KÖTÜ NİYET
Jean Paul Sartre
İnsan evrende, sadece olumsuzlukları ortaya çıkaran bir aracı değil, kendine
karşı da olumsuz davranışlarda bulunabilen bir varlıktır. Bilinci «varlığı,
kendisinden başka bir varlığı içerdiği ölçüde kendi varlığı kendisi için
problem olan varlık» diye tanımlamıştık. Fakat, soru niteliğinde olan
davranışın açıklanmasından sonra, bu formül şöyle de açıklanabilir: «Bilinç
aslında, varlığında, kendi varlığının hiçliği bilinci olan bir varlıktır.»
Örneğin, kendini savunmada ya da vetoda insan varlığı gelecek bir aşkınlığı
(transcendance) yadsır. Fakat bu olumsuzluk (négation) açıklayıcı değildir.
Bilincim bir olumsuzluğu görmek için sımrlan- dırılmamıştır. Bilinç, bir
başka insan gerçekliğinin kendi olanağı olarak yansıttığı bir olanağın
hiçleşmesi gibi, kendi kendine kurulur. Bu yüzden, bilinç evrende bir HAYIR
olarak belirir. Bu, kölenin efendisinden önce kavradığı bir Hayır ya da
kaçmak isteyen bir tutsağın kendisini gözetleyen nöbetçiyi kavradığı
gibidir. Hattâ öyle insanlar vardır ki (gardiyanlar, nöbetçiler, bekçiler
vb.) bunların toplumsal gerçekliği bir Hayır'dan ibarettir. Bu insanlar
yeryüzünde bir Hayır dışında bir şeye sahip olmadan yaşayıp ölürler.
Öbürleri de insan kişiliği sürekli bir olumsuzluk olarak Hayır'ı kendi
öznelliklerine getirmek için daha az farklı yapılmamışlardır. Scheler'in
«öfke insanı» dediği insanın anlamı ve işlevi Hayır'dan ibarettir. Fakat,
daha ince ve tanımları bizi bilincin içtenliğinde daha ötelere götüren başka
davranışlar da vardır: Örneğin, alay bunlardan biridir. Alay etmekle insan,
ayni edimin bütünlüğünde ortaya koyduğunu yok eder. Yadsımak için doğrular
ve doğrulamak için yadsır. Böylece, olumlu ama hiçliğinden başka varlığı
olmayan bir nesne yaratır. Bu suretle, olumsuz davranışların kendisi için
yeni bir soru sorabiliriz. İnsan ne olmalıdır ki varlığının yadsınması, onun
için mümkün olabilsin? Fakat söz konusu olan insanın evrenselliği içinde
«kendini yadsıma» tutumuna sahip olması değildir. «Kendini yadsıma» başlığı
altında sı- ralanabilen davranışlar çok çeşitlidir. Biz sadece bunların
soyut şeklini ele almayı düşündük. Bir davranışı seçmek ve incelemek için,
insan gerçekliğini esas olabilecek ya da, kendi olumsuzluğunu dışarıya
yönetecek yerde kendine çeviren bilinç olsun, bu davranışın belirlenmiş
olması gerekir. İşte bu davranış, bize «kötü niyet» olarak görünür.
Yalan çoğu kez benimsenir. Kayıtsız bir şekilde bir kişinin kendi kendini
aldattığı ya da kötü niyet gösterdiğinden söz edilir. Kendine söylenilen
yalanı, kısaca yalandan ayırt etmek şartryle, kötü niyetin kendine
söylenilen yalan olduğunu kolayca kabullenebiliriz. Yalan olumsuz bir
davranıştır. Burada uyuşma olacaktır. Fakat bu olumsuzluk bizzat bilinç
üzerine dayanmaz. Sadece aşkın olanı amaçlar. Yalanın özü sonuç olarak,
yalancının gerçeği değiştirdiğini içerir. Bilinmeyen şey hakkında,
aldanıldığında, yanılgıya düşüldüğünde yalan söylenmez. O halde yalancının
ülküsü kendinde gerçeği doğrulayan, fakat sözlerinde yadsıyan ve kendi için
bu yadsımayı yadsıyan cynique bir bilinç olacaktır. Böyle olunca da, bu iki
olumsuz davranış aşkın olana dayanır. İfade edilen olay (fait) aşkındır.
Çünkü yoktur. Ve ilk yadsıma bir gerçeğe, yani özel bir aşkmlık tipine
dayanır. Benim için gerçeğin doğrulanmasına bağlılaşık olarak uyguladığım
içten yadsıma ise, olaylar üzerine, yani evrenin bir olayı üzerine dayanır.
Bundan başka, yalancının içten niyeti olumludur. Olumlu bir yargının
nesnesini yapabilir. Yalancının niyeti aldatmaktır. Ne bu niyetini
saklamaya, ne de bilincin yarı saydamlılığmı örtmeye çalışır. Tersine,
ikincil davranışlara karar verme durumunda bu niyete başvurur. Bu niyet,
bütün tutumlar üzerinde açıkça düzenleyici bir denetlemeyi sağlar. Gerçeği
söyler gibi gösterilen (yemin ederim ki sizi aldatmak istemezdim vb.)
şeklindeki niyet ise kuşkusuz içten bir yadsımanın nesnesidir. Fakat ayni
zamanda da yalancı tarafından kendi niyeti olarak kabul edilir. Bu niyet
taklit edilmiş, oynanmıştır. Kişinin karşısındakini aldattığı bir niyettir.
Fakat kişi aslında belirli olarak niyet değil, aşkm bir şeydir. Böylece
yalan, bilincin alt yapismı (enfrastrüktüre) işe karıştırmaz. Yalanı meydana
getiren tüm yadsımalar bilinçten atılmış nesneler üzerine dayanır. O halde,
özel ontolojik temel gerekmez. Yadsıma varlığının gerektirdiği açıklamalar,
genellikle aldatma durumunda bir değişikliğe gerek duymadan geçerlidirler.
İdeal yalanı tanımladık. Yalancı sık sık yalanının kurbanıdır. Ve yarı
yarıya
da ona inanır. Fakat bu söylediklerimiz bayağı ve günlük şekiller,
yozlaştırılmış görünüşlerdir. Yalan ile kötü niyet arasında geçiş sağlarlar.
Yalan bir aşkmlık davranışıdır. Bu yalan Heidegger'in
«Mit-sein» dediği şeyin normal bir fenomenidir. Yalan, benim varlığımı,
başkasının varlığını, başkası için benim varlığımı ve benim için başkasının
varlığını içerir. Böylece yalancının açık görürlükle yalan taslağını
yapması, değiştirdiği gerçek ve yalan hakkında geniş bir kavrayışa sahip
olması gerektiği kolayca düşünülebilir. Bir ilke donukluğunun yalancının
niyetlerini başkasından gizlemesi yeterlidir. Başkasının da yalana gerçek
diye inanması yeterlidir. Bilinç, yalan ile, doğal biçimde başkasında gizli
olarak var olduğunu doğrular. Kendi yararına, «Benim» ve «Başkasının
beni»nin onto- lojik ikiliğini kullanır.
Durum kötü niyet için ayni değildir; eğer kötü niyet dediğimiz gibi kişinin
kendisine söylediği bir yalan ise. Kuşkusuz, kötü niyet gösteren biri için
söz konusu olan, hoş olmayan bir gerçeği gizlemek ya da hoş bir yanlışı
gerçek gibi göstermektir. O halde kötü niyet görünüşte yalanın kuruluşuna
sahiptir. Kötü niyette her şeyi değiştiren, sadece gerçeği bizzat kendimden
gizlememdir. Böylece, aldatan ve aldatılan ikiliği yoktur. Tersine kötü
niyet, özü gereği bir bilinç bütünlüğünü içerir. Ama bu, insan gerçekliğinin
bütün fenomenlerinde olduğu gibi, kötü niyetin «Mit-sein» tarafından
şartlandırılamıyacağı anlamına gelmez. Fakat «Mit-sein», kendini kötü
niyetin aşmaya izin verdiği bir durum gibi göstererek, kötü niyeti etki
altında bırakmaktan öteye de gidemez. Kötü niyet insan gerçekliğine dışardan
gelmez. Kötü niyet insana bulaşmaz. Bu dışardan gelen, katlanılan bir durum
değildir. Bilinç bizzat kötü niyetten üzüntü duyar. Bir ilk niyet ve bir
kötü niyet taslağı gereklidir. Bu taslak, kötü niyetin olduğu gibi ve kötü
niyet tarafından gerçekleştirilen bilincin öndüşüncesel (préréflexif) olarak
kavranmasını içerir. Bunun sonucu olarak, önce, kendisine yalan söyleyen ve
yalan söylenen tek ve ayni kişidir. Aldatılan olarak benden gizlenen gerçeği
aldatan olarak bilmeliyim. Daha iyisi, bu gerçeği daha özenle saklayabilmek
çok belirli olarak bilmemi gerektirir. Bu zamansallığın (temporalité) iki
ayrı anında değil, fakat ayni nesnenin bütün yapısı içinde, zor durumda
ikiliğin bir benzerini kurmaya izin verebilen bir durumdur. O halde,
şartlarını düzenleyen ikilik ortadan kalkarsa, yalan varlığını nasıl
sürdürebilir? Ayrıca bu güçlüğe bilincin yarı saydamlığından türeyen bir
başkası da eklenir. Kötü niyetten hoşlanmayan biri, kendi kötü niyetinin
bilincinde olmalıdır. Çünkü bilincin varlığı varlık bilincidir. O hal¬
de en azından kötü niyetimin bilincinde olursam iyi niyetli olabilirim.
