Estetik Üstüne Dersler
Ludwig Wittgenstein
1. Konu (Estetik) oldukça geniş; görebildiğim kadarıyla da
bütünüyle yanlış anlaşılmakta. “Güzel” türünden bir sözcüğün kullanılışı,
sözcüğün geçtiği tümcelerin dilsel biçimine bakarsanız, yanlış anlaşılmaya
başka pek çok sözcükten çok daha açıktır. “Güzel” [ile “iyi” –R] bir
sıfattır; kullandığınızda bu şöyle bir düşünme eğilimine girmiş olduğunuzu
gösterir: “Bunun belli bir niteliği, güzel olmak niteliği vardır.”
2. Felsefenin bir konu başlığından bir başkasına, bir sözcük öbeğinden bir
başka sözcük öbeğine doğru ilerliyoruz.
3. Felsefe üstüne yazılmış bir kitabı bölümlemenin akıllıca bir yolu, kitabı
konuşma bölümleri ile sözcük türlerine ayırmak olurdu. Kuşkusuz böyle bir
durumda konuşma bölümlerini olağan dilbilgisinin ayırdığından daha çok
sayıda bölüme ayırmak zorunda kalırdınız. Kişisel yaşantıyı betimleyen
eylemler; “görmek”, “duyumsamak”, vb. fiiller üstüne saatlerce konuşurdunuz.
İşte o an kendimizi bütün bu sözcüklerle birlikte gelen alışılmadık özel bir
karmaşayla ya da karmaşalarla başbaşa bulurduk. Elinizde sayı sıfatları
üstüne bir başka bölüm olurdu –burada bir başka karmaşanın söz konusu
olacağı anlamına gelir bu; “bütün”, “her”, “birtakım”, vb. üstüne bir bölüm
...alın size bir başka karmaşa daha; “sen”, “ben”, vb. üstüne bir bölüm
...bir başka tür daha; “güzel”, “iyi” üstüne bir bölüm ...işte bir başkası
daha. Her defasında yeni bir karmaşalar öbeği içersine giriyoruz: dil bıkıp
usanmadan yeni oyunlar oynar bize.
4. Dili sık sık içinde çekiç, keski, kibrit, çiviler, vidalar, tutkal
bulunan bir alet kutusuna benzettim. Bütün bu şeylerin bir araya gelmesi bir
rastlantı değildir; her ne kadar hiçbir şey tutkal ile keskinin birbirinden
ayrı olduğu kadar ayrı olamazsa da –ayrı aletler arasında önemli ayrılıklar
bulunsa da– bunlar benzer biçimde kullanılırlar. Yeni bir alana
girdiğimizde, dilin bize oynadığı yeni oyunlar karşısında sürekli şaşkınlık
yaşamamız söz konusudur.
5. Bir sözcüğü tartışırken her zaman yaptığımız şey, o sözcüğün bize nasıl
öğretilmiş olduğunu sormaktır. Bunu yapmak bir yandan çeşitli yanlış
kavrayışların önüne geçerken, öbür yandan sözcüğün kullanıldığı dile ilişkin
kabataslak bir dil tasarımı verir. Bu dil her ne kadar yirmi yaşındayken
konuştuğunuz dil değilse de, ne tür bir dil oyunu oynanacağını üç aşağı beş
yukarı kestirirsiniz. Karşılaştırın: “Şunu şunu düşlemiş olduğumu” nasıl
öğrendik? Buradaki ilginç nokta, bunu, bize bir düşün gösterilmiş olmasıyla
öğrenmemiş olmamızdır. Bir çocuğun “güzel”, “hoş”, vb. sözcükleri nasıl
öğrendiğini sorarsanız kendinize, bunları ilkin ünlemler (nidalar,
haykırılar –hayret ya da sevinç belirtmek üzere aniden söyleniveren bir söz
ya da çıkarılan bir ses) olarak üstünkörü öğrendiğini görürsünüz. (“Güzel”,
sıkça kullanıldığından olsa gerek, üstüne konuşmak için fazlasıyla acayip
bir sözcüktür.) Çocuk, “iyi” türünden bir sözcüğü genellikle önce yemek için
kullanır. Burada öğrenme açısından oldukça önemli olan nokta, abartılı yüz
ifadeleri ile mimiklerdir. Sözcük bir yüz ifadesinin ya da mimiğin yerine
geçen karşılık olarak öğrenilir. Sözgelimi karşılaşılan mimikler, ses
tonları, bu anlamda hep onama anlatımlarıdır. Sözcüğü onama ünlemi kılan
nedir? Kuşkusuz bunu sağlayan, sözcüklerin biçimi değil, o sözcüklerin
içinde belirdiği oyundur. (Moore da dahil olmak üzere içinde bulunduğumuz
kuşağın felsefecilerince yapılan temel yanlış nedir diye sormuş olsaydım,
dile bakarken yalnızca sözcüklerin biçimine bakılması ama sözcüklerin
biçimini oluşturan kullanıma bakılmaması olduğunu söylerdim.) Dil –konuşmak,
yazmak, otobüste yolculuk etmek, birisiyle karşılaşmak gibi – geniş bir
etkinlikler kümesinin ıralayıcı özelliğini oluşturan parçasıdır. Burada biz
genelde özne ile yüklem arasında (“Bu güzeldir”) konumlanan “iyi” ya da
“güzel” sözcüklerine yoğunlaşmıyoruz, ki böyle yapmak bütünüyle ıralayıcı
olmaz-dı, bu sözcüklerin söylendikleri durumlara –içinde estetik anlatımın
kendisine bir yer bulduğu, buna karşılık anlatımın kendisinin âdeta göz ardı
edilebilir bir konumda bulunduğu son derece karmaşık duruma– yoğunlaşıyoruz.
6. Dilini hiç mi hiç bilmediğiniz yabancı bir oymağa gidip “iyi”, “hoş”, vb.
sözcüklere onların dilinde hangi sözcüklerin karşılık geldiğini bilmek
isteseydiniz, arayacağınız ilk ne olurdu? Öncelikle gülümseyişleri,
mimikleri, yemekleri, oyun nesnelerini bir ucundan yakalamaya çalışırdınız.
([Karşı çıkışa yanıt:] Mars’a gitmiş olsaydın, insanlar başlarında antenli
kürelerle karşına çıksaydı neyi arayacağını herhalde bilemezdin. Peki ya
ağızdan çıkan seslerin yalnızca soluk ve müzik sesi olduğu, dilin ise
kulakla konuşulduğu bir oymağa gittiğinde neyi arardın. Karşılaştırın:
“Ağaçların eğilerek birbirleriyle konuştuklarını gördüğün zaman ne
yapardın.” (“Her şeyin bir tini vardır.”) Ağacın dallarını insanın
kollarıyla karşılaştırmak işe yarayabilir. Belli ki oymaktaki insanların
kendine özgü mimiklerini kendi benzetmelerimizi temel alarak yorumlamak
zorundayız.) Kim bilir bu bizi bildiğimiz estetikten [ve etikten –T] ne
denli uzaklara savurur. Demek ki belli sözcüklerden değil, ancak belli
olaylardan, belli etkinliklerden başlayabiliriz.
7. Dilimizin özüne ilişkin ıralayıcı bir nokta, bu gibi koşullarda
kullanılan “hoş”, “sevimli”, vb. çok sayıda sözcüğün sıfat olmasıdır. Ancak
açık olduğu üzere bunun zorunlu olması için bir neden yoktur. Biraz önce
gördüğünüz gibi, bunlar başta ünlem olarak kullanıldılar. “Bu sevimli” demek
yerine yalnızca “Ooo!” deyip gülümseseydim ya da yalnızca göbeğimi
sıvazlasaydım acaba değişen bir şey olur muydu? Bu yalınkat (“ilkel”) diller
dolaşımda olduğu sürece, bu sözcüklerin ne hakkında olduklarına, gerçek
öznelerinin [“güzel” ya da “iyi” diye adlandırılanın –R.] ne olduğuna
ilişkin soru(n)lar kesinlikle gündeme gelmez.
8. Gerçek yaşamda, estetik yargılar bildirildiğinde “güzel”, “hoş”, vb.
estetik sıfatlarının öyle önemli bir rol oynamamaları dikkate değerdir.
Estetik sıfatları müzik eleştirisinde kullanılabilirler mi? “Şu geçişe bak”
ya da [Rhees] “Burada geçiş düzgün değil” dersiniz. Ya da bir şiir
eleştirisinde, [Taylor]: “İmgeleri kullanışı kusursuz” dersiniz.
Kullandığınız sözcükler “güzel” ve “sevimli” sözcüklerinden çok, “doğru” ya
da “uygun” sözcüklerine (gündelik konuşmada kullanıldıkları biçimleriyle)
daha yakındır.
9. “Sevimli” türünden sözcükler başta ünlem olarak, daha sonraysa tek tük
durumlar için kullanılırlar. Bir müzik parçasının sevimli olduğunu
söyleyebiliriz, bu onu övmek değil ona bir özellik yüklemektir. (Kendilerini
doğru dürüst dile getiremeyen pek çok insan doğal olarak bu sözcüğü sıkça
kullanır. Onların sözcüğü kullanışlarına bakıldığında sözcüğün bir ünlem
olarak kullanıldığı görülecektir.) Şunu sorabilirim o zaman: “En çok hangi
ezgi için ‘sevimli’ sözcüğünü kullanmayı isterdim?” Bir ezgiye “sevimli”
demek ile “tam gençlere göre” demek arasında bir seçim yapabilirim. Bir
müzik parçasını “İlkbahar Melodisi” ya da “İlkbahar Senfo-nisi” diye
adlandırmak ahmaklıktan başka bir şey değildir. Gelgelelim “bahara yaraşır”
ya da “bahara özgü” demek de “alımlı” ya da “gösterişli” demekten hiç de
daha az saçma olmazdı.
10. Karakalem çalışan iyi bir ressam olsaydım, dört kalem darbesiyle sayısız
anlatım kurabilirdim.

“Alımlı” ya da “gösterişli” türünden sözcükler yüz ile anlatılabilir. Bunu
yaparken, betimlemelerimiz sıfatlarla anlatılanlardan çok daha esnek, sayıca
da çok daha çeşitli ola-caklardır. Schubert’in bir parçasına melankolik
(karaduygulu) dersem, bu ona bir yüz yüklemeye benzer (amacım burada oturup
onayışımı ya da onamayışımı anlatmak değil). Bunu yapmak yerine mimikleri ya
da [Rhees] dansı da kullanabilirdim. Gerçekten de ne zaman kendimizi
eksiksiz dile getirmek istesek, ister istemez bir mimiği ya da bir yüz
ifadesini kullanırız.
11. [Rhees: “Doğru yol bu” derken hangi kuralı kullanıma sokuyor ya da hangi
kurala başvuruyoruz? Bir müzik öğretmeni bir parçanın şöyle çalınması
gerektiğini söyleyip öyle de çaldığında, öğretmenin burada uyguladığı
nedir?]
12. Sözgelimi şu soruyu alın: “Şiir nasıl okunmalıdır?” “Bir şiiri okumanın
uygun yolu nedir?” Uyaksız bir şiir okuyorsanız, bu şiiri okumanın doğru
yolu onu yerinde vurgular yaparak okumaktır –kuşkusuz bir yandan şiirin
ritmine nasıl bir vurguda bulunmanız gerektiğini tartarken, bir yandan da o
ritmi ne ölçüde gizlemeniz gerektiğini tartarsınız. Birisi çıkar da onun şu
biçimde okunması gerektiğini söyleyip size o biçimde de okursa, ona “Aa
evet. Şimdi anlamlı buluyorum” dersiniz. Ölçüsü açık, açık olduğu kadar da
berrak olduğundan bir çırpıda gözden geçirilerek okunması gereken şiirler
vardır. Yine ölçüsü bütünüyle ardalanda kalan kimi başka şiirler de vardır.
Sözgelimi 18. yüzyıl ozanı Klopstock ile bir deneyimim olmuştu. Gördüm ki,
onu okumanın yolu ölçüsüne olağanın dışında bir vurguda bulunmaktan
geçiyordu. Klopstock, şiirlerinin önüne ?--? (vb.) simgeler koymuştu.
Şiirlerini bu yeni yolla okuduğumda kendime: “Hıımm şimdi bunu niye
yaptığını anlıyorum” demiştim. Ne olmuştu? Bu tür bir zımbırtıyı okurken
önceleri az çok canım sıkılmıştı, ama o özel yolla okuduğumda keskin bir
biçimde gülümseyip kendime: “Bu müthiş” falan demiştim. Aslında hiçbir şey
söyleyememiştim ki... Altı üstü bütün yaptığım, şiiri yeniden yeniden okumuş
olmamdı. Bu şiirleri okurken onama mimikleri diye adlandırılabilecek
birtakım mimikler yapmış, birtakım yüz ifadeleri takınmıştım. Ancak önemli
olan şiirleri bütünüyle bambaşka, çok ama çok daha yoğun bir gözle okuyup
çevremdekilere de şöyle demiş olmamdı: “Bakın! Alın size nasıl okunmaları
gerektiği.” Sorarım size estetik sıfatları öyle önemli bir rol oynadılar mı
burada?
13. Takım elbisenin iyisinden anlayan bir kişi terzide takım elbiseyi giyip
denerken ne der? “Doğru uzunluk bu”, “Bu çok kısa”, “Bu çok dar”...
Terzideki kişi ceket kendine yakıştığında zevkten dört köşe olsa da doğrusu
burada onama sözcükleri hiçbir rol oynamazlar. “Bu çok kısa” demek yerine
“Bak!”, “Tamam” yerine de “Olduğu gibi kalsın” diyebilirim. İşini bilen iyi
bir terzi bu türden hiçbir sözcüğü kullanmayıp yalnızca gerekli yeri
işaretler, sonra da gereken değişikliği yapar. Bir takım elbiseye ilişkin
onayışımı nasıl gösteririm? Kuşkusuz onu sık sık giyerek, üstümdeki
görünüşünün tadını çıkararak, vb.
14. (Size bir resimde bulunan bir cisim üzerindeki ışık ile gölgeyi
verirsem, böylelikle size o cismin biçimini de vermiş olurum. Ama size
resimdeki ışıklı bölümü verirsem, cismin biçiminin ne olduğunu
bilemezsiniz.)
15. “Uygun” sözcüğünün kullanıldığı yerlerde ilişkiye geçtiğiniz çeşitli
durumlar vardır. İlk başta kuralları öğrenme durumu gelir. Terzi bir ceketin
ne uzunlukta olacağını, ceket kolunun ne genişlikte olması gerektiğini,
vb.’ni öğrenir. Kuralları alıştırma yaparak öğrenir, tıpkı müzikte uyumu ve
karşısürümü alıştırma yaparak öğrendiğiniz gibi. Diyelim ki terzilik okuluna
gidip ilkin bütün kuralları öğrendim ve iyiden iyiye iki tür tutum edindim.
Lewy “Bu çok kısa” diyor. Ben de “Hayır. Doğru. Kurallara uygun” diyorum.
Kurallar için güçlü bir duygu geliştiriyorum. Kuralları yorumluyorum.
Diyorum ki: “Hayır. Doğru değil. Kurallara uygun değil.” Burada belli ki
kurallara uygun olup olmadığına bakarak o şeye ilişkin estetik bir yargıda
bulunuyorumdur. Öte yandan, kuralları öğrenmemiş olsaydım, estetik yargıda
da bulunamayacaktım. Kuralları öğrendikçe daha incelikli yargılarda
bulunmayı da öğrenirsiniz. Kuralları öğrenmek gerçekten de yargınızı
değiştirir. (Uyumun ne menem bir şey olduğunu öğrenmemiş de olsanız, iyi bir
kulağınız olmasa da, akortların düzeninde oluşabilecek herhangi bir
uyumsuzluğu yine de sezebilirsiniz.)
16. Ceket ölçüsünde alttan alta verili bulunan kuralları, belli insanların
isteklerinin anlatımı olarak göz önünde bulundurabilirsiniz. İnsanlar ceket
ölçülerinin nasıl olması gerektiği konusunda ayrılık gösterirler: kimileri
geniş ya da dar olmasına aldırış etmezken kimileriyse ince eleyip sık
dokurlar. Diyebilirsiniz ki uyumun kuralları, insanların izlemek istedikleri
akortların yönünü, yani bu kurallarda billurlaşan dileklerini (“dilekler”
sözcüğü burada bir hayli belirsizdir) dile getirmekteydi. Bütün büyük
besteciler bu kurallara uyarak yazdılar ([Karşı çıkışa yanıt:] Hemen her
bestecinin bu kuralları değiştirdiğini söyleyebilirsiniz, ancak değişiklik
çok küçüktü; bütün kurallar baştan aşağı değiştirilmemişti. Müzik hâlâ güzel
idiyse bu eski kuralların sayıca çok olmasındandır –bu konuyu buraya
getirmek çok da gerekli değil).
17. Sanat deyince yargısı gelişmiş bir kişi söz konusudur. (Yargısı olan
kişi, belli şeylere “Müthiş!” diyen kişi demek değildir.) Estetik yargıları
üstüne konuşuyorsak, binlerce şey arasında Sanat diye bir şey üstüne
konuştuğumuzu düşünürüz. Bir şey üstüne estetik bir yargıda bulunduğumuzda,
yalnızca ağzımız açık kalıp “Ooo! Ne müthiş!” demez, üstüne konuştuğu şeyi
bilen kişiyi üstüne konuştuğu şeyi bilmeyen kişiden ayırt ederiz. İngiliz
şiirini beğenmek için önce İngilizce bilmek gerekir. Sözgelimi İngilizce
bilmeyen bir Rus’un güzel diye kabul edilen bir soneden çok etkilendiğini
varsayalım. Böylesi bir durumda o kişinin sonede ne dönüp bittiğini hiç mi
hiç bilmediğini söyleriz. Aynı biçimde, ölçü bilmeyen buna karşın şiirden
çok etkilenen kişi için de söz konusu şiirin içinde ne döndüğünü bilmediğini
söyleriz. Müzikte bu sıkça dile getirilmiştir. Sözgelimi, iyi olarak kabul
görmüş şeyi beğenip seven, ama en yalın nağmeleri dahi anımsayamayan ya da
yükselen alçak perdeden sesin müziğe ne zaman girdiğini kestiremeyen bir
kişiyi varsayalım. Müziğin içinde ne olup bittiğini bilmediğini söyleriz bu
kişi için. “Bu adamın müzik kulağı var” sözünü, bir müzik parçası
çalındığında “Enfes!” demekle yetinen bir adam için kullanmayız, nasıl ki
müzik çalındığında kuyruğunu bir o yana bir bu yana sallayan köpeğe müzik
kulağı var diyemiyorsak.
18. Şu an üstüne konuşmamız gereken sözcük “değeri bilinmiş” sözcüğüdür.
Değerini bilmek, içinde ne barındırır?
19. Bir adam terziye gidip yığınla elbiselik kumaşı gözden geçirip şöyle
derse: “Hayır. Bu biraz koyuca. Bu fazla alacalı bulacalı” vb., o kişi için
kumaştan anlıyor, kumaşın değerini biliyor deriz. Onun bir “değerbilir”
olması kullandığı ünlemler ile gösterilemez, gösterilse gösterilse yeğlediği
seçme, eleme, vb. yordamıyla gösterilebilir. Benzer biçimde müzikte: “Bu
parça uyum içerisinde çalınıyor mu? Hayır. Alçak perdeden ses yeterince
yüksek değil. Burada aradığım başka bir şey...” Değer bilme dediğimiz işte
tam da budur.
20. Değer bilmenin neye dayandığını betimlemek yalnızca güç olmakla kalmayıp
bütünüyle olanaksızdır da. Değer bilmenin neye dayandığını betimlemek için
bütün bir çevreyi betimlemek durumundayız.
21. Elbiselere ilişkin pek çok şey bilen biri terziye gittiğinde neler olup
bittiğini tam anlamıyla biliyorum, ayrıca elbiselere ilişkin hiçbir şey
bilmeyen biri gittiğinde neler olup bittiğini de biliyorum –ne dediğini,
nasıl davrandığını, vb. Burada sayısız farklı değer biliş durumu söz
konusudur. Kuşkusuz benim bildiğim, başka birinin bilebilecekleri yanında
hiçbir şeydir. Değer bilmenin ne olduğunu söylemek için sözgelimi el
sanatları gibi koskocaman bir siğili, böylesi özel bir sayrılığı açıklamak
zorundayım. Aynı zamanda fotoğrafçılarımızın bugünlerde ne yaptığını da
açıklamak zorundayım. Tıpkı arkadaşınızın adam gibi bir resmini çekmenin ya
da onu tam anlamıyla anlamanın, bu iş için 1.000 sterlin ödeseniz dahi,
niçin olanaksız olduğunu açıklamak zorunda olmam gibi.
22. Çekilen fotoğraflar aracılığıyla, sözgelimi geçen yüzyıl ile ondan bir
önceki yüzyılın Alman müziği gibi çok yüksek diyebileceğiniz bir kültürü ve
bu kültür değerden düştüğünde olan biteni anlayabilirsiniz. Öykünmeler elde
ederken ya da binlerce insan en ince ayrıntılarla ilgilenirken mima-ride
olan biteni de anlayabilirsiniz. Yine bir yemek odası masası az çok
gelişigüzel seçilirken olan biteni ya da kimsenin masanın nereden geldiğini
bilmediği durumda olan biteni de kavrayabilirsiniz.
23. Uygunluk üstüne konuştuk. İşini bilen iyi bir terzi “Fazla uzun”,
“Olmuş” türünden sözcükler dışında hiçbir sözcük kullanmayacaktır. Bir
Beethoven Senfonisi üstüne konuşurken, uygunluktan sözetmeyiz. Bütünüyle
başka şeyler girer işin içine. Hiç kimse sanattaki görkemli şeylerin
değerinin bilinmesi üstüne konuşmayacaktır. Mimarideki belli biçemlere belli
türden bir kapı tasarımının daha uygun düştüğünü düşündüğünüzde, işte bu o
şeyin değerini bildiğinizi gösterir. Gelgelelim gotik bir katedral söz
konusu olduğunda yaptığımız ondaki uygunluğu görmek değildir –katedral bizim
üzerimizde bambaşka bir rol oynar. Burada oynanan bütün oyun başkadır. Bu en
az, bir insana ilişkin yargıda bulunurken “O iyi davranır” demekle “Bende
olumlu bir izlenim bıraktı” demek kadar başkadır.
24. “Uygunca”, “büyüleyici”, “güzelce”, vb. büsbütün başka bir rol oynarlar.
Karşılaştırın: Başdöndürücü insan Buffon’ un yazıdaki biçem üstüne o ünlü
konuşması, gücünü benim ancak belli belirsiz anlayabildiğim ama onun hiç de
belirsizlik içinde söylemediği pek çok ayrımdan –“gözalıcı”, “büyüleyici”,
“çekici” gibi bütün ince ayrıntılardan– almaktadır.
25. Estetik yargı anlatımları dediğimiz sözcükler, bir dönemin kültürü diye
adlandırdığımız şey üzerinde karmaşık ama çok belirgin bir rol oynarlar. Bu
sözcüklerin nasıl kullanıldıklarını ya da kültürel beğeniyle neyi anlatmak
istediğinizi betimlemek için, o kültürü betimlemeniz gerekir. Bugün bizim
burada kültürel beğeni dediğimiz belki de Ortaçağda yoktu. Başka başka
çağlarda başka başka oyunlar oynanır.
26. Bir dil oyununda içerilen bütün bir kültürdür. Müzik beğenisini
betimlerken çocukların konser verip vermediğini, kadınların konser verip
vermediğini, yoksa yalnızca erkeklerin mi konser verdiğini ve buna benzer
daha pek çok şeyi betimlemek zorundasınızdır. Viyana’daki soylu çevrelerde
in-sanların [şöyle şöyle] bir beğenisi vardı, sonra bu beğeni kentsoylu
çevrelere taşındı, kadınlar da korolara katılmaya başladılar, vb. Bu
müzikteki geleneğe bir örnektir.
27. [Rhees: Zenci Sanatı’nın bir geleneği var mıdır? Bir Avrupalı, Zenci
Sanatı’nın değerini bilebilir mi?]
28. Zenci Sanatı’ndaki gelenek nasıl bir şeydir? Kadınların yöresel
kıyafetler giymeleri mi? Ya da buna benzer bir şey mi? Bilmiyorum. Frank
Dobson’ın Zenci Sanatı’nın değerini bilmesi ile eğitimli bir zencinin değer
bilmesinin nasıl karşılaştırılacağını bilmiyorum. Dobson’ın Zenci Sanatı’nın
değerini bildiğini söyleyecek olsanız bile, yine de ben bunun ne anlama
geldiğini bilemem. Odasını Zenci Sanatı’nın ürünleriyle doldurmuş olabilir.
Acaba yalnızca şunu söylemekle mi yetinir: “Ahaa!”? Yoksa en iyi zenci
müzisyenlerin yaptıklarını mı yapar? Zencilerin yapıtlarına ilişkin şu ya da
bu noktalarda onlarla uylaşır mı yoksa uylaşmaz mı? İşte buna değer bilme
diyebilirsiniz. Eğitimli zencininkinden büsbütün başkadır bu. Eğitimli bir
zencinin de odasında Zenci Sanatı ürünleri olsa da, zenci ile Frank
Dobson’ın değer bilmeleri bütünüyle başkadır. Bunlarla başka başka şeyler
yaparsınız. Diyelim ki zenciler kendi giyinme yordamlarına göre giyinirler,
burada güzel bir zenci ceketinin değerini bil-diğimi söylerim –bu benim de
bir tane dikili zenci ceketim olduğu anlamına gelir mi, yoksa (terzideykenki
gibi) “Hayır... bu gereğinden uzun olmuş” mu derdim, yoksa yalnızca şu
dediğim anlama mı gelirdi: “Ne kadar da büyüleyici!”?
29. Diyelim ki Lewy’de resimde kültürel beğeni denilen şey var. On beşinci
yüzyılda kültürel beğeni denilen şeyden büsbütün başka bir şeydir bu.
Bambaşka bir oyun oynanmaktadır burada. Lewy, bu beğeni denen şeyle on
beşinci yüzyılda yaşayan adamın yaptığından bütünüyle başka bir şey
yapmaktadır.
30. Hali vakti yerinde, iyi okullara giden, dilediği zaman yolculuk
edebilen, Louvre’u görebilen, düzinelerce ressama ilişkin pek çok şey bilip
onlar hakkında saatlerce konuşabilen pek çok insan var. Bir de yaşamında
ancak birkaç resim görmüş olmasına karşın, üzerinde derin etkiler bırakmış
bu bir ya da birkaç resmi uzun uzun seyretmiş bir başka insan tipi var.
Başka bir insan tipiyse bu konuda alabildiğine geniş ama ne derin ne de
engin. Daha başka bir insan tipiyse aynı konuda son derece sığ, belli bir
şeye yoğunlaşıp koşullanmış. Acaba bunlar ayrı ayrı değer bilme türleri
midir? Belki de hepsine birden topluca “değer bilme” denebilir.
31. II. Edward’ın taç giyme töreninde giydiği özel kaftan ile gündelik bir
elbise üstüne bütünüyle başka başka terimler yoluyla konuşursunuz. O dönemde
yaşayanlar taç giyme töreninde giyilen özel kaftana ilişkin ne yaparlar, ne
söylerlerdi? Acaba taç giyme töreninde giyilen özel kaftan bir terzi eliyle
mi dikilmiştir? Kim bilir belki de II. Edward’ın giyene dek hiç görmediği bu
kaftan, kendi gelenekleri bulunan İtalyan sanatçılarca tasarımlanmıştı.
“Hangi ölçütler iş başındaydı?” gibi soruların tamamı “Bu özel kaftanı
onların eleştirdiği gibi eleştirebilir misiniz?” sorusuyla doğrudan
ilintilidir. Büsbütün başka bir biçimde değerini bilirsiniz kaftanın;
kaftana ilişkin tutumunuz kaftanın tasarımlandığı zamanda yaşamış
kişininkinden bütünüyle başkadır. Yine de, her nasıl oluyorsa o dö-nemde
yaşayan bir adamın söylemiş olabileceği “Bu, taç giyme töreni için hoş bir
kaftan!” sözü aynı biçimde bugün yaşayan bir adam tarafından da
söylenebilecektir.
32. Dikkatinizi ayrımlara yöneltip şunu söylüyorum: “Ayrımların ne denli
ayrı olduklarına bak!”, “Ayrı durumlarda ortak olanın ne olduğuna bak”,
“Estetik yargılarda ortak olana bak”. Geriye kala kala dayanılmaz bir
çekiciliğe konu, uçsuz bucaksız bir karmaşalar ailesi kalmıştır –beğenmenin
ifade edilmesi, bir gülümseme ya da bir mimik sözgelimi.
33. [Rhees, Wittgenstein’a kendi değerden düşme “kuramı” bağlamında birtakım
sorular sordu.] Bir kuramım olduğunu düşünüyor musun? Gerçekten değerden
düşmenin ne olduğunu söylediğimi düşünüyor musun? Bütün yaptığım değerden
düşme diye adlandırılan birbirinden ayrı şeyleri betimlemek. Değerden
düşmeyi onaylayabilirim –“O hoş müzik kültürünüzde her şey ne kadar da yerli
yerinde; bugünlerde uyum denilen şeyi çocukların öğrenmediğini gördükçe
mutlu oluyorum.” [Rhees: Söylediğiniz altı üstü “değerden düşme”yi çeşitli
biçimlerde kullanmayı yeğlemek demeye gelmiyor mu?] Tamam, peki... istediğin
gibi olsun, ama aklıma gelmişken bu ...hayır, bunun bir önemi yok. Değerden
düşme örneğim bildiğim, belki de kendisinden pek hoşlanmadığım bir şeyin
örneği ...bilmiyorum. Galiba “değerden düşme” kendisine ilişkin çok az şey
bilebildiğim bir şey için kullanılmaktadır.
34. Giysilerimiz bir bakıma 18. yüzyıldaki giysilerden daha sade; bisiklete
binmek, yürümek, vb. kimi zorlu etkinliklere çok daha uygun giysiler. Bir
an, aynı değişimin ayırdına mimaride, berberlikte, vb.’nde vardığımızı
düşünün. Bir an yaşam biçeminin değerinin düşmesine ilişkin konuştuğumu
düşünün. Birisi çıkar da “Değerinin düşmesiyle ne demek istiyorsun?” diye
sorarsa, bunu betimler, örnekler veririm. “Değerden düşme”yi, bir yandan
özel bir gelişme türünü betimlemek, öbür yandan bunu onaylamadığınızı
göstermek için kullanırsınız. Ben sevdiğim şeylere, sizse sevmediğiniz
şeylere bağlayabilirsiniz “değerden düşme”yi. Ne var ki bu sözcük elde
herhangi etkili bir öğe olmadan da kullanılabilir; sözcüğü olmuş belli bir
şeyi betimlemek için kullanırsınız. Bu daha çok, zorunlu olmasa da içinde
küçültücü bir öğe olması pekâlâ olanaklı olan teknik bir terimi kullanmaya
benzer. Ben değerden düşme üstüne konuşurken siz karşı çıkarak: “Ama bu
zaten çok iyiydi” diyebilirsiniz. Ben de size derim ki: “Peki, tamam ama ben
bundan (iyi olmaktan) söz etmiyorum. Değerden düşmeyi sadece belli bir
gelişmeyi (oluşu) betimlemek için kullandım.”
35. Estetik sözcüklerini açıklığa kavuşturmak için, yaşam biçimlerini
betimlemeniz gerekir. “Bu güzel” türünden estetik yargılar üstüne konuşmak
zorunda olduğumuzu düşünürüz; ama ne zaman ki estetik yargılar üstüne
konuşmak durumunda kalsak kesinlikle bu tür sözcükleri kullanmadığımızı
görürüz, bunun yerine karmaşık bir etkinliğe eşlik eden, bir mimik gibi
kullanılan bir sözcük buluruz.
36. [Lewy: Evsahibem bir resmin hoş olduğunu söylerse, ben de buna karşılık
resmin berbat olduğunu söylersem, birbirimizle çelişmiş olmayız.]Bir anlamda
[ve belli örneklerde –R] birbirinizle çelişirsiniz. Evsahibesi resmin tozunu
büyük bir özenle alır, resmi sık sık seyrederken, siz resmi ateşe atmak
istersiniz. Olsa olsa felsefede verilebilecek en ahmakça örneklerden biri
olurdu bu; sanki “Bu çok berbat”, “Bu çok hoş” türünden şeyler şimdiye dek
verilmiş biricik yargılarmış gibi. Bu durum, başka başka şeylerin bulunduğu
koskoca bir alandan yalnızca tek bir örnektir –özel bir durum. Diyelim ki
evsahibesi “Bu çok berbat” derken, siz de “Bu çok hoş” diyorsunuz –topu topu
işte olan biten bu, neyse o.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın