Düşünüyorum O Halde Varım
Orhan Hançerlioğlu
XVii'nci yüzyılın ilk çeyreği içindeyiz. 1619 yılının 10 kasım günü, ordular
otuz yıl savaşlarında çarpışadursun, gözlerini Tuna nehrinin mavi sularına
dikmiş yirmi üç yaşında genç bir
subay, Rene Descartes (1596-1650) kendi kendine şöyle düşünüyor: Evet,
insanın amacı mutluluğa erişmektir.Mutluluğumuzu sağlamak içinse aklımızı
kullanmamız gerekir. İyi ama, bu aklı bu amaca erişebilecek bir güçle nasıl
işletmeli? Aklımız pek dağınık. Aristoteles mantığı onu gereği gibi
çalıştırmamıza yetmiyor. Aklımızı işletmek için yeni bir metot bulmalıyız.
Bu metot, matematik metodu olmalıdır. Bir düşünceyi bu metotla bölüp
parçalayarak o düşünceyi meydana getiren ana düşünceleri bulup ayırmak,
sonra bu ana düşünceleri birleştirerek o düşünceyi yeniden kurmak (analitik
geometri)... İnsanların bütün düşünceleri birbirlerine bağlıdır, birbirinden
çıkar, başka bir deyişle, bir düşünceyi doğuran başka bir düşüncedir. Şu
halde, sırayı titizlikle kovalarsam, doğru olmayan bir düşünceyi doğru
sanmaktan sakınabilirsem (başka bir deyişle, düşünce zincirinin arasına
yanlış bir düşünce karıştırmazsam), ne kadar gizli olursa olsun sonunda
bulamayacağım hiçbir bilgi kalmayacaktır.
Kesin olan tek şey var: Bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek... Şüphe etmek,
düşünmektir. Şu halde düşünmekte olduğum şüphesiz. Düşünmekse var olmaktır.
Şu halde var olduğum da şüphesizdir. İşte bilgim: Ben varım. Şimdi bütün
öteki bilgileri bu sağlam bilgimden çıkarmalıyım. İşte Descartes'ı yeniçağ
felsefesinin kurucusu yapan metot, bu metottur.
Descartes, bu metotla düşünerek, şu sonuçlara varıyor: Varlığımın amacı
ne?.. Mutluluk. Mutluluğu elde etmek için iyi yaşamamız gerek. Şu halde iyi
yaşamanın bilgilerini elde etmeliyiz. Bu bilgileri bize felsefe
verecektir.Felsefeye başlamak içinse hayatımızın işlerini düzenleyen bir
töre (ahlak) edinmeliyiz. Şu halde önceden birkaç iğreti ilke koyarak
yaşamamızı düzenleyelim, sonra da bu düzen içinde asıl töreye, asıl
mutluluğa, asıl ilkelere erişelim.
Descartes, iyi yaşamak için gereken erdemin geçici ilkelerini Metot Üstüne
Konuşma adlı ünlü yapıtının üçüncü bölümünde veriyor:
1- Dine, kanunlara, göreneklere, akıllı insanların uyguladıkları aşırılıktan
uzak ölçülere uygun olarak yaşamak.
2- İşlerimde kanılara varmak ve vardığım bu kanıların üstünde titizlikle
direnmek (başka bir deyişle, artık
bu
kanılardan kuşkulanmamak ve bu kanıları değiştirmemek).
3- Düşüncelerimden başka hiçbir şeyin elimde olmadığını bilerek dünyanın
düzeninden çok kendi isteklerimi değiştirmeye ve talihten çok kendimi
yenmeye çalışmak.
4- Yaptığım işi başkalarının yaptıkları işlerle ölçerek değerlendirmek
(başka bir deyişle, yaptığım işin analitik geometri metoduyla aklımı
işletmek işinin yapabileceğim en iyi iş olduğuna inanmak).
Descartes'a göre bu kurallar insanı bahtiyar (bonheur) eder, felsefeyle
uğraşabilmek için gereken kafa ve beden rahatlığını sağlar, gerçek mutluluğu
(beatitude) verecek olan bilgeliğe hazırlar. Çünkü mutluluk, bilgeliktedir
(antikçağ Yunan felsefesi idealini hatırlayınız). Bilgeliğe de felsefeyle
varılır.
Descartes'ı böylesine bir kolaylığa götüren nedir? Bana öyle geliyor ki
Descartes, bütün bunlarla şunu demek istiyor: Her şeye razıyım. Beni
tedirgin etmeyin. Bırakın da rahat rahat düşüneyim ve size gerçek
mutluluğun, erdemin kurallarını bulayım.
Ya böylesine bir boyun eğişten sonra bulduğu nedir?.. Descartes, Prenses
Elizabeth'e 4 ağustos 1645
günlü mektubunu yazmamış olsaydı bunu hiçbir zaman bilemeyecektik. Çünkü bu
asıl amacın kurallarını hiçbir yazısında, hiçbir kitabında söylememiştir.
Prenses Elizabeth'e yazdığı kısa mektup, sonradan Töre Üstüne Mektuplar
(Lettres sur la Morale) adlı bir kitaba alınarak Descartes'ın bütün bir ömür
boyun eğişinin amacı biraz olsun aydınlatılabilmiştir. Descartes bu
mektubunda asıl töreye, asıl erdeme, gerçek mutluluğa erişebilmek için şu
ilkeleri koymaktadır:
1- Yapılması ya da yapılmaması gerekeni bilmek için elden geldiği kadar
düşünceyi kullanmak.
2- Aklın öğütlediği her şeyi, tutkulara kapılmaksızın yerine getirebilmek
için sağlam ve değişmez bir karar sahibi olmak.
3- Bizim edilmesi elimizde olmayan bütün ergilere (nimetlere) istek
duymamaya alışmak.
4- Gerçeğin bilgisinde aklımızla ilerleyerek üstün iyiye ve onun vereceği
hoşnutluğa (mutluluğa, beatitude anlamında) varmaya çalışmak.
Geçici kurallarıyla sağladığı rahatça düşünmek süresi
sonunda
Descartes'ın vardığı bu kesin ilkelerden erdemin tanımını çıkarabiliriz.
Descartes'a göre erdem, düşünce, ölçüsünü kullanmaktır. Mektubunda açıkça
söylediği gibi, yaşamaktan hoşnut olmamız için yalnız erdem yeter.
Descartes, İsveç Kraliçesi Christin'e yazdığı 20 kasım 1647 günlü
mektubunda, vardığı bu sonucu daha da açıklıyor: Böylelikle eskilerin en
ünlü ve en karşıt iki görüşünü uzlaştırdığımı sanıyorum Madam. Bunlar da
Zenonia Epikouros'un görüşleridir. Zenon üstün iyiyi erdem ya da namusta,
Epikouros zevk ya da şehvet adını verdiğimiz hoşnutlukta görüyordu. Bütün
kötülükler bilgisizlikten doğan ve pişmanlıklar doğuran kararsızlıktan
geldiğine göre erdem, iyi sandığımız şeyleri işlemekte gösterdiğimiz
karardan ibarettir. Yaptığımız kötü bile olsa, biz onu iyi sandığımıza göre,
erdemli davranmış oluruz. Nitekim, yaptığımız iyi bile olsa, eğer biz onu
kötü sanarak
yapmaya başlamışsak, erdemli davranmış olmayız. Erdem, bizim kararımızdadır.
Övülmeye değer biricik şey erdemdir. Ondan başka bütün iyiler övülmeye
değil, beğenilmeye değerler. Amacımız iyi olanı bilmek ve onu istemektir.
İyi sandığımızı istemek erdemiyle yetinelim. Meğer ki bu iyi sandığımız
şeyler, Tanrıdan elde edildiklerine inandığımız şeyler olsun. Şunu açıkça
görüyorum ki, bizde kendiliğinden bulunan en soylu biricik şey özgür
iradedir. Çünkü özgür irade bizi her bakımdan Tanrıya benzer kılmakta ve ona
bağlı olmaktan kurtarmaktadır. Şu halde onu iyi kullanma, bütün iyilerin en
büyüğüdür. Böylece, en büyük hoşnutluklarımız ancak ondan gelebilir. İyiyi
bilmek için olduğu kadar elde etmek için de ellerinden geleni yapmaktan geri
kalmadıklarını bilenlerin benliklerinde duydukları mutluluk, hiçbir zevkle
ölçülemeyecek kadar tatlı, sürekli, sağlam bir zevktir.
Descartes'ın yaptığı, bir yıkma ve yeniden kurma işidir. Nitekim bu
düşüncesini bir yapıtında daha da açıklıyor: Oturduğumuz evi yeniden yapmaya
başlamadan önce nasıl yıkmak, araç ve gereçler bulmak, planını çizmekle
yetinmeyip yeni evimizi yapıncaya kadar içinde rahatça oturabileceğimiz
geçici bir ev bulmak gerekirse... (Discours de la methode pour bien conduire
sa raison et chercher la verite dans les sciences, üçüncü bölüm). İçinde
rahatça oturulabilecek bu geçici ev şudur: Tanrının, çocukluğumdan beri
içinde yetişmeme izin verdiği ve bana bağışladığı dine sıkıca bağlı kalmak
(aynı kitap ve bölüm)... Kendilerinden kuşkulandığımız her şeyi yanlış
sayarken ne Tanrı, ne gök, ne de yerin var olmadığını, bedenimizin de
bulunmadığını kolaylıkla düşünüyoruz. Ama kendimizin var olmadığımızı
düşünemiyoruz. Varız, çünkü düşünüyoruz. Bizim için ilk doğru, bu olsa
gerektir (Principes de la Philosophie, birinci bölüm, yedinci ilke).
Günümüzde olduğu gibi, XVii'nci yüzyıl Fransa'sında da her değerin karşısına
dikilen ufaklıklar bütün güçleriyle saldırıyorlar, Descartes'ı Tanrısızlıkla
suçluyorlar. Descartes, bir dostuna yazdığı mektupta şöyle yakınmaktadır:
Tanrının varlığını kanıtlamaya çalıştığımı kanıt olarak ilerisürmekten başka
hiçbir kanıt gösteremeyenler beni Tanrısızlıkla suçluyorlar (Chanut'ye
Mektup, 1 kasım 1646)... Buna karşı, onu büyük bir Tanrıcı sayanlar da
vardır.
Descartes'ı inceleyen Charles Adam, incelemesini şu sözlerle bitirmektedir:
Descartes sadece bilim alanında önemli bir yer tutmakla kalmaz, bütün
çağların metafiziği de ona çok şey borçludur. O, metafizikte fiziğin zorunlu
temelini kurmuştur. Fizik, bu temel olmadan, eski ahlak gibi, kocaman bir
yapı olurdu, ama sadece kum üstüne otururdu (Charles Adam, Descartes'ın
Hayatı ve Yapıtları).
İt ürür kervan yürür deyimince ufaklıklar saldıradursun, Descartes güzel
yeni evinin temellerini atmaktadır. O, olağanüstü bir mimardır ama, ne
edelim ki XVii'nci yüzyıl araç ve gereçleriyle böylesine bir yapı kurabildi.
Nitekim on üçüncü ilkeden sonra tuğlalarını dizmeye başlamıştır: Tanrı
bilinmedikçe başka hiçbir şey hakkında kesin bir bilgi elde edilemez (on
üçüncü ilke). Peşin yargılar, çoğumuzun, var olmak zorunluğunun Tanrıdan
geldiğini anlamamıza engel olur (on altıncı ilke). Bir şeyde ne kadar
olgunluk varsa o şeyi meydana getiren Tanrıda da o kadar olgunluk vardır (on
yedinci ilke). Tanrının varlığı, sadece bununla bile, bir daha
kanıtlanabilir (on sekizinci ilke). Tanrıda bulunanları tümüyle
anlayamadığımız halde hiçbir gerçeği, onu bildiğimiz açık seçiklikle
bilemeyiz (on dokuzuncu ilke). Biz kendi kendimizi yaratmadık, yaratanımız
Tanrıdır ve sadece bu yüzden bile Tanrı vardır (yirminci ilke). Bir an için
var olduğumuza göre bir an sonraki varlığımızı saklayan bizden başka bir güç
var demektir, buysa Tanrıdır (yirmi birinci ilke). Tanrının nitelikleri
ancak doğa ışığında bilinebildiği kadar bilinebilir (yirmi ikinci ilke).
Tanrı, cisim. değildir, günah işlemez (yirmi üçüncü ilke). Önemli olan,
Descartes'ın, bu metafizik tuğlaların arasına insan özgürlüğü harcını nasıl
karıştırdığıdır. Gerçek şu ki, Descartes, yıktığı Tanrının yerine,
Hıristiyan kilisesinin anlayışından büsbütün başka, insanların hemen hiçbir
işlerine karışmayan yepyeni bir Tanrı koymak istiyordu. Descartes'ı yetkiyle
incelemiş bulunan La Bertoniere bunu şöyle belirtiyor: Önce, pratik bir
güçlüğü karşılaması gerekiyordu. İlahiyata saygı göstermek, ona boyun eğer
görünmek, sonra da serbestçe bir bilim kurmak, her iki alanı birbirinden
kesin olarak ayırmak, bu iki alandan birinde çözümlenecek sorular
bulunduğunu ve bunun da ancak düşünce gücüyle çözümlenebileceğini
kanıtlamak... (La Bertoniere, Descartes Üstüne İnceleme).
Descartes, insan gücünü, gene İlkeler kitabında, yavaş yavaş Tanrı gücünün
arasından şöylece çekip çıkarmaya başlar: Kuşkulandığımız şeylere inanmaktan
sakınmamızı sağlayarak aldanmamıza engel olan özgür bir irademiz vardır
(altıncı ilke). Sonsuzu anlamaya çalışmak hiç de gerekli değildir. Sınırını
bulamadığımız her şeyin sınırsız olduğunu düşünmemiz yeter (yirmi altıncı
ilke). Tanrı, yanılmalarımızın nedeni değildir (yirmi dokuzuncu ilke).
İnsanın başlıca olgunluğu özgür bir iradeye sahip olmasıdır, insanı övülür
ve yerilir kılan da bu özgür iradesidir (otuz yedinci ilke). İrademizin
özgürlüğü, kendinden edindiğimiz deneyle, kanıtsız olarak bellidir (otuz
dokuzuncu ilke).
Kırkıncı ilkeye gelince... Çatışma, zorunlu olarak, başlıyor: Tanrının her
şeyi önceden düzenlediği kesindir... Descartes, bizlerden önce davranmak
telaşı içinde, kırk birinci ilkede, gerekli soruyu ortaya atmaktadır: Özgür
irademiz, Tanrının kurduğu bu düzene nasıl uydurulabilir?.. Sorunun
karşılığını verirken, aradan bunca yüzyıl geçtiği halde, zavallı
Descartes'ın nasıl terlediğini gözlerinizle görebilirsiniz: Tanrının sonsuz,
düşüncemizin sonlu olduğunu göz önünde tutarsak bu güçlükten kurtulabiliriz.
Gücün Tanrıda olduğunu anlayacak zekamız var, ama bu gücün bizleri nasıl
özgür bıraktığını kavrayacak zekamız yok. Özgürlüğümüzden kuşkulanamayız.
Tanrının büyük gücü bu özgürlüğe inanmamıza engel olmamalıdır. Çünkü, içten
bildiğimiz ve deneylerle doğruladığımız bir gerçekten (irade özgürlüğünden)
kuşkulanmamız mümkün olmadığı gibi yapısı gereği anlaşılmaz olduğunu
bildiğimiz şeyleri (Tanrı gücünü) anlamaklığımız da mümkün değildir (kırk
birinci ilkenin açıklaması).
Filozofumuz, Düşünceler adlı kitabının Doğru ve Yanlış Üstüne başlığını
taşıyan dördüncü bölümünde gene bu konuya dönmek ve gene böylece kıvranmak
zorunda kalmıştır. Şöyle diyor: Tanrının bizi aldatması mümkün değildir.
Öyleyse bize verdiği aklı iyi kullanacak olursak hiçbir zaman yanılmayız.
Ama yanıldığımız da bir gerçektir. Öyleyse bizde bir eksiklik var. Ama
Tanrının bizi böylesine eksik bırakması da imkansızdır. Öyleyse biz
yeteneklerimizi iyi kullanamıyoruz. Algımız (müdrikemiz) ve irademiz ayrı
ayrı yetkindirler, yanlış yapamazlar. Ancak biz onları çalıştırırken
irademizi, algımızda bulunan bilgimizin sınırında tutmalıyız. İrademiz,
bilgimizin sınırı içinde kaldıkça doğru, bu sınırı aşınca; yanlış işler.
Bize özgürlük vermiş olması Tanrının kusuru değil, tersine, bu özgürlüğü iyi
kullanmamak bizim kusurumuzdur. Bununla beraber Tanrı bu özgürlüğü iyi
kullanmamızı sağlayabilirdi. Ne edelim ki, yanılmamak gücünü de verdiğine
göre, yanılmamıza engel olmadığından ötürü yakınmaya hakkımız olmamalıdır
(Les Meditations Metaphysiques Touchant la Premiere Phllosophie, dördüncü
düşünce).
Descartes'ın bütün bu sözlerinden çıkan sonuç nedir?.. Bu sonuç şöyle
özetlenebilir: Bilmiyorum. Üstüme varmayın. Önceden kurulmuş düzenle
özgürlük, öyle bir çıkmazdır ki çözmeye uğraşmak saçmadır. Yapmak istediğim
de bu değil. Ben, sadece insan düşüncesinin gücünü araştıracağım. Sokrates
gibi baldıran zehiri içmek istemem. Lütfen yakamı bırakın. Nitekim, İlkeler
kitabında, o büyük üslupçulara özgü terbiyeli deyişiyle, bunu açıklamaktan
da çekinmiyor: Tanrının dünyayı niçin yarattığı üstünde durmayacağız ve
büyük amaçlara yönelen nedenleri felsefemizden büsbütün çıkaracağız. Biz,
sadece akıl gücümüzle algılarımızın nasıl meydana geldiğini araştıracağız
(yirmi sekizinci ilke)... Başka bir yapıtında da şunları söylemektedir:
Sağduyulu insan, bütün kitapları okumak zorunda değildir. Ömür süresini
iyice hesaplayarak birtakım iyi işler yapacaktır. Bu' işleri ona sadece
kendi aklı öğretir.
İnsan, yöntemini bilirse, bütün yaşamı boyunca gerekli olan bilimi
kendisinde bulabilir. İşte ben yalnız bu yöntemi öğretiyorum (La Recherche
de la Verite par la LumIere Naturelle, önsöz).
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın