Hıristiyan Düşüncesi
Orhan Hançerlioğlu
Mutluluklarını arayan insanlar, bir ara, bu mutluluğu, özgür düşüncenin
kapılarını kilitlemekte buldular. Yüzyıllarca süren bu araya, ortaçağ
diyoruz. Artık erdem, gerçekten erdem olduğu için değil, tanrı
buyurduğu için erdemdir. Artık Yunanlıların doğa-tanrılarının yerini
Hıristiyanlığın kişi-tanrısı almıştır. Oysa bu kişi-tanrının düşünürleri,
doğa-tanrıların düşünce sisteminden kurtulamayacaklardır. Skolastik
dediğimiz
Hıristiyan
okulu düşünürleri, yüzyıllar boyunca, Platon'la Aristoteles'i gevelemekten
başka bir şey yapmamışlardır. Hıristiyan
düşüncesinin, İ.S. V'inci yüzyıla kadar süren ilk dönemine patristik
(Yunanca kilise babası anlamındaki patros
deyiminden geliyor), bu tarihten sonra ortaçağın sonuna kadar süren ikinci
dönemine skolastik (Latince okul
anlamına gelen schola deyiminden geliyor) denir. Bu iki dönemden birincisine
Platoncu Hıristiyan tanrıbilimi
evresi, ikincisine Aristotelesçi Hıristiyan tanrıbilimi evresi de denebilir.
Bununla beraber Platon etkisi
Xiii'ncü yüzyıla
kadar ilk skolastik düşünürlerde de devam etmiş ve ancak bu yüzyılda
Aquino'lu Thomas'yla yerini
Aristoteles
egemenliğine bırakmıştır. Patristik felsefenin ünlü babaları Clemens
(150-215), Tertulian (160-222), Origenes (185-254) ve Augustinus (354-430)'tur. Patristik felsefe, Hıristiyanlığa yapılan
saldırılara karşı koymaya çalışan
bir
savunma felsefesi, bir apologia'dır. Kilise babalarının Felsefesi olan
patristik felsefe, ortaçağ skolastiğinin
ilk
hazırlıklarıdır. Skolastik, bütün ortaçağı kaplar. Skolastiğin ayırt edici
niteliği dogmatik oluşudur. Belli bir konuyu
incelemek demek, o konuda Aristoteles'in , ne yazdığını okumak demektir.
Daha derin bir inceleme, Aquino'lu
Thomas'nın, Aristoteles'in bu yazısı üstüne ne yazdığını okumak demektir.
Bilimsel bir incelemeyse
Aristoteles'in ve
Aquino'lu Thomas'nın bu yazılarını tekrarlayan üçüncü bir kitabı okumak
demektir. Hiçbir kişisel görüş, tartışma,
kuşku ve kurcalamaya izin yoktur. En küçük kişisel bir çıkışa cesaret eden,
ölüm ya da bir çeşit diri diri ölüm
demek olan afaroz cezasıyla cezalandırılır. Bu sıkı disipline rağmen
skolastik, önemli düşünürler
yetiştirmiştir.
Bunların başında skolastiğin kurucusu Scottus Eriugena (833-880) gelir.
Anselmus (1033-1109), Petrus
Abaelardus
(1079-1142), Aquino'lu Thomas (1224-1274), Duns Scotus (1270-1308) vb. onu
izlerler. Hıristiyan felsefesinin
skolastik dönemi, yaklaşık dokuzuncu yüzyıldan XVi'ncı yüzyıla kadar
sürmüştür.
Hıristiyanlık, temelde, ilkel bir kamulculuk anlayışı içinde İsa'nın
söylediği birkaç şiirli sözden ibarettir. Bu yalın
sözlere felsefesel bir temel bulmak gerekiyordu. İlk yıllarda Yunan
stoacılığıyla savaşmak zorunda kalan
Hıristiyan
kilisesi babaları, bu düşünsel temeli, önce Platon öğretisinde, sonra da
Aristoteles öğretisinde buldular. Her iki
dönemin de ayırıcı niteliği, felsefesel sorunları birtakım tartışılamaz
dogmalara bağlamış olmasıdır. Hıristiyan
düşünürleri, yüzyıllarca, bu dogmalardaki açık çelişmeleri anlaşılır kılmaya
çalışmışlardır. Bir Yahudi mezhebi
olarak ortaya çıkan Hıristiyanlığın dogmaları, gerçekte, Yahudiliğin
dogmalarıdır. Hıristiyan felsefesi, bu dogmaları
desteklemek amacından doğmuştur ve Hıristiyan tanrıbiliminin hizmetçisi (La.
Ancilla theologiae)
durumundadır.
Bu çağın hemen bütün düşünürleri din adamlarıdır, Hıristiyan kilisesinin
hizmetçileri (La. Ancilla ecclesiae) durumundadırlar. Bu demektir ki,
Hıristiyan felsefesi kutsal Roma kilisesi imparatorluğunun (La. Sacrum
Imperium
Romanum) hizmetinde olan ve onun buyruklarına göre biçimlenebilen bir
felsefedir. Buysa felsefe kavramının
gerçek anlamıyla çelişiktir. Bu bakımdan denilebilir ki Hıristiyan
felsefesi, antikçağ Yunan idealizminin
Hıristiyanlık dini ölçüleri içinde bir devamından ibarettir. Kaldı ki
Hıristiyanlık, Yunan stoacılığında içkin bulunmaktadır. Hıristiyanlığın
tanrısı: Parmenides'in varlık, Sokrates-Platon'un iyi idesi, Aristoteles'in
ilkneden,
Plotinos'un bir düşüncelerinin karma ürünüdür. Bundan başka, bir İngiliz
tarihçisi, Edward Gibbon da The
Decline
and Fall of the Roman Empire adlı yapıtında, yaptığı araştırmalar sonunda
Platon'un gizli bir Logos öğretisi (İng.
Logos docfrine)'ini bulduğunu, Hıristiyanlığa temel olduğu kuşkusuz bulunan
bu öğretinin çoktanrıcı
tepkiye karşı
gizli tutulduğunu ve Platon'un öğrencilerine gizlice okutulduğunu, kulaktan
kulağa gelen bu öğretinin
İskenderiyeli
Yahudi dinbilimci Phile tarafından açıklandığını ve Phile tanrıbiliminin de
Hıristiyan tanrıbilimcilerin başlıca kaynaklarından biri olduğunu
ilerisürmüştür. (bkz. İbid, c. ı, s. 572 vd.). Platon'un bu öğretisi, Platon
sisteminde
gerçekten de bir boşluk olarak kalmış bulunan, soyut İdealar dünyasından
somut özdeksel dünyaya nasıl geçildiğini
açıklamaktadır. Platon'a göre bu geçiş bir yaratan'ın gücüyle olmuştur,
yaratan (eşdeyişle Tanrı) ruhsal bir güçtür, bu
ruhsal güç yaratılış yoluyla özdeksel yaratılanı kendi varlığından
çıkarmıştır. Yaratan, yaratılış, yaratılan
üçlüğü,
Hıristiyan baba, oğul, kutsal ruh üçlüğünün temeli olduğu gibi Aristoteles
erekçiliğinin de temelidir.
Ortaçağ Hıristiyan düşünürlerinin başında Origenes (İ.S. 185-254) geliyor.
Ona göre erdemin kendisi, asıl erdem
değildir. Kötü, kendi başına hiçbir anlam taşımaz. Gerçek olan iyidir, bir
başka deyişle Tanrıdır. Kötülük, iyiliğin
yadsınmasıdır (inkarıdır). Özgür ruhlar tanrılaşmaya özendiklerinden
Tanrıdan yüz çevirirler. İşte kötülük, erdemsizlik; onların bu gururlarında
belirir. İyiyle kötü, bir başka deyişle erdemle erdemsizlik, tanrıyla
yokluk
arasında özgür bir seçmeyi gerektirir. Her şey tanrıdan gelmiştir, tanrıya
dönecektir. Dünyalık yaşama, bir çeşit
cezadır, bir çeşit ödentidir (kefarettir). Aurelius Augustinus (İ.S.
354-430) da aşağı yukarı bunları söylüyor.
O da
Origenes gibi, Platonculuğun dostudur. Ona göre de erdem, tanrının tözüdür
(cevheridir). Tanrılık irade, ötesinde
başka hiçbir şey bulunmayan bir ilke olduğundan, yaratmanın nedenini
araştırmak boşunadır. Tanrı
yarattı, çünkü
yaratmak istedi. En yüksek iyi, mutluluk değil, erdemdir. Tanrının iradesi
iyi, güzel, doğru'dur. İnsan kötülük
yolundadır. Onu kurtaracak olan Tanrıdır. Tanrı, insanı kurtarır, çünkü
kurtarmayı ister. Ama bütün insanları
kurtarmaz, hangilerini kurtarıp hangilerini kurtarmayacağını önceden
seçmiştir. Bir başka deyişle, insanlar arasında
kimileri kurtuluşa önceden ayrılmışlardır. Her iki düşünürün düşüncelerinden
çıkan sonuçlar skolastik
dediğimiz
Hıristiyan düşünce okulunu doğurmuştur. Ortada, yedi yaşında bir çocuğun
bile sorabileceği şu sorular durmaktadır: Dünyalık yaşama bir cezaysa, bana
bu ceza niçin veriliyor? Dünyaya gelip gelmemek elinde olmayan
ben böyle bir cezaya uğramak için hangi suçu işledim? Kurtuluş planı daha
ben doğmadan yapılmışsa,
ben de bu
planın içine girebilen mutlulardan değilsem, bunda benim ne suçum var? Neden
ben bu planın içinde değilim? Tanrı
beni niçin gözden çıkarmış, kurtulmaya değer görmemiş? Saçlı sakallı
düşünürler, yedi yaşındaki çocuğun
bu
sorularına karşılık bulmak zorundadırlar. Bulamazlarsa ne erdemden, ne de
erdemsizlikten söz etmemeleri gerekir.
Skolastiğin kurucusu Scottus Eriguena'dır (İ.S. 833-880). Eriugena,
yukardaki soruların karşılıklarını bulamayınca, şu ilkeyi ortaya atıyor:
Tanrı salt yokluk, sonsuzdan gelip sonsuza giden sır'dır. Bu düşünüre göre,
sadece Tanrı değil, insan da böyledir. İnsan da bir sırdır, çünkü insan da
bir Tanrıdır. Çocuk, babadan doğdu. Şu
halde babadan başka bir şey olamaz. İnsan, küçük çapta bir evrendir,
evrensel bütün varlıkları kendinde özetler
(Claude Bernard'ı hatırlayınız). Varlığınızdan kuşkulanmayınız, düşündüğünüz
için varsınız (Descartes'ı
hatırlayınız). İnsan, günah işleyerek meleklerden ayrıldı, tövbeyle
tanrılığa yükselir. Günah, bir başka deyişle
erdemsizlik, insanın kendi beden yapısından gelir. Bir bakıma insan
duyularının, gelişmekte olan insan aklı
üstündeki egemenliğinin zorunlu bir sonucudur. Şu halde erdemsizlik, insan
için zorunludur. Eriugena'ya göre
erdemsizlik, töz olarak (cevher olarak, substantiellement) yoktur. Tanrıdan
ayrılış, düşüş, bir yoksunluktan
başka
bir şey değildir. Şu halde salt kötülük, bir başka deyişle erdemsizlik, daha
bir başka deyişle şeytan yoktur. Erdemsizlik, yaşamanın yokluğu demektir.
Bir varlıktan bütün iyi şeyleri kaldırın, onu yok etmiş olursunuz. Yaratma,
başı gibi sonu da olmayan bir oluştur. O, olmuş değildir, oluyor. Hepimiz,
varlığımızın kökleriyle, baş ve
son olarak, sonsuzluğun içindeyiz. Bu düşünceleri Eriugena'yı kilisenin,
kendisini tutan imparatorun gözünden
düşürmüş, perişan etmiştir. Görülüyor ki düşünce, bu kadarcık da olsa
özgürlüğe yönelince karşısına hemen
ortaçağın karanlığı çıkmaktadır. Bu çağın önemli sayılan bir başka düşünürü
de Anselmus'tur (İ.S. 1033-
1109).
Anselmus'a ii'nci Augustinus diyorlar, bundan da düşüncelerinin hangi yönde
olduğu anlaşılabilir. Ona göre inan
(iman, dogma) her türlü tartışmadan önce gelmelidir. Bizler inanmak için
düşünmüyoruz, tersine, düşünmek için
inanıyoruz. Anselmus'u iyice incelerseniz, onun, göründüğü kadar budala
olmadığını anlarsınız. Anselmus, inana
sarılmakla, yukarıdaki soruların karşılığını bulmaktaki güçsüzlüğünü
belirtmiş, inanmayıp da ne edeceksiniz, demek
istemiştir. Anselmus, insan aklının karşısında, inandan başka çıkar bir yol
bulamamıştır. Ortaçağa göz
gezdirirken
Petrus Abaelardus'tan (İ.S. 1079-1142) da söz açmak gerekiyor. Abaelardus,
gerçekten önemli bir düşünürdür.
Kovulmuş, kendi kitabı kendisine yaktırılmış, afaroz edilmiş, öğretmeninin
kıskançlığına uğramış aydın bir kafadır.
Ona göre kötülüklere sürüklenmek günah değildir, tersine, erdemin gereğidir.
Çünkü her erdem bir
savaştır, her
savaş da bir düşman ister. Günah bir eylem (fiil) değildir. Günah eylemin
biçiminde, bir başka deyişle emreden
iradede bulunur. Günah, eylemde değil, niyettedir. Bundan çıkan sonuç şudur:
Niyeti kötü olmayan adamın yaptığı
iş kötü bile olsa o adam bir kötülük yapmış olmaz. Buna karşı, kötülüğe
niyet eden adam o kötülüğü yapmaya fırsat
bulamamışsa bile kötülükten kurtulamaz, kötülük yapmış sayılır. İstek,
doğaldır. İnsanlar bunu
önleyemezler. Ama
o isteğe kendini bırakmak niyeti kötülüğün ta kendisidir. Abaelardus,
isteği, niyeti, eylemi birbirinden ayırmakla
erdem alanında yeni bir görüş ortaya atmakta; insan yaşayışını sürekli bir
kötülük gibi gören aşırı din anlayışına
karşı koymaktadır.
Sıra Aquino'lu Thomas'ya (İ.S. 1224-1274) gelince, Platon düşüncesinin
yerini Aristoteles'in aldığını görüyoruz. Düşünür Thomas hemen bütün
mutluluğunu Aristoteles'i incelemekte, onu yeni baştan anlatmakta
bulmuştur. Ona göre evren, mümkün olan alenilerin en iyisidir (Leibniz'i
hatırlayınız). İrade, zorunlu olarak iyiye
doğru gider; şehvet kötüye doğru gider. Günahın kaynağı özgürlükte ya da
seçme özgürlüğünde değil,
şehvettedir.
Yedi yaşındaki çocuk değil, saçlı sakallı koskoca kilise babaları da bunu
sormaktan kendilerini alamamaktadırlar. Mademki Tanrı iyilikçidir ve tüm
iyiliği istemiştir, öyleyse kötülükler bu güçlü Tanrı iradesine
karşı nasıl oluşabilmişlerdir?.. Hiç değilse kendi kendilerine bunu soran bu
saçlı sakallı kilise babalarının içinde
İ.S. iii'ncü yüzyılda yaşamış Lactantius adında biri de var. Latince birçok
din yapıtları vermiş, akıllı bir kişi.
O da
şöyle bir mantık kuruyor bu konuda: Tanrı, dünyamızdan kötülükleri ya atmak
istiyor ama atamıyor, ya atabilir ama
atmak istemiyor, ya ne atabiliyor ne de atmak istiyor. Bu konuda başka bir
ihtimal olamaz. Atmak istiyor da atamıyorsa; bu güçsüzlüktür, Tanrı'nın
özüne aykırıdır. Atabiliyor da atmak istemiyorsa bu kötülüktür,
Tanrı'nın
özüne aykırıdır. Ne atabiliyor, ne de atmak istiyorsa bu hem güçsüzlük, hem
de kötülüktür ki, Tanrı'nın özüne
büsbütün aykırıdır. Hem atabiliyor, hem atmak istiyorsa Tanrı'ya yakışan da
budur bütün bu kötülükler hala
neden duruyor? (Tanrının Gazabı Üstüne, Xiii'nci bölüm).
Lactantius, koyu bir dinci olduğundan, kendi kurduğu bu güçlü mantığa
karşılık bulmak için kıvranmaktadır.
Bulduğu karşılık şudur: Tanrı, kötülüğü istemiştir ama, insanlara da, ona
iyilikle karşı koysunlar diye, bilgeliği
vermiştir.
İnsan zekası, yüzyıllar boyunca, ortaçağın koyu karanlığıyla savaşmaktan
yılmamıştır. Bu yüzdendir ki ortaçağ, irili ufaklı birçok tartışmalarla
doludur. Bunlardan özellikle çok ilginç olan ikisi Adcılarla Gerçekçiler ve
Tomacılarla Skotçular arasındadır.
Xi'nci yüzyılın sonlarına doğru, Abaelardus'un öğretmenlerinden Compiegne
papazı Roscelin, genel kavramların
(Tr. tümeller, Os. külliler, Fr. universeaux) hiçbir gerçeklikleri
bulunmadığını ilerisürdü. Genel kavramlar havada
uçup giden seslerden başka bir şey değildiler: Gerçeklik, genellikte değil,
bireysellikteydi. Güzel diyoruz,
bu,
sözümüz tasarımımıza verdiğimiz bir addan (Fr. nom, bundan da bu akıma
yakıştırılan ad: nominalisme)
ibarettir,
seslerle dilegetirilir ve hiçbir gerçekliği karşılamaz. Gerçek olan şu ya da
bu güzel kadındır; güzel çiçektir, tek
sözle canlı bir bireyselliktir.
Papaz Roscelin'in bu düşüncesine, Abaelardus'un bir başka öğretmeni,
Champeaux'lu papaz Guillaume bütün
gücüyle karşı çıktı. Ona göre, genel kavramlar gerçektiler (Fr. reel, bundan
da bu akımın aldığı ad:
realisme). Bunu
anlamamak için insanın sağduyudan yoksun bulunması gerekirdi.
Roscelin'in ortaya attığı' bu sav, kiliseyi temellerinden sarsan bir savdı.
Çünkü kilise, tümüyle, genel kavramlar üstüne kurulmuştu. Başta Tanrı olmak
üzere bütün dinsel gerçeklikler birer genel kavramdılar. Eğer
genel kavramların gerçeklikleri yoksa bütün bunların, sonuç olarak da
kilisenin hiçbir gerçekliği olamazdı. Aslında
Roscelin'in amacı bu sonucu sağlamak değildi, ne bu kadar akıllı ne de
böylesine gözüpekti. O, daha çok, bütün
insanlara bulaştırılmak istenen ilk günah ve Tanrı kavramında dilegetirilen
baba, oğul, kutsal ruh teklemesi
gibi
dogmalarla savaşmak istemişti. Günah, ancak bireysel ve kişisel günah'
olmalıydı; insan, dünyaya gelmeden
yüzyıllarca yıl önce işlenen ilk günahın cezasını değil, kendi kişisel
günahının cezasını çekmeliydi. İsa'nın tanrılığı, üçlükte teklik kavramı
içinde eritilerek yadsınmamalıydı. Roscelin'in amacı bunlara benzer
sonuçlara
varmaktı. Ne var ki ilerisürdüğü düşüncenin zorunlu sonucu olarak elde
tutmak istedikleri de yok olup gidiyorlardı.
Kilise, Guillaume ve Anselmus'un yardımlarıyla, varlığını şiddetle savundu
ve Roscelin'i sözünü yalanlamaya mahkum etti.
Oysa ok yaydan ve söz ağızdan çıkmıştı bir kez. Roscelin istediği kadar
kendi sözünü yalanlasın,
onun düşüncesi kilisenin başına birçok dertler açmakta devam edecekti.
Skolastiğin büyük düşünürü Duns
Scottus
gizlice bu akıma karışacak ve Durand, Ockham Buridanus, D'Ally gibi birçok
düşünürler kendisini izleyeceklerdi..
İki öğretmenin ortasında kalan erdemli öğrenci Abaelardus, bu tartışmayı
tatlıya bağlamak için kavramcılığı
(Fr. conceptualisme) ilerisürdüyse de, parlak zekasına karşın kavramcılık
adı altında adcılığı tuttuğunu bir türlü
gizleyemedi. Kavramcılık, tümelleri bilimsel yerlerine oturtuyor, bunların
gerçekliklerini savunmak kadar
gerçek
olmadıklarını savunmayı da yersiz buluyordu. Bu, açıkça şu demekti: Genel
kavramların gerçek olmadıkları o kadar
bellidir ki bunların gerçek olmadıklarını söylemek yersizdir.
Yahudi tanrıbiliminin, antikçağlı Elea'lıların, idealizmin babası Platon'un
ünlü tümel'lerini kökünden yıkan
bu tartışma, özellikle XiV'ncü yüzyılda İngiliz tanrıbilimcisi Ockham'lı
William (1295-1349) tarafından başarıyla
sürdürülmüştür. Adcılığın kurucusu sayılan ve İngiliz görgücülüğünün
öncülerinden olan William of
Ockham'ın
öğretisi scepticisme theologique (Tr. Tanrıbilimsel şüphecilik) adıyla da
anılır. Aforoz edilmiş bir
Fransisken
papazı olan William, felsefenin tanrıbilim karşısında bağımsızlığa
kavuşmasında başlıca etkenlerden biridir.
Skolastiğin büyük düşünürler çağı Ockham'lı William'la kapanmıştır. O, bir
tanrıbilimci olmaktan çok, bir
Aristotelesçi mantıkçıydı. Tümel olan gerçek değildir (yani: nesne değildir,
sadece birbirine benzeyen birçok
şeyleri dilegetiren bir sözcüktür, bir ad'dır) demekle Aristoteles
mantığının ilkin Porphyrios tarafından ilerisürülen
ve sonra İbni Sina ve Augustinus tarafından benimsenen ve metafizik alanda
sürdürülen yanlış yorumunu
düzeltmek
istemişti. Porphyrios, Aristoteles'in Kategoryalar'ına yazmış olduğu
yorumda, cinslerin ve türlerin töz ya da cisimsel olup olmadıklarını
tartışmıştı. Tümeller gerçektirler (La. Universalia sunt realia) diyen
metafizik realizm,
bu yanlış yorumun ve tartışmanın ürünüydü.
Buna karşı, Aristoteles'in de amacına uygun olarak, insan zihninde olup
bitenleri düzenlemek isteyen mantıksal
tümellerin birer ad'dan ibaret (La. Universalia sunt nomina) olduğunu
belirtmek gerekiyordu. Ockham'lıya göre,
tümellerin nesnelerden önce de var bulundukları (La. Universale anterem)
doğruydu, ama bu tanrıbilimsel açıklamalar için, geçerliliği bununla
sınırlı, bir önermeydi. Yaratıcı bir tanrıyı varsaymak için, yaratılanların
daha
önce tanrılık zihinde var bulunması gerekiyordu. Ne var ki bu, mantığın
alanı olan insan zihninde de var bulunmalarını gerektirmezdi. Bilgi edinmek
işlemini gerçekleştiren insan zihni için tümeller elbette nesnelerden
sonra (La. Universale post rem) meydana çıkmışlardı. İnsan zihni, onları,
tek tek nesnelerden soyutlayıp birer ad
olarak ortaya koymuştu. Ockham'lı William, böylelikle, bilimle metafiziği,
felsefeyle tanrıbilimi birbirlerinden ayırmış ve birbirlerine
geçemeyecekleri sınırlarını çizmiş oluyordu. İlkin Compiegne papazı Roscelin
tarafından
ortaya atılan (Xi'nci yüzyıl) ve sonra Ockham'lının öncülüğünde ortaçağ
Aristotelesçilerince geliştirilen
(XiV'ncü
yüzyıl) adcılık öğretisinin büyük önemi, elde ettiği bu sonuçtadır. Duns
Scotus'ün yarı gerçekçiliğinin de
(Xiii'ncü
yüzyıl), mantığı metafiziğe bağlayarak adcılık yönündeki büyük eğilimiyle
Ockham'cılığın temellerini güçlendirdiği
unutulmamalıdır. Ockhamisme (Fransızlar Occamisme biçiminde de yazarlar)
deyimi, özellikle William of
Ockham
(Fransızlar Guillaume d'Occam derler)'ın mantığını dilegetirir (bkz. E. A.
Moody, The Logic of William of . Ockham, London 1935). Bu mantık, özellikle,
anlamları üçe ayırmasıyla ünlüdür: Mantıksal (İng. Logical), bilgi
bilimsel (İng. Epistemological), tanrıbilimsel (İng. Theological). Nesneleri
temel, düşünceleri de ikincil olarak ele
alışı bu mantığın güçlü yanıdır. Ne var ki tekilin geneli içerdiğini
yadsıması da büyük yanılgısıdır. Ockham'lıya göre
sadece tekil nesneler gerçektirler, genel kavramları insanlar tarafından
yaratılmışlardır ve nesnelerden bağımsız
olarak hiçbir gerçeklik taşımadıkları gibi nesnelerin niteliklerini de
yansıtmazlar. Bu ilerisürüş, metafiziğe metafizik
anlayışla karşı çıkmanın zorunlu yanılgısını taşımaktadır. Nitekim
Ockhamcılığın bu doğruyu yanlış bir
biçimde
görüşü, Berkeley'le çağdaş semantikte, özdekçiliğe karşı kullanılacaktır.
Tekil'le genel'i birbirinden ayırırken,
onların diyalektik bağımlılığını görmeksizin, metafizik bir anlayışla
karşıtlaştırmak bu yanılgının başlıca nedenidir.
Ockhamisme'in tanrıbilimsel şüphecilik'le nitelenmesi, tanrıbilimin ussallık
ve bilimsellik iddiasına karşı
yarattığı
şüpheden ötürüdür. Ockham'lıya göre insan sadece inanmalıdır, tanrıbilimi
ussallıkla bağdaştırmaya çalışmamalıdır.
Tanrılık alanın bilimini yapmak iddiasını taşıyan bütün skolastik, çürük ve
boş varsayımların toplamından başka bir
şey değildir. XiV'ncü ve XV'ncü yüzyılların üniversitelerini gerçek birer
savaş alanına çeviren Ockhamcılık, güçsüz
yanlarına rağmen, ortaçağın en ilerici akımlarından biridir. Kadcılık,
ortaçağda özdekçiliğin ilk dilegetirilişidir.
Ortaçağın ikinci ilginç tartışması Tomacılıkla Skotçuluk arasındadır.
Tomacılık, ortaçağın dokuzuncu yüzyıldan
ondördüncü yüzyıla kadar süren skolastik döneminde, Skotçuluğun (Skotizm)
karşısında yer alır. İtalyan düşünürü
Aquino'lu Saint Thomas'nın (1224-1274) öğretisiyle İskoçyalı düşünür Duns
Scottus'un (1270-1308)
öğretisi
Hıristiyanlığın temel sorunları üstünde çatışmışlardır. Thomas öldüğü yıl
Scottus dört yaşındaydı. Hıristiyan
felsefesinin bu köklü polemiği her iki düşünürün izdaşlarınca yapılmıştır.
Hıristiyan felsefesi, bu iki düşüncede,
birbirine karşıt yönlerde uçlaşmış bulunmaktadır. Gerçekte her iki
düşüncenin kökleri ortaçağın patristik dönemindedir. Tomacılık
Ogüstinusçuluğun, Skotçuluk Pelagusçuluğun izindedir. Ogüstinusçıiluğun
izinden gelen
Tomacılık gerici, Pelagusçuluğun izinden gelen Skotçuluk ilerici bir
akımdır. Tomacılığa göre zeka iradeden
üstündür, Tanrı özgür değildir ve dünyayı yaratmak zorunda olduğu için
yaratmıştır. Tanrı bile özgür olmadığına
göre, insan için özgürlük söz konusu olamaz, insan kurtuluşu için hiçbir şey
yapamaz ve Tanrı'nın bağışına
muhtaçtır, insanı ancak Tanrı kurtarabilir. Bu bakımdan Tomacılık
entellektüelci (entelektüalizm), gerekirci
(determinizm) ve yazgıcı (fatalizm) bir akımdır: Buna karşı Skotçuluk
iradeci (volontarizm), yadgerekirci (endeterminizm) ve usçudur
(rasyonalizm); irade zekadan üstündür, Tanrı özgürdür ve dünyayı yaratmak
istediği
için yaratmıştır, insan da özgürdür ve Tanrı'nın yardımı na muhtaç
olmaksızın kendi çabasıyla kendisini kurtarabilir,
Kutsal Kitap'a usa uygun olduğu için inanılmalıdır... Aquino'lu Thomas,
gerici bir kampta yer aldığı halde, Hıristiyan okul (skolastik) felsefesinin
en önemli düşünürlerinden biridir. Hıristiyanlığa Aristoteles'i o kabul
ettirmiş ve felsefe dilinin temellerini atmıştır. Summa Theologiae adlı
yapıtı yüzyıllar boyunca tek gerçek kitap
sayılmıştır. Bu yapıt, Katolik metafiziğinin en yüksek aşamasıdır.
Hıristiyan kilisesi, ortaçağı kaplayan ezici egemenliğini Augustinus,
Anselmus, Thomas üçlüsüne borçludur. Hemen bütün Avrupa'ya yayılmış bulunan
bu
egemenlik, Thomas'dan sonra çökmeye başlayarak Vatikan'ın dar sınırlarına
kadar çekilecektir.
Günümüzde,
Vatikan Katolik kilisesinin resmi felsefesi Yeni Tomacılıktır. Eski
Tomacılık nasıl felsefeden yararlanarak güçlendirilmeye çalışılan bir
tanrıbilimcilikse Yeni Tomacılık da öylece bilimden yararlanarak
güçlendirilmeye
çalışılan bir tanrıbilimciliktir. Kilise, önce savaştığı her karşı gücü daha
sonra, çıkarına göre yorumlama yolunu
tutarak varlığını sürdürmeye çalışmaktadır.
Skotçuluk, ortaçağın skolastik döneminde Tomacılığın karşısında yer
almıştır. İnce doktor adıyla anılan
Duns
Scottus'un öğretisine karşı Tomacılık insanı aşağılatır, güçsüzleştirir, kör
bir yazgıcılığın (fatalizm)
kucağına atar;
Skotçuluk insanı yüceltir, güvenini artırır, töresel sorumluluğa sokar
(endeterminizm). Bundan başka her
iki öğreti
de kavramcı (konseptüalizm) oldukları halde Thomas'nın kavramcılığı
gerçekçiliğe (realizm), Scottus'un kavramcılığı adcılığa (nominalizm)
yakındır. Thomas kavramları gerçek saymaya, Scottus gerçek saymamaya
eğilimlidir. Nitekim Skotçuluk, Ockham'ın adcılığını hazırlamıştır: Ockham,
Durand de Saint-Pourçain, Jean
Buridanus, Pierre d'Ailly ondan güçlenmişlerdir. Skotçular, Meryem'in ilk
günahtan kurtulmuş olan gebeliği (immaculee conception) savını tutarlar,
Tomacılar karşıt düşünceyi savunurlar. Skotçular, İsa'nın çarmıha gerilişini
Tanrı isteği sayarlar, Tomacılar bunun insanların günahları için
gerektiğinden çok ödenmiş bir karşılık
olduğunu
ilerisürerler. Skotçuluk usçudur (rasyonalizm), usu en büyük güç sayar,
Kutsal Kitap'a ve kilise öğretisine usa
uygun olduğu için inanılmalıdır. Bu, açıkça, insan usu kutsal kitaptan
üstündür, anlamına gelir ve inakçılığa
(dogmatizme) karşı çok önemli bir tepkidir. Skotçuluk, ortaçağ Hıristiyan
düşüncesinin en ilerici akımıdır ve
skolastiğin çöküşünü hazırlamıştır.
BÜTÜN BUNLAR YETMEYİNCE. Ne var ki yoksulluk ve acı çeken geniş insan
yığınlarına bütün bunlar yetmiyordu. Ortaçağın feodal üretim düzeninde
adları değişen köleler (köylüler ve işçiler) gene başkaldırdılar.
Xiii'ncü yüzyılın sonunda Fransa, Flandre'a saldırmıştı. Köylüler ve işçiler
insanca yaşama koşullarından yoksundular, ağır vergiler altında her gün
biraz daha eziliyorlardı. 1323 yılında ayaklandılar. Burges,
Ypres, Cassel
kentleri onlardan, Gand kentiyse ezenlerden yanaydı. Papa, ayaklananları
aforoz etti. Kral da zenginlerin
ve
soyluların korunması için ordular gönderdi. Ayaklananlar başlangıçta önemli
başarılar elde etmişlerdi. Ama sonunda onlar da, Katilina ve Spartaküs gibi,
boyun eğmek zorunda kaldılar. Yöneticileri Jacop Peyt ateşte yakıldı.
En yakınları onu ele vermiş ve yakalattırmışlardı. 28 ağustos 1328'de
işçiler, savaş alanında dokuz binden
çok ölü
bırakıyorlardı. Flandre'ın çalışan insanları eskisinden daha kötü koşullara
boyun eğmek zorunda kaldılar.
Bir başka önemli kavga da, XVi'ncı yüzyılda Almanya'da olup bitti. 1525
yılının mart ayında Alman köylüleri
ayaklandılar ve dileklerini' on iki maddelik bir programa bağladılar. Bu
program, özet olarak, şu istekleri dilegetirmektedir: Kendi papazımızı
kendimiz seçmek istiyoruz. Tevrat'ın buyurduğu ve İncil'in kaldırdığı
vergiyi
ödemeye hazırız, ama bunu Tanrı'ya verir gibi vermek isteriz. Bugüne kadar
bize toprak köleleri gözüyle bakıldı,
oysa İsa, toprak sahipleri kadar çobanlar için de acı çekmişti. Kutsal
Kitap'ın sözünü ettiği özgür insanlardan değil
sek biz neyiz öyleyse, Kutsal Kitap'ta yerini bulup bize ne olduğumuzu
gösterin (Toprak sahibi Kabil'le
çoban
Habil'i hatırlayınız). Kimi toprak sahibi senyörler, değil hepimiz için
olması gereken av hayvanlarından yararlanmak, av hayvanlarının bize
verdikleri zararı bile kabul etmiyorlar, Tanrı'nın insanların yararlanması
için
yarattığı toprakların akıldan yoksun hayvanlara çiğnettirilmesine göz yummak
zorunda bırakılıyoruz. Meyveler ve
sular hepimizin olmalı, acıkan ve susayan bir yoksul bunları istediği gibi
yiyip içebilmelidir. Senyörler ormanları
köy topluluklarına bırakmalıdırlar, yakacak odun kesebilmeli ve kendimize
kulübelik kereste
çıkarabilmeliyiz. Bu
maddeler Tanrı'nın sözüne uymuyorsa, bu uymazlık gösterildiği takdirde o
maddedeki dileğimizden hemen vazgeçmeye hazırız. Yeter ki bu uymazlık Kutsal
Kitap'la tanıtlanmış olsun... Papazdı, keresteydi derken Alman köylüleri bu
başkaldırmada yüz otuz bin ölü bıraktılar.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın