GÖNÜLLÜ KULLUK ÜZERİNE SÖYLEV
Etinne de La Boetie
Önsöz
Etienne de La Boetie, 1 Kasım 1530'da
Fransa'nın Perigord bölgesinin küçük bir kenti olan Sarlat'da doğmuştur.
Soylulaştınlmış burjuva kökenli olan La Boetie, ailesinin etkisiyle Orleans
Üniversitesi'nde hukuk öğrenimi görmüştür. O dönemlerde hümanizm ve reform
akımlarının hukuk fakültelerinde yayılmış olduğu ve 1559'da düşüncelerinden
dolayı Paris'te yakılarak idam edilecek olan Protestan Par-ti'nin önde gelen
"demokratlarından" Anne du Bourg'un Orleans'da hocalık yaptığı göz önüne
alındığında, üniversite yıllarının La Boetie'nin düşünsel gelişimi
üzerindeki etkisi. açıkça ortaya çıkar.
Fa'külteyi bitirdikten bir yıl sonra, 1554'te, bu genç hukukçu, kral II.
Henri'nin onayı üzerine Bordeaux Parlamen-tosu'nda danışmanlık görevine
kabul edilmiştir. Ölümüne dek bu görevi sürdüren La Boetie, 1557 yılında
kendisi gibi danışman olan Montaigne ile tanışmıştır. Bu iki düşünür
arasında çok yakın bir dostluk ilişkisi kurulmuştu1. Uzun bir süre Bordeaux
Parlamentosu'nda etkin olamayan La
1 Montaigne, "Denemeler" adlı yapıtının 1. kitabındaki dostluk üzerine olan
28. bölümü La Boetie'nin anısına kaleme alınmıştır.
Boetie, 1560 yılından başlayarak önemli görevler üstlenmiştir: Paris'te
tanıştığı ana kraliçe Catherine de Medicis'in baş danışmamı Michel de
l'Hospital'in düşüncelerini benimsemiş, bu düşüncelerin ve bu düşünceler
doğrultusunda yayımlanan kraliyet fermanlarının Bordeaux yöresinde
uygulanmasına çalışmıştır.
16. Yüzyıl Fransa'nın içinde bulunduğu en önemli sorun din çatışmalarıydı.
Monarşi, bir yandan krallığı zayıflatan Katolik-Protestan çatışmasına çözüm
arıyor, öte yandan kiliseye olan üstünlüğünü pekiştirmeye uğraşıyordu. İki
aşın ucu oluşturan Katolik Parti ile Protestan Parti'nin (Huguenot'lann)
karşısına Michel de l'Hospital'in başını çektiği Politikler Partisi
çıkmıştı. Dinsel hoşgörü taraftan olan Politikler, Katolikliğin devlet dini
kalmasını, Protestanlar için ibadet özgürlüğünün güvence altına alınmasını
ve monarşinin erkini arttırarak kilisenin ona bağımlı kılınmasını
savunuyorlardı. işte bu düşüncelere katılan La Boetie, Protestanlara ibadet
özgürlüğü tanıyan 17 Ocak 1562 tarihli «Ocak Fermanı"m savunan bir yazı da
yazmıştır. Bu yazısında, mezhep savaşlarının tehdit ettiği ulusal birliği
korumak kaygısıyla mutlak monarşi düşüncesine yaklaşmaktadır. La Boetie,
daha 33 yaşına basmadan 14 Ağustos 1563'te Germignan kasabasında ölmüştür.
Bir Rönesans insanı olan La Boeite'nin kısa yaşamı boyunca Ksenophon,
Plutarkos ve Aristoteles'ten yaptığı çevirilerle yazdığı şiirleri ölümünden
sonra 1570'te Montaigne tarafından yayımlanmıştır. Montaigne, La Boetie'nin
bu Rönesans esinli yapıtları dışında Söylev'in el yazmasına da sahipti.
Çeşitli yazışmalannda, Söylev'i yazacağı kitabın (yani Denemeler'in) en
önemli parçası olarak kullanmayı
düşündüğünü belirtmiş, ancak daha sonraları bu tasarısından vazgçmiştir.
Bunun nedeni, bu yapıtın, bugün de açıklığa kavuşamamış bir biçimde Huguenot
militanlarca ele geçirilip yayımlanmış olmasıdır.
1572'deki Saint-Barthelemy kıyımından sonra Huguenot'lar arasında, siyasal
iktidara karşı artık edilgen değil de etkin olarak direnmek gerektiğine,
baskıya başkaldırmanın ve tiranın öldürülmesinin (tyrannicide'in) meşru
olduğuna ilişkin görüşler yayılmaya başlar. Bu görüşleri savunmak için
ortaya çıkan "monarkomaklar" diye bilinen Protestan düşünürlerin yazıları
yanında, daha önceleri yazılmış olmalarına karşın hemen hemen aynı temaları
içeren yapıtlar da Calvinci militanlarca benimsenip kullanılır. İşte bu
yapıtlardan biri de La Boetie'nin Söylevi'dir. İlk olarak, 1574'te
Söylev'den alman bazı parçalar, yazarının adı verilmeden, çeşitli yergi
yazılarını içeren Le Reveille-matin des Francois, (Fransızlann Çalar Saati)
adlı kitapta yayımlanır. Bundan iki yıl sonra, Söylev, yine aynı nitelikte
bir kitap olan Memoires des Etats de France sous Charles le Neuviesme'de
(Dokuzuncu Charles Dönemi Fransa Devletleri Üzerine Savlar'da), bu kez
bütünüyle ve La Boeti'nin adı belirtilerek Contr'un (Bir'e Karşı) başlığıyla
yer alır. İlk baskısı Cenevre'de yapılmış olan bu kitap, daha sonralan
1577'de ve iki kez olmak üzere 1578'de yeniden basılır.
Bu dönemde, Söylev'in bazı Protestan düşünürler için esin kaynağı
oluşturduğunu da belirtmek gerekir. Bu olguyu en açık bir biçimde Stephanus
Junius Brutus takma adıyla 1579 yılında isviçr'de yayımlanan Viadiciae
contra Tyrannos (Tiranlara Karşı Direnme Hakkı) başlıklı risalede görmek
mümkün. Bu risalenin yazan olduğu sanılan Hubert Languet ya da Philippe du
Plessis-Mornay, La Boğ-tie'den farklı olarak, feodal değerlere ağırlık
vermiş ve görüşlerini doğrulamak amacıyla bol bol dinsel içerikli örnekler
kullanmıştır. Bununla birlikte, yazarın Söylev'i dikkatlice okuyup, bunun
özellikle "retorik"inden epey etkilenmiş olduğu anlaşılıyor: Söylev'deki
bazı parçalar, hatta bazı çarpıcı tümceler hemen hemen oldukları gibi alınıp
Vindiciae'ye aktarılmıştır.
Din savaşlarının yaygınlaşıp keskin boyutlar kazandığı bu dönemde,
Huguenot'larin Söylev'i kendi amaçlarına uygun bulup bu doğrultuda
yayımlamaları, La Boetie'nin yüzyıllar sonra da monarkomak olarak
tanınmasına neden olmuştur. Çağımızın siyasal düşünce tarihçilerinin bu
yanlış kanıdan kurtulmaları pek kolay olmamıştır; üstelik içlerinden
bazıları bu görüşe saplanıp kalmışlardır. Yavuz Abadan, 1959 yılında
yayımlanmış bir ortak yapıtta, kısaca değindiği La Boetie'den Huguenot diye
söz eder ve onun mutlak monarşi kuramlarına karşı halk egemenliğini sa-
*2 Söylev ile Vindiciae arasındaki benzerliği vurgulamak için her iki
yapıtta da geçen bir kaç tümceden örnek vermek yeterli olur kanısındayız:
Söylev: «...Eğer siz vermediyseniz, sizi gözetlediği bu kadar çok gözü
nereden buldu? Eğer sizden almadıysa, nasıl oluyor da sizleri dövdüğü bu
kadar çok eli olabiliyor?... Kulluk etmemeye karar verdiğiniz an özgürsünüz
demektir. Onu itmenizi ya da dengesini bozmanızı istemiyorum. Fakat yalnızca
onu desteklemeyin; işte o zaman, onun altından temeli (kaidesi) çekilmiş bir
Colosse (Rodos'taki koca Apollon heykeli) gibi tüm ağırlığıyla düşüp
parçalandığını göreceksiniz. Kendi kendini kulluklaştıran, kendi boğazını
kesen halk..."
Vindiciae: "... Ve neden "Kralların sayısız gözleri, milyon tane kulağı,
upuzun elleri ve pek hızlı ayakları" olduğu söylenir... Halk kralı yüzüstü
bırakıversin, hemen yere devrilir... Bu devin temelini altından çekin,
Rodos'taki koca Apollon hekeli (Colossus) gibi ayakta duramaz, devrilip
paramparça olur... Bir halkın kendini kelepçe ve zincirlere vurmasından...
kendi el ve silâhlarıyla kendi kendilerinin cellâdı olmak zorunda
kalmasından...» Vindiciae contra Tyrannos'un türkçe çevirisi: Mete TUNCAY
(derleyen), Batı'da Siyasal Düşünceler Tarihi, Seçilmiş Yazılar, Ankara,
A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1969, Cilt II, s. 61-87.
vunduğunu belirtir.*3 Fransa'da ise, 1980 yılında yedinci baskısını yapmış
olan önemli bir siyasal düşünceler kitabı, La. Boetie'nin Protestan
olmadığını vurgulamasına karşın onu yine de monarkomaklar arasına
yerleştirmektedir.*4 Ölümünden yıllar sonra Amerikan ve Fransız devrimcileri
tarafından kullanıldı diye Montesquieu'yu bir demokrasi kuramcısı olarak
görmek ne kadar yanlışsa, La Boetie'ye monarkomak etiketini yapıştırmak da o
derece yanlış olur kanısındayız.
La Boetie'nin, siyasal düzeni şiddet yoluyla yıkmayı savunan Huguenot'lara
yakın bir düşünür biçiminde değerlendirilmesine ilk karşı çıkan Montaigne
olmuştur. İlk önce Calvinci olarak kabul edilmemek için Söylev'i
yayımlamaktan vazgeçen Montaigne, daha sonra La Boetie'nin bunu neden
yazdığını açıklayarak arkadaşının adını temize çıkarmaya çalışır: " "Gönüllü
Kulluk" adı verdiği bu söylevi, ilk gençlik çağlarında, tiranlara karşı
özgürlüğü yücelten bir deneme biçiminde yazmıştır. Sonraları bu yapıt, iyi
diye salık verilemiyecek kişilerin eline geçmiştir... Ülke güvenliğini
bozmak ve düzeni değiştirmek isteyen bu kişiler,, söylevi kötü amaçları
doğrultusunda kullanmak için gün. ışığına çıkarmışlar ve onu kendi
düşüncelerini içeren yazıların arasına katmışlardır. Yazarın anısı, onun
düşüncelerini ve eylemlerini yakından tanımayanlar tarafından rencide
edilmemesi için, bu konunun çocukluk çağındaki yazar tarafından sıradan ve
çok yinelenmiş bir konu olaralk kabul edilip, salt alıştırma, deneme olsun
diye ele alındığını belirteceğim." Montaigne, La Boetie'nin monarkomaklarla
aynı kaba konmasını önlemek amacıyla Söylev'in içerdiği radikal düşünceleri
göz ardı ederek, onun yalnızca uranlığı yermek için kaleme alındığını ileri
sürmek zorunda kalır. Böylece La Boetie'nin daha sonraları yanlış,
yorumlanmasına neden olacak kapıyı açmış olur. Üstelik, arkadaşının anısını
her türlü karalamadan uzak tutma kaygısıyla hareket eden Montaigne, La
Boetie'nin kişiliğini çarpıtarak, onu bir tutucu, kurulu düzenle özdeşleşmiş
bir kişi olarak tanıtacak kadar ileri götürür savunmasını: "Onun ruhuna
işlemiş bir kuralı vardır: Doğduğu yerin yasalarına körü körüne itaat
etmek... zamanın kargaşalıklarına ve yeniliklerine ondan daha düşman olan
bir başka kişi düşünülemez.» Yine de Montaigne, La Boetie'nin bir Rönesans
insanı olduğunu ve dinsel hoşgörüyle cumhuriyeti benimsediğini üstü kapalı
bir biçimde de olsa belirtmeden edemez: "Eğer seçmeye olanağı olsaydı, haklı
olarak Şarlat yerine Venedik'te doğmayı isterdi... Onun düşüncesi,
döneminden çok başka çağların düşünce kalıplarına göre yoğrulmuştu."5
La Boetie, Söylev'j gerçekten gençlik yıllarında, 16-18 yaşları arasında mı
yazmıştır? Yoksa Montaigne, bu savı da, yukarıda belirttiğimiz diğer savlar
gibi, arkadaşını kollamak, yani Söylev'in bir "gençlik günahı" olduğunu
dolaylı bir biçimde anlatmak için mi ileri sürmüştür? La Boetie'nin Söylev'i
1546-1548 yılları arasında kaleme aldığı kabul edilse bile, yapıtını daha
sonra yeniden gözden geçirdiği bugün kesinlik kazanmıştır. Bazı
araştırmacılar, La Boetie'nin büyük bir olasılıkla, Fransa'nın güney
bölgesinde patlak verip 1549'da kraliyet güçlerince kanlı bir biçimde
bastırılan (tarihte Gabelle ayaklanması adıyla bilinen) köylü
ayaklanmasından etkilenmiş olabileceğini belirtir-
*5
Montaigne'in La Boâtie hakkındaki, içinden bölümler aktardığımız bu yazılan,
Denemeler yapıtının 1. kitabının 27. bölümünde yer almaktadır.
ler.8 La Boetie, Söyiev'de bu olaydan hiç söz etmemiş olmasına karşın,
tarihte ilk kez bu köylü ayaklanmasının senyör-lere karşı değil de, devlete
karşı bir başkaldırı biçiminde geliştiğinin bilincine varmıştır. Bu nedenle
yazar, yapıtında, köylülerin tepkisini çeken, toplumun en uç köşelerine
kadar girerek varlığını her yerde hissettiren ve yerel özgürlükleri,
ayrıcalıkları yıkan iktidar aygıtını, bir başka deyişle modern devlet
gerçeğini açıkça dile getirip eleştirebilmiştir. La Boetie, 1553 yılında
Orleans'da iken yapıtına önemli değişiklikler ve eklemeler getirmiştir. Bu
görüşü kuvetlen-diren kanıt, Söyiev'de Ronsard, Du Bellay gibi şairlerden
söz edilmiş olmasıdır. İlk yapıtlarını 1549-1550 yıllarında yayımlayan bu
şairler, ancak 1552'den sonra tanınmaya başlamışlardır. Bu bakımdan, bu
şairlerle ilgili bölümün, Söylev'in. 1546-1548 yıllarında yazıldığı
varsayılan ilk metninde bulunmadığı ve daha sonradan eklendiği ortaya
çıkmaktadır. Bundan başka La Boetie'nin, Orleans Üniversitesinde hocası olan
Du Bourg'un "demokratik" düşünceleriyle şiddetinden etkilendiği ve
gençliğinde yazdığı bu denemeyi hocasının görüşleri doğrultusunda
geliştirdiği de olası gözükmektedir. Söylev'in yazılış tekniğine, içerdiği
görüşlere ve bunların tutarlılığına, Eski Yunan ije Roma tarihinden
getirilen örneklere bakıldığında ise, yapıtın olgun bir kişi tarafından
yazıldığı anlaşılmaktadır. Demek ki. Söylev, Montaigne'in ileri sürdüğü gibi
"düşüncesiz gençlik çağlarının" bir ürünü değlidir. Söyiev'i yazan, bilinçli
bir biçimde ileri sürdüğü görüşlerin sorumluluğunu taşıyan ve bunlara
yürekten inanan olgun bir La Boetie'dir.
*8 Bu görüşü, ilk kez, Montaigne'in arkadaşı olan Jacques-Au-guste de THOU,
"Histoire de son temps" adlı yapıtında ileri sürmüştür. Miguel ABENSOUR ile
Marcel GAUCHET de, Etienne de la Boetie, Le Discours sur la Servitude
Volon-taire, Paris, Payot, 1978'in giriş bölümünde aynı görüşü
paylaşmaktadırlar.
Fakat La Boetie, yapıtmdaki görüşleri siyasal yaşamında uygulamamıştır.
Söylev dikkatlice incelendiğinde, La Boetie'nin yapıtını kendinden emin,
düşüncelerinin yakın bir gelecekte uygulanacağına güvenen bir tonda
yazmadığı görülür. Söylev bir bakıma, güzel bir ideale sahip, ancak tarihsel
koşulların bunun gerçekleşmesine olanak vermeyeceğini sezen genç bir aydının
çaresiz tutumunu yansıtır. Gerek kişiliği ve toplumsal çevresi, gerekse
Fransız siyasal çatışmalarının keskin boyutları, La Boetie'nin düş dünyasına
dalıp ütopyaya kaymasını önlemişlerdir. Bundan dolayı bu genç aydın, moral
bir başkaldırıya sığınmış ve görüşlerini kağıt üzerine dökmekle yetinmiştir.
Kısa bir süre sonra bu edilgin muhalif tutumunu terkeden La Boeti, verdiği
devlet aygıtının çarklarında görev almıştır. Bu yönüyle Thomas More'u
anımsatır: Siyasal yaşamın dışında kalıp hiçbir şey yapamamaktansa, gerçekçi
olup en azından toplumdaki büyük kötülükleri azaltmak için iktidar
piramidinde bir yer edinmek ve bu doğrultuda çaba harcamak. La Boetie, bu
tasarısını uygulamaya koyarken siyasal alandaki taraflardan birinin,
politiklerin (dolayısıyla burjuvazinin) görüşlerine yaklaşır; bir başka
deyişleri feodalizme ve dinsel bağnazlığa karşı koyabilecek ve mezhepler
arasında hoşgörüyle barışı sağlayabilecek tek güç olarak gördüğü monarşiye
destek olur.7 Fakat La Boetie bu konuda, kendisinden iki yüzyıl sonra
Montesquieu'nun de yapacağı aynı yanılgının içine düşmektedir.8. Çünkü
monarşi, mutlak olsun ya da olmasın, niteliği gereği feodal toplumsal düzene
7 La Boetie, bu görüşlerini 1562 yılında yazdığı Ocak Fermam ile ilgili
yazısında (Memoire touctıant l'Edit de Janvier) dile getirmiştir. La Boetie,
OEuvres Politiques, Paris, Editions So-ciales, 1971, s. 81-
8 Monarkm burjuvaziyle işbirliği içinde soyluları ezmeye ve feodal yapıyı
yıkmaya yöneldiği yargısına varıp monarşinin sınırlanmasını savunan
Montesquieu, bu yanılgısı nedeniyle monarşinin, dolayısıyla yandaşı olduğu
soyluların yıkılışına ve ideolojisini aldığı kiliseye sıkı sıkıya bağlıdır.
Zaten, La Boetie'nin ölümünden dokuz yıl sonra, Saint-Barhelemy kıyımı ile
dinsel bağnazlığın tarihteki en kanlı örneğini veren yine La Boetie'nin
dinsel hoşgörüyü gerçekleştireceğine inandığı bu Fransız monarşisi değil
midir ki?
Din çatışmalarının yatışmasıyla birlikte Söylev, göreli bir unutkanlığın
içine düşmüş; yalnız dönemin "tehlikeli" sayılan kişileri arasında ve
iktidar çevresinde el altından dolaşmıştır. Örneğin Richelieu, Söylev'i uzun
süre aratmış ve sonunda büyük paralar vererek bir kitap kolleksiyoncu-sundan
satın alabilmiştir. Söylev'in ikinci kez gündeme gelip yeni baskılarının
yapılması, cumhuriyet için, demokrasi için, verilen savaşların yoğunluk
kazanmasıyla başlar. Bu kez demokrasinin övgüsü olaraik değerlendirilen ve
bu açıdan okunan Söylev'in Fransız Devrimi'nin ilk yıllarında iki ayrı
kitapta yer aldığını görüyoruz. Daha sonraları yapıt, 1835'te mistik ve
hümanist bir sosyalist olan Felicite de la Mennais tarafından yayımlanmış.
Son olarak da, 1857'de Louis-NapolĞon'un, darbesi üzerine Brüksel'e kaçan
cumhuriyetçiler Söylev'in basımını gerçekleştirmişler. Siyasal alandaki
çatışmaların salt politik olmaktan çıkıp, sosyoekonomik bir içerik
kazanmaları (daha doğrusu, bu çatışmaların sosyo-ekonomik temellerinin
ortaya konulup kitle-lerce anlaşılması) sonucunda Söylev, bu yeni ortamda
militan bir yapıt biçiminde değerlendirilemediğinden dolayı, tarih dışı
(anachronique) kalarak önemini yitirmiş ve günümüze dek süren ikinci bir
göreceli unutkanlık döneminin İçine girmiştir. Yapıtın bugün yeniden gün
ışığına çıkması ise, 70li yıllarda Fransa'da "iktidarın, devletin (fiziksel
ve ideolojik) baskıcı, otoriter özü" sorununu ortaya koyup araştırma konusu
edinen entellektüeı bir akimin belirmesi ve La Boetie'nin bu yönde yeniden
okunmasıyla mümkün olmuştur.
Odysseus, Homeros'ta topluluğa şöyle seslenir: "Göre-mem hiç bir iyilik bir
çok efendinin olmasından. Yalnız tek bir kişinin efendi, tek bir kişinin
kral olmasıdır gereken."2
"Göremem hiç bir iyilik bir çok efendinin olmasından" tümcesi öylesine güzel
söylenmiş ki buna birşey eklemek gerekmez. Fakat, akıllıca konuşmak için,
bir çok kişinin hükmünün iyi olamıyacağı, çünkü Efendi sıfatını almış tek
bir kişinin erkinin bile katı ve saçma olduğu söylenmeliydi. Oysa, bunun
tersine, Odysseus: "Yalnız tek bir kişinin efendi, tek bir kişinin kral
olmasıdır gerken" diye devam etmiştir.
Buna karşın yine de Odysseus'u hoş görmek gerek; bu mümkündür, çünkü
Odysseus, (kanımca) sözlerini gerçekten çok, ortama uygun kılarak (ordunun
ayaklanmasını yatıştırmak için) bu şekilde konuşmak ve böyle bir dili
kullanmak zorundaydı. Fakat, akıllıca bir çift söz söylenecek-se, istediği
an kötü olma erkini sürekli olarak elinde bulundurduğundan dolayı iyi
olabileceğine hiç bir zaman güvenilemeyecek bir efendinin kulu (süjesi)
olmanın ne kadar büyük bir mutsuzluk olduğunu belirtmek gerekir. İnsanın ne
kadar efendisi olursa insan o kadar kez daha fazla mutsuz olur. Üzerinde çok
tartışılmış olan, diğer devlet biçimlerinin monarşiden daha mükemmel olup
olmadıkları sorusuna burada değinmek istemiyorum. Üstelik monarşinin devlet
biçimleri içinde nasıl bir yere sahip olduğunu tartışmadan önce, bilmem
gereken onun böyle bir yeri olup olamayacağıdır. Çünkü her şeyin tek bir
kişiye ait olduğu bu hükümet biçiminde en ufak bir kamusallığm bulunduğuna
inanmak çok zordur.3 Fakat bu sorun ileri bir tarihe bırakılmıştır ve ayrı
olarak incelenmeyi gerektirir; dahası, kendisiyle birlikte tüm siyasal
tartışmaları da gündeme getirecektir.
Benim burada üzerinde durmak istediğim sorun, bu kadar insanın, bu kadar
köy, kent ve bu kadar ulusun nasıl olup da, erkini, yalnızca onlarin
kendisine verdikleri güçten alan tek bir tirana katlanabilmeleridir. Eğer
tirana katlanma arzulan olmasaydı, tiranın onlara zarar veren erki
olmayacaktı; eğer ona karşı koymak yerine, onun verdiği acıyı sevmemiş
olsalardı, tiranın onlara en ufak bir kötülük yapma olanağı olamayacaktı.
Boyunduruk altında bir milyon insanın kendinden daha üstün bir gücün
zorlamasıyla değil de, sanki tek bir kişinin adıyla büyülenerek sefilce
hizmet etmesini görmek öylesine olağan bir şey ki, buna şaşırmaktan çok
üzülmek gerekir.
Üstelik, bu tek kişi yalnız olduğundan dolayı onun erkinden korkmamaları ve
kendilerine karşı insanlıktan uzak ve vahşi olduğundan dolayı da onun
niteliklerini sevmemeleri gerekir. Biz insanlar arasındaki zayıflık
böyledir. Çoğu kez güce boyun eğmek zorundayızdır; sürekli en güçlü
olunamayacağı için en uygun durumu bekleyerek zaman
*3 La
Boetie, Devleti ifade etmek için "Republique" (res publica) yani 'Kamusal
olan" sözcüğünü kullanır. Monarşide kamusal olan hiçbir şey bulunamayacağını
belirterek de monarşinin bir devlet biçimi olamayacağını dolaylı olarak dile
getirir.
kazanmak gerekir. Demek ki, Atina sitesinin otuz tirana4 kul olduğu gibi,
eğer bir ulus savaş gücüyle tek bir kişiye kulluk etmeye zorlanmışsa,
uşaklık etmesine şaşırmamalı, fakat bu durumu yaratan kazaya yakınılmalıdır;
ya da, daha doğrusu ne şaşırmalı ne de yakınılmalı, fakat kötülüğe sabırla
dayanılman ve gelecekteki daha iyi bir yazgıya ha-zırlanılmalıdır. Dostluğun
ortak ödevleri, bizim doğamızın yapısından dolayı, yaşam sürecimizin önemli
bir parçasını alıp götürürler. Erdemi sevmek, güzel olgulara değer vermek,
aldığımız iyiliğin nereden geldiğini kavramak ve uğrunda yaptığımız her şeye
yaraşır olan sevdiğimiz kişinin onurunu ve üstünlüğünü yükseltmek için kendi
rahatımızı, bozmak akla uygundur. Öyleyse, onları korumak için büyük bir
öngörüsü, savunmak için büyük bir ustalığı ve yönetmek için büyük bir özeni
olduğunu sınama yoluyla kanıtlamış büyük bir kişiyi bulan bir ülkenin
sakinlerini ele alalım; eğer, bu insanlar daha ileri gidip kendi kendilerine
ona boyun eğmeyi kabul ederlerse ve ona bazı üstünlükler verecek kadar güven
duyarlarsa, bunun pek bilgece bir iş olduğunu söyleyemem: onu, iyilik
yaptığı yerden alıp kötülük yapabileceği bir yere götürmekten başka bir şey
değildir bu. Ama, hiç kuşkusuz, şimdiye dek yalnızca iyiliği görülen bir
kişiden hiç çekinmemek ve onda yine iyilik bulmak yanılgısına da hasıl
düşülmez ki?
Fakat, ey Tanrım, nedir bu? Bunu hangi adla tanımla-yalbiliriz? Bu ne biçim
bir belâdır? Kendilerine ait ne malları, ne aileleri ve çocukları, hatta ne
de yaşamları olan sonsuz sayıdaki insanın boyun eğmesi değil de hizmet
(kulluk) etmesini, yönetilmesi yerine de tiranca ezilmesini gör-
*4 Peloponessos Savaşlarının sonuna doğru, İ.Ö. 4O4'te Sparta'-nın
yardımıyla Atina'da kurulan otoriter aristokratik yönetim.
mek ne büyük bir felâkettir, daha doğrusu ne uğursuz bir kötülüktür?
Karşısında kanların ve canların feda edilmesi gereken düşman bir ordunun,
barbarların değil de, tek bir kişinin yaptığı hırsızlıklara, yağmalara,
gaddarlıklara katlanılıyor; bu tek kişi, bir Herakles ya da bir Samson
değil, fakat yalnız bir "erkekçiktir" ve genellikle ulusunun en alçağı ve
kadınsı (feminin) kişisidir; savaşların barut kokusuna değil de güçlükle
turnavaların kumuna alışmıştır: Kuvvet yoluyla erkeklere komutanlık etmesi
şöyle dursun, zorunlu engeller olmasa zayıf bir erkeğe bile aşağılık bir
biçimde hizmet eder. Bu durumu alçaklık olarak mı nitelendireceğiz? Kulluk
edenlerin, korkak ve bitkin olduklarını mı söyleyeceğiz? Eğer iki, üç ya da
dört kişi birlikte tek bir kişiye karşı kendilerini koruyamıyorlarsa, bu
acayiptir ama yine de ola-'dır. Bunun, yürekliliğin yoksunluğundan olduğu
söylenebilir. Fakat yüz kişi, bin kişi tek bir kişiye katlanıyorsa, bu
insanlar ona karşı çıkmak istemiyorlar, kendilerini bunu yapmaktan
alıkoyuyorlar demek gerekmez mi? Bu korkaklık değil de, hor görme ve
küçümseme değil midir? Fakat yüz kişi, bin kişi değil de yüz ülke, bin kent
ve içlerinde en iyisi köle ve serf durumuna indirgenmiş bir milyon insan tek
bir kişiye saldırmıyorsa, bu durumu nasıl adlandırabiliriz? Bu alçaklık
mıdır? Oysa, her erdemsizliğin daha ileriye gidemiyeceği doğal bir sınır
vardır. İki kişi tek kişiden çekinebilir; on kişinin de çekinmesi olasıdır.
Fakat bin kişi, bir milyon kişi, bin kent, eğer kendilerini tek bir kişiye
karşı koruyamıyorlarsa bu korkaklık değildir. Yiğitliğin, bir kişinin tek
başına bir orduya saldırma, bir kaleye tırmanma ya da bir ülkeyi fethetme
boyutlarına ulaşamayacağı gibi korkaklık da bu noktaya kadar varamaz.
Öyleyse korkaklık sıfatını bile hak edemeyen, kendine uyabilecek aşağılık
bir ad bulamayan ve Doğa'nın onu yarattığını, dilin de onu adlandırmayı
reddettiği bu korkunç erdemsizlik nedir? Silahlı elli bin adam alıp
karşılarına aynı sayıda silahlı adam koyulsun; bunlar savaş düzenine göre
dizilsin; birileri özgürlükleri uğruna, diğerleri ise bu özgürlüğü onların
elinden almak için savaşmaya başlasınlar: Sezgisel olarak hangilerine zafer
sözü verilebilir? Hangilerinin, uğraşlarının karşılığı olarak özgürlüklerini
korumayı umut edenlerin mi, yoksa yaptıkları ya da aldıkları vuruşların
ücreti olarak başkalarının köleliğinden başka bir şey bekleyemiyenlerin mi,
savaşa daha neşe içinde gidecekleri düşünülebilir? Birileri sürekli olarak
geçmiş yaşamlarının mutluluğunu gözlerinin önünde bulundururlar ve gelecekte
de böyle bir hoşnutluğun beklentisi içindedirler. Onları ilgilendiren savaşm
sürdüğü kısa zaman boyunca katlandıkları acı değil, fakat savaşı
yitirirlerse kendilerinin, çocuklarının ve tüm gelecek kuşakların
çekecekleri acıdır, katlanacakları baskıdır. Diğerlerini yüreklendiren
yalnızca açgözlülüğün küçük sivri ucudur ki, bu da tehlike karşısında
birdenbire körlenir ve olması gerektiği kadar da ateşli olmadığından ötürü
yaralarından çıkan ufak bir kan dam-İasıyla sönüp gider. iki bin yıl önce
Yunanistan'da Yunanistan'ın iyiliği ve tüm dünyaya örnek olmaları için
yapılmış ve bugün hâlâ, sanki dünmüş gibi tüm tazelikleriyle insanların
anılarında yaşayan Miltiades'in, Leoni-das'm, Themistokles'in5 öylesine ünlü
savaşlarında, Yunanlılar gibi çok az sayıdaki insana, denizi dolduran bu
kadar çok gemiye karşı koyma ve eğer düşman ordularına komutanlar gerekseydi
Yunanlı süvarilerin sayısının yetişmeyeceği böylesine büyük sayıdaki
ulusları bozguna uğratma gücünün değil de yürekliliğinin nereden geldiğini
düşünmek gerek. Öyle görülüyor ki, bu şanlı günlerde, Yunan-lılar'ın
Persler'e karşı savaşından öte, özgürlüğün baskı üzerine, bağımsızlığın
haset üzerine zaferi gerçekleşmişti.
3 Atina'lı Miltiades ve Themistokles ile Sparta'lı Leonidas, Perslere karşı
kazanılan savaşları yöneten Yunanlı komutanlardır.
Özgürlüğü korumak isteyenlerin yüreklerine özgürlük tarafından yerleştirilen
cesaretten konuşulduğunu duymak ilginç bir şeydir. Buna karşılık, her
ülkede, her gün bütün insanların katkılarıyla gerçekleşen tek bir insanın
yüz bin kenti yozlaştırıp onları özgürlüklerinden yoksunlaştırması olgusunu
görmeyip de yalnızca işiten kişi buna nasıl inanabilir ki? Kişi, eğer bu
olguyu yabancı ve uzak ülkelerde bulunduğu sırada duyduysa, bunun gerçek
olmayıp, yalan ve uydurulmuş bir şoy olduğunu düşünmeyecek midir? Üstelik bu
yalnız olan tirana karşı koymak, onunla savaşmak gerekmez bile. Ülke ona
kulluk etmemeye karar versin bir kere, tiran kendiliğinden yok olup gider.
Ondan her hangi bir şey eksiltmek gerekmez, ona hiç bir şey vermemek yeterli
olur. Ülke, kendi yararına bir şeyler yapmak için varsın güçlüklere
katlanmasın; tek gerekli olan, kendi zararına olabilecek sıkıntılı bir :'şe
kalkışmamasıdır. Demek ki, halklardır kendilerini teslim edenler, daha
doğrusu kendilerini ezdirenler; çünkü kulluk etmeye son verdikleri an
üstlerindeki bu yükten de kurtulmuş olacaklardır. Kendi kendini
kulluklaştıran, kendi boğazını kesen halk, özgürlük ve kulluk seçeneği
karşısında bağımsızlığını terkedip boyunduruğu kabul etmiş ve bu kötü duruma
razı olmak şöyle dursun onu arzulamıştır. Eğer özgürlüğüne yeniden kavuşmak
insana pahalıya mal olacaksa, onu bu işe kalkışması için sıkıştırmam; insan
için yeniden doğal hukuka geçmek ya da başka bir deyişle hayvandan yeniden
insana dönüşmek kadar değerli bir şey olamaz. Fakat ondan yine de vöylesine
büyük bir yüreklilik istemiyorum; ancak, rahat yaşamak uğruna herhangi bir
güvenceyi (özgürlükten —çev.—) daha çok sevmesine izin vermiyorum.
Nasıl? Özgürlüğü elde etmek için yalnızca onu arzulamak yeterli, öyle mi?
Eğer yalnızca insanın basit bir arzusu yeterli oluyorsa, bu dünyada, tek bir
dileğiyle kazanabileceği özgürlüğü çok pahalı bulan bir ulus olabilir mi?
Kanla ödenerek yeniden satın alınması gereken ve kaybedildiğinde tüm onurlu
insanların yaşamı tatsız, ölümü ise kurtuluş olarak kabul etmelerini
gerektiren bu iyiliğe6 yeniden kavuşmak isteyen istencini suçlayan bir ulus
olabilir mi? Hiç kuşkusuz, bu durum küçük bir kıvılcımdan doğan ateş
gibidir: Bu ateş büyür ve daha güçlü olur, odun buldukça da yanmayı
sürdürür; onu söndürmek için üzerine su dökme-yip yalnızca daha başka odun
vermeyince, ateş kül edecek bir şey bulamadığından dolayı kendi kendini kül
eder, gücünü yitirir ve ateş olmaktan çıkar. Aynı biçimde, tiranlar
yağmaladıkça daha çok şey üzerinde hak iddia edip daha çok isterler, yakıp
yıktıkça da onlara daha çok şey verilir ve daha çok hizmet edilir; böylece
tiranlar her şeyi yok edip yıkmak için daha çok güçlenirler ve gittikçe daha
güçlü ve daha zinde olurlar. Eğer onlara hiç bir şey verilmezse, onlara hiç
bir şekilde boyun eğilmezse, savaş ve vuruşmaya gerek olmadan tiranlar
çıplak ve zayıf kalır; artık onlar hiçbir şey değildir; ya da tıpkı su ve
besi bulamayıp kuru ve ölü bir dal durumuna dönüşen bir kök gibidirler.
Gözüpek kişiler istedikleri iyiliği elde etmek için tehlikeye atılmaktan hiç
korkmazlar, akıllı kişiler ise hiç bir güçlükten kaçınmazlar. Alçak ve
uyuşuk kişiler ne kötülüğe katlanmayı ne de iyiliğe yeniden kavuşmayı
bilirler, iyiliği dilemekle yetinirler; onu elde etme isteği doğal olarak bu
kişilerde bulunmasına karşın, onu yürekten arzulama erdemi alçaklıkları
tarafından yok edilmiştir. Elde edildiğinde kişileri mutlu ve hoşnut kılacak
her şeyi arzulamak olan bu istek, bu istenç, bilgelerle cesurlarda olduğu
gibi akılsızlarla korkaklarda da bulunur. Bu şeyler içinde yalnızca bir
tanesi eksiktir; doğa, insanları bunu arzulamaktan yoksun kılmıştır. Bu şey
özgürlüktür. Özgürlük öylesine büyük ve öylesine hoş bir iyiliktir ki, bir
kez kaybol-
*6 "özgürlük" anlamında kullanılmış.
du mu tüm kötülükler arka arkaya sıralanırlar; bu durumdan sonra hâlâ yok
olmamış iyilikler ise kullukla yozlaş-tıklarmdan dolayı lezzetlerini tümüyle
kaybederler. İnsanların arzulamadıkları yalnızca özgürlüktür; bu durum
(kanımca) herhangi başka bir nedenden dolayı değil de, insanların özgürlüğü
arzulasalar hemen ellerine geçirecekleri için böyledir; eğer bu güzel malı
almayı reddediyorlarsa bu, onun yalnızca çok kolay elde edilebileceğinden
dolayıdır.
Zavallı sefil insanlar, akılsız halklar, kötü durumlarında kalmak için
direnen ve iyiliklerini -göremeyen uluslar! Sizler gözünüzün önünde, en
güzel ve en parlak kazançlarınızın götürülüşüne, tarlalarınızın
yağmalanmasına, evlerinizin ve eşyalarınızın çalınmasına seyirci
kalıyorsunuz. Öyle bir yaşam sürüyorsunuz ki, hiç bir şeyin size ait
olduğunu söleyebilecek durumda değilsiniz. Şimdi, mallarınıza, ailelerinize
ve yaşamlarınıza yarım yamalak bile sahip olmak, size büyük bir mutluluk
gibi gözüküyor. Tüm bu zarar, bu kötülük, bu yıkım size düşmanlardan
gelmiyor; hiç kuşkusuz düşmandan, yani öylesine yücelttiğiniz, uğrunda
cesaretle savaşa gidip kendinizi ölüme atmaktan çekinmediğiniz o kişiden
geliyor. Size böylesine hakim olan kişinin iki gözü, iki eli, bir bedeni var
ve herhangi bir insandan daha başka bir şeye sahip de değil. Yalnızca sizden
fazla bir şeyi var, o da sizi ezmek için ona sağlamış olduğunuz üstünlük.
Eğer siz vermediyseniz, sizi gözetlediği bu kadar gözü nereden buldu? Sizden
almadıysa, nasıl oluyor da sizleri dövdüğü bu kadar çok eli olabiliyor?
Kentlerinizi çiğnediği ayaklar sizinkiler değilse bunları nereden almıştır?
Sizin tarafınızdan verilmiş olmasa üzerinizde nasıl iktidarı olabilir?
Sizinle anlaşmadıysa sizin üstünüze gitmeye nasıl cesaret edebilir?
Kendinize ihanet etmeseniz, sizi öldüren bu katilin yardakçısı olamasanız ve
sizi yağmalayan bu hırsıza yataklık etmeseniz o ne yapabilir? Zarar versin
diye meyvalarmızm tohumunu dikiyorsunuz. Hırsızlıklarına eşya sağlamak için
evlerinizi doldurup döşeyip kızlarınızı da şehvet tutkusunu tatmin etsin
diye yetiştiriyorsunuz. Çocuklarınızı onlara yapabileceği en iyi şey olan
savaşlarına götürsün diye, katliama götürsün diye, onları tutkularının
uşakları ve intikamlarının uygulayıcıları yapsın diye büyütüyorsunuz. Derin
haz duygularını incelikle ele alabilsin ve pis ve rezil eğlencelerinin
içinde yuvarlanabilsin diye ölesiye çalışıp bitkin düşüyorsunuz. Onun daha
güçlü ve sert olması ve böylece dizginleri daha da sıkması için kendinizi
zayıflatıyorsunuz. Hayvanların bile sezinle-yemiyeceği ya da katlanamayacağı
tüm bu kötülüklerden kurtulabilirsiniz. Bunun için kurtulmaya çabalamanız
gerekmez, yalnızca kurtulmak istemeniz yeterli olacaktır. Kulluk etmemeye
karar verdiğiniz an özgürsünüz demektir. Onu itmenizi ya da dengesini
bozmanızı istemiyorum. Fakat yalnızca onu desteklemeyin; işte o zaman onun
altından kaidesi çekilmiş bir Colosse7 gibi tüm ağırlığıyla düşüp
parçalandığını göreceksiniz.
Elbette doktorlar iyileşmez yaralarla uğraşmamayı öğütlerler; ben de bunun
halka salık verilmesinin yerinde olacağı kanısındayım. Çünkü halk, artık
rahatsızlığını hissetmemektedir; bu da onun hastalığının öldürücü olduğunu
gösterir. Öyleyse, varsayımsal bir biçimde, özgürlük sevgisinin artık pek
doğal gözükmediği bd durumun nasıl oluştuğunu ve bu ısrarlı hizmet etme
istencinin nasıl olup da kökleştiğini bulup bularmyacağımızı araştıralım.
İlk olarak, en ufak bir kuşkuya yer vermediğine inandığım bu düşünceyi
belirteyim: Eğer Doğa'nm bize verdiği haklarla ve bize öğrettiği bilgilerle
yaşasaydık, doğal olarak aile büyüklerimize itaatkâr olup akim buyruğunda
bulunacaktık ve kimsenin kölesi olmayacaktık. İnsanların kendiliğinden ve
kendileri için tanık oldukları, her kişinin
7 Rodos'taki koca Apollon heykeli.
babasına ve annesine itaat etmesi olgusu, kişinin kendi doğasının
uyarmasından başka bir şeyden kaynaklanmaz. Tüm filozofların ekollerini
ilgilendirmiş ve akademikler8 tarafından enine boyuna tartışılmış olan bir
soruna, aklın bizimle doğup doğmadığı sorununa bakalım. Şu an için,
ruhumuzda aklın belli doğal tohumları olduğu ve bunların iyi öğütlerle ve
geleneklerle bakımları yapıldığında erdem olarak yeşereceklerini, yoksa
beliren kötülüklere karşı duramayıp havasızlıktan ötürü ham kalacaklarını
sanmakla yanıldığımı düşünmüyorum. Fakat, kuşkusuz Doğa'da hiçbir şey açık
seçik gözükmese de görmemezlikten gelemeyeceğimiz şu olgu vardır: Tann'nm
vekili ve insanların yöneticisi olan Doğa, birbirimizi, yoldaş olarak ya da
daha doğrusu kardeş olarak bilelim diye, hepimizi, bir tek dökme kalıbından
çıkmışçasına, aynı biçimde yapmıştır. Bize verdiği armağanları
paylaştırırken bazılarına, gerek beden gerekse akıl açısından, diğer
kişilere göre çeşitli üstünlükler sağlamıştır. Doğa, bizi kapalı bir kampa
koyarcasına bu dünyaya koymasına karşın, en güçlüleri ve en akıllıları, bir
ormandaki silahlı haydutlar gibi en zayıflan ezsinler diye bu yeryüzüne
yollamamıştır. Fakat aslında, bazılarına büyük diğerlerine küçük paylar
verrek Doğa'nm kardeşçe bir sevgiyi gerçekleştirdiğini düşünmek gerekir.
Böylece, bu sevgi, bazılarının yardım etme erkine sahip olmaları
diğerlerinin ise yardıma gereksinme duymalarıyla oluşur. Daha sonra, bu iyi
ana, tüm dünyayı hepimize konut olarak verip tüm insanları aynı hamurdan
biçimlendirerek, her kişinin bir başkasında kendini aynaya bakarcasma
görmesini ve kendini hemen hemen tümüyle tanımasını sağlamıştır.
Birbirimizle daha fazla yakınlaşıp kardeşçe geçinmek, düşüncelerimizin ortak
ve karşılıklı bildirisiyle istençlerimizin or-
*8 Akademikler
sözcüğü ile Platon'un Atina'da kurmuş olduğu Akademia'dan yetişen filozoflar
anlatılmak isteniyor.
taklığmı oluşturmak için hepimize birden bu büyük armağanı, ses ve konuşma
armağanını vermiştir. Doğa'nm tüm. olanaklarla bağlaşmamızın ve
toplulumumuzun bağlarını daha sıkı bağlamaya uğraşmasından ve hepimizi
birleştirmekten çok birler yapmayı istediğini her durumda göstermesinden
dolayı, tüm insanların doğal olarak özgür olduğu üzerine kuşkuya düşmemek
gerek; çünkü hepimiz yolda-şızdır, ve doğanın hepimizi arkadaşlık içine
sokup kimseyi kul köle kılmamış olmasını da hiç kimse yadsıyamaz.
Fakat, gerçekten özgürlüğün doğal olup olmadığını tartışmak boşunadır. Çünkü
hiç kimse zarar verilmeden köle durumunda tutulamaz ve dünyada hiçbir şey
haksızlık kadar (bütünüyle ussal elan) doğaya aykırı değildir. Böylece bize,
özgürlüğün doğal olduğunu ve bu şekilde (kanımca) yalnızca özgürlüğümüze
sahip olarak değil de aynı zamanda onu koruma duygusuyla doğduğumuzu
söylemek kalır. Oysa, şimdi bunun üzerinde bir kuşkuya kapılıyorsak, bu
bizim iyi yönlerimizi ve doğal duygularımızı tanıyamıyacak kadar
yozlaştığımızı gösterir. Size, layık olduğunuz onuru vermem gerektiğini
biliyorum ve size doğanızı ve durumunuzu öğretmek için karşınıza örnek
olarak bizzat vahşi hayvanları koyuyorum. Eğer insanlar fazla sağır
olmasaydılar, hayvanların onlara "yaşasın özgürlük" diye haykırdıklarını
duyarlardı. Hayvanların bir çoğu yakalandıkları anda hemen ölürler. Örneğin,
balık sudan çıkar çıkmaz yaşamını da yitirir; aynı biçimde ışığı terkeden
bazı hayvanlar doğal bağımsızlıklarının yok olmasından sonra yaşamak
istemezle:1. Eğer hayvanların kendi aralarında bir sıra ve üstünlük
basamakları olsaydı (kanımca) özgürlüğü soyluluk olarak kabul ederlerdi. En
büyüğünden en küçüğüne tüm hayvanlar yakalanınca tırnaklarıyla,
boynuzlarıyla, ayaklarıyla, gagalarıyla öylesine büyük bir direnç
gösterirler ki, bu da kaybettikleri şeyin onlar için ne derece değerli
olduğunu kanıtlar. Daha sonra, kesin olarak ele geçirildiklerinde, hayvanlar
bize felaketlerinin bilincinde olduklarını gösteren çeşitli belirgin
işaretlerde bulunurlar. Bundan böyle, onların artık yaşamaktan çok
canlılıklarını yitirmiş oldukları ve yaşamlarını da kulluktan hoşlanmak için
değil de kaybedilmiş hoşnut durumlarına yakınmak için sürdürdükleri açıkça
gözlemlenir. Gücünün son damlasına kadar kendini savunup bir kurtuluş yolu
göremeyen ve yakalanmak üzere olan bir filin dişlerini ağaçlara vurarak
kırması, doğduğu gibi özgür kalma arzusunun onu düşünmeye sevkedip avcılarla
pazarlık yapmaya yöneltmesinden ve eğer dişleri pahasına kurtulacaksa
dişlerini özgürlüğünün fidyesi olarak vermesinden başka ne olabilir ki? At
doğar doğmaz hizmet etmeye alışsın diye onu yem vererek kandırırız. Eğer onu
pohpohlamasını bilemezsek iş terbiye edilmesine gelince, gemi azıya alır ve
mahmuza saldırır; at böyle davranarak, eğer hizmet ediyorsa, bu onun kendi
arzusuyla değil de bizim zorlamamız nedeniyle olduğunu doğaya göstermek, hiç
olmazsa kanıtlamak ister gibidir. Peki öyleyse ne demek gerekir? Bir
zamanlar benim Fransızca uyaklarla uğraştığım dönemde dile getirdiğim gibi:
Öküzler bile boyunduruk altında sızlanır Kuşlar ise kafes içinde yakınır.
Benim bile hiç okumadığım ve senin de hoşlanmış gibi yaptığın bu mısraları
yazarken beni kibirli sayacağından çekinmiyorum9. Demek ki, duygusal olan
her şey, duyguyu elde ettiği andan başlayarak bağımlılığın kötülüğünü
hissedip özgürlüğün peşinden koşar. Çünkü insanlara hizmet etsinler diye
yaratılmış olan hayvanlar bile, karşıt
*9 LaBoetie, büyük bir olasılıkla, Bordeaux Parlamentosu'nda kendinden önce danışmanlık görevinde bulunmuş olan Lon-ga'ya seslenmektedir. Mesmes'in elyazmasında yapıtın Lon-ga'ya ithaf edildiği görülmektedir.
arzularını
belirtmeden hizmet görmeye alışamazlar. Bu ne denli kötü yazgıdır ki,
bağımsızca yasamak için doğan tek yaratık olan insanı öylesine yozlaştırıp,
ona ilk varlığının anısını ve buna yeniden kavuşma arzusunu
unutturabil-miştir?
Üç çeşit tiran vardır. Bunu derken kötü prenslerden söz ediyorum.10
Krallığı, bir bölümü halkın seçimiyle, ikinci bir bölümü silah zoruyla ve
son bölümü soylarının mirası yoluyla elde ederler. Krallığı savaş hakkı
gereğince ele geçirmiş olanlar, fethettikleri topraklar üzerinde
bulunduklarından dolayı bilinen bir biçimde davranırlar. Kral olarak
doğanlar genellikle daha iyi değillerdir; bu şeklide doğup tiranlığm kanıyla
beslenenler sütten tiranlık doğasını alırlar ve kendilerinin hükmü altındaki
halkları babadan kalma serfler gibi görürler; krallığı da, mizaçlarının
eğilimine yani cimri ya da savurgan oluşlarına göre, kendilerine kalmış
miras gibi kullanırlar. Halkın kendisine devleti verdiği kişi daha
katlanılabilir olmalıdır. Ancak bu kişi, kanımca, bu yerde başkalarının
üzerinde yüceltildiğini görünce ve azamet diye adlandırılan ne olduğunu
bilmediğim bu şeyden de hoşlanınca, buradan kıpırdamamaya karar verir.
Genellikle bu kişi, halkın kendisine teslim ettiği erki çocuklarına
aktarmaya özen gösterir. Bu çocuklar, babalarının düşüncesini öğrendikleri
andan haşlayarak, şaşılacak bir biçimde, her çeşit erdemsizlikte ve hatta
gaddarlıkta diğer tiranları kat kat geçerler. Özgürlüğün anısı hâlâ taze
olduğu için, yeni tiranlığı güvence altına almak amacıyla, kulluğu daha çok
genişleterek ve uyrukları özgürlükten daha da uzaklaştırarak onlara,
özgürlüğün anısını tümüyle unuttur-
*10 La Bo£tie, uranlıkla monarşiyi, yani tek kişinin iktidarını kastetmektedir. Görüleceği gibi, La Boetie 16. yüzyılda yaygın olan monarşi çeşitlerinin sınıflandırılmasını tiranlık başlığı altında yapmaktadır.
maktan başka bir yol
göremezler. Bu durumda, gerçeği söylemek için bu uranlık biçimleri arasında
birkaç fark gördüğümü, fakat bir seçenek göremediğimi belirtmeliyim;
hükümdarlığa ulaşma araçlarının değişik olmalarına karcın, hepsinde hükmetme
biçimi hemen hemen aynıdır. Seçimle gelmiş olanlar uyruklara sanki onlar
uysallaştırıla-cak boğalarmış gibi davranırlar; fatihler uyruklarına karşı
tıpkı avlarının üzerindeki gibi haklara sahip olduklarını düşünürler;
mirasçılar ise uyrukları doğal köleleriymişcesine kullanırlar.
Fakat, eğer bugün, ne bağımlılığa alışkın ne de özgürlüğe tutkun yepyeni
insanlar doğsa, bu insanlar bağımlılığın ve özgürlüğün ne olduğunu
bilmedikleri gibi adlarını da hiç duymamış olsalardı veya uyrukluk olma ya
da özgür yaşama seçeneği ile karşı karşıya kalsalardı, hangisini kabul
ederlerdi? Bir insana hizmet etmeyi değil, yalnızca akla boyun eğmeyi
sevecekleri üzerinde kuşkuya düşmemek gerek. Yoksa, Israel insanları gibi
hiç bir zorlama ve gereksinme olmadan kendilerine bir tiran yaratmaları
mümkün olacaktı. Bu ulusun da tarihini okuduğum zaman öylesine canım
sıkılıyor ki, onun başına daha sonraları bir sürü kötülüğün gelmiş
olmasından memnun olacak kadar insanlıktan uzaklaşıyorum. Fakat elbette tüm
insanlar, kendilerinde insansal bir şey kaldığı sürece kulluklaşmalarmı, iki
durum-dan biri olduğu zaman yani zorlandıkları ya da aldatıldıkları için
kabul ederler; zorlama ya yabancı silahlı güçler tarafından, örneğin Atina
ve Sparta'nın İskender'e boyun eğmesi gibi, ya da Atina'nın Peisistratos'un
eline düşmesi gibi hizipler tarafından gerçekleşir11. İnsanlar çoğu kez
aldatılma ile özgürlüklerini kaybederler; bu durumda insanlar başkaları
tarafından kandırılmaktan çok kendi kendile-
*11 Peisistratos, İ.Ö. 600-527 yıllan arasında yaşamış Atina tiranıdır.
rini aldatırlar. Tıpkı bu şekilde, Sicilya'nın en önemli kenti olan ve bugün
Saragossa diye adlandırılan Syraküza halkı, savaşlar tarafından
sıkıştırılınca, tehlikeye karşı koymak için düşüncesizce Birinci Dionysios'u
yüceltip ona orduyu yönetme görevini vermişti;12 kendini sakınmadan onu
öylesine büyük kıldı ki, bu sinsi ve kurnaz kişi, düşmanlarını değil de
sanki yurttaşlarını yenmişcesine zaferle dönüp kendini ilk önce
komutanlıktan kral, sonira da krallıktan tiran yapmıştı.
Halk bir kere kulluklaşmaya görsün, özgürlüğü öylesine unutuyor ki, artık
onun uyanıp yeniden özgürlüğünü ele geçirmesi olanaksız oluyor. Üstelik
halk, çok içten ve istekli bir biçimde kulluk (hizmet) ediyor. Bu durumu
gören, onun özgürlüğünü değil de köleliğini kaybettiğini sanır. İlk
başlarda, kuvvetle alt edilmişlikten dolayı ve zorlama nedeniyle hizmet
edildiği bir gerçek. Fakat bundan sonra gelen kuşak, özgürlüğü hiç görmeyip
tanımadığından dolayı, pişmanlık duymadan hizmet eder ve ondan öncekilerin
zorla yaptıklarını seve seve yerine getirir. Boyunduruk altında doğan
insanlar, kulluk, kölelik içinde büyütülüp eğitilirler. Bu insanlar daha
ileriye bakmadan doğdukları gibi bir yaşamı sürdürmekle yetinirler ve
bulduklarından başka haklan ve malları olabileceğini düşünemediklerinden de
öte, doğumlarmdaki durumu doğal durumları olarak kabul ederler. Bununla
birlikte, tüm kalıtım haklarından yararlanıp yararlanamadığını veya kendisi
ya da selefi üzerinde bir haksızlık yapılıp yapılmadığını anlamak için
kütüklere arasıra bir göz bile atmayan böylesine savurgan ve gevşek başka
bir mirasçı olamaz. Fakat, her şeyde bizim üzerimizde büyük bir erke sahip
olan göreneklerin, en fazla etkinliği, bize hizmet etmeyi ve (Mithridates'in
zehir içmeyi bir
*12 Birinci Dionysios, l.Ö. 430-367 yılları
arasında yaşamış Syraküza tiranıdır.
alışkanlık yaptığının söylendiği gibi) kulluk zehirini yutup, acı bulmamayı
öğretmelerinde bulunur.
Bizde önemil bir yer tutan doğanın bizi istediği yere çektiği ve bizi iyi ya
da kötü yarattığı yasdmamaz. Fakat, doğanın göreneklerden daha az erke sahip
olduğunu da iti-laf etmek gerekir. Doğal olan ne kadar iyi olursa olsun,
eğer onun bakımı yapılmazsa, yok olup gider; ve doğaya karşın, eğitim bizi,
her zaman için, istediği biçime sokar.
Doğanın bizim içimize koyduğu iyilik tohumları öylesine ince ve narindirler
ki, karşıt bir besinin en ufak bir uyuşmazlığına katlanamazlar. Bu tohumlar
kendilerini kolayca devam ettiremediklerinden dolayı yozlaşıp tükenirler ve
hiç bir şey olamazlar. Meyva ağaçları gibidirler: Kendi • başlarına
bırakıldıklarında, hepsi kendilerine özgü olan doğalarını sürdürürler;
fakat, onlara yapılan aşıya göre hemen bu doğalarını terkedip, kendilerinin
olmayan başka tür meyvaları taşımaya başlarlar. Tüm bitkilerin kendilerine
özgü nitelikleri, doğaları ve özellikleri vardır. Bununla birlikte, don,
iklim, toprak veya bahçıvanın eli, bu bitkilerin verimliliklerinden çok şey
eksiltir ya da onlara çok şey katar. Bir yerde gördüğümüz bir bitkiyi başka
bir yerde —değiştiğinden dolayı— tanımayabiliriz. Çok az sayıda olan ve
öylesine özgürce yaşayan Venediklilere bakarsak, içlerinde en kötü olanın
bile kral olmak istemediğini görürüz. Aynı şekilde doğup eğitilmiş bu
insanların, özgürlüklerini en iyi biçimde kimin daha iyi sürdürebileceğinden
başka bir tutkuları yoktur. Beşikten beri bu şekilde öğrenmiş ve davranmış
olan Venedikliler, bağımsızlıklarını en ufak bir parçasını bile dünyanın
diğer tüm mutluluklarını elde etmek için feda etmezler. Bu insanları gören
.bir kişi kalkıp da bizim büyük Efendi13 diye adlandırdığımız insanin
topraklarına gitse, burada sanki bu büyük Efendi'ye kulluk-köle
*13 Osmanlı padişahı.
ilk etmek için doğmu.j ve onu yerinde
tutmak uğruna can-lannı veren insanlarla karşılaşacak. Bu kişi, bu
insanlarla diğerlerinin aynı doğal yapıya mı sahip olduklarını yoksa bir
insanlar sitesinden çıkıp bir hayvanlar parkına mı girdiğini düşünecektir?
Sparta'nm düzenleyicisi Lykurgos, La-kedemonya halkına insanların nasıl
eğitilirlerse öyle olacaklarını göstermek için iki kardeş köpek beslemiş,
ikisi de aynı sütü emdikten sonra, biri mutfakta diğeri ise kırlarda avcı
borusuna alışarak büyütülmüş. Lykurgos, köpekleri çarşının ortasına getirmiş
ve karşılarına bir yemekle bir av tavşanı koymuş. Kardeş olmalarına karşın,
biri yemeğe diğeri ise tavşana koşmuş. Böylece Lykurgos, yasaları ve
düzenlemeleriyle Lakedemonyalıları öylesine iyi eğitip yetiştirmiş ki, hepsi
yasa ve kral dışında başka bir efendiyi kabul etmektense bin defa ölmeyi
yeğlermiş.
Büyük Pers kralı Kserkses'in gözdelerinin bir zamanlar Spartalılar üzerine
anlattıkları bir söyleşiyi anımsatmaktan memnunluk duyuyorum.14 Kserkses
Yunanistan'ı fethetmek için büyük ordusunun hazırlıklarına başladığında,
Yunan sitelerine su ve toprak istemek için elçiler yollamıştı. Ne Sparta'ya
ne de Atina'ya hiç elçi göndermemişti; bunun nedeni Spartalılarm ve
Atinalıların daha önce babası Dareois'un aynı istekte bulunmak için
gönderdiği elçilerden bir kısmını çukurlara diğerlerini bir kuyuya atarak,
toprağı ve suyu oradan ustalıkla çıkartıp prenslerine götürmelerini söylemiş
olmalarmdandı. Bu insanlar özgürlükle, rine dokunan en ufak bir söze bile
katlanamazlardı. Spartalılar, böyle davrandıkları için Tanrıların, özellikle
de habercilerin Tanrısı Talthybios'un hışmına uğramışlardı. Tanrıları
yatıştırmak için, Kserkses'e, ne isterse yapsın ve öldürdükleri babasının
elçilerinin karşılığını alsın diye yurttaşlarından ikisini göndermeye karar
verdiler. Birinin adı Sperthies diğerinin ki Bulis olan iki Spartalı bu
ödemeyi yapmak için gitmeyi gönüllü olarak kabul etiler. Yola koyuldular ve
Asya kıyılarındaki tüm kentler üzerinde kralın askeri şefi olan Hydarnes
adındaki bir Perslinin sarayına vardılar. Hydarnes onları saygıdeğer bir
biçimde kabul etti. Karşılıklı çeşitli söyleşilerden sonra, onlara neden
kralın dostluğunu böylesine reddettiklerini sordu. Değerli kişileri kralın
nasıl onurlandırdığını, Spartalılar, bana bakarak anlayın ve inanın, ve siz
de ona tabi olursanız size de aynı şekilde davranacağını düşünün (dedi).
Eğer siz, değer verdiği Spartalılar, ona ¦' tabi olursanız, içinizde
Yunanistan'ın herhangi bir kentine > senyör olmayan kimse kalmaz (dedi).
Bunun üzerine Lake-demonyalılar şöyle dile getirdiler düşüncelerini: Bu
konuda, Hydarnes, sen bize iyi öğüt vermesini bilemezsin; çünkü bize söz
verdiğin iyiliği sen denemişsin, fakat bizim yararlandığımız iyiliğin ne
olduğunu sen bilemezsin; kralın lütfunu tanımışsın, fakat özgürlüğün tadının
nasıl olduğu, onun ne kadar tatlı olduğu hakkında sen hiçbir şey
bilmiyorsun. Eğer özgürlüğü de tatmış olsaydın, onu mızrak ve kalkanla değil
de dişlerimiz ve tırnaklarımızla savunmamızı öğütlerdin bize. Ne söylenmesi
gerektiğini yalnızca Spartalı dile getirdi; fakat Spartalı da, Persli de
nasıl eğitilmişlerse öyle konuşuyorlardı. Çünkü, Persli hiç bir zaman özgür
olmadığından özgürlüğü kaybetti diye üzüntü duyamazdı; Lakedemonyah ise
bağımsızlığı tattığı için bağımlılığa katlanamazdı.
Utikalı Kanton, daha bir çocukken diktatör Sulla'nm evine gidip gelirdi15.
Bunun nedeni, bu evin kapılarının ona sürekli açık olmasından ve Sulla ile
yakın akrabalığından ileri
*15 Utika, Kartaca yakınlarında
eski bir kentin adı.
Katon (İ.Ö. 95-46), Romalı bir devlet adamıdır; Sezar'a karşı koymuş ve
Thapsus yenilgisinden sonra, Utika'da yaşamına kılıcı ile son vermiştir.
geliyordu. Katon bu eve, her iyi aile çocuğunun yapmağa alışkın olduğu
biçimde, yani efendisiyle beraber giderdi. Sulla'nm konağında, gerek onun
önünde gerek onun buyruğu üzerine, insanların mahkum edildiklerini, bir
kişinin sürülürken diğerinin boğazlandığını, bir yurttaşın hapis edilmesinin
diğerinin ise kellesinin istendiğini görmüştü. Sonuç olarak, burada herşey
kentin bir görevlisinin evindeki gibi değil de, halikın tiranının evindeki
gibi oluyordu, ve burası bir adalet divanı değil, fakat uranlığın yatağıydı.
Bu soylu çocuk efendisine şöyle dedi: Bana neden bir hançer vermiyorsunuz?
Onu giysimin altında saklayacağım. Sulla'nm odasına çoğu kez o uyanmış
obuadan önce giriyorum. Kenti ondan kurtarmaya yetecek kadar güçlü bir kolum
var. İşte bu gerçekten Katon'a vergi olan bir sözdü. Bu söz, bu kişinin
ölümüne yanaşır başlangıcıydı. Bununla birlikte, Katon'un ne adından ne de
ülkesinden söz edilsin, yalnızca olay olduğu gibi anlatılsın. Olay
kendiliğinden, onun bir Romalı olduğunu ve Roma'da, ama özgür olduğu zamanki
gerçek Roma'da, doğduğunu söyleyeceği için bunu talimin etmek hiç de güç
olmayacaktır. Tüm bunları neden söyledim? Elbette ki hem ülkenin htem de
toprağın, insanları (özgür ya da köle olmalarına doğru) yönelttiğine
inandığımdan dolayı değil. Çünkü, her ülkede, her çevrede bağımlılık kötü,
özgür olmak ise iyidir.
Fakat ben, boyunduruk altında doğup da özgürlüğün gölgesini bile göremeyip
köle olmanın ne kadar kötü bir şey olduğunu anlayamayan insanların hoş
görülmelerinin ya da bağışlanmalarının taraftan olduğum için bunları
söyledim. Örnek olarak güneşin bize görüldüğünden daha başka biçimde
görüldüğü ülkeleri ele alalım. Buralarda, güneş altı ay sürekli parladıktan
sonra, yılın geri kalan kısmında kendini göstermeyip insanları karanlıkta
bırakır. Bu uzun gecede doğan kişilerin aydınlıktan konuşulduğunu duymamış
Ve gündüzü hiç görmemiş olduklarını düşünürsek, bu kişilerin ışığı
arzulamadan içinde doğdukları karanlığa alışmalarını görmek bizi şaşırtır
mı? Hiçbir zaman bilmediğimiz bir şeyden dolayı sızlanıp yakınmayız; üzüntü,
pişmanlık, ancak hazdan sonra ve her zaman geçmiş sevincin anısının ardından
gelir. İnsanın doğal özelliği özgür olmak ve özgür olmayı istemektir; fakat
doğası öyle bir biçimde yapılmıştır ki, doğal olarak insanın doğal özelliği
eğitimin kendisine verdiği biçimi alır.
Öyleyse, insana eğitim ve alışkanlıkla kazanılmış her şeyin doğal olduğunu
söyleyelim. Fakat yalın ve yozlaşma-nıış (değişime uğramamış —çev.—)
doğasının belirttiği, yalnızca doğasının özüne ilişkin olandır.16 Böylece,
gönüllü kulluğun ilk nedeninin görenekler olduğunu belirtebiliriz. Kulakları
ve kuyrukları kesik en cesur atlar, ilk önceleri gemi azıya alır, fakat daha
sonra buna alışırlar; bir zamanlar eyere saldırırken, şimdi koşum takımları
içinde gururlu ve kibirli bir biçimde dolaşırlar. İnsanlar da, bu atlar
gibi, her zaman kul (suje) olduklarını ve babalarının da kendileri gibi
yaşadıklarını söylerler. Geme katlanmakla yükümlü tutulduklarını düşünürler
ve zamanla onlara tiranlık eden kişilerin tiranlığı kendilerine mülk
edinmelerini sağlarlar.
Fakat, gerçekten, yıllar kimseye kötülük yapma hakkını vermez, yoksa
haksızlık büyür gider. Her devirde, diğer insanlardan daha iyi doğmuş bazı
kişiler bulunur. Bunlar boyunduruğun ağırlığım hissedip sürekli ondan
kurtulmaya çalışırlar, bağımlılığa hiçbir zaman alışamazlar, ve kulübesinin
dumanını denizde ve karada arayan Odysseus gibi doğal ayrıcalıklarını
gözetmeden ve kendilerinden öncekiler ile bunların ilk durumlarını
düşünmeden edemezler. Doğal olarak, kesin sağduyulu ve kavrayışlı bir akla
*16 La Boetie, devrindeki diğer bir çok hümanist gibi, eğitimi insan
doğasının bir parçası olarak kabul ediyor. Fakat insan doğasıyla insan
doğasının özü arasında bir ayırım gözetiyor.
sahip bu kişiler, "aşağı halk tabakasının" yaptığı gibi ayaklarının ucuna
bakmakla yetinmezler; arkalarını ve önlerini gözeterek geçmiş şeyleri,
gelecektekileri kestirmek ve şimdikileri değerlendirmek için ortaya
koyarlar. Kendiliğinden iyi bir kafa yapısına sahip olan bu kişiler,
kafalarını eğitim ve bilgiyle daha da sağlamlaştırmışlardır. Bu kişiler,
özgürlük yeryüzünde tümüyle yok olsa bile, özgürlüğü düşleyerek, hissederek
ve halâ onun tadım duyarak kölelikten — ki bu süslenip püslense de yine — en
ufak bir tad alamazlar.
Büyük Türk, her şeyden çok kitap ve doktrinlerin, in-sanlarıı kendilerini
tanımalarına ve uranlıktan nefret etmelerine yardımcı olduğunu çok iyi
anlamıştır. Topraklarında, onun istemediğinden fazla bilge kişinin
bulunmadığını duydum. Oysa, genel olarak, uzun zamandan beri bağımsızlık
tutkusunu korumuş bu kişiler ne kadar fazla sayıda olsalar da, onların
uğraşları ve duyguları birbirlerini tanımaları için en ufak bir etkiye sahip
değildir. Tiranın hükmü altında, hareket etme, konuşma ve büyük ölçüde
düşünme özgürlüğü, onların elinden alınmıştır. Hepsi, fan-tazilerinin içinde
birbirlerinden kopuk yaşarlar. Böyle olmakla birlikte, Momus, insanın
yüreğine bir pencere açarak buradan insanın düşünclerinin görülmesini
isteyen Vulca-nus'la pek alay etmemiştir17. Bununla ne demek istediğimizi
bir örnekle gösterelim; Burutus ve Cassius, Roma'nm ya da daha doğrusu tüm
dünyanın kurtulması işlemine giriştiklerinde, kamu iyiliği için didinen
—eğer gerçekten öyleyse — Cicero'yu davalarına ortak etmek istememişlerdi;
böylesine yüce bir iş için yüreğinin çok zayıf olduğunda karar kılmışlardı.
Onun istencine güvenmişler, fakat cesaretinden hiç de emin olamamışlardı.
Yine de, eski tarihi ve
*17 Momus, alay etme tanrısı;
Vulcanus, Yunanlıların ateş tanrısı Hephaistos'un latince adı.
geçmiş olayları inceleyip onlar üzerinde konuşmak isteyen her kişi,
ülkelerinin kötü ellerde, kötü yönetildiğini görüp iyi bir niyetle onu
kurtarmaya girişen insanların başarıya ulaşamadıkları ve özgürlüğün ortaya
çıkmak için kendiliğinden onlara yardım etmediği durumlarla ya çok az
karşılaşır ya da böyle durumlara hiç rastlamaz. Erdemli bir biçimde
ülkelerinin kurtulmasını tasarlayan Hermodius, Aristogiton. Thrasybules,
©ski Brutus, Valerius ve (genç) Dionysos18 bunu başarıyla uygulamışlardı.
Böyle bir durumda, talih hemen hemen her zaman iyi emelleri, iyi niyetleri
olan kişilere gülmüştür. Genç Brutus'la Cassius bereket versin ki kulluğu
ortadan kaldırdılar, fakat özgürlüğü getirirken öldüler, yoksa sefil bir
biçimde değil. Bundan dolayı, bu insanlarda, onların yaşamlarında ve
ölümlerinde, sefil bir şey olduğunu söylemek ne büyük bir ayıp olur. Fakat,
büyük bir kayıp, sürekli bir felaket gerçekleşti ve cumhuriyet tümüyle
yıkıldı; çünkü, kanımca, onlarla birlikte cumhuriyet de gömülmüştü. Bundan
sonra, Roma imparatorlarına karşı girişilen diğer eylemler, yalnızca
imparatorların yerini almak isteyen gözü yükseklerde olan kişilerin kurduğu
komplolardı. Bu kişiler, başlarına gelen kö-, tülüfclerden dolayı acınacak
insanlar değillerdir; çünkü hükümdarlığı kaldırmayı değil de harap etmeyi
istiyorlardı ve tiranı kovup tiranlığı sürdürmeyi amaçlıyorlardı. Bu
kişilerin başarıya ulaşmalarını istemediğimden başka, bunların (başlarına
gelen kötülüklerden dolayı), özgürlüğün kutsal adının kötü emeller için
kullanılmaması gerektiğini ibret olarak göstermiş olduklarına da memnun
oluyorum. . Fakat, hemen hemen ucunu kaçırdığım sözlerime geri
*18 Hermodius ile Aristogiton Atina tiranı Peisistratosun oğlu tiran
Hipparkhos'u öldüren kişilerdir. Thrasybules İ.Ö. 408 da Atina'dan Uranlığı
kovan kişidir. Eski Brutus ile Valerius Publicola Roma Cumhuriyetini
kuranlardandır. Genç dionysos isa tiran eski Dionysos'u devirip, daha sonra
da Syra-küza'da kendi tiranlığını kuran kişidir.
döneyim. İnsanların gönüllü kulluk etmelerinin birinci nedeni olarak onların
serf doğduklarını ve bu biçimde eğitildiklerini söylemiştim. Bu nedenden
ikinci bir neden ortaya çıkar: Tiranların hükmü altında insanların çok kolay
bir şekilde alçak ve "effemine" (kadınımsı, zayıf) olmaları. Bu olguyu
ortaya koymada, "Hastalıklar" olarak adlandırdığı kitaplarından birinde,
bundan kendisini nasıl sakındığını anlatan tıbbın büyükbabası Hippokrates'e
çok şey borçluyum. Bu kişi sağlam bir yüreğe sahip olduğunu —ki gerçekten
böyleydi —, büyük kral onu cazip tekliflerle ve büyük armağanlarla kendi
yanma çekmek istediği zaman göstermişti. Bunun üzerine ona açıkça,
Yunanlıların öldürmek isteyen barbarları tedavi etmenin vicdanını rahatsız
edeceğini ve Yunanistan'ı boyunduruk altına almaya kalkışan kendisine de
sanatıyla hizmet etmeyeceğini söylemişti. Bugün de diğer yapıtları arasında
bulunan büyük krala yazdığı mektup, her zaman onun sağlam yüreğinin ve soylu
doğasının (doğal yapısının —çev.—) bir kanıtı olarak kalacaktır. Oysa,
özgürlüğün kaybedilmesiyle birlikte yürekliliğin de bir anda yok olduğu
kesindir. Bağımlı olan insanlar savaşta ne canlı ne de dayanıklı olurlar.
Tehlikeye, sanki elleri kolları bağlıymış gibi ve bir alışkanlığı yerine
ge-tirircesine uyuşuk bir biçimde karşı çıkarlar. Yüreklerinde tehlikeyi
küçümseten ve yoldaşları arasında güzel bir ölümle onur övüncesini kazanmayı
isteten özgürlük ateşi kay-namaz. Özgür insanlar arasındaki her kişi, hem
kendisi hem de toplumun iyiliği için en iyisini yapmayı arzular; orada,
herkes ya yenilginin kötülüğünden ya da yenginin iyiliğinden payına düşeni
almayı bekler. Oysa, köleleşmiş insanlar, bu savaşçı cesaretlerinden başka
her şeydeki canlılıklarını da yitirirler. Alçak ve yumuşak olan yürekleri,
büyük şeyleri (yani, özgürlüğe kavuşmak uğruna herhangi bir eylemi —çev.—)
yapabilmekten yoksundur. Bu durumu çok iyi bilen tiranlar, insanların bu
alışkanlığa kapıldıklarmı görüp, onları daha çok gevşetip yumuşatmak için
yardım bile ederler.
Yunanlıların ciddi ve en önemli tarihçilerinden biri olan Ksenophon yazdığı
küçük fair kitapta, Simonides'i Sira-küza kralı Hieron'la tiranların
sefaleti üzerine sÖ3'leşide bulundurur19. Bu kitap, kanımca, mümkün
olabildiğince incelikle dile getirilmiş çeşitli iyi ve önemli uyarmalarla
doludur. Tanrıya çok şükür derdim, eğer bugüne dek varolmuş tüm tiranlar bu
kitabı gözlerinin önüne koyup ondan bir ayna gibi yararlanmış olsalardı. O
zaman, tiranların, çirkinliklerini görmediklerine ve yaptıkları işlerden
herhangi bir utanç duymadıklarına inanmam mümkün olmazdı. Bu yapıtta
Ksenophon, tiranların ne gibi bir güçlükle karşı karşıya olduklarını,
herkese kötülük yaparak herkesden çekinmek zorunda kaldıklarını anlatır.
Bundan başka, kötü kralların kendi insanlarına (ki onlara kötülük yapmıştır)
güvenmeyip onları ellerine silah veremediklerinden dolayı, parayla
tuttukları yabancıları savaşta kullandıklarını söyler. Bir zamanlar,
bugünden daha da fazla, hizmetlerinde parayla tuttukları yabancı uluslar
hatta Fransızlar bile bulunan iyi krallar olmuştur. Fakat başka bir
tasarıdan hareket eden bu krallar, insanlarını korumak, onların yaşamlarını
sakınmak için para harcamayı hiç te kayıptan saymamışlardı. Skipion'un
(kanımca, bu kişi büyük Afrikanustur) "tek bir yurttaşımın yaşamını
kurtarmayı yüz düşmanı bozguna uğratmaya yeğlerim» diyerek dile getirdiği
şeydir bu. Fakat, tiranın, erkini hiçbir zaman güvence altında görmediği
kesin bir gerçek; yoksa tiranın böyle bir noktaya ulaştığı zaman hükmü
altında değerli hiçbir insan kalmamış demektir. Öyleyse, Tranta'da
Thrason'un Fillerin efendisini
*19 Hieron, İ.Ö. 478-466
yılları arasında Syrakûza'da tiran olarak yönetimde bulunmuştun Simonides
(İ.Ö. 556-467) Kos'lu bir Yunan ozanıdır.
kınamak için kullandığı şu sözler haklı olarak tirana da. söylenebilir:
Bundan dolayı siz böylesine cesursunuz
Çünkü hayvanlardır bakmakla yükümlü olduğunuz.
Fakat tiranların uyruklarını alıklaştırmak için kullandıkları ıbu kurnazlık
en açık biçimde, Kyros'un Lydia'nm başkenti Sardes'i ele geçirdikten ve
Kroisos'u, bu çok zengin kralı, yanında tutsak olarak götürdükten sonra
Lydia-lılara yaptıklarında görülür. Kyros'a Sardeslilerin ayaklandıkları
haberi iletilmişti. Kral, çok kısa bir süre sonra bunlara yine boyun
eğdirdi. Fakat böylesine güzel bir kenti ne yağma edip yakıp yıkmak, ne de
elinde tutmak için sürekli bir ordu bulundurmak zahmetine katlanmak
istemediğinden dolayı, bu kentten emin olmak amacıyla çok akıllı bir çareye
başvurdu20. Burada genelevler, tavernalar, eğlence yerleri kurdurdu ve kent
sakinlerinin bunları kullanmaları doğrultusunda bir buyruk yayınladı.
Sardes'teki garnizon öylesine rahata erişti ki, bundan sonra Lydialılara
karşı bir kez bile kılıç çekmek zorunda kalmadı. Bu zavallı sefil insanlar
ise öylesine her çeşit oyun icat ederek oylanmaya başladılar ki, bizim
"eğlencelik" (eğlenceli, hoş vakit geçirecek şey —çev.—) dediğimizi, daha
sonraları Latinler, onlardan esinlenerek, sanki Lydia demek istercesine
"Iudi" olarak adlandırdılar. Tüm tiranlar, adamlarını 'effemine" (kadınsı)
yapmak istediklerini böyle açık açık belirtmemişlerdir; fakat, gerçekten
Kyros'un açıkça emretmiş olmasına karşı diğerlerinin birçoğu bunu gizlice
uygulamaya çalışmışlardı. Aslında, bu durum, sayıları kentlerde daha fazla,
olan aşağı halk tabakasının doğal yapışma uygundur. Kendini sevene karşı
kuşkulu, kendisini aldatana karşı ise saf-
*20 Herodotos'a göre bu çareyi Kyros'a, tutsak ettiği Lydia'nın; eski kralı Kroisos öğütler. Herodotos,
tır. Ağızlarına çalman iki parmak bal ile cezbedilen halklar
kadar, ne avcı düdüğüne kanıp tuzağa düşen saf bir kuş, ne de yem için
oltaya takılan alık bir balık olabileceğini düşünmeyin. Pohpohlandıklarında
hemen kendilerini teslim etmeleri şaşılacak şeydir. Tiyatrolar, oyunlar,
gösteriler, acaip hayvanlar, madalyonlar, tablolar ve diğer uyuşturucular
eski halklar için kulluklaşmanm yemi, özgürlüğü yitirmenin bedeli, uranlığın
araçlarıdır. Eski tiranlar bu çareyi, bu uygulamayı, bu yemleri uyruklarını
boyunduruk altında uyutmak için kullanırlardı. Böylece gözlerinin önünde
olan bu eğlenceliklerini güzel bulup onlardan hoş bir haz alan
aptallaştırılmış halklar, küçük çocuklar gibi, fakat onlardan daha da kötü
bir biçimde, budalaca hizmet etmeye alışırlardı; çünkü küçük çocuklar, hiç
olmazsa, minyatürlerle süslü kitapların parlak resimlerine bakmak uğruna
okumayı öğrenirler. Romalı tiranlar daha başka bir noktayı öngörmüşlerdi;
her şeyden çok midesinin zevkine önem verip kendini koyuveren bu ayak
takımını aldatmak için, sık sık on kişilik asker birliklerine (decuria)
ziyafet çekerlerdi. İçlerinde en zekisi bile, Platon'un devletinin
özgürlüğüne yeniden kavuşmak amacıyla çorba tasını terket-meyi akıl
edemezdi. Tiranlar çeyrek litre buğday, yarım litre şarap ve gümüş bir para
bağışlarlardı, ve işte o zaman "Yaşasın kral" diye bağırıldığmı duymak
açınılacak bir şeydi. Kalın kafalı kişiler, kaybettiklerinin bir bölümünü
geri almaktan başka bir şey yapmadıklarını ve bunlara kavuşurken tiranın
onlardan daha önce bunları almasaydı hiçbir şey veremiyeceğini
düşünemiyorlardı. Bugün Tiberius'u ve Neron'u cömertliklerinden dolayı
kutsayıp gümüş para toplayan ve kamu şölenlerinde tıka basa doyan kişi,
yarın mallarını bu muhteşem imparatorlann para tutkularına, çocuklarını
şehvet tutkularına ve hatta kanını gaddarlıklarına terketmek zorunda
kalınca, bir taş gibi tek kelime söylemez, bir ağaç kütüğü gibi de
kıpırdanmazdı. Aşağı halk tabakası, her zaman, bu biçimde davranmıştır.
Tümüyle iradesiz ve sefil olduğundan namusluca haz alamaz, haksızlıklara ve
acılara duyarsız kaldığından bunlara namusluca katlanamaz. Bugün ise
Neron'dan konuşulduğunu duyup da bu iğrenç ve pis hayvanın, bu aşağılık
acaip yaratığın ikinci adından dolayı bile titremiyecek hiç kimse
görmüyorum. Yaşamı kadar iğrenç denebilecek ölümünden sonra Roma halkı
(oyunlarını ve şölenlerini anımsayarak), öylesine kederlenmişti ki, az
kalsın yas tutacaktı. Eğer, iyi, ciddi ve emin yazar Cörnellius
Tacitus'un21, yasaları ve özgürlüğü rafa kaldırmış olan Julius Sezar'm
ölümünden sonra bu halkın tutumu üzerine yazdıkları göz önünde
bulundurulursa bunun hiç de acaip bir şey olmadığı anlaşılır. Bu kişide
(Julius Sezar'da —çev.—) —kanımca— insanlığından başka değerli hiçbir şey
bulunmadığından dolayı, bu niteliği öylesine göklere çıkartıldı ki, asla
olmamış, en vahşi tiranın en büyük gaddarlığından bile daha fazla zarar
verdi. Çünkü, gerçekten Roma halkı için kulluğu tatlı-laştıran bu zehirli
yumuşaklık oldu. Fakat ölümünden sonra, hâlâ ağzında şölenlerinin tadı olan
ve cömertliğinin anısını taşıyan bu halk, onu saygı töreniyle yakmak için
meydandaki sıralan canla başla taşıyıp bir yığın oluşturdu; daha sonra sanki
halkın babasıymış gibi (ki sütun başlığında böyle yazılmıştı) anısına bir
sütun dikip, onu öldürenlerin dışında yeryüzündeki hiçbir insana yapmaması
gereken onurlandırıp yüceltmeyi, ölmüş olan bu kişiye yaptı. Bundan başka,
Roma imparatorları, genel olarak, halk tribünü sanını almayı da ihmal
etmediler; çünkü bu görev kutlu ve kutsal sayılmasının yanında devletin bir
lütfü olup halkın korunması ve savunulması amacıyla oluşturulmuştu. Bu
sayede, imparatorlar, halkın bu görevin etkilerini hissetmeyip yalnızca
adına önem vermesinden dolayı, kendilerine daha fazla güvenilmesini
sağladılar.
21 Cörnellius Tacitus, (İS. 55-120) Romalı tarih;i.
Bunuin karşıtı olarak, bugün, ortak iyilik ve halkın rahatlaması üzerine
güzel sözler söylemekten geri duramayanlar (krallar —çev.—), dolaylı bir
biçimde de olsa, en ufak bir kötülük yapmayanlardan daha iyi bir şey yapmış
olmuyorlar. Çünkü, bu kişilerin bazı durumlarda çok incelikle
kullanabildikleri formülleri22 bilirsiniz. Fakat bunların bir çoğu çok fazla
küstah olduklarından yeterince incelik taşımazlar. Asur kralları ve daha
sonraları özellikle Med kralları, toplumun karşısına mümkün olduğunca geç
çıkarlardı; böylece bu "aşağı halk tabakasında" kendilerinin insandan daha
üstün bir şey olduklarına ilişkin bir kuşku yaratılırdı, ve görmedikleri
nesneler üzerinde kolayca imgeler oluşturan insanlar bu düş içinde
bırakılırdı. Uzun süre Asur İmparatorluğu'nda bulunan tüm uluslar, bu gizin
etkisiyle hizmet etmeye alışırlardı ve efendilerinin kim olduğunu bilmeden
hatta bir efendileri olup olmadığını kendiler rine sormadan daha gönüllü bir
biçimde hizmet ederlerdi; hepsi de hiç kimsenin görmediği bu tek kişiden,
bir inanç sonucu olarak korkarlardı. Mısır'ın ilk kralları kendilerini çok
az gösterirlerdi; o zamanda, başlarında ya bir dal ya da ateş taşıyarak
görünüşlerini değiştirirler ve kendilerini birer soytarı durumuna
sokaklardı. Böyle acayiplik yaparak uyruklarında saygı ve hayranlık
doğururken, aptal ya da kul-köle olmayan ve bunlar alışkın bulunmayan
insanlar için ise eğlence ve alay konusu olurlardı. Geçmiş devirlerdeki
tiranların tiranlrklannı kurmak için ne gibi şeylerden yararlandıkları
üzerinde konuşulduğunu işitmek ve bu aşağı halk tabakasının bulunduğu duruma
layık olduğunu ve kendisine kurulan ağın içine düştüğünü anlayan tiranların
küçük, basit araçları ne derece fazla kullandıklarını
*22 La Boâtie, bir baskıyı da bildirse yine de halkın iyiliği kavramına
başvuran Fransız kraliyeti emir ve fermanlarının kullandıkları gerekçelerden
dolaylı bir biçiminde söz ediyor.
görmek ne denli acınacak
bir şeydir. Tiranlar, bu halkı her zaman öylesine kolay bir biçimde
kandırdıklarından ötürü, onu hiç ciddiye almayıp umursamadıkları zaman daha
fazla kul-köle kılmışlardır.
Eski halkların gözü kapalı inandıkları bir başka güzel martavaldan da söz
etmem, gerekir herhalde. Bu halklar, Epirlilerin kralı Pyrrhus'un bir ayak
başparmağının mucizeler yaptığına ve dalaklarından hasta olanları
iyileştirdiğine sıkı sıkıya inanmışlardı23. Üstelik, ölü beden yakıldıktan
sonra bu parmak ateşe karşın, küllerin içinde sağlam kalmıştı diyerek bu
masalı daha da zenginleştirmişlerdi. Böylece halk, her zaman yalanları
kendisi yaratmış, sonra da bunlara inanmıştır. Birçok kişi ıbu çeşit
martavallar yazmışlardır; fakat bunları kentlerin söylentilerinden ve halkın
aşağılık konuşmalannadn topladıklarını görmek çok kolaydır. Asur'dan gelip
İskenderiye'den geçerek imparatorluğu ele geçirmek amacıyla Roma'ya giden
Vespasius harikalar yaratmıştı24. Topalları iyileştiriyor, körlerin gözünü
açıyordu; fakat yaptığı bu ve bunun gibi diğer güzel şeylerin içerdiği
yalanı göremeyen kişi, onun iyileştirdiği körlerden daha da kördü. Tiranlar
bile, insanların kendilerine kötülük yapan birisine katlanabilmelerini çok
acayip bulurlardı: Dini koruyucu olarak ön plana koymayı arzular ve hatta,
mümkünse, kötü yaşamlarına destek olması için birkaç tanrısallık örneğinden
faydalanırlardı.
Vergilius'un Sibylle'ine ve cehennemine inanmak gerekirse, insanlarla alay
etmiş ve Jüpiter olmak istemiş olan Salmoneus, şimdi yaptıklarının
karşılığını görmekte ve cehennemin derinliklerinde,
23 Pyrrhus (İ.Ö. 318-2"72), uzun yılar Romalılara karşı savaşmış olan Epir
kralıdır.
24 Vespasius (İ.S. 9-79), yıllan arasında hüküm sürmüş olan Roma
imparatorudur.
Acımasız sıkıntılar çekmektedir, öykünmek istediği için Olympos'un gök
gürültüsü ile Jüpiter'in şimşeklerine. Dört atlı arabasının üzerinde
gidiyordu yiğitçesine Elinde sallayarak yanan meşalesini, Yunan halkları
arasından Ve Elis ülkesindeki kentinin ortasından. Meydan okuyup
kalkışıyordu sahip çıkmaya Yalnızca Tanrılara özgü olan bu onura. Taklit
edilemez yıldırım ile fırtınalara Yelteniyordu bu akılsız kişi öykünmeye
Naili atlarının tunç köprüde çıkardığı gürültüyle. Ancak kudretli baba
(Jüpiter —çev.—) —ki kötülüğü cezalandıran —
Attı bulut kümeleri arasından Alevler çıkaran ne bir ışık, ne bir meşale, Fa
kat korkunç bir fırtınanın sert sarbesi ile Tepetaklak edip vurdu onu
yere25.
Yalnızca aptallık eden bu kişiye şimdi cehennemde bu denli iyi davranıldığma
göre, kanımca, kötülük yapmak için dini kullanmış olan kişiler, orada dahi
iyi bir davranış ile karşılaşacaklardır.
Bizimkiler Fransa'yı çeşitli şeylerle, kurbağalar, zambak çiçekleri,
(kutsal) tüp ve savaş bayrağı26 ile doldurdu-
*25 La Boetie,
bu dizeleri l.Ö. 70-169 yıllan arasında yaşamış Romalı ozan Vergilius'un
Aeneis adh destanından (kitap 6, 585-594) almıştır.
Salmoneus, Yunan mitologyasmda, Zeus'a öykünmeye kalkışmış olan bir
ölümlüdür.
Sibyle, Yunan mitologyasmda, geleceği görüp söyleyen kadındır. Destanda,
geleceğini öğrenmek için Hades'e (yeraltında ölüm ülkesine) inen Aeneis'e
eşlik etmiştir. Aeneis, Aphrodite'nin oğludur. • Mitologyaya göre, Troia'nın
düşmesinden sonra kaçıp denize açılmış ve uzun serüvenlerden sonra İtalya'ya
ulaşıp Roma kentini kurmuştur,
26 Fransa krallarının iktidarlarını kutsallaştırmak, pekiştirmek için
kullandıkları çeşitli simgeler.
lar. Nasıl olursa olsun, bana göre ben yine de inanmamaz-lık etmek
istemiyorum; çünkü her zaman, barışta öylesine iyi, savaşta öylesine yiğit
krallarımız olduğu için, biz ve atalarımız bunlara inanmamazlık edecek
hiçbir durumla karşılaşmadık. Üstelik bizimkiler kral olarak doğarlar; ve
öyle görünüyor ki, doğa tarafından seçilip krallığın yönetimi ve korunması
için doğmuşlardır. Eğer krallarımız böyle olmasalardı, yine de tarihimizin
gerçeğini tartışmak ve bu gerçeği özel bir biçimde didik didik etmek
şeklinde bir tartışmaya girmek istemiyorsam, bunun nedeni bu güzel devleti
devirmemek içindir. Bu devlette şimdi gülünç bir kılıktan kurtulup,
Ronsard'ımız, Baif'imiz ve du Bellay'imiz2' tarafından baştan aşağı
yenilenmiş Fransızca şiirimiz, büyük bir uğraşın içine girmektedir. Bu
kişiler şiirimizi dilimizle birlikte "öylesine ileriye götürüyorlar ki, kısa
bir süre sonra bu alanda ne Yunanlıların ne de Latinlerin bizim fazla
önümüzde bulunamayacaklarını, olsa olsa öncelik hakkına sahip olacaklarını
umut etmekte bir-sakınca görmü-, yorum. Birçok kişi ritmimizi (ki bu sözcüğü
isteyerek kullanıyorum ve bu beni rahatsız etmiyor) mekanik bir biçim içine
sokmuştu; böyle olmakla birlikte, ritmimizi yeniden soylulaştıracak ve ona
ilk ününü kazandıracak yeterince kişi görüyorum. Fakat, Ronsard'ımızm şiir
dehasının "Fran-ciade"ında ne kadar rahatlıkla ve zevkle süsleyeceğini görür
gibi olduğum kral Klovis üzerine yazılmış güzel masalları, ritmimizden
çıkarmakla ona zarar vermiş olurum. Ronsard'm önemini anlıyorum, keskin
zekasını tanıyoium, inceliğini, zerafetini biliyorum. Vergilius'un "Ve
gökyüzünün kalkanları yere atıldı" diyerek Romalıların kalkanlarının28
davasını üstlendiği gibi o da savaş bayrağının dava-
*27
Ronsard, (1524-1565), Baif (1532-1589) ve du Bellay, (1522-1560) Fransız
ozanlarıdır. 28 "Romalıların Kalkanları", Roma mitologyasında, Romulus'tan.
sını üstlenecektir. Atinalıların Erekhteus'un sepetini gözettikleri kadar o
da bizim (kutsal) tübümüzü gözetecektir; hâlâ Minerva kulesinde duran
silahlarımızdan söz edecektir29. Elbette, kitaplarımızı yalanlamak istemekle
ve şairlerimizin alanları üzerinde boy göstermekle hakaret edici olurum.
Fakat, aklımın başka taraflara gidip beni uzaklaştırdığı konuya, yani
tiranların kendilerini güvence altına almak için, her fırsatta, halkı
yalnızca boyun eğmeye ve kulluğa değil fakat körü körüne bağımlılığa da
alıştırmaya uğraşmaları olgusuna geri döneyim. Demek ki, buraya ka-¦dar
insanların gönüllü hizmet (kulluk) etmeleri üzerine söylediklerim, tiranlara
yalnızca kaba ve aşağı halk için yararlı olabilir.
Fakat şimdi (kanımca) önemli bir noktaya, hükmetmenin sırrına ve işleme
aracına, uranlığın desteği ve temeline geliyorum. Benim görüşüme göre,
muhafızların kargılarının, gece bekçilerinin konumlarının tiranı
koruduklarını düşünen kişi tümüyle yanılmaktadır. Tiranlar, kanımca, bunları
güvendiklerinden dolayı değil de daha çok usul gereğince ve bir korkuluk
gibi kullanırlar. Polis memurları, sarayları hiç bir araçları olmayan
beceriksizlerin girmesinden korurlar, yoksa iyi silahlanmış kişilerin her
hangi bir girişimde bulunmalarından değil. Hiç kuş-kusuz, Romalı
imparatorlar içinde polis memurlarının yardımıyla herhangi bir tehlikeden
kurtulabilmiş çok az imparator bulunduğu gibi, bir çoğu da kendi
koruyucuları tarafından öldürülmüştür. Tiranı koruyanlar atlı insan
bölükleri, yaya insan sürüleri ya da silahlar değildir. İlk bakışta inanmak
isten-
sonra Roma'nm ikinci kralı Numa Pompilius'un ayaklarının dibine gökten düşen
bronz kalkan efsanesini içerir.
*29 Erekhteus, üstü insan altı yılan biçiminde olan ilk
Attika kralı. Efsaneye göre Atina'yı kuran bu kral bedeninin alt kısmını
saklamak için at arabasını icat etmişti. Minerva, tanrıça Athena'nın latince
adıdır.
mez, fakat gerçektir: Tirana destek olan ve tüm ülkeyi kulluk altında tutan
hep dört ya da beş kişidir. Her zaman için beş ya da altı kişi tiranın
gözüne girmiş, gerek kendilerinden gelen istekle gerek tiranın çağırmasıyla
ona yaklaşmış ve böylece gaddarlıklarının, eğlencelerinin yoldaşı,
zevklerinin pezevengi ve yağmaladıklarının ortağı olmuşlardır. Bu altı kişi
şeflerini toplum için kötü olması gerektiği doğrultusunda etkiler ve bu
kötülüğün yalnızca şefin kötülüklerinden değil, fakat kendilerininkinden de
kaynaklanmasını sağlar. Bu altı kişinin de çıkar sağladıkları altı yüz
kişisi vardır. Altı kişi tirana ne yapıyorlarsa bu altı yüz kişi de altı
kişiye aynı biçimde davranır. Bu altı yüz kişi buyrukları altında, altı bin
kişiyi tutarlar; kendilerinin para hırslarında ve gaddarlıklarında yardımcı
olmaları, gerektiğinde bu gaddarlıklarını uygulamaları için ve öylesine çok
kötülük yapsınlar ki anoak kendilerini yasa ve ceza araçlarının sayesinde
koruyabilsinler diye bu altı bin kişiye, toplumsal konumlarını yükselterek,
ya eyaletlerin ya da maliye işlerinin yönetimini verirler. Bunlardan sonra
gelenler çok daha fazla kalabalıktır. Bu ağı çözmeye kalkışacak kişi,
Homeros'ta zinciri çekerek tüm Tanrıları kendi yanma getireceğiyle övünen
Jüpiter gibi, tirana da bu ipin yardımıyla altı bin kişi değil, fakat yüz
binlerin, milyonların bağlandıklarını görecektir. Bu oigudan dolayı
Julius'un (Sezar —çev.—) zamanında, senatörlerin sayısı artmış, yeni
görevler oluşturulmuş, buralara atamalar yapılmış; bunları adaletin yeniden
düzenlenmesi olarak değil de tiranlığın yeni destekleri biçiminde
yorümlamalı. Kısacası, bu duruma, tiranların sağladığı ayrıcalıklar,
kazançlar ya da yeni kazançlarla ulaşılır; çünkü hemen hemen, özgürlükten
hoşlanan insanlar kadar tiranlığın onlara faydalı göründüğü insanlar da
vardır. Aynı şekilde, doktorların, eğer bedenimizde çürümüş bir bölge varsa
ve o andan sonra başka bir kısmında bir şey harekete geçmişse, bu şey hemen
bozulmuş bölüme gider dedikleri olgu gibi, bir kral kendini tiran olarak
bildirdiği andan başlıyarak krallığın tüm kötü tabakaları, tüm ayak takımı
—ki bunlarla kastetmek istediğim bir devlette ne fazla kötülük ne de fazla
iyilik yapamayacak hırsızlar ve kulağı kesikler değil, fakat ateşli bir
yükselme hırsıyla ve hatırı sayılır bir para tutkusu ile suçlandırılan
kişilerdir. — ganimetten pay alabilmek ve büyük tiranın altında kendilerini
küçük tiranlar yapabilmek için çevresinde toplanıp onu desteklemye
başlarlar. Tıpkı büyük hırsızların ve tanınmış korsanların yaptıkları gibi.
Birileri ülkeyi tanımaya çalışır, diğerleri yolcuları soymak amacıyla
gözetler; birileri tuzak kurmuştur, diğerleri ise pusudadır; birileri
kılıçtan geçirirken diğerleri insanları soyar. Aralarında bir üstünlük
sıralaması bulunmasına, toplulukta bazılarının şef diğerlerinin uşak
olmasına karşın yine de içlerinde ganimetin ya da hiç olmazsa bu ganimetin
aranışı-nın kokusunu almayan tek 'kişi yoktur. Büyük Pompeius'uso Kilikyalı
korsanlara karşı göndermek zorunda kalmışı, bunların yalnızca çok sayıda
olmalarından değil, fakat dahası seferlerinden dönüşte limanlarda
kendilerini güvence altına sokmak için birçok güzel ve büyük kentin
ittifakını kazanmalarından ve karşılığında ödül olarak onlara yağma
ettiklerinin bir bölümünü vermelerinden dolayı olduğu söylenir.
Böylece tiran, uyruklarını birbirlerine kırdırarak kul* luklaştınr
(köleleştirir); ve öyle kişiler tarafından korunur ki, eğer bu kişiler biraz
değerli olsalar tiranın bunlardan kendisini koruması gerekecektir. Fakat,
yaygın olan şu sözdeki gibi, tiran odunu yarmak için yine odundan çıkar-<
dığı yongayı kullanmaktadır. işte onun muhafızları, mızraklı askerleri,
polisleri; bu kişilerin de tirandan acı çektikleri olmaz değil. Fakat Tanrı
ve insanlar tarafından terken
*30 Pompeius (İ.Ö. 106-48),
Romalı general ve devlet adamıdır.
dilmiş, kaybolmuş bu 'kişiler, kötülüğe katlanmaktan hoşnutlar. Çünkü onlar
da aynı kötülüğü, kendilerine bunu yapmış olan kişiye değil de, aynı onlar
gibi kötülük görmüş olan, fakat başkalarına benzerini yapamayan kişilere
karşı uyguluyorlar. Böyle olmakla birlikte, halkı kulluk-laştırmak ve
tiranhk işlerini yapmak için tiranın kapısında bekleyen bu kişilerin
kötülüklerini görmek beni şaşırtıyor; fakat arada sırada, büyük
aptallıklarından dolayı onlara acıyorum. Çünkü gerçekten tirana yaklaşmak,
özgürlükten biraz daha uzaklaşmak ve (söz gelişi) kulluğa dört elle
sarılmaktan başka birşey olabilir mi? Bu kişiler yükselme özentilerinin ufak
bir parçasını terketsinler, para tutkusundan arındırsınlar biraz
kendilerini; sonra kendilerine bakıp tanısınlar kendilerini, ve işte o zaman
ellerinden geldiğinde ayaklarının altına aldıkları ve kürek mahkumları yâ da
köleler daha beter kıldıkları köylüleri göreceklerdir; böylesine kötü
davranılan bu kişilerin kendileriyle karşılaştırıldığında daha talihli ve
biraz daha özgür olduklarını göreceklerdir. Köylü ve esnaf, ne kadar
kulluklaştınlmış olursa olsun yalnızca kendilerine söyleneni yerine
getirmekle yükümlüdür. Fakat tiran, kendine yakın olan diğer kişilerin
alçaklaştıklarmı ve kendinden lütuf dilendiklerini görür. Bu kişilerin
tiranın söylediklerini yapmaları yeterli değildir; onun ne istediğini
düşünmeleri ve hatta onu memnun edebilmek için düşüncelerini öngörmeleri
gerekir. Tirana yalnız itaat etmekle 'kalmayacaklar, onu hoşnut da
edecekler, işlerini yapmak için uğraşacaklar, didinecekler, onun keyifli
olmasından haz duyacaklar ve kendi kişisel beğenileri yerine onunkileri
benimsiyerek mizaçlarını, doğal yapılarını değişmeye zorlayacaklar. Tiranın
söylediklerine, sesine, işaretlerine, gözlerine dikkat etmeleri gerekecek ve
de arzularını bilebilmek ve düşüncelerini seçebilmek için sürekli olarak
tetikte bulunacaklar. Bu mutlu bir biçimde yaşamak mıdır? Buna yaşamak
denebilir mi? Bunları iyi doğmuş bir insana değil, fakat yalnızca sağduyuya
sahip bir Mşiye ya da hiç olmazsa bir insan çehresi olan kişiye söylüyorum.
Kendine ait hiçbir şeye sahip olmayarak ve rahatını, özgürlüğünü, bedenini
ve yaşamını başkasının ellerine vererek yaşamaktan daha sefil bir durum
olabilir mi?
Bu kişiler zenginlik kazanmak için hizmet (kulluk) etmek isterler. Fakat
kendilerine ait olacak hiçbir şey kazanamazlar; çünkü kendilerinin bile
kendilerine ait olduğunu söyleyemiyecek durumdadırlar. Sanki, tiranın hükmü
altında hepsi de kendilerine özgü bir şey elde edebileceklerini sanıp,
zenginlikleri elde edeceklermiş gibi davranırlar ve herkesin herşeyini
almaya yarayan ve kimsenin bu benimdir diyebilecek kadar bile hiçbir şey
bırakmayan bu gücü, ona kendilerinin verdiklerini unuturlar. Zenginlik kadar
insanları tiranın gaddarlığına kul kılan hiçbir şey olmadığını ve yine
zenginlik kadar ölümü hak eden ona karşı işlenmiş bir başka suçun
bulunmadığını görürler. Tiran yalnızca zenginliği sever; yalnızca onu
imrendirircesine dolgun ve alık bir biçimde kendilerini kasaba sunar gibi
huzuruna çıkan zenginleri yok eder. Bu gözdeler, tiranların çevresinde çok
zenginlik kazanmış kişiler bulunduğu gibi, bir süre para ve mal biriktirip
daha sonra hem bunları hem de yaşamlarını kaybeden kişilerin de olduğunu pek
hatır-layamıyorlar. Zenginlik kazanmış kişilerden ne kadar azının bunu
korudukları düşüncesi akıllarının ucundan bile geçmiyor. Tüm eski tarihler
gözden geçirilince, tüm hatıralar anımsanınca, kötü yollarla prenslerin
gözüne girip bunların kötülüklerine sahip olan ya da kullanan veya bunların
saflıklarından faydalanan kişilerin ne kadar çok sayıda oldukları ve de
sonunda bu kişilerin yine prensler tarafından yok edildikleri görülecektir;
prensler bu kişileri yükseltmek için hiçbir güçlük çekmedikleri gibi, daha
sonraları bunları korumak hakkındaki düşüncelerini kolayca
değiştirmişlerdir. Hiç kuşkusuz, kötü krallıkların yakınlarında hiç olmazsa
bir kez bulunmuş çok sayıdaki insanın içinde, başkalarına karşı tiranın
gaddarlığını körüklemeye öncülük yapıp bu gaddarlığa kendilerinin de maruz
kalmadığı çok az hatta hemen hemen hiç kimse yoktur. Çoğunlukla tiranın
lütfunun gölgesi altında başkalarının malları ve makamları sayesinde
zenginleşen kişiler, başkalarını kendi malları ve makamları ile
zenginleştirmişlerdir.
İyilikte öylesine ileri gitmiş ve erdem ile doğruluğun onlarda öylesine
parladığı iyi insanlar arasında tiran tarafından sevilmiş birisi bulunduğu
zaman, bu kişinin erdemine yakından bakıldığında bunun en kötü kişilerde
bile saygı uyandırdığı görülür; fakat iyi insanlar bile kendilerini
sürdürmeyi bilemezler; bir bakıma bunların ortak kötülüğü algılamaları ve
tiranlığı kendi zararlarına hissedip anlamaları gerekmektedir. İşte bir iyi
insanlar üçlüsü oluşturan Seneca, Burrhus ve Thraseas31; içlerinden ikisini
kötü yazgıları bir tirana yaklaştırmış ve onun işlerinin yürütülmesini
ellerine teslim etmişti; ikisi de tiran tarafından seviliyor ve saygı
görüyordu; diğeri ise onu eğiten kişiydi ve çocukluğunun eğitimi, kendisi
için, onun dostluğunun güvencesini oluşturuyordu. Fakat bu üç kişi de
korkunç ölümleriyle, kötü efendilerin sözüne ne kadar az güvenebileceğine
yeterince tanıklık etmişlerdir. Gerçekten, kendisine boyun eğmekten başka
bir şey yapmayan ülkesinden nefret edecek kadar katı bir yüreği olan bu
kişiden ne gibi bir dostluk beklenebilir ki? Sevmeyi bilemeyen bu kişi,
kendi kendini güçsüzleştirir ve imparatorluğunu yıkar.
Eğer bu kişilerin dürüst bir biçimde yaşadıkları için kötü bir sonlan
oldukları ileri sürülmek isteniyorsa, tira-
*31 Üçü de
Neron'un çevresinde, hizmetinde bulunmuş kişiler. Sonraları Neron tarafından
suçlanmışlar; Seneca ve Thraseas intihar etmişler, Burrhus ise hapise
atılmıştır.
nm çevresine dikkatlice bakıldığında, onun gözüne girip durumlarını
kötülüklerle sürdüren kişilerin de yerlerini uzun süre koruyamadıkları
görülecektir. Böylesine terk edilmiş aşktan, böylesine inatçı sevgiden söz
edildiğini kim duymuştur? Kim, bu tiranın Poppea'ya olduğu kadar bir erkeğin
bir kadına tutkunca bağlandığını okumuştur? Oysa daha sonra Poppea onun
tarafından zehirlenmişti. Annesi, Agrippina ona imparatorlukta yer açmak
için kocası Clodi-us'u öldürmüştü. Neron'un kendine bağlamak için ona hiçbir
zorluk çıkarmakla kalmamış her yaptığına da göz yummuştu. Demek ki, kendi
oğlu, sütüyle beslediği çocuğu, kendi elleriyle yaptığı imparatoru, birçok
kez ihanet ettikten sonra Agrippina'nın yaşamına son verdi; eğer cezası ona
bu cezayı veren kişi değil de başka birisi tarafından verilmiş olsaydı, hiç
kimse onun bu cezayı hak etmediğini söyleyemezdi, imparator Clodius kadar
rahatlıkla kullanılan, saf, ya da daha iyi söylemek gerekirse, böylesine
budala bir kimse olmuş mudur? Acaba onun Messalina'ya delicesine aşık olduğu
kadar bir kadına böylesine tutulmuş bir başkası olmuş mudur? Sonunda,
Messalina'yı celladın ellerine teslim etmişti. İyilik yapmayı bilmedikleri
için, budalalık sürekli olarak tiranlarda bulunur. Fakat, sonuç olarak,
akılları ne kadar kıt olursa olsun, kendilerine yakın kişilere karşı
gaddarlık etmeleri için onlarda akim nasıl uyandığını anlayamıyorum. Çok
sevdiği ve onsuz yaşayamayacak gibi gözüken kişinin, karısının çıplak
boynunu görüp söylediği bu güzel söz çok yaygındır: «Benim buyurduğum anda
bu güzel boyun hemen kopartılacaktır.» İşte bunun için, genellikle eski
tiranların bir çoğu gözdeleri tarafından öldürülmüşlerdir; tiranhğm doğasını
tanıyan bu kişiler, tiranın erkinden çekindikleri gibi onun istencine karşı
kendilerini güvence altına da alamazlardı. İşte bundan dolayı, Domitia-nus
Etisnne, Commodius bir kadın dostu, Antoninus Macri-
na tarafından ve diğerleri hemen hemen hep aynı biçimde öldürülmüşlerdi32.
Hiç kuşkusuz, tiran hiçbir zaman ne sevilir ne de sever. Kutsal bir sözcük,
aziz bir şey olan dostluk, yalnızca iyi insanlar arasında bulunur ve
karşılıklı bir saygı ile kurulur; yapılan bir iyilikle değil de daha çok iyi
bir yaşamla sürdürülür. Bir kişiyi başka birisinin güvenilir dostu kılan,
onun doğruluğunu bilmesi, güvenliğine sahip olması, onun iyi doğal yapısı,
dürüstlüğü ve tutarlılığıdır. Gaddarlığın, namussuzluğun, adaletsizliğin
olduğu yerde dostluk olamaz. Kötüler kendi aralarında toplanınca bu bir
komplo olur, yoksa bir arkadaş topluluğu değil. Birbirleriyle konuşmazlar,
fakat birbirlerinden çekinirler. Dost değillerdir, fakat suç
ortaklarıdırlar.
Böyle bir neden bulunmadığı zaman bile, bir tiranda güvenilir ıbir aşk
bulmak hiç de kolay değildir çünkü herkesin üstünde olan ve hiçbir arkadaşı
bulunmayan bu kişi, zaten dosltuğun sınırlarının ötesindedir. Adil bir
şekilde ekmeğini elde edip dürüstlükten sapmamak isteyen kişi, her zaman
diğerlerinin eşiti olarak kabul eder kendini. İşte bu nedenden dolayı,
birbirlerinin benzeri ve yoldaşı olan hırsızlar arasında ganimetin
paylaşımında bir çeşit dürüstlük vardır, birbirlerini sevmeseler de hiç
olmazsa birbirlerinden çekinirler; birliklerini bozarak kuvvetlerini
zayıflatmak istemezler. Fakat tiranın gözdeleri, tiran onlardan, her şeyi
yapabileceğini, istencini akıl yerine koyup kendini zorlayan ne bir yasanın
ne de bir ödevin olmadığını ve hiçbir yoldaşı bulunmayıp herkesin efendisi
olduğunu öğrendiği sürece, tirana karşı hiçbir zaman güvenceye sahip
olmazlar. Öyleyse açıkça görünen bu kadar örneğe ve bu denli büyük tehlikeye
karşın hiç kimsenin başkalarının başına geleni
*32
Domitianus, (80-96), Commodius, (180-192) ve Antoninus (Ca-racalla lakabıyla
bilinir.) (211-217) Koma imparatorlarıdır.
farkedip bilge olmak istememesi acınacak bir şey değil midir? Tirana
böylesine gönüllü yaklaşan bu kadar insana, (masalın anlattığına göre) hasta
numarası yapan aslana tilkinin söylediği şu sözleri söyleyecek cüretli ve
yürekli tek bir kişi bile çıkmaz: "Mağaranda seni ziyarete gelmeyi gönülden
isterim; fakat sana doğru gelen bir sürü hayvan izi görmeme karşı senden
uzaklaşan tek bir iz bile göremiyorum."
Bu sefil insanlar, tiranın hazinelerinin parladığını görüyorlar ve hepsi
onun tantanasının saçtığı ışıklara şaşkınlıkla bakıyorlar; bu aydınlık
tarafından cezbedilip yaklaşıyorlar ve onları kül etmekten geri kalmayacak
olan alevin içine girdiklerini fark edemiyorlar. Bu şekilde, (masalların
anlattığına göre) bilge Prometheus'un getirdiği ateşin parlaklığını gören
dalgın Satyr bunu öylesine güzel bulmuştu ki gidip ateşi öpmüş ve yanmıştı.
Yine aynı şekilde, şair Lucan'ın33 söylediğine göre, ateş ışıldadığı için
belli bir haz alacağını umut ederek onun içine giren kelebek, başka bir
erdemi, yakıcı bir erdemi tatmıştır.
Bu gözdelerin, hizmet ettikleri kişinin elinden kurtulduklarını kabul edelim
bir kez. Fakat ondan sonra gelen kralın elinden kendilerini kurtarmaları
olanaksızdır. Eğer bu kral iyiyse, bunun farkına varmak ve hiç olmazsa, bu
durumun akla uygun olduğunu anlamak gerekir. Eğer kral kötü ve onların eski
efendilerinin bir benzeriyse, kendine özgü gözdelere sahip olmaktan geri
kalmayacaktır; genel olarak, bu gözdeler kendilerinden öncekilerin yerlerine
sahip çıkamazlarsa, hatta bunların mallarını ve yaşamlarını ellerinden
alamazlarsa rahat edemezler. Nasıl .oluyor da, böylesine büyük bir tehlikesi
ve böylesine az bir güvencesi olan bu belalı yeri elde etmek ye bu çok
zararlı efendiye
*33 La Boâtie'nin sözünü ettiği, İtalyan
hümanist şair Francesco Petrarca'dır. (1304-1374).
büyük bir ızdırap içinde hizmet etmek isteyen bazı kişiler bulunabiliyor?
Gece gündüz tek bir kişiyi hoşnut kılmayı düşünmek ve bununla birlikte
yeryüzündeki hiçbir insandan korkulmayacafc kadar bu tek kişiden korkmak;
darbenin nereden geleceğini kestirmek, tuzakları seçmek, yoldaşların
entrikalarım hissetmek için sürekli olarak gözü tetikte kulağı kirişte
tutmak ve ne açık bir düşman ne de güvenli bir dost bulunduğundan her
kişinin yüzüne gülüp herkesten çekinmek; sürekli güleç 'bir çehre ve donuk
bir yürek taşıyarak neşeli olamamak, içine kapalı olmaya da cüret edememek.
Tüm bunlar, ey Tanrım, ne biçim bir ız-dıraptır, ne büyük bir acıdır?
Fakat bu büyük acının karşılığı olarak aldıklarının ve-ızdıraplarıyla sefil
yaşamlarından elde edebileceklerinin ne olduğunu görmek büyük bir zevktir.
Doğal olarak halk, katlandığı acıdan dolayı tiranı değil, fakat kendini
yönetenleri suçlar; halklar, uluslar, köylüsünden çiftçisine dek herkes,
birbirleriyle yarışırcasına, bu kişilerin adlarını bilir, onların
erdemsizliklerini açığa vururlar; bunların hakkında binlerce aşağılayıcı
söz, hakaret ve beddua ederler. Tüm duaları ve tüm dilekleri bu kişlere
karşı söylenir. Tüm belâlardan, her veba salgınından ve her kıtlıktan dolayı
bunları sorumlu tutarlar; ve arada sırada görünüşte bu kişilere bazı saygı
gösterisinde bulundukları zaman bile içlerinden bunlara sayıp söver ve
bunlardan vahşi hayvanlara duyduklarından daha da fazla tiksinme duyarlar.
İşte insanlara yaptıkları hizmetten dolay; elde ettikleri şöhret ve onur
budur,-insanlar bunların her birini paramparça etseler bile, yine de
ızdıraplarını ne rahatlatabilirler ne de yan yarıya yatıştı-rabilirler.
Elbette, bu kişilerin ölümünden sonra gelen insanlar, hiçbir zaman bu
Halk-Yiyicilerinin34 adlarını bin kalemin mürekkebiyle karalamayacak kadar
tembel olmaz-
*34 Homeros'un İliada'da bazı krallar için
kullandığı kavram.
lar; böylece şöhretleri binlerce kitap içinde ayaklar altına .alınır ve
sonraki kuşaklar tarafından —söz gelimi— süründürülen kemikleri bile, sürmüş
oldukları kötü yaşamdan dolayı, ölümlerinden sonra bunları cezalandırmaya
devam ederler. Demek ki öğrenelim bir kere, öğrenelim iyi davranmayı. Ya
onurumuz için ya da bu erdemin sevgisi için, gözlerimiz gökyüzüne, tüm
yaptıklarımızın tanığı ve tüm suçlarımızın doğru yargılayıcı olan yüce
Tanrı'yâ kaldıralım. Kanımca, doğru düşünüyorum ve yanılmıyorum; çünkü
tümüyle özgürlükçü ve yumuşak huylu olan Tanrı'yâ tiran-lıktan daha aykırı
bir şey olamaz ve Tanrı orada tiranlarla .suç ortakları için bazı özel
cezalar hazırlamıştır.