Fakat bütün bu psişik dizge yok olmuştur. Sonuç olarak, eğer cynique bir
tarzda yalan söylemeye çalışırsam tamamen başarısızlığa uğrarım.
Yalan, bakış altında yıkılır ve geri çekilir. Yalan, kendi şartı gibi
tasarımın berisinde merhametsizce kurulan bizzat yalan söyleme bilinci
tarafından arkadan yok edilir. Burada, ancak kendi aynmıyla ve ayrımında var
olan geçici bir fenomen vardır. Kuşkusuz bu fenomenler sık sık olur ve
göreceğiz ki sonuç olarak kötü niyetin bir «geçiciliği» vardır. Şurası
muhakkak ki, kötü niyet kararsızca iyi niyet ve cynisme arasında gidip
gelir. Her defasında eğer kötü niyetin varlığı çok kararsız, «metastable»
denilen türden psişik yapıya sahipse de, bu durumda özerk ve kalıcı bir
şekle sahiptir. Hattâ birçok insan için bu, hayatın normal bir görünümüdür.
Kötü niyetle yaşanabilir. Bu demek değil dir ki, iyi niyetin ve cynisme'in
anî uyanışları olmasın. Fakat böyle yaşamak özel ve sabırlı bir hayat
tarzını gerektirir. Böylece bunalımımız artar. Zira, kötü niyeti ne
anlayabiliyor, ne de yadsıyabiliyoruz.
Bu güçlüklerden kurtulmak için, tabiatıyla bilinçsize başvurulur. Örneğin,
psikanalitik yorumda, aldatan ve aldatılan ikiliğini yeniden kurmak için
(döviz kontrolü, pasaport hizmeti, gümrük yetki sınırı çizgisi gibi) bir
sansür taslağı kullanılır, içgüdü ya da kişisel tarihimiz tarafından kurulan
eğilimlerin ilk ve komp¬
leks eğilimleri de diyebiliriz burada gerçekliği temsil eder. Ne
«doğru» ne de «sahte»dir. Çünkü kendi için var değildir. Sadece var'dır,
tıpkı kendi içinde ne 'doğru' ne de 'sahte' olan ama sadece
'gerçek' olan bu masa gibi. İçgüdünün bilinçli simgeleri ise, görünüş olarak
değil, psişik gerçek olaylar olarak görülmelidir. Yalancının tutum ve
sözlerinin, somut ve gerçekten var olan davranışlar olması gibi, korku,
sürçme ve düş somut bilinç olayları sı- fatıyle vardırlar. Sadece, tıpkı
aldatılanın aldatanın davranışları önünde olması gibi, özne de bu
fenomenlerin önündedir. Onları gerçeklikleri içinde saptamak ve yorumlamak
zorundadır. Aldatanın davranışlarının bir gerçekliği vardır: Eğer aldatılan
bu davranışları, aldatanın içinde bulunduğu duruma ve yalan taslağına bağ-
layabilirse, bu davranışlar yalan davranışlar sıfatıyle doğruluğun
bütünleyici kısımları olurlar. Aynı şekilde simgesel davranışların
da bir gerçekliği vardır; psikanalistin sembolik davranışları hastanın
geçmişteki durumuna, açıkladığı bilinçsiz komplekslere, sansür engeline
bağladığı zaman ortaya çıkardığı bu gerçekliktir. Böylece, özne
davranışların anlamı üzerinde yanılır. Onları doğrulukları içinde değil,
somut varlıkları içinde kavrar. Onları, kendine yabancı olan bir ilk
durumdan ve bir psişik kuruluştan türetme hatasını işler. Sonuç olarak,
Freud, «ben» ve «o» ayrımıyla, psişik kütleyi ikiye böler. Ben «ben»im ama
«o» değilim. Bilinçli olmayan psişik kuruluşa göre ayrıcalı bir durumum
yoktur. Onları bilinçli gerçeklikleri içinde saptadığım ölçüde ben kendi
psişik fenomenlerimin kendisiyim: Örneğin, beni bu raftan, şu veya bu kitabı
çalmaya götüren itinin ta kendisiyim. Onunla tek vücudum, ona yol gösteririm
ve onun işlevinde olarak hırsızlığı yapmaya karar veririm. Fakat, dış bir
fenomenin özü ve doğa üzerine ön sezilerde bulunan bir bilgin gibi,bu psişik
olayların gerçek anlamı ve kökenleri üzerinde varsayımlar kurmak zorunda
kaldığım ve bu olayları edilgen olarak karşıladığım ölçüde bu psişik olaylar
değilimdir: Örneğin, kitabın fiyatı, yararı ve az bulunurluğu tarafından
belirlenen bir iti olarak yorumladığım bu hırsızlık aslında, aşağı yukarı
doğrudan bir Oedipe kompleksine bağlanan kendimi cezalandırma sürecidir. O
halde, ancak aşağı yukarı olası varsayımların ulaştığı bir hırsızlığa itme
gerçekliği vardır. Bu gerçekliğin ölçüsü açıkladığı bilinçli psişik
olayların uzamı olacaktır. Aynı zamanda daha faydacı bir görüş açısından, bu
ölçü psikiyatrik tedavinin başarısı olacaktır. Sonuç olarak, bu doğruluğun
bulunması, bilinçli yaşantım ve bilinçsiz eğilimlerim arasında bir aracı
olarak beliren psikanalistin yardımını zorunlu kılacaktır.
«Başkası», bilinçsiz tez ile bilinçli antitez arasında bir sentez
yapabilecek tek kişi olarak belirir. Ben kendimi ancak başkasının aracılığı
ile tanıyabilirim. Yani ben, bendeki «o»na göre «başkası»nın durumundayım.
Eğer bazı psikanaliz kavramlarını biliyorsam, özel olarak elverişli
şartlarda kendi kendimin psikanalizini yapmayı deneyebilirim. Fakat eğer
durumuma dıştan gelen öğretilmiş kuralları ve soyut taslakları uygulamaya
kalkarsam, her çeşit içgüdüye sırt çevirirsem, bu deneyde başarıya ulaşamam.
Sonuçlar ise, ister sırf benim çabalarımla ulaşılmış olsunlar, ister bilen
biri tarafından ulaşılmış olsunlar, içgüdünün vereceği doğruluğa asla
ulaşamazlar; sadece bilimsel varsayımların daima artan olasılıklarına
sahiptirler. Örneğin, Oedipe kompleksi varsayımı tıpkı atom varsayımı gibi
«deneysel bir düşünce»den başka bir şey değildir. Önceden bilmeyi,
gerçekleştirmeyi mükün kıldığı sonuç
ve deneylerin toplamından ayırt edilmez. Böylece psikanaliz, kötü niyet
kavramının yerine yalancısız yalan fikrini koyar. Yalan söyleyen değil,
kendisine yalan söylenilen olduğumu anlamamı mümkün kılar. Çünkü beni
kendime göre benimle karşı karşıya olan bir başkasının durumuna koyar.
Yalanın temel şartı olan aldatan ve aldatılan ikiliğinin yerine «o» ve «ben»
ikiliğini koyar. En derin öznelliğime «mit-sein»in intersübjektif yapısını
getirir. Bu açıklamalarla tatmin olabilir miyiz? Daha yakından dikkatle
incelenecek olursa, psikanalitik varsayıma göre bir şey gibi göründüğü doğru
değildir. Çünkü 'şey' üzerinde yapılan tahminlere ilgisizdir. Oysa, tam
tersine «o», gerçeklere yaklaştığında bu tahminler tarafından etkilenir.
Freud sonuç olarak, ilk dönem sonunda doktor gerçeğe yaklaştığında hastanın
karşı koyusuna dikkati çeker. Bu karşı koyuşlar öznel ve dışardan kazanılmış
davranışlardır: Hasta güvensizlik gösterir. Konuşmayı istemez, düşlerinin
hayalî raporunu verir. Hattâ bazen tümden psikanalitik tedaviden saklanır.
Hangi tarafının böyle karşı koyduğu sorulabilir. Bu, bilinç olaylarının
psişik toplamı olarak düşünülen «ben» değildir: Bizzat kendisi psikiyatr
olarak reaksiyonlarının anlamı önünde yer aldığına göre, amaca
yaklaştığından kuşkulananlayız. Bildirilen varsayımların olasılığı
derecesini, en fazla, bir psikanaliz tanığı yaparak ve varsayımların
açıkladığı öznel olayların uzamına göre nesnel olarak değerlendirmek
psikiyatr için olasıdır. Hem bu olasılık ona, doğruluğa sınırdaş
görünebilir. Çoğu kez bilinçli bir karar la psikanalitik tedavi yoluna giren
de kendisidir. Hastanın, psikanalistin ona yaptırdığı günlük açınlamalardan
tedirgin olduğunu, kendi gözünde tedaviye devam etmeyi ister gibi yaparak
kaçmaya çalıştığını düşünelim. Bu durumda, kötü niyeti açıklamak için
bilinçsize başvurmak olanağı artık yoktur. Bilinçli olarak bütün
karşıtlıkları ile ortadadır. Hem zaten psikanalist için bu karşı koyuş- ları
açıklamak böyle değildir: Onun için bunlar sağır ve derindirler. Uzaktan
gelirler, hattâ kökleri aydınlatılmak istenilen şeydedir.
Bununla birlikte aydınlatılması gereken kompleksten de çıkamazlar. Böyle
olunca, sansüre oyun eden ve onu atlatmak isteyen, açık bilinçte açıklanmayı
öngören bu kompleks daha çok psikanalistin yardımcısı olacaktır. Üzerinde
öznenin reddini saptayabileceğimiz tek plân sansür plânıdır. Sadece sansür,
önüne geçmeye çalıştığı gerçek eğilimlere ancak yaklaşarak psikanalistin
açıklama
ve sorularını kavrayabilir. Önüne geçmek istediğinin bilincinde olan sadece
odur.
Sonuçta eğer, psikanalizin chosiste mitoloji ve dilini reddedersek, sansürün
ayırt etmek yetisi ile yetkinliğini uygulaması için önüne geçeceği şeyi
tanıması gerekir. Eğer önüne geçmeyi kör güçlerin bir çarpışması olarak
gösteren tüm benzetmeleri reddedersek, kabul etmelidir ki, sansür
seçmelidir. Seçmek için de kendini göstermeli, görünmelidir. Yasak olmayan
cinsel itileri bırakması, açlık, susuzluk, uyku gibi ihtiyaçların bilinç
içinde açıklanmasına izin vermesi nasıl olabilirdi? Gözetilmesini
gevşettiği, hattâ içgüdünün gerçeği örtmesi ile aldandığı nasıl
açıklanabilirdi? Fakat sansürün sadece kötü eğilimleri ayırt etmesi yeterli
değildir. Aynı zamanda onları, önüne geçeceği şeyler olarak da kavraması
gerekir. Özet olarak, sansür, ayırt etme bilinci olmadan bastırılacak
itileri nasıl ayırt edebilir? Kendisinin bilgisizliği olan bir bilgi kabul
edilebilir mi? «Bilme, bilinen şeyin bilgisidir» diyordu Alain. Ya da şöyle
dersek: Her bilgi bilme bilincidir. Böylece hastanın karşı koyması, sansür
düzeyinde bastırılan şeyin gösterilmesini, psikanalistin sorularının
yöneldiği amacın kavranmasını ve psikanalitik varsayım aracılığı ile
bastmlmış komplekslerin gerçeğini kıyasladığı bir bağ olayını içerir.
İşlemler sansürün kendisinin bilincinde olmasını gerektirir. Fakat hangi tip
sansürün kendisinin bilinci olabilir? Bu bilincin, kısıtlamaya yönelimin
bilincinin bilinci olması gerekir. Eğer sansür kötü niyet değilse nedir?
Psikanaliz bize hiç bir şey kazandırmadı. Çünkü kötü niyeti yok etmek için
bilinçsizle bilinçli arasına otonom bir kötü niyet bilinci koydu. Bu yüzden,
gerçek bir ikilik ve hattâ bir üçlük (sansür tarafından açıklanan es, ich,
ve berich) yaratma çabaları bir fiil terminolojisinden başka bir şeye
ulaşamadı. Bir şeyin «gizlenmesinin reflexif fikrinin özü bile aynı
psişizmin bütünlüğünü ve sonuç olarak, bütünlükte çift etkenliği içerir. Bir
yandan gizlenecek yerini belli etmek ve tutmak, öte yandan onu geri itmek ve
örtmek eğilimindedir. Bu etkenliğin iki görünümünden herbiri, birbirinin
tümleyicisidir. Yani, onu kendi varlığında içerir. Sansür aracılığı ile
psikanaliz bilinçliyi bilinçsizden ayırırken, davranışın evresini ayırmayı
başaramamıştır. Çünkü libido, bilinçli anlatıma yönelik kör bir saiktır
(conatus). Bilinçli fenomen hileli ve edilgen bir sonuçtur. Psikanaliz
sadece itme ve çekmeyi sansür düzeyinde sonuçlandırmıştır. Oysa, toplam
fenomen bütünlüğünü (sembolik bir şekil altında geçen ve gizlenen eğilimin
bastırılmasını) açıklamak için değişik anlar arasındaki kavranabilir bağları
kurmak hâlâ bir kenarda duruyor. Bastırılan eğilim eğer örtülmemişse kendini
başka türlü nasıl gösterebilir? (i) bastırılmış olmanın bilinçi, (ii) kendi
kendisi olduğu için itilmiş olmasının bilinci veya (iii) bir gerçeği örtme
taslağı ile mi olacaktır? Hiçbir aktarma
ya da yoğunlaşma kuramı, eğilimin etkilendiği değişiklikleri açık- layamaz.
Çünkü gerçeği örtme sürecinin betimlenmesi finaliteye üstü kapalı bir
başvurmayı gerektirir. Aynı şekilde eğer bilinç, sansür ötesinde, birlikte
arzulanmış ve savunulmuş amacın belirsiz bir kavranmasını kaplamıyorsa,
eğilimin bilinçli ve sembolik doyumuna eşlik eden sıkıntı ve zevk nasıl
açıklanabilir? Psişik olanın bilinçli bütünlüğünü reddedebilmek için
ortaklığın büyülenmiş insanla biçimlendirilmiş balmumu heykelciğini
hayalinde birleştirmesi gibi Freud de fenomenleri uzaktan ve engellerin
ötesinden bağlayacak büyülü bir bütünlüğü sezdirmek zorundadır. Bilinçsiz
'triebe' kendi sembollerini meydana getiren, kendini renklendiren ve arasına
yayılan kötü ve bastırılmış karakterin katılmasıyla etkilenir. Benzer
şekilde, bilinçli fenomen de bu anlamı kendi kendine ve açık bilinçte
kavrayamadığı halde, tüm olarak sembolik anlamıyla renklendirilmiştir. Fakat
ilkesinin aşağı durumu (infériorité), büyü ile yapılan açıklama, karşılıklı
olarak birbirini içeren ve yıkılan tamamlayıcı ve çelişik iki kuruluşun
bilinçsiz düzeyde, sansür düzeyinde ve bilinç düzeyinde birlikte var
oluşlarını ortadan kaldırmaz. Kötü niyet «hypostasier» ve «chosifier»
edilmiştir, önlenememiştir. Viyana'lı psikiyatr Steckel'i psikanalitik boyun
eğişten kurtulmaya çağıran ve ona La femme frigide (Soğuk kadın) adlı
eserinde şunları yazdıran da bu olmuştur: «Araştırmalarımı her
genişletişimde psikoz düğümünün bilinçli olduğunu saptadım.» Öte yandan,
eserinde ortaya koyduğu durumlar, Freud'cü- lüğün açıklayamadığı patolojik
bir kötü niyetin tanıklığını yapmaktadır. Örneğin, cinsel hayatın verdiği
zevkten kaçan, evlilik hayatının soğuklaştırdığı kadınlardan sözeder. Onlar
için söz konusu olan, yarı psikolojik bilgisizlik içine gömülmüş olan
komplekslerden gizlenmek değil, fakat yaptıkları anda hatırlayamadıkları,
nesnel olarak gözlenebilen davranışlardan gizlenmektir. Sonuç olarak, erkek,
Steckel'e karısının nesnel zevk belirtileri gösterdiğini açıklar. Fakat
sorguya çekilen kadın bunları şiddetle yadsımaya çalışır. Burada söz konusu
olan kendini verememe (distraction) etkenliğidir. Aynı şekilde, Steckel'in
meydana çıkardığı itiraflar bize gösterir ki, patolojik olarak soğuk
kadınlar istemedikleri, korktukları zevkten daha önceden kaçarlar: Örneğin,
birçok kadın, cinsel ilişki anmda düşüncelerini günlük ev işlerine
çevirirler. Burada bilinçsizlikten kim söz edebilir? Bununla birlikte, soğuk
kadın bilincini aldığı zevkten başka bir yöne çeviriyorsa da, bu, cynique
ve kendiyle tam uyuşma halinde olan bir davranış değildir. Bu, kendi kendine
soğuk olduğunu ispatlamak içindir. Burada bizi ilgilendiren bir kötü niyet
fenomenidir. Çünkü, duyulan zevke katılmamak için harcanan çabalar, zevkin
duyulduğunun hatırlanmasını, bu hatırlamayı yadsımak için içerir. Fakat
artık psikanaliz alanından çıkmış bulunuyoruz. Böylece, bir yandan,
psikanalizin psişik bütünlüğü bozmasının bilinçsiz olanla açıklanması, ilk
bakışta psikanalizden çıkmış gibi görünen olayları açıklayamaz. Öte yandan,
bu tip açıklamayı açıkça reddeden bir kötü niyet tutumu bütünlüğü vardır.
Çünkü, bu tutumların özü, sadece bilincin yarı saydamlılığı da görünebilmeyi
içerir. Bu durumda içinden çıkmak için o kadar uğraştığımız problem hâlâ
dokunulmamış olarak duruyor.
KÖTÜ NİYETİN SONUÇLARI
Bu zor durumdan kurtulabilmemiz için, kötü niyetin sonuçlarını daha yakından
incelemek ve bunların bir betimlemesini yapmak doğru olur. Bu betimleme kötü
niyet şartlarının olasılığını daha açıklıkla saptamamızı sağlayabilir. Yani,
çıkış sorumuza cevap olabilir: «İnsan, kendi varlığında ne olmalıdır ki,
kötü niyetin varlığı olabilsin?»
Örneğin, ilk buluşmasına giden bir kadm, kendisiyle konuşan erkeğin kendine
göre geliştirdiği niyetlerini gayet iyi bilir. Er veya geç bir karar almak
zorunda olduğunu da bilir. Fakat bu ivediliği hissetmek istemez:
Karşısındakinin davranışının ölçülü ve saygılı oluşuna yönelir. Bu davranışı
«ilk yaklaşımları» gerçekleştirecek bir girişim olarak kavramaz. Yani, bu
davranışın gösterdiği zaman- sal (temporel) gelişme olasılıklarını görmek
istemez: Bu tutumu o anki haliyle sınırlandırır. Kendine söylenen şeylerin
açık anlamından başka bir anlamı olduğunu anlamak istemez. Örneğin,
kendisine «size öylesine hayranım ki» dendiğinde o, bunun gizli olan cinsel
yönünü düşünmez. Nesnel nitelikler olarak gördüğü açık belirtileri,
karşısındakinin davranış ve sözlerine atfeder. Masanın yuvarlak ya da kare
olması, duvar kaplamasının mavi ya da gri olması gibi, karşısındaki erkek de
ona içten ve saygıylı olarak görünür. Dinlediği kişiye atfettiği nitelikler,
zamanın akışında, yaşanılan andaki kesin durumlarının yansımasından başka
bir şey olmayan chosiste bir süreklilik içinde dondurulmuşlardır. Bu, sözünü
ettiğimiz kadının ne istediğinin farkında olmayışıdır: Uyandırdığı arzuya
karşı kesinlikle duyarlıdır. Fakat açıkça belli edilen arzu onu aşağılar ve
dehşete düşürür. Bununla beraber, sadece saygı olan bir saygı da çekici
değildir. Onu tatmin etmek için, onun tüm olarak kişiliğine, özgürlüğüne
yönelik ve özgürlüğünün hatırlanması olabilecek bir duygu gereklidir. Fakat
aynı zamanda bu duygunun tam olarak arzu olması, yani bir nesne olarak
vücuduna yönelik olması da gereklidir. Bu kez arzuyu olduğu gibi kavramayı
reddeder. Ona bir ad bile vermez. Bu arzuyu saygıya, değere, hayranlığa
doğru yükseldiği yüce şekillerde belirdiği ve bir coşkunluk, bir yoğunluk
olarak yok olmadığı ölçüde kabullenir. Fakat, şimdi karşısındaki elini
tutmaktadır. Karşısındakinin bu davranışı, açık bir gerektirecek durumu
değiştirmeyi gerektirebilir: Elini bırakmak, flörtü onaylamak, başlatmaktır.
Elini çekmek, buluşmanın çekiciliğini yapan bulanık ve kararsız armoniyi
bozmak demek olur. O halde karar anını mümkün olduğu kadar geciktirmelidir.
Daha sonra genellikle aynı şey olur: Kadın elini bırakır ama bıraktığını
«farketmemiştir». Farketmemiştir, çünkü o anda tesadüfen çok düşüncelidir.
Karşısındakini, en yüce kurgulara (speculation) doğru sürükler. Hayattan,
kendi yaşamından söz eder. Kendi öz biçiminde gösterir kendini, yani bir
bilinç, bir kişi olarak. Bu arada vücut ile ad ayrılığı tamamlanmıştır. Eli
arkadaşının sıcak eli arasında kımıldamadan durur. Ne reddeder, ne
kabullenir.
Bu kadının kötü niyetli olduğunu söyleyeceğiz. Fakat, görürüz ki, devamlı
kötü niyet içinde kalabilmek için değişik yöntemler kullanır.
Karşısındakinin davranışlarını sadece oldukları şeye indirgeyerek
sınırlamıştır. Yani, onları sadece «kendinde» oluşları ile sınırlamıştır.
Fakat, arzusundan, olduğu gibi değil de, başka şekilde kavradığı ölçüde zevk
almakta da bir sakınca görmez. Yani, bu arzudan aşkmlığı çıkardığı ölçüde
zevk alır. Kendi vücudunu kesinlikle hissettiği halde bundan rahatsız bile
olur
belki kendini vücudundan başka bir şeymiş gibi gerçekleşti rir. Vücudunu,
yukarıdan basma olaylar gelen edilgen nesne gibi seyreder. Vücudu, bütün
olasılıkları kendi dışında olduğu için ne bu olaylara meydan verir, ne de
onları engeller. Kötü niyetin bu değişik görünümlerinin nasıl bir bütünlüğü
vardır? Bu bütünlük, çelişik kavramları meydana getirme sanatıdır. Yani, bu
çelişik kavramlarda bir fikri ve bu fikrin yadsınmasını birleştirir. Böylece
meydana gelen kavram, insan varlığının çift özelliğini kullanır. Yani,
insanın basitlik (facticité) ve aşkınlık (transcendance) olması. İnsan
gerçekliğinin bu iki görünümü geçerli bir düzenleşmeye (coordination)
elverişli olmalıdır. Fakat kötü niyet, bunları ne bir bileşim içinde
düzenlemek, ne de .bunları bir senteze götürmek ister. Onun için söz konusu
olan, ayrılıklarını koruyarak kimliklerini doğrulamaktır. Basitliği bir
aşkınlık ve aşkınlığı da bir basitlik olarak doğrulamak gereklidir. Mümkün
olduğu kadar, birinin kavrandığı anda kendini birden öbürünün karşısında
bulması gereklidir. Bir kötü niyet düşüncesi ile belirdikleri kabul edilen
bazı ünlü cümleler bize kötü niyet formüllerinin orijinal tiplerini verir.
Örneğin, Jacques Chardonne'un eserinin başlığını herkes bilir:
«Aşk, aşktan çok daha fazla bir şeydir.» Burada aşkın basitliğinde
bütünlüğünün nasıl yapıldığı görülür. Bir yandan aşk iki derinin birbirine
dokunması, nefsin hazları, bencillik, Proust'vari bir kıskançlık,
cinsiyetlerin bir savaşı vb. olarak gösterilirken, öte yandan, bir aşkınlık
olarak alevlerin ırmağı, sonsuzluk çağrısı, platonik bir kahraman,
Lawrence'in dediği sağır kosmik sezgi vb. gösteriliyor. Burada tüm
metafiziğe ulaşmak için, psikolojik olanın, insan olgusu şartı ve varlığının
ötesinde, basitlikten yola çıkılıyor. Aynı şekilde, kötü niyetin kişiliğini
gösteren, Sarment'in bir piyesinden alınmış, «Kendim için fazla büyüğüm ben»
sözleri ise tam tersine bizi asıl özümüzün dar sınırlarına hapsetmek için
bizi önce tam bir aşkınlık içine sokuyor. «Eskiden ne idiyse yine o haline
döndü» cümlesi de aynı yapılışları gösteriyor. Görülüyor ki, bu değişik
formüller kötü niyetin «görünümünden» başka bir şeye sahip değiller. Bir
bilmece ile düşünceyi sarsmak ve etkilemek için bu paradoksal şekilde
tasarlanmışlardır. Fakat bizim için önemli olan sadece bu görünümdür. Burada
önemli olan, bu formüllerin yeni ve sağlam yapılışta olmayan kavramlardan
yapılmış olmasıdır. Tam tersine, bu formüller olduğu gibi doğal olandan
aşkınlığa ve yer değiştirmeye sürekli bir kayış mümkün olabilsin diye
sürekli bir dağılma içinde kalabilecek şekilde kurulmuşlardır. Sonuç olarak
görülür ki, kötü niyetin bu yargılardan çıkarabileceği kural «ben olduğum
gibi değilim» kavramını kurmayı amaçlar. Oysa, olduğum şey isem, örneğin,
bana yapılan bu suçlamayı ciddî olarak düşünebilirim. Titizlikle kendimi
sorguya çekebilirim. Hattâ bu suçlamanın gerçekliğini bile kabullenmek
zorunda kalabilirim. Fakat, aşkınlıkîa belirli olarak olduğum tüm şeylerden
kaçabilirim. Hattâ suçlamanın doğruluğunu bile tartışmama gerek kalmaz.
Tıpkı Suzanne'ın Figaro'ya dediği gibi: «Haklı olduğumu tanıtlamak, haksız
olabileceğimi kabullenmektir. Hiç bir suçlamanın bana ulaşamıyacağı bir
yerdeyim. Çünkü gerçekten olduğum şey benim aşkınhğımdır. Eski paçavralarımı
başkasına öğüt vermesini sevene terkedip, kaçar kurtulurum.» Kötü niyete
gerekli olan anlam belirsizliği, eşyanın varlık şekli üzerinde kendi aşkın-
hğım oluşumun doğrulanmasından gelir. Böylece kendimi tüm suçlamalardan
kurtulmuş duyabilirim. İşte bu anlamda yukarıda sözünü ettiğimiz kadın,
aşağılaştırıcı olan arzuyu anlaştırır. Onu sadece salt bir aşkınlık olarak
düşünür. Ona isim vermekten bile kaçınır. Oysa, «Kendim için fazla büyüğüm
ben» ifadesi, bize aş- kmlık bir basitliğe dönüşmüş olarak gösteren,
zayıflık ve başarısızlıklarımızı örten bir özür sonsuzluğunun kaynağıdır.
Sözünü ettiğimiz kadın, aşkmlığı, âşığının davranışları ile belirtilen değer
ve saygının daha önceden aşkın bir plân üzerinde olduğu ölçüde tutar. Fakat
daha ileri götürmeyerek bu aşkmlığı orada durdurur. Yaşanılan anın basitliği
ile doldurur onu. Saygı, saygıdır sadece. Artık hiçbir şeye doğru yücelmeyen
dondurulmuş bir aşmadır bu.
Fakat bu «aşkınlık - basitlik» kötü niyetin temel öğelerinden biri ise de,
teki değildir. Kabaca, kendi varlığı başkasının varlığını tamamlayarak
içeren diye açıkladığımız iki yüzlülüğü de bunlardan biridir. Herhangi bir
davranışım üzerine benim ve başkasının olan iki bakışı birlikte aynı yöne
yöneltmek benim için her zaman mümkündür. Belirli olarak, bu davranış her
iki taraf için de aynı kuruluşu göstermeyecektir. Fakat, biraz ilerde
göreceğimiz gibi, kendim için kendi gerçeğimi kendim olarak ve başkası
benden sadece biçimi bozulmuş bir görüntü elde etmiş olarak, varlığımın bu
iki yönü arasında bir görünüş ayrılığı yoktur. Varlığımın kendim için ve
başkası için varolmasının eşit özsaygısı, devamlı
olarak bozucu bir bileşime, «kendisi için»den «başkası için»e ve
«başkası için»den «kendisi için»e doğru sürekli bir kaçış oyununa yol açar.
-Evrendeki varlığının görevlerinden, yani, bu evrenin ötesinde kendi öz
olasılıklarına doğru yansıyarak bu evreni yapan varlıktan kurtulmak için,
yukarıdaki genç kadının evrenin ortasındaki varlığımızdan, yani öbür
nesneler arasındaki durgun varlığımızdan yararlandığım gördük. Ne isem o
olduğumu (yaşantısının bir evresinde duran ve sonraki değişiklikleri göz
önünde bulundurmayı reddeden kimse) ve ne isem o olmadığımı (suçlama ve öfke
karşısında tüm olarak geçmişinden sıyrılan, özgürlüğünde ve yeniden
yaratılışında İsrar eden kimse) aynı anda doğrulayan üç za- mansal ekstazın
anlam belirsizliği üzerine oynayan karmaşık sentezleri belirtelim. Tıpkı
fizikçilerin hesaplarında olan hayalî rakamlar gibi, akıl yürütmede sadece
bir geçiş rolü olan bütün bu kavramlarda aynı yapıyı görürüz. Burada söz
konusu olan, insan gerçekliğini olmadığı şey olan ve olduğu şey olmayan bir
varlık gibi kurmaktır. Fakat, bu dağılma kavramlarının sahte bir varoluş
görünümüne ulaşabilmeleri, bir an için bilinci andırmaları için belirli
olarak bir azalma süreci içinde olmaları mı gerekli?
Bu açıdan, içtenlik düşüncesinin incelenmesi ve kötü niyet antitezi çok
yararlı olacaktır. Sonuçta içtenlik bir gereklilik olarak ortaya çıkar. Bir
durum değildir. O halde bu durumda ulaşılacak ideal nedir? İnsanın kendi
için ne ise o olması (olduğu şey olması), sadece ve tüm olarak olduğu şey
olması gerekir. Fakat bu, belirli olarak «kendisi için»in tanımı ya da
kimlik ilkesi değildir. Nesnelerin varlığını ideal olarak koymak, bu
varlığın insan gerçekliğine ait olmadığını ve kimlik ilkesinin her yerde
geçer evrensel bir aksiyom olmaktan uzak, basit bir bölgesel evrenselliği
olan bileşik bir ilke olduğunu kabul etmek olur. Böylece, kötü niyet
kavramlarının bizi bir an olsun yanıltabilmeleri için, «saf kalplersin
(Gide, Kessel) açık yürekliliğin insan gerçekliğinde ideal olarak
değerlendirilmesi için, kimlik ilkesini insan gerçekliğinin kurucu bir
ilkesini göstermemesi, insan gerçekliğinin mutlaka ne ise o olması, ne
değilse o olması gerekir. Bu ne demektir?
Eğer insan ne ise oysa (olduğu şey ise), kötü niyet asla mümkün olamaz ve
açık yüreklilik onun varlığı olabilme ideali olmaktan çıkar. Fakat varlık
bilinci olduğuna göre, insan nasıl ise o olabilir mi, ve insan ne ise o
mudur? Eğer açıkyüreklilik ya da içtenlik evrensel bir değerse, «insan
olduğu gibi olmalı» sözü, varlıklarıyla olduğum şeyi açıkladığım kavramlar
ve yargılar için sadece düzenleyici bir ilke olmakla kalmaz. Sadece bir
bilme ideali değil; bir varlık ideali ortaya koyar. Yetkin bir varlık tipi
örneği olarak salt bir varlık eksiksizliği öne sürer. Bu anlamda insanı ne
ise o yapmak gerekir. Fakat, eğer sürekli ne isek o olmak zorun- luğunda
isek, o halde neyiz? Örneğin, bir garsonu düşünelim. Hareketleri çabuk ve
güçlüdür. Biraz fazla çabuk ve kesin olarak müşterilere doğru gelip gider.
Biraz aşırı bir saygı ile eğilir. Müşterilerin isteklerini dinlerken gözleri
ve sesi aşırı bir özeni ile dolu bir ilgi gösterir. Geri dönerken eğilmez,
bir sertlikle yürümeye çalışır. Tepsiyi ip cambazlarının ataklığı ile
sürekli, kararsız ve ustaca dengede tutarak kolundan eline geçirir. Tüm bu
davranışları bize bir oyun gibi gelir. Sanki birbirine kumanda eden
mekanizmalar gibi hareketlerini birbirine bağlamaya çalışır. Mimikleri ve
sesi bile mekanizmaya benzer. Nesnelerinin insafsız çabukluğunu ve
çevikliğini taklit ederek eğlenir, oyun oynar. Fakat oynadığı nedir?
Açıklanması için onu uzun zaman gözlemeye gerek yoktur. Garson olmak oyununu
oynamaktadır. Burada bizi şaşırtabilecek hiçbir şey yoktur. Bu oyun bir
çeşit araştırma ve yerini belli etmedir. Çocuk, keşfetmek ve inventaire'ini
hazırlamak için vücudu ile oynar. Garson da gerçekleştirmek için kendi
durumu ile oynar. Bu yükümlülük tüm satıcıların yükümlülüğünden farklı bir
şey değildir: Onların durumları da törenler gibidir. Zaten halk da onlardan
durumlarını bir tören gibi gerçekleştirmelerini ister. Bir bakkal oyunu, bir
terzi oyunu ve bir genel satış tahmincisi oyunu vardır. Ve bu oyunlar
müşterilerine gerçekten bir bakkal, bir terzi olduklarını göstermeye
çalışırlar. Örneğin, düş kuran bir bakkal alıcı için rahatsız edicidir.
Çünkü tam anlamıyla bir bakkal değildir. Nezaket, onun bakkallık ödevi
içinde olmasını gerektirir. Çünkü saptanması gereken duruma o anki neden
değil, o anki kurallar karar verdiği için tıpkı hazırol durumunda, dosdoğru
bir bakışla bakan ama aslında görmeyen bir asker gibi. İşte insanı olduğu
şeyin içine hapsetmek için alman tedbirler. (Sanki durumumuzu
engelleyemiyeceğimiz, aşamayacağımız devamlı bir korku içinde yaşıyoruz
gibi.) Bu mürekkep hokkasının mürekkep hokkası olması ya da bardağın bardak
olması gibi, garson araçsız olarak garson olmuş değildir. Aksine durumu
üzerinde kavramlar ve düşüncesel yargılar düzenleyebilir. Durumunun ne demek
olduğunu gayet iyi bilir: Sabah 5'te kalkmak, açılıştan önce yeri süpür-
mek, kahve ocağını hazırlamak yükümlülüğüdür bu. Sahip olduğu haklarını da
bilir: Sendika, bahşiş hakkı vb. Fakat tüm bu yargılar ve kavramlar aşkın
olana dönüşür. Söz konusu olan soyut olasılıklar, haklar ve bir hukuk
öznesine verilen görevlerdir.
Aslında olmadığım, fakat olmak zorunda kaldığım da özellikle bu öznedir.
Aslında bu, ne bu özne, ne de bir.başkası olmak istemediğim demek değildir.
Fakat onun varlığıyla benimkinin arasında ortak bir ölçü yoktur. O sadece
öbürleri ve kendim için bir gösteriştir. Bu da sadece onu gösterirken oyun
demektir. Fakat eğer, ben belirli olarak, bu özne olarak görünüyorsam da, o
değilim. Tıpkı bir hiç ile nesnenin özneden ayrılması gibi ben de ondan
ayrılırım. Bu hiç beni ondan ayırır, o değilim. Sadece 'o' imişim gibi
davranırım. Yani, o olduğumu düşünürüm. Hattâ ondan etkilenirim. Garsonluk
görevlerimi boşuna yaparım. Hiç bir etkisi olmayan bir şekilde garson
olurum. Tıpkı aktörün Hamlet olması gibi, mekanik olarak durumumun tipik
hareketlerini yaparım. Bir «analogon»1 olarak alınan bu hareketler arasından
kendimi hayalî bir garson olarak görürüm. Devlet haklanma ve görevlerime
değerini ve ivediliğini vermek yetkim yokmuş gibi, her sabah 5'de kalkmak ya
da kalkmamak benim özgür seçimime bağlı değilmiş gibi, gerçekleştirmeye
çalıştığım şey, garsonun «kendisi için olan varlığadır. Bu sebepten, bu rolü
var oluşa dayandırmışım gibi, onu her yandan açmam, kendimi durumum ötesi
olarak kurmam. Yine de bir anlamda kuşkusuz garsonumdur. Yoksa, adım
gazeteci veya diplomat olurdu. Fakat garson oluşum »kendi için varlık
biçiminde değildir. Garson oluşum, olmadığım şey oluşum biçimindedir. Burada
söz konusu olan sadece toplumsal koşullar değildir. Ben hiç bir zaman
davranışlarımın ve tutumlarımın hiçbiri değilim. Güzel konuşan biri konuşma
rolü oynar. Çünkü, aslında konuşkan bir varlık değildir. Dikkatli «olmak»
isteyen dikkatli öğrenci kulaklarını iyice açarak, gözlerini dikkatle
öğretmenine çevirmiştir. Fakat bir noktada dikkatli olma rolünü oynamaktan
tükenir. Artık hiç dinleyemiyecek bir hale gelir. Sürekli bir şekilde o,
davranışlarına ve bedenine yabancıdır, onlardan ayrılır. Bu kirit kutusu
masanın üzerindedir» dediğimiz anlamda ne burada
«olduğumu», ne de burada «olmadığımı» söyleyebilirim. Bunu söylemek, «evren
içindeki varlığım» ile «evren ortasındaki bir varlığı» birbirine
karıştırmaktır. Ne ayakta-yım, ne de oturmakta-yım. Aksini söylemek,
bedenimi yapılarından biri olduğu kişisel mizaç bütünü ile karıştırmak
olurdu. Her yandan, var olduğum halde bu varlıktan kaçarım. Fakat, işte
sadece beni ilgilendiren bir varlık biçimi: üzgünüm. Bizzat bu üzüntü
oluşum, ne isem o oluşum biçimi üzerinde değil midir? Bu üzüntü,
davranışlarımın toplamını canlandıran ve toplayan, istenilerek yapılmış bir
bütünlük değil midir? Evrene yönelttiğim bu donuk bakışın, bu kamburlaş- mış
omuzların, bu eğdiğim başın, tüm bedenimin cansızlığının anlamıdır bu
üzüntü. Fakat bu tutumlardan her birini yönettiğim anda bile bu üzüntüyü
yönetemiyeceğimi bilmiyor muyum? Örneğin, birden birisi gelse başımı
kaldırır, tekrar eski canlı halimi alırım. Öyleyse, ziyaretçinin gitmesinden
sonra üzüntümden geriye ne kalmıştır? Bu durum da bizzat bu üzüntünün bir
sonucudur. İvedi2 bir duruma karşı büyülü bir yardım olarak üzüntüden bizzat
etkilenen bilinç değil midir bu? Bu durumda bile üzüntülü olmak, öyleymiş
gibi davranmak değildir. Olabilir denilecektir. Fakat üzüntünün varlığı gibi
görünmek her şeye rağmen bu üzüntüyü kabullenmek değil midir? Bütün
bunlardan sonra, onu nereden aldığımın önemi azdır. Asıl olan, bu yüzden
üzüntüden etkilenen bilincin üzüntülü olmasıdır. Fakat bu, bilincin
yapısının yanlış anlaşılmasıdır. Üzüntülü varlık, bu kitabı arkadaşıma
verişim gibi kendi kendime verdiğim bir varlık değildir. Eğer üzgünmüş gibi
yapıyorsam, üzüntümün bir ucundan öbürüne kadar üzgünmüş gibi olmalıyım.
Başlangıç şokundan sonra, hareketini sürdüren durgun bir beden gibi,
kazanılmış bir hızdan yararlanmadan ve yeniden yaratmaksızın üzüntümü ne
savuşturabilirim, ne de onu taşıyabilirim. Bilinçte hiç bir durağanlık
yoktur. Eğer üzgünmü- şüm gibi yapıyorsam, bu üzgün değilim demektir.
Üzüntünün varlığı, üzüntülüymüş gibi yaptığım davranış ile ve bu davranış
içinde aklımdan çıkar. Üzüntümün «kendisi için varlığı» sürekli olarak üzgün
olma bilincime gelir. Fakat, bu varlık gerçekleştiremiye- ceğim bir değer,
üzüntümün düzenleyici bir anlamı gibidir. Yoksa onun kurucu niteliği gibi
değildir. Bilincindeymiş gibi göründüğü durum ya da nesne ne olursa olsun,
en azından bilinç vardır denecektir. Fakat üzgün olma bilincimi üzüntüden
nasıl ayırabilirim? Hepsi bir değil midir? Eğer üzerine yargı getirilebilen
varlık bütünlüğümün öznesi olarak sayılırsa, bir bakıma bilincimin «olduğu»
doğrudur. Fakat Husserl'in gayet iyi gördüğü gibi, bilincimin esasında, bir
yokluk gibi başkasına ait olduğunu belirtmek gerekir. Bilincim, tüm
davranışlarımın ve tutumlarınım anlamı olarak daima vardır. Sürekli bir soru
olarak başkasının sezgisine veya sürekli bir özgürlük olarak başkasının
sezgisine kendini vererek hiç bir zaman mevcut değildir. Örneğin, Pierre
bana bakmakta. Kuşkusuz bana baktığını biliyorum. Gözleri evrenin nesneleri
benim üzerimdedir. Evrenin nesnesi: işte gösterebileceğim nesnel olay. Bu
olay vardır. Fakat aynı zamanda bu evrenin bir olayıdır da. Bu bakışın
anlamı yoktur ve beni sıkan da budur: gülümsemeler, vaatler, tehditler vb.
ne yaparsam yapayım, hiç bir şey ele geçirmeye çalıştığım özgür yargıyı
onaylamayı kurtarmayı sağlayamaz. Bu bakışın hep ötesinde olduğumu
biliyorum. Onu, nesnelere karşı koruduğu yapıcı niteliği olmayan
davranışlarımda bile duyarım. Bu bakışı başkasına bağladığım ölçüde, bu
davranışlar benim için, basit görünüşlerden başka bir şey değillerdir. Ve
kendisini canlandıracak olan tüm çabalarımın ötesinde olan bir anlayış
tarafından sevimli ya da sevimsiz, içten ya da yapmacıklı olarak kurulmayı
beklerler. Bu anlayış ancak, davranışlarıma gücünü verdiği ölçüde onlar
tarafından canlandırılır. Ve bu anlayış aşkın olanla, bizzat kendi
arasındaki aracıdır. Böylece, başkasının bilincinin kendi-için olan
varlığının nesnel olayı, özgürlük ve olumsuzluk içinde yok olmak için
kendini gösterir. Başkasının bilinci, «şimdi»nin ve «burada»nın kendi-için
varlığı olmadığı için mevcut değildir.
Başkasının bilinci olmadığı şeydir. Zaten kendi bilincim, başkasının bilinci
gibi bana varlığı içinde görünmez. Bu bilinç vardır. Çünkü varlığı, varlık
bilinci olduğu zaman var olur. Fakat bu gösterir ki, varlığı ayakta tutan,
destekleyen eylemdir. Bilinç bizzat kendi varlığı olmak zorundadır. Varlık
tarafından desteklenmez, aksine varlığı öznelliğin içinde destekleyen odur.
Bu da bir kez daha gösterir ki, bilinç varlıkla çevrilidir ama kendisi
varlık değildir. Yani, bilinç, ne ise o değildir.
Öyleyse bu şartlarda, yerine getirilmesi olanaksız bir ödev değilse ve
anlamı bile bilincimin yapısı ile çelişkide ise, içtenlik ideali ne
demektir? İçten olmak, ne isek o olmaktır deriz. Bu da aslında olduğum gibi
değilim demektir. Fakat, tabiî burada Kant'ın «yapmalısın, o halde
yapabilirsin» ifadesi üstü kapalı geçmektedir. İçten «olabilmek» elimdedir.
Görevim ve içtenlik gayretim bunu gerektirir. Böyle olunca da «olduğu şey
olmamaksın asıl yapısı, kendi içinde olmayı ya da «olduğu şey olmayı»
önceden im- kânsızlaştırır. Ve bu imkânsızlık bilince örtülü (gizli)
değildir. Tersine, bilincin örtüşüdür. Sürekli olarak duyduğumuz sıkıntılı
durumdur. Kendimizi tanıyamama, kendimizi ne isek o olarak kura- mama
yeteneksizliğimizdir hattâ. Yine bu imkânsızlık, kendimizi iç deney üzerine
kurulmuş ya da ampirik ya da a priori olarak öncüllerden doğru çıkarılmış
bir varlık olarak gösterir göstermez, bu durumla bile bu varlığı aşmamızı
ister. Ama bir başka varlığa doğru değil; boşluğa, hiçliğe doğru. O halde bu
içtenlik bize aynı zamanda imkânsız olarak görünürse, başkasını içten
olmamasından dolayı nasıl kınayabilir ve kendi içtenliğimizden nasıl sevinç
duyabiliriz? İçtenlik çabası özü gereği başarısızlığa bağlıyken,
bildirdiğimiz bu çabanın boşluğunun yargılayıcı içeriğine sahipken, bilincin
incelenmesinde, itiraflarımızda ve konuşmalarımızda nasıl bir içtenlik
çabasına girişebiliriz. Sonuç olarak benim için söz konusu olan, kendimi
yargılarken yalansız dolansız olmaya karar vermek için kesinlikle ne
olduğumu kararlaştırmak ve beni değiştirebilecek yollar aramaktan
vazgeçmektir. Fakat benim için söz konusu olan kendimi bir nesne gibi kurmam
değilse, bu ne demek olur? Beni şu ya da bu davranışı yapmaya iten neden ve
hareket ettirici güçlerin toplamını belirtecek miyim? Fakat bu, bilinçli
davranışlarımın akışını psişik durumların bir sonucu gibi kuran bir nedensel
determinizmi istemek değil midir? Utanç içinde kabul etmek için kendimde
«eğilim»ler mi keşfedeceğim? Fakat bu, bu eğilimlerin kendi işbirliğimle
gerçekleştiklerini, doğadan gelen güçler olmadıklarını ve
etkileyiciliklerini değerleri üzerine sürekli bir karar aracılığı ile
verdiğimi bile bile unutmak olur. Kendi yapım ve karakterim üzerine bir
yargı getirecek miyim? Aslında bu, o anda bile kendimi gizlemem değil midir?
Bütün bildiğim şey böylece tanım ile şimdiki halimin ulaşamadığı bir geçmişi
yargıladı- ğımdır. Bunun kanıtlanması şudur: İçtenlikle, aslında ne idiyse o
olduğunu ileri süren aynı adam, başkasının öfkesinden hoşnutsuz luk duyar ve
artık ne idiyse o olamıyacağını doğrulayarak bu öfkeyi yumuşatmaya çalışır.
Mahkemelerin ve cezaların, yeni özgürlüğünde, artık ne olduğunun suçlusu
olmayan adama saldırmaları üzücü ve şaşırtıcıdır. Fakat aynı zamanda bu
adamdan bu suçlu olduğunu kabul etmesi istenir. O halde içtenlik belirli
olarak bir kötü niyet fenomeni değil de, nedir. Sonuç olarak kötü niyette
söz konusu olanın, insan gerçekliğini ne ise o olan ve ne ise o olmayan bir
varlık olarak kurmak olduğunu göstermiştik.
Örneğin, homoseksüel birisi sık sık dayanılmaz bir suçluluk duygusuna
kapılır ve tüm varlığı bu duyguya göre belirlenir. Bu kendiliğinden,kötü
niyetle yorumlanır. Ve sonuç olarak bu adam sık sık, homoseksüel eğilimini
bilerek, tek tek her suçu kabullenerek bütün gücü ile bir «homoseksüel»
olarak nitelendirilmeyi reddeder. Onun durumu her zaman özel, kendine Özgü
bir durumdur. Raslantıyla, oyunla ya da şanssızlıkla böyle olmuştur. Bunlar
geçmiş hatalardır ve kadınların tatmin edemiyecekleri bir güzellik kavramı
ile açıklanırlar. Bunları kökleşmiş bir eğilimin görünümlerinden çok,
tedirgin bir arayışın sonuçlan olarak görmek gerekir. İşte, hemen hemen
gülünç bir duruma gelen kötü niyetli bir insan. Kendine yüklenen tüm suçları
kabullendiği halde, bunlardan zorunlu olan sonucu çıkarmayı reddeder. En
ciddî eleştiricisi olan dostu da bu iki yüzlülüğe sinirlenir: .0, sadece bir
şey ister: Suçlu suçlu olduğunu kabullensin ve alçakgönüllülükle ya da
zorunlulukla, yalansız dolansız «ben bir homoseksüelim» diye açıklasın. O
zaman eleştirici bağışlayıcı olabilir. Şimdi soruyoruz: Kötü niyetli olan
kimdir? Homoseksüel ya da içtenlik şampiyonu. Homoseksüel hatalarını bilir.
Ama hatalarının çizeceği alınyazısının ezici korkusuna karşı tüm gücü ile
karşı koyar. Kendini bir nesne gibi değerlendirilmeye bırakmak istemez. Onda
güçlü ve anlaşılmaz olarak, bu masanın masa olması ya da kızıl saçlı bu
adamın kızıl saçlı olması gibi, bir homoseksüelin homoseksüel olmadığı
kavramı vardır. Hatasını bildiği ve ortaya koyduğu zaman, bu hatadan
kaçabilirmiş gibi gelir ona. Hattâ, psişik süre onu her hatadan temize
çıkaracak, ona belirlenmemiş bir gelecek kuracak ve onu yeniden yaratacakmış
gibi gelir ona. Haksız mıdır? İnsan gerçekliğinin bu değiştirilemeyen ve
özel karakterini bizzat kendi aracılığı ile bilir. O halde tutumu,
gerçekliğin yadsınamaz bir kavrayışmı kapsar.
Fakat aynı zamanda, yaşamak için bu sürekli kaçışa ve yeniden doğuşa ihtiyaç
vardır. Çoğunluğun yargısından kaçmak için sürekli olarak uzak olması
gerekir. Aynı şekilde «olmak» sözcüğü üzerinde oynar. Eğer «ben homoseksüel
değilim» cümlesini «ben ne isem o değilim» anlamında kullanıyorsa haklıdır.
Yani, «bir dizi davranışın homoseksüel davranışlar olarak tanımlandığı ve
ben de bu davranışları yaptığım ölçüde bir homoseksüelim. İnsan
gerçekliğinin davranışlar aracılığı ile tanımlamadan kaçtığı ölçüde ise bir
homoseksüel değilim» şeklinde açıklama yapıyorsa. Fakat o sinsice, «olmak»
sözcüğünün bir başka anlamına kayar.
«01mama»yı «kendinde olmama» anlamına alır. «Homoseksüel olmamayı» bu
masanın bir mürekkep şişesi «olmaması» anlamında açıklar. Bu durumda kötü
niyetlidir.
Fakat, içtenlik şampiyonu insan gerçekliğinin aşkmlığını bilmez değildir.
Gerekince, onu kendi yararına, üzerine almayı bilir. Hattâ var olan
titizliği için ortaya çıkarır ve kullanır. İçtenlik ve özgürlük adına,
homoseksüelin kendi kendine dönmesini ve kendini homoseksüel olarak
kabullenmesini ister. Böylece de bu itirafın, hoşgörürlülüğünü sağlayacağına
inanılmasına izin vermiş olmaz mı? Eğer homoseksüel olduğunu kabul edecek
olan kimse, homoseksüel olduğunu kabul etmiş olan kimsenin aynısı değilse,
iyi niyet ve özgürlük bölgesine gizlice kaçacaksa, bu ne demektir? Ondan
artık ne ise o olmaması için, ne ise o olmasını ister. Bu cümlenin asıl
anlamı şudur: «İtiraf edilmiş suç yarı yarıya bağışlanmıştır.» Kendisine bir
nesne gibi davranmamak için kendisini bir nesne olarak kurması istenir. Bu
çelişki içtenlik gerekliliğinin kuruşudur. Sonuç olarak, «homoseksüel işte,
ne olacak» cümlesinde, benim için güven verici, başkası için küçük düşürücü
olanı görmez ve başkasının davranışlarını kesinlikle özünden ileri gelen
sonuçlar olarak kurma amacındadır. Yine de eleştiricinin kurbanından
istediği, kendini bir nesne olarak kurması ve ortaçağ efendisinin kölesine
yaptığı gibi, ona geri versin diye, ekilecek bir tarla gibi özgürlüğü ödünç
vermesidir. Yargıladığını iddia ettiği halde kendine güven vermek istediği
ve kendini özgürlük olarak kurma özgürlüğüne gerek duyduğu ölçüde,
eleştirici kötü niyetlidir. Burada söz konusu olan Hegel'in «köle ve efendi
ilişkisi» diye adlandırdığı, bilinçlerin ölüm savaşının bir oluntusudur
(episode).
Bir bilince başvurularak, kendi bilincinin yapısı adına ondan, bu yıkılışla
yeniden doğacağı ümidi verilerek, bilinçli olarak kökten yıkılması istenir.
Olabilir denecektir. Fakat kişimiz, içtenliği kötüye kullanarak başkasına
karşı bir silâh yapar. İçtenliği «Mit- Sein»in ilişkilerinde değil, arı
olduğu yerde, kendi kendi ile yüz- yüze olunan ilişkilerde aramak gerekir.
Nesnel içtenliğin aynı şekilde kurulduğunu kim kabul etmez? İçten insanın,
bizzat içtenlik davranışı ile, bu nesne durumundan kurtulmak için belirli
olarak bir nesne gibi kurulduğunu kim kabul etmez? Kötü olduğunu itiraf eden
bir kimse tedirgin edici «kötülük yapma özgürlüğünü», kötünün cansız
karakteri ile değiştirmiştir: kötüdür. Kendi kendine katılmıştır. Ne ise
odur. Ama aynı şekilde, olduğu bu şeyden sıyrılıp kurtulur. Çünkü onu
seyreden kendisidir. Onu bakışı altında tutmak veya özel davranışların
sonsuzluğunda yokolmaya bırakmak kendisine bağlıdır. Bu kimse, içtenliğinden
bir değer çıkarır. Kötüdür ama kötülüğünün ötesinde olduğu için, değerli
adam kötü değildir. Bir determinizm plânı üzerinde değilse, kötülük bir hiç
olduğu için yumuşatılabilir. Ve kötülüğümü itiraf ederek ona karşı
özgürlüğümü koyarım. Geleceğim dokunulmamıştır, her şey bana açıktır.
Böylece içtenliğin asıl yapısı kötü niyetin yapısından farklı değildir.
Çünkü, içten olan insan, olduğu şey olmamak için, olduğu şey olarak kendini
kurar. Bu, herkesçe bilinen, içten davrana davrana, insanın kötü niyetli
olabileceği gerçeğini açıklar. Valéry, Stendhal'in bu durumda olduğunu
söyler. İnsanın sürekli kend} kendisine katılması çabası olarak sürekli ve
tüm içtenlik doğal olarak, insanın kendi kendinden ayrılması için sarfedilen
sürekli çabadır. Aracılığı ile insanın kendi kendisinin nesnesi olduğu
davranışla bile insan, kendinden ayrılır. Ne olduğunun sürekli envanterini
çıkarmak, sürekli olarak kendi kendini yadsımak, salt ve özgür bir bakıştan
başka bir şey olunmayan bir yere sığınmaktır. Kötü niyet bir kaçıştır ve
amacı kendini uzakta tutmaktır diyorduk. Şimdi görüyoruz ki, içtenliği
tanımlamak için de aynı temaları kullanıyoruz. Bu ne demektir?
Sonuç olarak, kötü niyetin ve içtenliğin amacı birbirinden o kadar farklı
değildir. Tabiî, geçmişe dayanan ve burada bizi ilgilendirmeyen bir içtenlik
vardır. Eğer geçmişte şöyle bir niyetim olduğunu itiraf edersem, içten
davranmış olurum. Bu içtenlik mümkünse, bu, insan varlığının geçmişteki
başarısızlığında kendi için varlık olarak kurulmasmdandır. Fakat
burada bizi ilgilendiren içtenlik şimdiki zamanın içkinliği içinde kendi
kendini amaçlayan bir içtenliktir. Amacı nedir? Varlığımla tamamen uyu-
şabilmem için ne olduğunu itiraf etmem ve kendi içinde biçiminde
olmamdır. Postulası da, aslında «kendi içinde» biçiminde oluşum, olmak
zorunda olduğumu oluşumdur. Böylece içtenliğin temelinde durmak bilmeyen bir
ayna ve yansıma oyunu bulunur. Ne ise o olan varlıktan ne ise o olmayan
varlığa ve tersi olarak,
ne ise o olmayan varlıktan ne ise o olan varlığa doğru bir geçiştir bu. Kötü
niyetin amacı nedir? «Ne ise o olmama» biçiminde ne isem o olmam veya «ne
ise o olma» biçiminde ne isem o olma- mamdır. Burada ayna oyununu görüyoruz.
Sonuç olarak bir içtenlik niyetinin var olabilmesi için temel olarak aynı
zamanda ne isem o olmam ve ne isem o olmamam gerekir. İçtenlik, bana özel
bir varoluş şekli ve niteliği vermez. Nitelik konusunda beni bir varoluş
biçiminden öbürüne geçirmeyi amaçlar. İçtenliğin ideali olan bu ikinci
varoluş biçimine ulaşmak bana yasaklanmıştır. Ona ulaşmaya çalıştığım anda
bile ona ulaşamıyacağımın anlaşılmaz ve yargılayıcı kavrayışına sahibim.
Fakat bir kötü niyet tasarlayabilmek için, varlığımın içinde, varlığımdan
gizlenmem gerekir. Eğer mürekkep şişesinin mürekkep şişesi olduğu tarzda
üzgün veya kor- kaksam, kötü niyet olasılığı tasarlanmamıştır bile. Çünkü bu
durumda varlığımdan gizlenemediğim gibi, gizlenebileceğimi düşün- memişimdir
bile. Fakat eğer kötü niyet basit bir taslak sıfatıyla mümkünse, söz konusu
benim varlığım ise, olmak ile olmamak arasında çok kesin bir fark
olmamasmdandır. İçtenlik doğal olarak amacı olmadığının bilincinde olduğu
için kötü niyet mümkün değildir. Korkak «olduğum» halde ve bu «korkak
varlık» varolduğu anda bile tartışma konusu ise, kendimi korkak
değilmişim gibi kavrayamam. Eğer bu varlığın kendisi bir problem ise,
onu ele geçirmeye çalıştığım anda bile her yandan benden kaçar ve hiçleşir.
Kötü niyet çabası deneyebilmemin şartı bir anlamda, olmak istemediğim bu
korkak olmamanıdır. Fakat eğer olmadığım şey olmama biçiminde korkak
olmasaydım, korkak olmadığımı açıklayarak iyi niyetli olurdum. Böylece,
olmadığım bu kav- ranamaz ve yavaş yavaş kaybolan korkağı öte yandan
herhangi bir biçimde olmam gerekir. Buradan «biraz» korkak olmak birazın
anlattığı şey, bir ölçüde korkak, bir ölçüde korkak değil demektir gerektiği
anlaşılmamalıdır. Tamamen korkak olmalıyım ve tüm açılardan aynı zamanda hem
korkak olmalı, hem de olmamalıyım. Böylece, bu durumda kötü niyet, ne isem o
olmamamı gerektirir. Yani, insan gerçekliğinin varlığı biçiminde, varlık ile
varlık olmayanı ayıran tartılabilen bir fark olmamasını gerektirir. Fakat
kötü niyet sadece, sahip olduğum nitelikleri reddetmekle, kendisi olduğum
varlığı görmemekle sımrlandırılmamıştır. Aynı zamanda beni olmadığım bir şey
gibi kurmaya da çalışır. Olumlu bir şekilde cesur olmadığım halde beni cesur
olarak kavrar. Fakat ben ne değilsem o isem, yani, bende, varlık olmayan,
varlık olma sıfatı ile bir varlığa sahip değilse, bu mümkün değildir.
Kuşkusuz eğer kötü niyet, kötü bir niyet değilse cesur olmamam gerekecektir.
Fakat kötü niyet çabamın, kendi varlığınım alelâdeliğinde bile ne isem o
olmadığımın ontolojik kavrayışına sahip olması yeterli değildir. Aynı
zamanda «üzgün olan varlık» ile «ne isem o olmamam» biçimi üzerinde
olduğumda «üzgün olmayan varlık» arasında önemli bir farkın da olmaması
gerekir. Bundan başka, özellikle, bizzat olumsuzluğun sürekli bir
hiçleşmenin nesnesi olması gerekir. «Olmamak»m anlamının bile sürekli olarak
insan gerçekliğinde tartışma konusu olması gerekir. Mürekkep şişesinin masa
olmaması şeklinde cesur olmasaydım, korkaklığım içinde yapayalnız, ona
zincirle vurulmuş olsaydım, bu korkaklığı karşıtı ile ilişkiye sokamasaydım,
kendimi korkak olarak belirleyemeseydim, yani kendime cesareti
yadsıyamasaydım, korkaklığımı ortaya serdiğim anda bile ondan
kurtulamasaydım, korkak varlığımla olduğu kadar, cesur olmayan varlığımla da
tam uyuşma halinde olabilmem mümkün olsaydı, tüm kötü niyet tasarıları bana
yasaklanmış olurdu. Böylece kötü niyetin mümkün olabilmesi için, içtenliğin
de kötü niyet olması gerekir. Kötü niyet olasılığının şartı, kendi araçsız
varlığında ve öndüşüncesel cogito'nun altyapısında insan gerçekliğinin ne
ise o olmaması ve ne değilse o olmasıdır.
Çeviren : Merih AKAL
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın