, kadıncağız, Yusuf’a aşık olur ve onunla yatmak ister. Kocasının evde olmadığı bir gün kapıları iyice kapar ve Yusuf’a, “Haydi gel” der. Fakat, Yusuf, “(Hasa)... kocan benim velinimetindir...” diyerek kadının teklifini geri çevirir (Yusuf Suresi, ayet 23). Aslında Yusuf un da ona meyli vardır, ama Tanrı onu günah işlemekten alıkoyar. Nitekim Kur’an’da Tanrı’nın şöyle dediği yazılıdır:

64 Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Kur’an çevirisinde şöyledir: “...siz. kadınların düzeni büyüktür...”-. Diyanet

Vakfı çevirisinde şöyledir: “...(Ey kadınlar) sizin tuzağınız gerçeklen büyüktür...”’. Ömer Rıza Doğrul’un çevirisinde ise şöyledir: “...(Ey kadın/ar) sizin lüleleriniz ne büyüktür...”
65 Tevrat’la anlatılanlara göre Yusuf, Yahudilerin atası sayılan İbrahim’in oğlu Ishak’ın oğlu olup daha sonra adı Tanrı tarafından İsrail’e çevrilecek ve İsrailoğullarının atası olacaktır.
108

“Andolsun ki, kadın (Yusuf’a) meyletti. Eğer Rabbinin işaret ve ikazını görmeseydi (Yusuf) da kadına meyletmişti. İste böylece biz, kötülük ve fuhşu ondan (Yusuf tan) uzaklaştırmak için (delilimizi) gönderdik...” (Yusuf Suresi, ayet 24).

Şimdi dikkat ediniz: ayete göre Yusuf’un kadına eğilimi vardır, fakat Tanrı onun yardımcısı olmuştur; eğer Tanrı, Yusuf’u kötülükten uzak tutmamış olsa, Yusuf kadınla yatmaya hazırdır. Bu durumda kendi kendimize, “Neden acaba Tanrı Yusuf’u günah işlemekten ko- rumuştur da, bu aynı hayırhahlığı kadına göstermemiştir? Yoksa acaba Tanrı keyfiliğe mi kapılmıştır? Ya da kadınlara karşı düşmanlık beslediği için mi böyle yapmıştır?” şeklinde bir soru soracak olursa, cevabını birazdan vereceğiz. Fakat, şimdilik masalımıza devam edelim. Yusuf’un direnişi Ve odadan çıkmak istemesi üzerine kadın kapıya doğru gelip onun gömleğini arkadan yırtar. Fakat, tam o sırada kadının kocası çıkagelir. Kadın, yalan uydurup kocasına Yusuf’un kendisinin ırzına geçmek istediğini söyler ve “Senin ailene kötülük etmek isteyenin cezası, zindana atılmaktan veya elem verici bir işkenceden başka ne olabilir?” der (Yusuf Suresi, ayet 25). Ancak, Vezir durumu anlar ve karısını yalancılıkla, hilekarlıkla suçlayıp, “...Ey kadınlar hileleriniz (düzenleriniz) pek büyüktür sizin... “ (Yusuf Suresi, ayet
28) şeklinde konuşur. Bununla beraber insaflı davranıp Yusuf’a, “Ey Yusuf! Sen buna aldırma” der; kadına da dönerek, “sen de günahının bağışlanmasını dile, çünkü suçlusun” der (Yusuf Suresi, ayet 28-29). Ancak, olay çevrede duyulmuştur; şehirde birtakım kadınlar, “Vezirin karısı kölesinin olmak istiyormuş; sevgisi bağrını basmış; doğrusu onun besbelli sapıtmış olduğunu görüyoruz” (Yusuf Suresi, ayet 30) diyerek dedikoduya başlarlar. Bunu duyunca Vezir’in karısı büyük bir yemek ziyafeti verir ve dedikodu yapan bu kadınları davet eder; her birine dayanacak yastıklar hazırlar ve ellerine birer bıçak verir. Kadınlar meyveleri bıçakla soyarken Vezir’in karısı Yusuf’a emreder: “Çık karşılarına kadınların!” Kadınlar Yusuf’u görünce şaşkına dönüp ellerinde bıçakla parmaklarını keserler ve “Haşa Rabbimiz! Bu bir insan değil, ancak yüce bir melektir” diye bağrışırlar (Yusuf Suresi, ayet 31). Onların bu bağrışmaları üzerine Vezir’in karısı, “işte sözünü edip beni yerdiğiniz bücür. Andolsun ki onun olmak istedim, fakat o iffetinden dolayı çekindi. Emrimi yine yapmazsa, andolsun ki hapse tıkılacak ve kahre uğranacaktır” der (Yusuf Suresi, ayet 32). Bunu duyan Yusuf korkuya kapılıp Tanrı’dan yardım ister; daha doğrusu Tanrı’nın kendisini kadınların hilelerinden uzak kılmasını diler; şöyle der:

“Rabbim! Bana zindan, bu (kadınların) benden istediklerinden daha iyidir! Eğer onların hilelerini benden çevirmezsen, onlara meyleder (onlara gönül verir) ve cahillerden olurum” (Yusuf Suresi, ayet 33).

Dikkat edileceği gibi, Yusuf, kadınların isteklerine karşı kendi başına direnebilecek bir irade gücünden yoksun olduğunu söylemekte; eğer Tanrı’nın yardımı olmamış olsa, hiç tereddüt etmeden kadınlara gönül verecektir! Ve işte Yusuf'un bu isteği üzerine Tanrı onun duasını kabul eder ve kadınların tuzağından onu uzak tutar (Yusuf Suresi, ayet 34). Ancak, Yusuf’a iftirada bulunan kadının ailesi, her ne kadar Yusufun suçsuz olduğunu bilmelerine rağmen, halkın dedikodusunu kesmek amacıyla, Yusuf’u zindana attırırlar (Yusuf Suresi, ayet 35). Her ne hikmetse Tanrı, halkın dedikodusunu önlemek varken önlemeyip, Yusufun zindana atılmasına göz yumar! Fakat, anlaşılan o ki, Tanrı, sırf Yusufun yararına olsun diye buna göz yummuştur. Çünkü, Kur’an’da anlatılanlara göre Yusuf, zindandaki arkadaşlarına anlattığı rüyalar sayesinde ün salacak ve adının kral tarafından duyulması üzerine ülkenin en önemli mevkilerine getirilecektir (Yusuf Suresi, ayet 36-56). Yusuf masalının geri kalan kısmını

burada anlatmaya gerek yok.66 Çünkü, konumuz, kadınları “hilekar”lıkla damgalayan yukarıdaki ayetin “Tanrı yapısı mı?”yoksa “insan yapısı mı?” olduğu konusuyla ilgilidir. Bu konuda bir sonuca varabilmek için, Kur’an’ın, “Tanrı dilediğini doğru yola sokar, dilediğini de saptırır” şeklindeki hükümlerini (örneğin, Enam Suresi, ayet 125) göz önünde tutmamız gerekir. Zira, yukarıda kısaca özetlediğimiz Yusuf masalında Tanrı, ortada hiçbir neden yokken Vezir’in karısını saptırmış, buna



66 Yusuf masalı için bkz. İlhan Arsel. Şeriat’tan Kıssalar, Kaynak Yayınları, birinci hasım, Temmuz 1996.



karşılık Yusuf’u doğru yola sokmuş, günah işlemekten alıkoymuştur! Eğer Yusuf’u korumamış olsa, Yusuf kadınla yatmaya hazırdır. Şu durumda Tanrı, Yusufun lehine ve kadının aleyhine olacak şekilde keyfi bir davranışta bulunmuş değil midir? Ve bu soru bizi, “Hiç Tanrı keyfiliğe sapar mı? Ya da keyfiliğe sapıp adaletsiz, davranışta bulunur mu?” şeklindeki diğer sorulara sürükler. Bu sorulara, “Evet, Tanrı keyfiliğe dayalı olarak iş görür” şeklinde bir yanıt verecek olursak, Tanrı’nın “yüceliği” fikrini zedelemiş olmaz mıyız? Öte yandan bu sorulara, “Hayır! Tanrı keyfi davranmaz, çünkü keyfilik adaletsizliğe yol açar, oysa adaletsizlik Tanrı’nın ‘Yüce’ olan niteliğiyle bağdaşmaz” şeklinde karşılık verecek olursak, bu kez Yusufla ilgili yukarıdaki sözlerin Tanrı’dan gelmeyip, insan yapısı şeyler olduğunu kabul etmemiz gerekmez mi?

Bütün bunlar bir yana, bir de şu var: Yukarıda özetlediğimiz Yusuf masalında Vezir’in karısı, güzelliğine aşık olduğu Yusuf’a, “Gel benimle yat!” şeklinde bir teklifte bulunuyor.
Teklifinin Yusuf tarafından geri çevrilmesi üzerine, birtakım hilelere başvurarak onun zindana atılmasına neden oluyor. Ve onun bu davranışı nedeniyle Tanrı, kadınların hilelerinin büyük olduğunu ilan ediyor ve “Inne keydekünne azim” diye ayet indiriyor! Pek güzel, ama olayımızda Vezir’in karısının hilekar davranışı, bütün kadınların “hilekar” karakterde sayılmalarını gerektirir mi? Kuşkusuz ki, kadınlar arasında “hilekar” olanları vardır; fakat er- kekler arasında da, hatta çok daha fazla sayıda olmak üzere hilekar olanları var. Eğer bir kadının ya da bazı kadınların “hilekar” olmaları yüzünden bütün kadınları “hilekar” olarak damgalamak gerekiyorsa, aynı şeyi erkekler için de yapmak gerekmez mi? Oysa Kur’an’ın hiçbir yerinde, “Ey erkekler! Hileleriniz, düzenleriniz büyüktür sizlerin” şeklinde bir ayet görmüyoruz. Eğer kadının kötülüğünün ve hilekarlığının Havva ile başladığı, çünkü
Havva’nın Adem’i günah işlemeye sürüklediği öne sürülecek olursa, böyle bir iddia, tarihi bakımdan temelsiz olmak bir yana, asıl Tanrı fikrini zedelemek bakımından sakıncalıdır

Yukarıda belirttiğimiz konularla ilgili olarak şunu da eklemekte yarar vardır ki, Kur’an’ın Yusuf Suresi’nde anlatılan yukarıdaki masal, Tevrat’taki Yusuf efsanesinden Kur’an’a. aktarılmıştır (Tevrat, Tekvin, Bap 39-40). Fakat, aktarılırken önemli bir değişiklik yapılmıştır ki, o da

kadınları “fitne” ve “hilekarlık” kaynağı olarak göstermek amacıyla Kur’an’a eklenen hükümlerdir. Zira, Tevrat’ta anlatılan masalda Yusuf, “Benimle vat!” diyen kadının iftirası üzerine zindana attırılır; fakat bu hikayeyle ilgili olarak, orada kadınların “hileleri ve düzenlen büyük” yaratıklar olduklarına dair bir şey yoktur.67 Olmaması doğaldır; çünkü, “yüce” olarak kabul edilen bir Tanrı’nın, kendi yarattığı kadınları “aşağılık” birer yaratık şeklinde gösterebileceğini düşünmek olası değildir; daha doğrusu Tanrı fikrini zedelemek olur.

Yine bunun gibi Kur’an’da Tanrı’nın, kendi yarattığı insanlara karşı azamet savurduğu, övünmekten hoşlandığı ya da insanları “kul” (köle) olarak, sırf kendisine taptırtmak, yerlere kapandırtmak, minnettar kılmak, övgüler yağdırtmak ve kendisini onlara “efendi” kılmak için yarattığı yazılıdır. Hiç “yüce” olduğu söylenen bir Tanrı böyle şeyler yapar mı? Siz Tanrı’nın,

hiç kendi yaptığı şeylerle övünebileceğine ve örneğin, “Göklerde ve yerde olanlar onundur, hepsi ona boyun eğmiştir” (Rûm Suresi, ayet 26) ya da kendi kendisi için “onun benzen yoktur...” (Şûra Suresi, ayet 11) ya da “...Göklerde ve yerde ne varsa hepsi onundur...” (Bakara Suresi, ayet 255) ya da “Allah, göklerin ve yerin nurudur. Onun nuru, içinde ışık bulunan bir kandil yuvasına benzer...” (Nur Suresi, ayet 35) ya da daha nice buna benzer şeyler diyebileceğine yer verebilir misiniz? Elbette ki veremezsiniz; çünkü, “yüce” olduğuna inandığınız Tanrı’nın övünme ihtiyacında olmadığını ve böyle bir dil kullanmayacağını bilirsiniz.

Siz hiç Tanrı’nın insanlara nimetler verdiğini ve verdikten sonra bununla övündüğünü, iyiliklerini insanların başlarına kaktığını kabul edebilir inisiniz? Elbette ki etmezsiniz. Oysa, Kur’an’da, örneğin, Rahman Suresi’nde, Tanrı’nın insanlara (ve cinlere) verdiği nimetlerin yalanlanamayacağına dair, “(Ey cin ve insan toplulukları) siz Tanrı’nın hangi nimetini yalanlayabilirsiniz?” dediği yazılıdır. Bu sözler, Rahman Suresi’nde otuz bir kez aynen bu şekilde tekrarlanmaktadır.

Siz hiç “Yüce” olduğu söylenen bir Tanrı’nın, insanları “kul” -ki “abd” sözcüğünden gelme olarak “köle” demektir- olarak yaratıp, sırf



67 Adem ile Havva hikayesi için bkz?.İlhan Arsel, ayın eser.



kendisine ibadet ettirmek için yerlere kapandırmaktan hoşlanabileceğini düşünebilir misiniz? Oysa Kur’an’da, Tanrı’nın insanları köle edinip kendisine ibadet ettirmek için yarattığına dair nice ayet var ki, bunlardan biri Zariyat Suresi’nin şu ayetidir: “Ben, cinleri ve insanları bana kulluk (ibadet) etsinler diye yarattım yalnızca...” (Zariyat Suresi, ayet 56-58). Ah-zab Suresi’nde Tanrı, kendisine boyun eğip ibadet edenlere mükafat vaat ediyor: “.. .boyun eğip ibadet eden erkekler ve boyun eğip ibadet eden kadınlar... Tanrı bunlara bağışlama ve büyük karşılık (ecr) hazırlamıştır” (Ahzab Suresi, ayet 35). Tevbe Suresi’nde şu ayet vardır:

“...Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler... rükû edenler, secde edenler... (Ey
Muhammed!) Bu inanırlara müjde ver...” (Tevbe Suresi, ayet 112).

Mü’min Suresi’nde Tanrı, kendisine kulluk etmeyen, ibadet etmeyen insanları cehenneme atacağını bildirmektedir:

“Rabbiniz, ‘Bana kulluk edin ki, size karşılığını vereyim. Bana kulluk (ibadet) etmeyi büyüklüklerine yediremeyenler, alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir’ buyurmuştur” (Mü’min Suresi, ayet 60).

Şeriatçılar, bu tür hükümleri haklı ve geçerli göstermek amacıyla, Tanrı’nın, insanları putlara ya da başkaca şeylere tapmaktan vazgeçirtmek için böyle konuştuğunu söylerler. Oysa her kime olursa olsun “tapmak” denen şey, insan varlığının haysiyet duygusunu ve özgürlüğünü körletir. “Yüce” bir Tanrı, kendi yarattığı insanın yerlere kapanarak kendisine tapmasını değil, başı dimdik, haysiyet ve özgürlüğüne sahip olarak iş görmesini ister. Böyle bir insanı değer verilmeye layık bulur.

Siz hiç Tanrı’nın, biraz yukarıda değindiğimiz gibi, cehennemi insanlarla dolduracağına dair kendi kendine yeminler ettiğini ve yeminini tutmak için insanlardan bir kısmını cehennem için yarattığını kabul edebilir misiniz? Muhtemelen etmezsiniz, çünkü bu tür konuşmaların Tanrı’nın yüceliği fikriyle bağdaşmayacağını bilirsiniz. Şimdi geliniz Kur’an’daki şu ayetleri tekrar okuyalım: Secde ve Hûd surelerinde Tanrı’nın, cehennemi insanlarla dolduracağına dair yeminler ettiği görülür:

“Andolsun ,ki, cehennemi, tümüyle cinler ve insanlarla dolduracağım” (Hûd Suresi, ayet
119; Secde Suresi, ayet 13).

Hiç “Yüce” bir Tanrı, insanları cehennem ateşine atıp kavurmaktan hoşlanır mı? Üstelik de insanlardan bir kısmını cehenneme atmak için yarattığını söyleyerek:

“Andolsun ki, cin ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. ..” (Araf Suresi, ayet
179).

Anlaşılan o ki, Tanrı, cehennemi insanlarla dolduracağına dair kendi kendine yeminler ettiği için, sırf bu yemini yerine getirmek amacıyla insanlardan bir kısmını günahkar olarak ya da günah işlesinler diye yaratmıştır! Hiç “Yüce” olduğu kabul edilen Tanrı böyle bir şey yapar mı? Bu şekilde konuşmuş olabilir mi?

Öte yandan Kur’an’a göre Tanrı’nın, sırf kendisine ibadet etsinler, yalvar yakar olsunlar diye “kul” olarak yarattığı insanlardan başka, bir de bu kullarına “kulluk” edecek insanlar yarattığı anlaşılmaktadır; bunlar, kendi sahiplerine, yani efendilerine “köle” olarak iş görürler. Daha başka bir deyimle Kur’an, kölelik denen kuruluşu Tanrısal bir kuruluş olarak tanımlamıştır. Örneğin, Nahl Suresi’nde Tanrı’nın, insanları “köle” ve “efendi” -ki o da bir bakıma “kul”- olmak üzere yarattığı, başkasının malı olan ve hiçbir şeye gücü yetmeyen “köle”lerle kendilerine “güzel nimetler” verdiği “efendi”lerin birbirlerine eşit sayılamayacağını
açıkladığı ve bununla övündüğü yazılıdır:

“Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köleyle, kendisine verdiğimiz güzel nimetlerden gizlice ve açıkça sarf eden kimseyi örnek gösterir. Hiç bunlar eşit olur mu? s Övülmeye layık olan Allah’tır...” (Nahl Suresi, ayet 75).

Yorumcuların bildirmesine göre, burada, iki sınıf insan arasında kıyaslama yapılmıştır ki, bunlar “hürler” ile “köleler”dir. Köleler “hürriyetlerine” sahip olmayıp başkalarının malı olan “aciz” kişilerdir. “Hürler” sınıfı ise, Tanrı’nın kendilerine güzel bir rızık nasip ettiği sınıftır.68 Bu nedenle bu iki sınıf eşit sayılamazlar. Daha başka

68 Nahl Suresi’nin 75. ayetinin yorumu için bkz. Elmalılı H. Yazır. age, c.4, s.3111. 114


bir deyimle, Tanrı, köleliğin “doğal” bir kuruluş olduğunu bildirmekte, bundan dolayı kendi kendini övgüye layık görmektedir! Her ne kadar şeriatçılar, kölelik gibi insan haysiyetiyle bağdaşmaz kötü bir kuruluşun Kur’an’da yer almasından doğma bir eziklikle yukarıdaki ayete farklı bir anlam vermeye çalışırlarsa da (örneğin, bu ayetin putataparlarla Müslümanları kastettiğini söylerlerse de), çabaları boşadır; çünkü Muhammed, gerek Kur’an yoluyla,
gerekse kendi günlük yaşamlarıyla köleliği “meşru” bir kuruluş halinde tutmuştur. Hem de öylesine ki, kendisi, yaşamı boyunca düzinelerle köleler edinmiş (söylendiğine göre yüz kadar kölesi vardı), köleleri kendi hizmetinde kullanmış ya da ona buna hediye etmiştir. Kölelerin
en sadık ve en iyi bir şekilde efendilerine hizmet görmeleri, efendilerini asla terk etmemeleri için her şeyi öngörmüştür; o kadar ki, ölümünden önce söylediği Veda Hutbesi’nde,
“...efendisinden başkasına intisaba kalkan köle, Allah’ın, meleklerinin ve bütün insanların lanetine uğrasın. Cenab-ı Hak bu gibi insanların ne tevbesini ne de adalet ve şahadetini kabul eder... “ demiştir.69

Konuyu diğer yayımlarımızda incelediğimiz için fazla durmayacağız. Burada değinmemizin nedeni, Tanrı’nın insanları “hürler” ve “köleler” şeklinde yarattığını söyleyip, “Hiç bunlar eşit olur mu?” diyerek kendi kendine övünmesinin “Yücelik” fikriyle bağdaşıp bağdaşmayacağını tartışmak ve bu tür hükümlerin ‘Tanrı yapısı” olup olamayacağını araştırmaktır.,

Kur’an’da Tanrı’nın, insanları sırf kendisine taptırmak amacıyla yarattığına, her vesileyle

onları kendi önünde yerlere kapanırcasına dualar ettirerek kendisine taptırdığına, bu şekilde davranmayan kişilere hiçbir önem ve değer tanımadığına dair hükümler var. Örneğin, Furkan Suresi’nde Tanrı, insanları sırf kendisine ibadet etsinler, kendisine yalvarıp yakarsınlar diye yarattığını ve onları ibadetlerine göre değerlendirdiğini şöyle/bildirmekte:

“(Ey Muhammed!) de ki, ‘Duanız olmasa Tanrım size ne diye değer versin?.-..” (Furkan
Suresi, ayet 77).



69 İslamda kölelik konusunda bkz. İlhan Arsel, Şeriat ve Kölelik, Kaynak Yayınları, birinci basım. Ağustos 1997;
ayrıca bkz. Şeriat Devleti’nden Laik Cumhuriyet’e, Kaynak Yayınları, dördüncü basını. Eylül 1997.



Buradaki “dua” deyimi “ibadetiniz” (duauküm) karşılığı olmak üzere kullanılmış olup Tanrı’ya baş eğmek, sığınmak, yalvarıp yakarmak gibi anlamlara gelmekte. Daha başka bir deyimle Tanrı insanları, sadece kendisine dua etsinler diye yaratmıştır. Dua etmeyen insanın Tanrı indinde yeri yoktur! İbnü’l Arabi gibi din bilginleri, kişiyi Tanrı’ya kolaylıkla yalvarır durumda kılabilmek için yukarıdaki ayeti şu şekilde okurlar: “(Ey Muhammed!) De ki, ‘Sizin duanız’ yani Tanrı’ya yönelttiğiniz isteğiniz, iradeniz olmasa Tanrı sizi ne yapsın? Duanız
olmasa siz tıpkı haşerat gibi önemsenmeyen, umursanmayan türde bir şey olurdunuz.”’10
İbnü’l Arabi gibi yorumcular, “istek” ve “irade”nin, insanı haşerattan ayıran bir kıstas olduğunu söyleyerek Tanrı’ya baş eğmeyi kolaylaştırmak hevesindedirler. Ancak, “istek” ve “irade”niı\ insan şahsiyetinin haysiyetini rencide eder şekilde kullanılmasının insanı haşerattan ayırmayacağını hesap etmemektedirler. “Yüce” bir Tanrı’nın insanları kendisine minnettar kılmak gibi, yücelikle bağdaşmayan bir davranışa tenezzül etmeyeceğini, bilakis onları özgürlükleriyle baş başa ve başlan dimdik olarak bırakacağını düşünmemektedirler. Düşünmüş olsalar, söz konusu ayetlerin insan yapısı şeyler olduğu sonucuna varmakta güçlük çekmezlerdi.

Öte yandan, yukarıdaki ayete dayalı olarak diğer bazı yorumcular şöyle derler: “...yaratılışımızın hikmeti ibadet ve ubudiyyettir. Onun için ibadet ve ubudiyyetiniz olmasa Allah indinde ne kıymet ne de ehemmiyetiniz olurdu. Duanız olmadığı takdirde tekzip etmişsiniz, Rabbinize inanmamışsınız demektir. O surette de o tekzibin cezası kesbi lüzum eder, yarın boynunuza geçer. “71 Dikkat edileceği gibi burada da “ubudiyyet” insan varlığının öğesi sayılmıştır. Oysa “Yüce” olduğu kabul edilen bir Tanrı için, insan şahsiyetinin haysiyeti, “ubudiyyet”ten (baş eğmekten) daha önemli olması gerekir. Yine bunun gibi Mü’min Suresi’nde Tanrı’nın şöyle konuştuğu yazılıdır:



70 İlhan Arsel, Şeriat ve Kölelik. Kaynak Yayınlan, birinci basım, Ağustos 1997; ayıca bkz. Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi. Kaynak Yayınlan, birinci basım. Haziran 1994, c.4, s.262.
71 Elmalılı H. Yazır, age, c.5, 3616.


...(Ey kullarım) Siz bana dua ediniz (benden isteyiniz) ki, ben de size icabet edeyim (dileğinizi vereyim). Bana ibadetten kibirlenen gafiller zelil ve hakir olarak cehenneme girecekler...” (Mü’min Suresi, ayet 60).

Yani Tanrı ister ki, kişi, ibadet yoluyla her şeyi ondan istesin ve o da her istenen şeyi sağlamakla kişiyi kendisine minnettar kılsın. “Yüce” bir Tanrı’nın insanları minnet altında tutmak isteyeceğini kabul etmek güçtür. Güç olduğu içindir ki, bu tür ayetlerin, insan yapısı şeyler olduğu sonucuna yönelmekte sakınca bulunmaması gerekir.

Şimdi muhtemelen şöyle denecektir: “Neden acaba Kur’an ‘da bu tür hükümler yer almıştır?

Neden Tanrı, kendi yarattığı kullarını kendisine ibadet eder, körü körüne baş eğer (ubudiyyet eder) ve dağıttığı nimetleriyle minnet altında kılar durumda gösterilmiştir?” Bu sorulara yanıt ararken, karşımıza, Tanrı’ya ibadet etmenin, baş eğmenin (ubudiyyet etmenin), yalvar yakar olmanın, aynı zamanda Muhammed’e baş eğmek olduğuna, hatta Tanrı’nın da Muhammed’e “salavat” getirdiğine dair Kur’an ayetleri çıkmaktadır ki, Kur’an’ın “elçinin sözleri” olduğu kanısını pekiştirmeye yeter. Konuya biraz yukarıda değinmiş olmakla beraber, kısaca şu tekrarda bulunmakta yarar vardır. Fetih Suresi’nde, “Ey Muhammed! Şüphesiz sana bas eğerek ellerini verenler, Allah’a baş eğip el vermiş sayılırlar” (Fetih-Suresi, ayet 10) diye yazılıdır. Bu tür ayetlere dayalı olarak Muhammed şöyle konuşmuştur: “Bana bir kez salat ve selam edene, Allah bu yüzden on kez salat ve selam eder.” Ve yine Kur’an’da, Tanrı’ya ve Muhammed’e “ubudiyyet” edenlerin (baş eğenlerin) cennetlere gireceği yazılıdır:

“Allah ve peygamberine kim itaat ederse, Allah onu bu cennetlere kor” (Nisa Suresi, ayet 13-
14).

Fakat, bütün bunlardan başka, bir de Kur’an’da, Tanrı’nın da Muhammed’e “salat” ve “salavat” getirdiği yazılıdır. Örneğin, Ahzab Suresi’nde Tanrı’nın şöyle konuştuğu bildiriliyor:

“Şüphe yok ki Allah ve melekleri, salavat getirirler (Muhammed’e); ey inananlar siz de ona salavat getirin; tam teslim olarak da selam verin” (Ahzab Suresi, ayet 56).

Ayetin bir başka çevirisi şöyledir:

“...Allah ve melekleri, o yüce nebi Muhammed’e salat ederler. Ey müminler siz de ona salat ediniz, ve hulus ile selam veriniz.”

Görülüyor ki, burada Tanrı, melekleriyle birlikte Muhammed’e “salat ve salavat” getirdiğini bildirmekte ve kullarına da aynı şeyi yapıp tam olarak ona teslim olmalarını emretmekte! Daha başka bir deyimle, her vesileyle kendisini “yüce” ve “salat” edilmesi gereken bir “yaratan” şeklinde tanımlayan Tanrı, şimdi burada bizzat kendisi Muhammed’e “salat” eder bir duruma girmiş gibidir. Tekrar edelim ki, “salat” ya da “salavat” sözcükleri, hem “övmek”, “kutlamak” (tazim ve tebrik) anlamındadır hem de “dua”, “namaz” şeklinde “ibadet” demektir. Yorumcuların açıklamalarına göre “salat” deyimi, duanın en mükemmel şekli olan “namaz”ın karşılığıdır; “salavat” deyimi de “namazlar” ya da “beş vakit namazlarıyla diğer namazların kaffesidir”.12 Ve kişi, “salat” ve “sabır” yoluyla Tanrı’dan nimetler diler. Çünkü, Kur’an’da, “Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin...” (Bakara Suresi, ayet 45) yazılıdır. Bu ayeti, Ahzab Suresi’ndeki, “.. .Allah ve melekleri, o yüce nebi
Muhammed’e salat ederler. Ey müminler, siz de ona salat ediniz ve hulus ile selam veriniz.”
(Ahzab Suresi, ayet 56) ayetiyle yan yana koyacak olursak, hani sanki Tanrı ile Muhammed’in yer değiştirdiği kanısına kapılmış oluruz. Oysa böyle bir kanı, Tanrı fikrini zedeler. Bu nedenle yukarıdaki ayetlerin Kur’an’a alınış şekline göz atmakta yarar vardır. Şu bakımdan ki, Muhammed, Mekke’de güçsüz durumdayken, Medine’ye geçip de çete saldırıları ve savaşlar sayesinde her bakımdan güçlendikçe, kendisine kayıtsız ve şartsız itaat edilmesini, sorgusuz sualsiz baş eğilmesini ister olmuştur; tıpkı tarih boyunca iktidar sahiplerinin, giderek güçlenmekle yaptıkları gibi! Bundan dolayıdır ki, Muhammed, kendisini birtakım imtiyazlarla donatırken (örneğin, başkalarına dört kadın alma hakkı tanırken, ken- disini bu kuralın dışında tutması ya da daha başkaca ayrıcalıklara



72 Bu konular için bkz. Sahih-i.... Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlan, c.2. s.876. 118


başvurması gibi), diğer yandan Tanrı’ya baş eğmenin, kendisine baş eğmek demek olduğuna

dair Kur’an’a hükümler koymuş (örneğin, Nisa Suresi, ayet 13-14), ancak bunu da yetersiz bulup, Tanrı’nın da kendisine “salat” eder olduğunu söylemiş ve yukarıdakine benzer ayetleri (örneğin, Ahzab Suresi, ayet 56) yerleştirmiştir. İstemiştir ki, her nerede ve her ne
vesileyle kendi adı anılacak olursa, kendisine “salavat” getirilsin. Ahzab Suresi’nin, “...Allah ve melekleri, o yüce nebi Muhammed’e salat ederler. Ey müminler siz de ona salat ediniz ve hulus ile selam veriniz” (Ahzab Suresi, ayet 56) şeklindeki ayetinin yorumu vesilesiyle, yorumcular, “Bu ayet gösterir ki, Peygamber’e salavat getirmek farzdır... Sahih olan budur ki (Muhammed’in) adı anıldıkça vacip olur” derler.73 Yine İslam kaynaklarından öğrenmekteyiz
ki, Muhammed, kendi adı anıldığı zaman salavat getirmeyenlere lanet etmiş, örneğin şöyle demiştir: “Burnu sürtülsün o adamın ki, yanında ben anılmışındır da, bana salavat ge- tirmemiştir. “ Bir başka vesileyle de şöyle demiştir: “Allah teala bana iki melek müvekkel kıldı. Ben bir müslimin yanında anıldım da bana salavat getimedimi behemehal o iki Melek ona, ‘Allah sana mağfiret etmesin’ derler. “74

Bütün bunları okurken kendi kendimize, “Hiç evreni ve her şeyi yaratan yüce ve güçlü bir Tanrı, kendi elçisine salat ve salavat getirir mi?” diye sormamız doğaldır. Söylemeye gerek yoktur ki, böyle bir soru Kur’an ayetlerinin “elçinin sözleri” ya da “beşeri nitelikte” şeyler olduğu kanısını destekleyici bir yanıta yer vermeye yeterlidir!

B) Muhammed’in Günlük Siyasetinin ve Kişisel Gereksinimlerinin Kitabı Olarak Kur’an Kur’an’ı incelediğimizde görüyoruz ki, bu kitap doğrudan doğruya Muhammed’in yaşamlarının kendi ağzından çıkmış ya da kendisine yardımcı olanların kaleminden yazılmış şeklidir. Daha başka bir deyimle onun, bir bakıma, yaşam hikayesini anlatan, onun ihtiyaçlarını karşılayan bir kitaptır. Bu kitapta onun yaşantılarının, kavgalarının,


73 Elmalık H. Yazır, age, c.5, s.3923.
74 Aynı yerde.

savaşlarının, düşmanlıklarının, intikam almalarının, ganimet paylaşmalarının, cinsel yaşamlarının, kıskançlıklarının, evliliklerinin ve övünmelerinin hikayesini bulmak mümkündür. Bu hikayeleri, o, Arapça bilen herkese teşhir edici bir dille anlatmıştır. Kur’an’a koyduğu ayetlerin her birini, genellikle kendi günlük siyasetinin gereksinimlerine uygun düşecek tarzda ayarlamıştır. Ayarlarken de, ister istemez kendi duygularının itişine saplanmıştır. Bundan dolayı değil inidir ki, Ayşe, cinsellikle ilgili bir konuda Muhammed’e, “Sen ne zaman güzel bir kadın görmüş olsan, ona sahip olabilmek için, gökten hemen bir ayet iniverir” şeklinde konuşmuştur; konuşurken de,’ kuşkusuz, bu ayetlerin Muhammed tarafından düzenlendiğini ima etmek istemiştir. Her ne kadar bu sözleriyle, sanki
Muhammed’i sadece cinsellik konusundaki kurnazlıklara yönelikmiş gibi tanımlamakla beraber, asıl amacının daha geniş anlamlı olduğu muhakkaktır. Çünkü, Muhammed, sadece cinsel sorunlar bakımından değil, günlük yaşantılarının her yönü itibariyle, örneğin en basit kişisel işlerinde bile Kur’an’a ayetler koymaktan geri kalmamıştır (örneğin, evindeyken ra- hatsız edilmemekten tutunuz da, evlenirken mehir vermemeye varıncaya kadar, kişisel tüm gereksinimleri için ayet koymuştur). Daha başka bir deyimle, Muhammed’in yaşam hikayesinin her yönünü Kur’an’da, bulmak mümkündür. İlerideki bölümlerde, daha doğrusu “Kur’an’ın Muhammed Yararına İçerdiği Hükümlerden Örnekler” başlıklı kısımda, bunun birçok örneği bulunmakla beraber, kısaca fikir edinmek üzere bir iki ilginç örneği burada belirtmek yararlı olacaktır.

Muhammed, kendisini “peygamber” olarak ilan ettikten sonra, birçok kişi tarafından “deli”, “mecnun” diye çağrılır olmuştur. Onlar böyle dedikçe, o da onlara, Tanrı’dan vahiy geldi diyerek, “Muhammed deli değildir” şeklinde ayetler koymuştur (örneğin, Araf Suresi, ayet
184; Tekvir Suresi, ayet 21-22; Mürselat Suresi, ayet 15 vd...). Gerçekten de Mekke’den

Medine’ye göç ettiği tarihe kadar, Müslüman yapabildiği kişilerin sayısı pek az olduğu için (bu sayının seksen ya da yüz olduğu söylenir) henüz güçsüz durumda sayılırdı. Bu nedenle kendisine karşı cephe alanlara karşı pek yapabileceği bir şey yoktu. Sadece Tanrı’dan geldiğini söylediği vahiylerle onlara karşılık verirdi. Örneğin, ilk başlarda bir gün Safa Tepesine çıkıp avazı çıktığı kadar bağırarak Kureyşlilere çağrıda bulunmuş, Allah’ın gazabından sakınmalarını anlatmıştı. Onun bu garip halini görenler, “Bu adam delirmiş, sabaha kadar bağıracak” a\y e. konuşmaya başlayınca, Muhammed, kendisinin “//”olma- dığına dair Kur’an’a. şu ayeti koymuştur:

“Bunlar bir düşünmediler mi ki, kendilerine söz söyleyen zatta (Muhammed’de) cinnetten bir eser yoktur; o ancak ilendeki tehlikeyi açık bir şekilde haber veren bir nezirdir (bir şeyi haber vererek korkutandır, uyarıcıdır)” (Araf Suresi, ayet 184).

Yine bunun gibi kendisini “peygamber” olarak kabul etmeyen ve “mecnundur” diyenlere karşı, Tanrı’dan vahiy geldi diyerek şu ayeti okur:
.

“O orada sayılan, güvenilen (bir elçi)dir. Arkadaşınız (Muhammed) de mealim değildir... “ (Tekvir Suresi, ayet 21-22).

Kendisini ve ahiret! inkar edenleri sindirmek için Tanrı’nın şöyle konuştuğunu söyler:

“O gün (Peygamber’i ve ahiren) yalan sayanların vay haline” (Mürselat Suresi, ayet 15).

Yine aynı şekilde Muhammed, Mekkelilerden bazılarının kendisini “mecnun bir şair” olarak alaya almaları nedeniyle Saffat Suresi’ne şu ayeti koyar:

“Çünkü onlara, ‘Allah’tan başka Tanrı yoktur’ denildiği zaman kibirle direnirlerdi. ‘Mecnun bir şair için biz Tanrılarımızı bırakacak mıyız?’ derlerdi. Hayır, o (Muhammed) gerçeği ge- tirdi... Kuşkusuz siz acı azabı tadacaksınız” (Saffat Suresi, ayet 36-38).

Muhammed’i en fazla rahatsız eden şeylerden biri de, Kureyşlilerin kendisini Kur’an’ı uydurmakla ya da ondan bundan öğrendiği şeyleri Tanrı’dan gelmiş vahiy şeklinde tanıtmalarıydı. Şöyle derlerdi: “Bu Kur’an’ı Muhammed’e bir insan yapıveriyor, o da ondan öğrendiklerini Allah kelamı diye satmak istiyor.” Bunu söylerken düşündükleri şuydu ki, Muhammed, sık sık temas halinde bulunduğu Yahudi ya da Hıristiyan kişilerden, Tevrat ve İncil hakkında öğrendiklerini Tanrı’dan vahiy geldi diyerek Kur’an’a. koymaktadır. Nitekim, Mekke’de, kılıç yaparak hayatlarını kazanan Cebra ile Yesara adlarında iki Rumun, sık sık Tevrat ve İncil’i okur oldukları, Muhammed’in zaman zaman onların yanına gidip okuduklarını dinlediği söylenir. Bundan başka bir de şu rivayet var ki, aslen Hıristiyan bir köle olarak Fars diyarından Mekke’ye getirilen ve Muhammed’in eşi Hatice tarafından satın
alınıp Muhammed’e hediye edilen Selman-ı Farisi -ki Tevrat’ı ve İncil’i çok iyi bilenlerdendi- Müslümanlığı kabul ettiği için Muhammed tarafından azat olunmuştu. Ve işte Muhammed’in ondan öğrendiklerini, Tanrı dan gelmiş vahiyler şeklinde Kur’an’a koyduğu söylenirdi. Bu tür konuşmalara karşı Muhammed, söz konusu kişilerin Arapçaya yabancı olduklarını söyleyerek onlardan herhangi bir şey öğrenmiş olamayacağını anlatmak amacıyla Nahl Suresi’ne şu ayeti koymuştur:

“Andolsun ki, ‘Muhammed’e elbette bir insan öğretiyor’ dediklerini biliyoruz.. Kastettikleri kimsenin dili yabancıdır, Kur’an ise fasih arapçadır” (Nahl Suresi, ayet 103).

Kur’an’ın, kendi uydurması olmayıp Tanrı’nın ağzından çıkmış sözler olduğunu anlatmak için Nisa Suresi’ne şu ayeti koyar:

“...Eğer (Kur’an), Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birçok tutarsızlık bulurlardı” (Nisa Suresi, ayet 82.).

Kur’an’ın Tanrı’dan gelmeyip Muhammed’in sözleri olduğunu söyleyenler, bir de şöyle derlerdi: “Tevrat tüm olarak indirildiğine göre, Kur’an’ın da cümlesi birden indirilseydi ya!” Bu tür konuşmaları kendisi bakımından tehlikeli bulduğu için, Muhammed, Furkan Suresi’ne koyduğu bir ayetle Tanrı’nın şu şekilde konuştuğunu bildirmiştir:

“...(Ey Muhammed!) Biz Kur’an’ı senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık (parça parça indirdik) ve onu tane tane (ayırarak) okuduk” (Furkan Suresi, ayet 32).

Yine bunun gibi kendisine inanmayanlar, Kur’an’ın “sihir” olduğunu söylerler, onunla alay ederlerdi. Onların bu şekilde konuşmalarına karşı Muhammed, Tanrı’ya şikayette bulunurdu:

“...Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı büsbütün terk ettiler” (Furkan Suresi, ayet 30).

Bu şikayetine karşılık Tanrı’nın şöyle dediğini bildirirdi:

“(Resulüm!) İşte biz böylece her peygamber için suçlulardan düşmanlar peyda ettik. Hidayet verici ve yardımcı olarak Rab-bin yeter” (Furkan Suresi, ayet 31).

Yani güya Tanrı, inanmayanları Muhammed’e düşman yapmıştır ve ondan sabretmesini istemektedir. Ona, onları kahretmek için yol gösterecek ve yardım edecektir!7-“* Pek güzel, ama neden Tanrı inanmayanları Muhammed’e düşman yapsın? Ve sonra neden onları kah- retmesi için Muhammed’e yol gösterip yardım etsin? Böyle yapacak yerde onların gönüllerini açıp Müslüman yapsa olmaz mıydı? Bir yandan, “Ben dilediğimin gönlünü açar, onu Müslüman yaparım, dilediğimin gönlünü kapar kafir yaparım” diye konuşurken (örneğin,
Enam Suresi, ayet 125), diğer yandan kişileri kafir yapıp Muhammed’e düşman kılmanın
alemi var mıydı? Yine tekrar edelim: Kur’an’da hiçbir şey, hiçbir sorun ya da soru, akılcı bir gerekçeyle çözüme bağlanmış değildir. Her şey, aklı dışlar şekilde ya da akla ters düşer tarzda çözümlenmek istenmiştir.

Bir başka örnek, Kur’an’ın Maun Suresi’nin ilk üç ayetidir. Bu ayetleri Muhammed, düşmanlık beslediği bazı kimseleri Tanrı ağzıyla azarlamak amacıyla koymuştur. Ayetler şöyledir:

“Ey Muhammed! Dini yalan sayanı gördün mü? Öksüzü kakıştıran, yoksulu doyurmaya yanaşmayan kimse işte odur” (Maun Suresi, ayet 1-3).

Burada geçen “dini yalan sayan” deyimi, Muhammed’e karşı cephe alan kişiye yönelik bir suçlamadır ve “ceza” anlamındadır. Yani Tanrı, Muhammed’e inanmayan kişiye ihtarda bulunmakta, onu din düşmanı olarak tanımlamaktadır. Ayette sözü edilen kişinin Muğire oğlu Velid ya da Ebu Süfyan ya da Vail oğlu As gibi Muhammed’in düşmanlık bes

75 Elmalılı H. Yazır. age, c.5, s.3584.


lediği üç kişiden biri olduğu anlaşılmaktadır.76 Surenin geri kalan kısmı, diğer surelerde sayısız kez tekrarlanan’ basit bir iki konuyu kapsar ki, “namaz” ve “zekat” sorunlarıyla ilgilidir.

Yine aynı şekilde Muhammed, Kureyş eşrafından kendisine boyun esmeyen bazı önemli kişileri suçlu durumda göstermek üzere Beled Su-esi’ne şu ayetleri koyar:

“...İnsanoğlu, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? ‘Yığın yığın mal tüketmişimdir’ diyor. O, kimsenin kendisini görmediğini mi zannediyor? Biz onun için iki göz, bir dil ve iki dudak var etmedik mi? Biz ona eğri ve doğru yolu da göstermedik mi? Ama o zor geçidi aşmaya girişemedi. O zor geçidin ne olduğunu sen bilir misin ?..” (Beled Suresi, ayet
5-12).

Her ne kadar burada “insanoğlu” deyimi geçiyorsa da, bunun, Muhammed’e karşı muhalefet

eden Velid b. Muğire olduğu söylenir. Bazı yorumcular da onunla birlikte Ebül’eşed Üseyd b. Keledetel Cümeh ya da Amr b. Abdived ya da Ebu Cehl b. Hişam vd... gibi kimselerin söz konusu edildiğini belirtirler.77 Rivayete göre bu kişiler, “yığın yığın mal sarfettiklerini” öne sürerek, Müslümanlara karşı azamet satarlarmış, gösteriş için mal telef etmekle gurur duyarlarmış ve bu sarf ettikleri şeyleri Muhammed’e düşmanlık olsun diye yaparlarmış. Ve işte Tanrı, onların bütün bu yaptıklarını görerek yukarıdaki şekilde konuş-muşmuş!

Güçsüz durumdan güçlü duruma geçtikten sonra Muhammed, kendi kişisel gereksinimlerini karşılar nitelikte olmak üzere Kur’an’a. daha da fazla ayetler koyar olmuştur. Daha önce de değindiğimiz gibi, Medine’ye göçten sonra, saldın ve ganimet siyaseti sayesinde taraftarlarının sayısı artmış, her gün biraz daha güçlenmiştir. Güçlendikçe, kendisine baş eğmeyenlere karşı sert ve şiddet dolu bir siyaset izleme başlar. Aynı zamanda Tanrı’nın kendisine birtakım ayrıcalıklar (imtiyazlar) tanıdığını söyleyerek Kur’an’a. ayetler koyar. Bunlar genellikle kendi kişisel tutum ve davranışlarıyla, günlük yaşantılarıyla ilgili şeylerdir. Örneğin, Arap gelenekleri arasında “misafirperver”, görünmek önemli sayıldığı için, ilk



76 Bu ayetlerin yorumu konusunda bkz. Gölpınarlı, age, s.78; ayrıca bkz. Elmalılı H. Vazır, age, c.8, s.6165.
77 Beyzavi gibi kaynakların yanında ayrıca bkz. Elmalılı H. Yazır. age, c.7, s.5834.


başlarda evinin herkese açık olduğunu ilan etmişti. Ve kişileri sık sık evine yemeğe davet ederdi. Fakat, zamanla davetsiz olarak gelmeye başlamalarından ya da evine davet ettiği kişilerin, yemekten sonra sohbete dalıp fazlaca kalmalarından rahatsız olmaya başlar. Bu durum onu, özellikle Zeyneb’le evlendiği’ günün gecesinde bir çözüm bulmaya sürüklemiştir. Söylendiğine göre Zeyneb’le evlendiğinde büyük bir düğün yapar; düğün gecesi herkes yer, içer ve sohbet eder. Ancak, bazı kimseler sohbete dalarak gecenin geç vakitlerine kadar kalırlar. Onlar çekilip gitmedikleri için Muhammed gerdeğe giremez. Bu durum onu
fazlasıyla rahatsız eder. Fakat, bu geleneğe son verecek olursa taraftarlarını gücendirebileceğini düşünüp, bu işi Tanrı’dan geldiğini söylediği vahiy yoluyla yapar ye Kur’an ‘a şu ayeti koyar:

“Ey iman edenler! Siz zamanını gözetmeksizin, bir yemeğe davet edilmedikçe Peygamber’in evlerine girmeyin. Ancak, davet edildiğiniz vakit girin. Yemeği yediğinizde hemen dağdın, sohbete dalmayın. Çünkü, bu hareketiniz Peygamberi üzmekle, fakat o (size bunu söylemekten) utanmaktadır. Ama Allah, hakkı söylemekten çekinmez....” (Ahzab Suresi, ayet
53).78

Evlilikleriyle ilgili olarak Kur’an’da yer alan ayetler de bu doğrultudadır. Bunlardan biri dörtten fazla kadın almak konusundadır. Kur’an’a, Nisa Suresi’ne koyduğu bir ayetle, Müslüman erkeklerin dört kadından fazlasıyla evlenmelerini yasaklamışken (Nisa Suresi, ayet
3), kendisini bu sınırlamayla bağlı kalmamak üzere Ahzab Suresi’ne ayetler koymuştur. Bu ayetlere göre, Tanrı’nın “ganimet olarak” verdiği kadınlar ve elinin altında bulunan cariyeler kendisine helal kılınmış olmaktadır (Ahzab Suresi, ayet 50). Nitekim aynı zamanda evli olduğu karılarının sayısının dokuz ya da on bir olduğu anlaşılmaktadır. Fakat, bir de ayrıca sırf kendisine “mahsus”-olmak üzere bir ayet koymuştur ki, o da mehir vermeden evlenebilme imtiyazıdır. Başkalarına, az da olsa mehir verme zorunluluğunu yüklediği halde,
kendisini, Tanrı’ndan geldiğini söylediği vahiyle, bu zorunluluktan uzak kılmıştır. Güya Tanrı
bu imtiyazı Muhammed’den başka hiç kimselere tanımamış ve şöyle demiştir:



78 Buhari ve Tirmizi gibi kaynaklanıl Enes’ten rivayetleri böyle. İbn Abbas’ın rivayetine göre birtakım kimselere
Muhammed’in evinde yemek yedirilirdi.


“...Bir de kendisiyle evlenmek istediği takdirde, kendisini peygambere hibe eden mümin
kadını, diğer müminlere değil, sırf sana mahsus olmak üzere (helal kıldık)...” (Ahzab Suresi, ayet 50).

Fakat, bunun dışında kendisi için önemli bir imtiyaz daha öngörmüştür ki, o da karılarını dilediği gibi ziyaret etmek, yani sıra gözetmeden dilediğini geriye bırakıp dilediğini öne almak (oysa Müslüman kişiler, sıra esasına göre kanlarıyla cinsi münasebette bulunmak zorundalar) ya da dilediği gibi boşamak ve boşadıklarını tekrar geri alabilmek gibi haklardır (Ahzab Suresi, ayet 51). Söylemeye gerek yoktur ki, boşama tehdidiyle karşı karşıya bulunan bir kadın, kocasına körü körüne baş eğmek zorunluluğunu hisseder. Fakat, hiç değilse, kocası tarafından boş edildiği (ya da kocasını şu veya bu şekilde kaybettiği) takdirde, bir başka erkekle evlenme umudunu besler. Ve işte Muhammed, kendi karılarının böyle bir umuda kapılmalarını önlemek için, boşadığı kadınların başka erkeklerle evleneme-meleri için Kur’an’a şu ayeti koymuştur:

“Ey iman edenler!.. Sizin Allah’ın Resulünü üzmeniz ve kendisinden sonra onun hanımlarını nikahlamanız, asla caiz olamaz. Çünkü, bu, Allah katında büyük (bir günah)tır” (Ahzab Su- resi, ayet 53).

Kendi eşlerinin başkaca hiçbir erkekle -yüz yüze görüşememeleri için önlem almayı da unutmamıştır. Evine davet ettiği kimselere şu zorunluluğu yüklemiştir ki, eğer kadınlarından bir şey sormak isteyecek olurlarsa bunu perde arkasından yapsınlar. Bu amaçla koyduğu ayet şöyledir:

“Ey iman edenler!.. Peygamber hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Bu, hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temiz bir davranıştır...” (Ahzab Suresi, ayet 53).

Öte yandan Muhammed, fazla sayıda kadınla evli olmak yüzünden çevresindekiler tarafından sık sık eleştirilirdi. Eleştirenlere karşı da yine Tanrı’dan geldiğini söylediği ayetlerle karşılık verirdi. Şu örnek bunun ilginç örneklerinden biridir: Medine’ye göçten önce Muhammed, eşi Hatice’nin ölümü üzerine Ayşe ve Şevde adında, biri çok genç bir kız (altı yaşındaki Ayşe) ve diğeri kırk yaşlarında bir dul (Şevde) ile evlenir. Medine’ye göçten sonra eşlerinin ve cariyelerinin sayısını artırır. O kadar ki, aynı zamanda on bir kadınla beraber yaşadığı olur. Bu durum çevrede birtakım dedikodulara yol açar. Kimi kişiler Muhammed’in şehvet gailesine kapıldığını öne sürerler. Bunlar genellikle müşrikler (puta tapan Araplar), Yahudiler ve Hıristiyanlardır. Özellikle Hıristiyanlar, İsa örneğine sarılarak peygamber diye görevlendirilen kimselerin kadınlarla meşgul olmamaları gerektiğini söylerler. Onların bu şekildeki konuşmalarından huzursuz olan Muhammed, Tanrı’nın yeminler ederek şu ayeti gönderdiğini söyler:

“(Ey Muhammed!) Andolsun senden önce de peygamberler gönderdik ve onlara da eşler ve çocuklar verdik...” (Rad Suresi, ayet 38). ,

Bu ayetle şunu anlatmak ister ki, geçmişteki peygamberlerden birçoğu, örneğin, İbrahim, Musa, Davud, Süleyman vd... pek çok sayıda kadın edinmişlerdir, hatta bunlardan bazıları (Davud ve Süleyman gibi) yüzlerce kadınla evlenmişlerdir.

Muhammed’in, Zeyneb b. Cahş’la evlenmesiyle ilgili olarak Kur’an’da yer alan ayetler de, kişisel gereksinimler doğrultusunda şeylerdir. Ahzab Suresi’nin birçok ayeti (örneğin, Ahzab Suresi, ayet 36-40), Hicret’in 5. yılında Muhammed’in, Zeyneb b. Cahş ile evlenmesi olayını kapsar. Bu olayı inceleyenler, Kur’an’daki bu ayetlerin, esas itibariyle Muhammed’in yararına olmak üzere ayarlanmış olduğunu fark etmekte zorluk çekmezler.79 Gerçekten de bu

ayetlere göre olayın özeti şudur: Zeyneb b. Cahş, Muhammed tarafından vaktiyle evlat edinilmiş olan Zeyd’in karışıdır. Fakat, günlerden bir gün Muhammed Zeyneb’e aşık olur. Ancak, etraftan çekindiği için duygularını gizli



79 Bu konuda bkz. ilhan Arsel, Şeriat ve Kadın, Kaynak Yayınlan, yeniden düzenlenmiş ve gözden geçirilmiş on beşinci basım, Ekim 1997; ayrıca bkz. Şeriat’tan Kıssa’lar. Kaynak Yayınlan, birinci basım. Temmuz 1996.


tutmaya çalışır. Çünkü, Arap geleneklerine göre evlat edinen kimse için, evlatlığının karısıyla evlenmek haramdır. Fakat, Tanrı Muhammed’in gönlünde yatan gizli şeyi bilmektedir. Durumu anlayan Zeyd, karısını boşamak ister, ama Muhammed “Eşini yanında tut” der.
Buna rağmen Zeyd eşini boşar ve Muhammed Zeyneb’le evlenir. Güya Zeyneb’i Muhammed’e karı olarak veren bizzat Tanrı’dır. Çünkü, Tanrı, Muhammed’i Zeyneb ile evlendirerek, evlat edinmiş U kimselerin, kendi evlatlıklarının kanlarıyla evlenemeyeceklerine dair olan geleneği ortadan kaldırmak istemiştir. Bunun böyle olduğunu anlatmak için Muhammed’in Kur’an’a koyduğu ayet aynen şöyledir:

“(Ey Muhammed!) Hani Allah’ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye (Zeyd’e), ‘Eşini yanında tut, Allah’tan kork!’ diyordun. Allah’ın açığa çıkaracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmana layık olan Allah’tır. Zeyd o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikahladık ki, evlatlıkları, kanlarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir” (Ahzab Suresi, ayet 37). Söylemeye gerek yok ki, olay, her şeye rağmen
çevrede tepki ; yaratır. Muhammed aleyhinde konuşanlar, onun haram bir iş yapmış olduğunu yayanlar olur. Bunun üzerine Muhammed, suçsuz olduğunu ve çünkü Zeyneb’in Tanrı tarafından kendisine verildiğini anlatmak amacıyla Kur’an’a şu ayeti koyar:
“Allah’ın kendisine (Muhammed’e) helal kıldığı şeyde Pey-gamber’e herhangi bir vebal yoktur. Önce gelip geçenler arasında da Allah’ın adeti böyleydi. Allah’ın emri mutlaka
yerine gelecek, yazılmış bir kaderdir” (Ahzab Suresi, ayet 38). Konuyu diğer birçok kitabımızda işlediğimiz için, burada fazla durmayacağız.80 Sadece şunu belirtmekle yetinelim ki, “Yüce” olduğu


80 Bu konuda bkz. İlhan Arsel. Şeriat ve Kadın, Kaynak Yayınlan, yeniden düzenlenmiş ve gözden geçirilmiş on
beşinci basını. Ekim 1997: ayrıca bkz. Şeriat’tan Kıssa’lar. Kaynak Yayınlan, birinci basım, Temmuz 1996.



kabul edilen bir Tanrı’nın, evlat edinenlerin, kendi evlatlıklarının kanlarıyla evlenebilmelerini
sağlamak amacıyla Muhammed’i Zeyneb’le evlendirip, Zeyd’in yuvasını yıkabileceğini düşünmek güçtür.81
Yine bunun gibi, Tahrim Suresi’nde Tanrı’nın, “Ey Muhammed! Eslerinin rızasını gözeterek, Allah’ın sana helal kıldığı şeyi niçin kendine yasak ediyorsun?..” diye başlayan ve Ayşe ile Hafsa’ya hitaben, “Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz (yerinde olur)...” şeklindeki konuşmasını yansıtan ayetler vardır ki, Muhammed’in kişisel gereksinimlerinin Kur’an ayetleriyle karşılanmış olduğunun ilginç örneklerinden bir diğeridir. Kimi yorumculara göre bu ayetler Muhammed’in, bir gün Mariya adındaki cariyesi ile Hafsa’nın odasında cinsi münasebette bulunurken Hafsa tarafından basılması olayı vesilesiyle inmiştir. Kimi yorumculara göre ise “bal şerbeti” diye bilinen bir olayla ilgilidir. Diğer yayımlarımızda, özellikle Şeriat ve Kadın adlı kitabımızda bu konuya yer verdiğimiz için burada kısa bir özetlemekle yetineceğiz:
En sağlam kaynakların bildirmesine göre bir gün Muhammed, ziyaret etmek üzere Hafsa’nın odasına gider; fakat Hafsa dışarıya çıkmıştır. Tam bu sırada cariyesi Mariya oradan

geçmektedir. Hemen onu Hafsa’nın odasına alarak cinsi münasebette bulunur. Fakat, hiç beklenmedik bir anda Hafsa çıkagelir. Kadıncağız kendi odasında ve kendi yatağında olup bitenleri görünce şaşırır ve üzülür. Bu durum Muhammed’i güç durumda bırakır. Olayın, diğer eşleri (ve hele çok sevdiği Ayşe) tarafından duyulmasını önlemek amacıyla Hafsa’ya tembihte bulunur. Eğer bunu bir sır olarak gizli tutacak olursa Mariya ile bir daha yatmayacağına dair yeminler eder. Fakat, Hafsa, her ne


81 Muhammed’in Zeyneb’le evliliğini savunmak üzere şeriatçılar, birtakım yalanlara başvururlar. Örneğin,
Zeyd ile Zeyneb’in geçinemediklerini, Zeyneb’in bir türlü Zeyd’e ısınamadığını ve bu yüzden Zeyd’in Zeyneb’i boşadığını söylerler. Oysa Zeyd ile Zeyneb, yıllar boyunca pekala geçinip gitmişlerdir. Bir an için aralarının iyi olmadığını kabul etsek bile, her iyi geçinmeyen karıkocanın mutlaka ayrılmaları mı gerekir? Her şey gücü yeten
bir Tanrı’nın Zeyneb’i Zeyd’den ayırıp Muhammed’e verecek yerde, Zeyd ile Zeyneb’in iyi geçinmelerini sağlaması daha iyi olmaz mıydı1.’ Öte yandan şeriatçılar, Zeyneb’in, esas itibariyle Muhammed’in halasının kızı olduğunu ve eğer, istemiş olsaydı Muhammed’in onunla Zeyd’den önce evlenebileceğini söylerler ki, yine yalandır. Çünkü, Muhammed, vaktiyle Zeyneb’e ilgi göstermiş, fakat Zeyneb’in ailesi buna karşı çıkmıştı.



kadar söz vermiş olsa da, sözünü tutmayıp gördüklerini Ayşe’ye söyler; Ayşe de duyduklarını
Muhammed’in diğer eşlerine aktarır. Bu yüzden Muhammed’in eşleri mırıldanıp söylenmeye başlarlar. Durumu anlayan Muhammed, Hafsa’yı karşısına alarak neden dolayı sırrı başkalarına açıkladığını sorar. Hafsa şaşırıp, bunu nereden anladığını Muhammed’e sorunca. Muhammed, her şeyi Tanrı’dan öğrendiği, çünkü Tanrı’nın her gizli şeyi kendisine haber verdiğini söyler. Ve olan bitenleri Kur’an’a şöylece geçirir:
“Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti; o bunu Peygamber’in diğer bir eşine haber verince Allah da Peygamber’e durumu bildirmiş, o da bir kısmının Yüzüne vurmuş, bir kısmının da yüzüne vurmaktan geri durmuştu. Eşine gizlice söylediği şeyi başkasına aktarmış olduğunu bildirince, eşi, ‘Bunu sana kim haber verdi’ demiş, o da, ‘Bana her şeyi bilen...
Allah haber verdi’ demiştir” (Tahrim Suresi, ayet 3).
Bunun üzerine Muhammed, diğer eşlerine darılır ve bir ay boyunca yanlarına girmemeye karar verir. Ancak, onlarla buluşamadığı ve Mariya ile de yatmayacağına dair yeminler etmiş olduğu için, cinsel ihtiyacını giderememek gibi güç bir durumda kalır. Ettiği yeminden kurtulmuş olsa mesele kalmayacaktır. Ve işte yemininden kurtulabilmek üzere Kur’an’a şu ayeti koyar:
“Allah, şüphesiz size yeminlerinizi kefaretle geri almanızı meşru kılmıştır” (Tahrim Suresi, ayet 2).
Yani Tanrı ona, yeminden geri dönmenin çözümünü sağlamıştır. Fakat, Mariya ile yatabilmek işini biraz daha kolaylaştırmak amacıyla şunu ekler:
“Ey peygamber... Allah’ın sana helal kıldığı şeyi niçin kendine yasak ediyorsun?” (Tahrim
Suresi, ayet 1).
Böylece Tanrı’nın helal kıldığı bir şeyi, kendisine haram kılma yetkisine sahip olmadığını anlatmış olur. Ve bu ayeti koyduktan sonra, Mariya ile buluşmaya başlar. Ancak, az geçmeden diğer eşlerini


ve özellikle Ayşe’yi olağanüstü özlemeye başlar. Onlarla tekrar bir araya gelebilmek için,
Ayşe ile Hafsa’nın tevbe etmeleri ve eşlerinin kendi aleyhinde bulunmamaları gerektiğine dair
Tanrı’dan vahiy geldi diyerek, Kur’an’a şu ayeti koyar:
“Ey peygamber eşleri! Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz, kaymış olan kalpleriniz düzelmiş olur. Eğer eşinizin aleyhinde yardımlaşarak bir şey yapmaya kalkışırsanız, biliniz ki Allah onun dostudur; bundan başka Cebrail, iyi müminler ve melekler de (onun) yardımcısıdır” (Tahrim Suresi, ayet 4).
Dikkat edileceği gibi, bu ayette Tanrı, “Ey peygamber eşleri! Eğer ikiniz, de Allah’a tevbe ederseniz, kaymış olan kalplerin/z düzelmiş olur...” şeklinde konuşmaktadır. Burada geçen

“...ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz” sözleri, doğrudan doğruya Ayşe ile Hafsa’ya atıftır. Tanrı onlara, eğer tevbe edecek olurlarsa, sırrı açıklamak ve olayın diğer eşler tarafından öğrenilmesine sebebiyet vermek yüzünden işledikleri günahtan kurtulacaklarını bildirmekte ve aynı zamanda diğer eşleri hizaya getirmektedir. Getirirken de Muhammed’in dostu olduğunu bildirmektedir; bu demektir ki, eğer onlar Muhammed’e karşı huysuzluk etmekte devam edecek olurlarsa başlarına dert gelebilecektir.
Fakat, Muhammed, Tanrı’nın bu tehdidini biraz daha etkili kılmak üzere bir ayet daha ekler ki, o da kadınları boşadığı takdirde Tanrı’nın kendisine, onlardan daha iyi, daha güzel olan kadınlar vereceğine dair olan şu sözleridir:
“Ey Peygamber esleri! Eğer o sizi basarsa, Rabbi ona, sizden daha iyi olan, dul, bakire eşler verebilir” (Tahrim Suresi, ayet 5).
Bütün bu ayetler kısa zamanda Muhammed lehine sonuç yaratmıştır. Çünkü, eşlerinden her biri, Tanrı’nın bu şekilde “konuşmasından” ürkmüş ve ona karşı biraz daha itaatkar davranmayı seçmişlerdir.
Kur’an yorumcuları arasında, Tahrim Suresi’nin yukarıdaki ayetlerinin, başka bir olayla (daha doğrusu “bal şerbeti olayı” diye bilinen olayla) ilgili olarak indiğini söyleyenler de vardır ki,
o da şöyledir: Güya Muhammed, eşlerinden Zeyneb b. Cahş ile buluşmak


üzere odasına gittiği günlerden birinde bal şerbeti içer ve bu yüzden onun odasında fazlaca
kalır. Bunu fark eden Ayşe kıskanır ve Hafsa ile görüşür. İki kadın Muhammed’e bir oyun oynamayı kararlaştırırlar. Kararlaştırılan oyuna göre, Muhammed kendilerini ziyarete gel- diğinde, ona, “Ya Resulullah! Ağzınızdan arkat ağacının kokusu geliyor” diyerek onu huzursuz kılacaklardır. Çünkü, Muhammed bu kokuyu sevmezmiş. İşte önce Hafsa bu şekilde konuşunca Muhammed kendisine, bir daha bal şerbeti içmeyeceğine dair yemin eder ve olayı gizli tutmasını ister. Fakat, Hafsa olup bitenleri Ayşe’ye, Ayşe de diğer eşlere anlatınca Muhammed küplere biner ve yukarıdaki ayetleri Kur’an’a yerleştirir.82
Yine bunun gibi Ahzab Suresi’nin 51. ayetinde Tanrı’nın Muhammed’e hitaben, “Onlardan
(yani kadınlarından) dilediğini geriye bırakır, dilediğini yanma alırsın...” (Ahzab Suresi, ayet
51) diye yazılıdır. Bu hüküm, Muhammed’e, hareminde bulundurduğu kadınlarının ziyaret sırasını dilediği gibi değiştirme olasılığını vermiştir. Oysa, daha önceleri uyguladığı usule göre, kadınlarıyla yatmak konusunda koyduğu sırayı bozabilmek için, örneğin, falanca eşinin “nöbetini” (nevbetini) filanca eşinin nöbetiyle değiştirebilmek için onlardan “muvafakat” isterdi.83 Ve işte böyle bir zorunluluktan kurtulabilmek için, Ahzab Suresi’nin yukarıdaki ayetini koymuştur.
İster Mariya-Hafsa olayıyla, isterse bal şerbeti olayıyla indiği kabul edilsin, Tahrim Suresi’nin yukarıdaki ayetleri, Muhammed’in kişisel çıkarlarını ve gereksinimlerini karşılama amacına dayalıdır.
Muhammed’i en çok huzursuz eden şeylerden biri de, kişilerin onun aleyhinde konuşur olmalarıydı. Bundan asla hoşlanmadığı için, Kur’an’a bununla ilgili ayetler koymaktan geri kalmamıştır. Verilebilecek pek çok örnekten bir ikisiyle yetinelim:
Kur’an’ın Kevser Suresi’nde şöyle yazılıdır:
“(Ey Muhammed!) Kuşkusuz biz sana Kevser’i verdik. Şimdi sen Rabbine kulluk et ve kurban kes. Asıl sonu kesik olan, şüphesiz sana hınç besleyendir” (Kevser Suresi, ayet. l-3).

82 Gölpınarlı, age, s.60.
83 Buhari’nin Ayşe’den rivayeti için bkz. Sahih-i..., Hadis No. 1722, c. 11, s.153.

Muhammed, bu ayeti bazı kişilerin kendisi hakkında “O bir Ebter’dir” şeklinde konuşarak
hakaret etmeleri nedeniyle Kur’an’a koymuştur. Çünkü, Araplar arasında “Ebter” sözcüğü, erkek çocuğu olmayan, yani “nesli kesik” olanlar için kullanılan bir sözcüktür ki, bir bakıma hakaret anlamına gelir. Muhammed’in ilk karısı Hatice’den dört kızı ve iki (ya da dört) erkek

çocuğu olmuş, fakat erkek çocukların hepsi çok küçük yaşlarda ölmüşlerdi. Daha sonra Mariya adındaki cariyesinden İbrahim adındaki oğlu doğmuş, o da az geçmeden hastalanarak ölmüştü. Bir türlü erkek çocuk sahibi olamadığı için, Muhammed, Tanrı’ya çok yalvarmış, fakat yalvarışı karşılıksız kalmıştı. Ve işte bu üzüntü içindeyken bir de El-As b.’Vail gibi muhaliflerin kendisi hakkında, “(Muhammed) nesli kesik, oğlu olmayan bir adamdır. Ölse adı sanı anılmayacak...” şeklindeki alaylarına maruz kaldığı için, yukarıdaki ayeti koyarak, Tanrı’nın kendisine oğlan çocuk yerine “Kevser”i, en büyük bir nimet olmak üzere vereceğini söylemiştir. Kimi yorumculara göre “Kevser”, cennette bütün ırmakların kaynağı olan ve iki yanında inciden kaplar bulunan bir nehirdir. Fakat, bunun cennette girmeden önce içinden su içilecek bir havuz ya da “kesikliğe uğramayan soy-sop” demek olduğunu söyleyenler de vardır. Her ne olursa olsun, ayete göre Tanrı, Muhammed’e böylesine emsalsiz bir nimet verdiğini bildirmektedir.84 Bildirirken de, Muhammed’e “Ebter” diyenlerin hakkından geleceğini anlatmak üzere “...Asıl sonu kesik olan, şüphesiz sana hınç besleyendir” şeklinde konuşmaktadır.
Şimdi sormak gerekir: Neden Tanrı Muhammed’e, hem onu mutlu kılmak hem de neslini sürdürme olasılığını sağlamak üzere oğlan çocuk vermez de “Kevser”\ Verir ve yukarıdaki şekilde konuşur? Söylemeye gerek yoktur ki, konuşan Muhammed’dir. Bütün arzusuna rağmen erkek çocuk edinemediği için, yukarıdaki çözüm şeklini seçmiştir. Bunun böyle
olduğunu, Kur’an’da, “...andolsun ki (Kur’an), onurlu olan bir elçinin sözüdür...” (Hakka
Suresi, ayet 40) şeklindeki ayetten çıkarmak kolaydır.85


84 Elmalılı H. Yazır, age, c.8, 6180 vd; İbn İshak, Siyer, Akabe Yayınlan, İstanbul, 1988, s.330; ayrıca bkz.
Sahih-i..., c.4, s.5I3 vd.
85 Yukarıdaki konular ve kaynaklar için bkz. İlhan Arsel, Şeriat’tan Kıssa’lar, Kaynak Yayınlan, birinci basım, Temmuz 1996.


Kendisiyle alay edenleri. Kur’an’a koyduğu ayetlerle susturma siyaseti konusunda verilebilecek bir diğer örnek, Tebûk Seferi’yle ilgili olanıdır; Muhammed, Hicret’in dokuzuncu yılında, Şam yönünde ve Arabistan’ın kuzeyinde, Bizans İmparatorluğu’nun topraklarının başladığı yere yakın bulunan Tebûk’e karşı hazırlığına girişir. Çok sıcak bir mevsimde, çok tehlikeli bir düşmana karşı giriştiği bu sefere katılmak istemeyenler çoktur. Katılanlardan birçoğu da isteksizdir. Nitekim Tebûk’e giderken ordunun ön saflarında yer alan “münafik”lardan bir süvari bölüğüne mensup kişiler, kendi aralarında Muhammed aleyhinde konuşmakta ve “Şu adama bakın! Şam’ın kalelerini ve köşklerini fethetmek istiyor:
o nerde, Şam saraylarını fethetmek nerde!” diyerek onu. alaya almaktadırlar.86 Bunu öğrenen Muhammed, Tanrı’nın kendisine her gizli olan şeyi bildirdiğini söyleyerek Kur’an’a şu ayetleri koyar:

“Münafıklar, bütün kalplerinde/cini kendilerine haber verecek bir surenin tepelerine inmesinden çekinirler. (Ey Muhammed!) de ki: ‘Eğlenin bakalım, çünkü Allah o sizin çekindiklerinizi meydana çıkaracak.’ Şayet kendilerine sorsan: ‘Biz sırf lafa dalmış şaka- laşıyorduk’ derler. De ki, ‘Siz, Allah ile ayetleriyle, peygamberiyle mi eğleniyordunuz? Beyhude (Boşuna özür dilemeyin): iman ettiğinizi söyledikten sonra küfrünüzü açığa vurdunuz; içinizden bir kısmını affedersek, bir kısmını cürümlerinde ısrar ettiklerinden dolayı azabımıza uğratacağız...” (Tevbe Suresi, ayet 64-66).

Böylece kendisini. Tanrı sayesinde her gizli şeyi, her gizli konuşmayı bilirmiş gibi gösterip, bu tür sorunlarına çözüm sağlamak istemiştir.

Yine bunun gibi bir defasında halktan kişilerin (münafıkların), kendisi için “üzün” dediklerini işitir. Bu sözcük Arapçada “her söylenene inanıp kanan .sade dil kimse” anlamına gelmektedir. Güya münafıklardan birkaç kişi Muhammed hakkında ileri geri konuşurlarken,

içlerinden biri, “Yapmayınız, böyle konuşmayınız, korkarız ki işitir de hakkımızda iyi olmaz”
deyince, Cülas b. Süveydi adındaki bir başka “münafık” onlara şöyle der:

86 Diyanet Vakfı çevirisinde, Tevbe Suresi’nin 65. ayetinin açıklanmasına bakınız; ayrıca bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.3. s.2587.



“Biz dilediğimizi söyleriz, sonra ona varır söylediğimizi inkar eder, bir de yemin basarız, hemen sözümüze (inanır). Muhammed bir üzüni samiadır (saf bir kulaktır). “87

Muhammed, muhtemelen bunu birilerinden haber aldığı için, kendisinin her söylenene inanan bir kulak değil, “hayırlı bir kulak” olduğuna dair Tanrı’dan vahiy geldiğini söyleyerek Kur’an’a şu ayeti koyar:

“Yine içlerinden öyleleri vardır ki, Peygamberi incitiyorlar ve ‘O her söyleneni dinler bir kulak’ diyorlar; (Ey Muhammed!) de ki: ‘(o) sizin için bir hayır kulağıdır, Allah’a inanır, müminlere inanır ve iman edenleriniz için bir rahmettir; Allah’ın Resulünü incitenler için ise elim bir azap vardır...” (Tevbe Suresi, ayet 61).

Sadece birkaç örnek olmak üzere yukarıda belirttiğimiz konulara ve bunlara benzer nice diğer örneklere bakarak söylemek mümkündür ki, Kur’an, Muhammed’in kişisel yaşamlarının gereksinimlerini karşılayan hükümlerle dolu bir kitaptır. Bütün bunlar Tanrı’yı, hani sanki Muhammed’in günlük yaşam sorunlarıyla meşgulmuş gibi göstermeye yeterlidir. Bu konuyu ileride, ayrı bir bölüm olarak tekrar ele alacağız. Şimdilik Kur’an’ın, bilimsel nitelikte bir kitap olup olmadığı konusuna dönelim.

87 Elmalılı H. Yazır, age, c.3, s.2583.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org