Dinsel Hayal Gücünün Kaderi
Czeslaw Milosz
1980 Nobel Edebiyat Ödülü'nü almış Polonyalı ozan Czeslaw Milosz, The
Captive Mind (Tutsak Akıl) ve Unattainable Earth (Ulaşılmaz Dünya)'nm
yazarıdır. Aşağıdaki denemesinde Milosz, dinsel hayal gücüyle bilimsel
yenilik arasındaki tarihi gerilimi ele almaktadır.
Çağdaşlarımızın zihinlerinde olan bitene nasıl ulaşabiliriz? Gerçi
fikirlerini, kanılarını, inançlarını, dil yoluyla ilettikleri her şeylerini
bilebiliriz. Ama dil de pek güvenilir bir şey değildir, çünkü genellikle çok
daha derin bir düzeyde yer alan düşünce değişimlerinin, zihnin değişen
dünyaya bilinçdışı uyumlanma faaliyetlerinin gerisinde kalır.
Yüzyılımızda dinin kaderine hep hayranlıkla bakmışımdır; inananlarla
inanmayanların söylediklerine değil de bu sözlerin arkasında var olduğunu
tahmin ettiğim şeylere hayranlık duymuşumdur. Herhalde hepimiz aynı çağda
yaşadığımıza göre, kafalarımızda evrenin de onun içindeki insanın da bir
yeri vardır, bu imgeler bize şimdi de geçmişte de dinsel hayal gücünün nasıl
işlediğini göstermiştir. Günümüzde dinsel hayal gücü, Dante'nin zamanındaki
gibi olamaz ama yüz ya da iki yüz yıl öncekinden de farklı olmak zorundadır.
Bazı dış göstergeler bunun farkında olduğumuzu göstermektedir: Örneğin
kiliseye giderken, vaazda cehennem alevleri arasında çile çekenlerin
ıstıraplarını dinlemeyi beklemeyiz, oysa bir zamanlar kiliseye gidenlerin
dinlediği bu olurdu. Ama bu tür dış göstergelerin sayısı azdır ve herhalde
ilahiyatçılarla papazların dili de dindarların düzenlenmemiş hayallerinden
biraz farklıdır.
Çağdaş insanın dinsel hayallerine ancak dolaylı olarak sızılabilir, bunu
ancak dilin değişen biçimleriyle, bir de resim ve müzikle yapmak mümkündür.
Diyelim ki insan zihninin belli bir dönem içinde tüm yarattıkları, bir ortak
epistem içinde bazı bağlarla birbirine bağlıdır, böylece biz bir resme
baktığımızda ya da bir müzik dinlediğimizde, bunun hangi dönemde yaratılmış
olduğunu tamı tamına bilebiliriz. Hangi eseri ele alırsanız alın, göründüğü
kadar da "tek başına bir ada" değildir. Tam tersine, Samuel Beckett'in
insani koşullara o umutsuz bakışıyla günümüz köktendinciliği arasında
birtakım yeraltı bağları vardır, görünüşte hiçbir ortak yanları olmasa da bu
böyledir. İşte içi kof, canlısı kaçmış kabuklara benzeyen vaazlarla
yazıların olgusu buradan kaynaklanmaktadır.
Bilim devrimi yavaş yavaş dinsel hayalgücünü aşmdırmıştır. Önce Copernicus
darbesi gelmiş, dünyayı merkez mevkiinden devirmiş, ardından Nevvton, sonsuz
uzay ve sonsuz zaman kavramlarım ortaya getirmiştir. Yeni kozmoloji,
eskisinin, yani Tanrı benzeri yaratılmış olan, o benzerlik sayesinde
"Yeniden Doğuş"la kurtulan insanın imtiyazına dayalı olanının yerine
geçmiştir. Yeni kozmoloji her nasılsa insanı, galaksilerin dev boyutları
içinde eritmiş, insan orada, kendine istisnai bir rol vermiş küstah bir
benekçik haline gelmiştir. Hayat bilimlerinin ise daha da yıkıcı olduğu
anlaşılmıştır. Descartes'a göre hayvanlar birer makinenin içinde yaşıyordu;
demek ki onlarla, ölümsüz ruha sahip insanlar arasındaki engel hâlâ
sürdürülüyordu. O engeli kaldırmak için evrim teorisine ihtiyâç vardı,
kiliseler de tehlikeyi hemen sezdiler. (Eğer hikâyeye inanırsak, Darvvin
başlangıçta Türlerin Kökeni'ni yayınlamakta, dindar karısının yalvarmaları
yüzünden güçlü kararsızlıklar geçirmiştir.) "Daha aşağı" türlerle insan
arasındaki farklar bulanıklaşmaya başlarken, ahlaki düzenle ilgili ciddi
sorular ortaya çıkmaktaydı. Eğer hayatın tümü bazı belli kanunlar içindeyse,
bunların arasında "en güçlülerin sağ kalması" kanunu da varsa aynı kanun
insanlar arasındaki (ya da sınıflar, uluslar arasındaki) mücadeleler için de
geçerli olmak zorundaydı, ahlakçılarla insancılların gözyaşları da hiçbir
işe yaramayacaktı. Yüzyılımızın tipik özelliği olan soykırımlar, insanı da
doğanın her saniye soyunu tükettiği sayısız canlılardan farklı görmemenin,
onu bir biyolojik varlık olarak görmenin bir yan etkisi de olabilir. Beri
yandan bazı sorular da bizi ters yöne yöneltmektedir: Eğer biz hayvanlarla
bu kadar yakın akrabaysak, onlar aslında bizim kardeşimizse, o zaman insan,
acılara karşı itirazlarını seslendirirken, Hazreti Eyüp gibi yakınıp
dururken, tüm yaratıklar adına konuşmamalı mıydı? Onlar da acı çekiyor,
onlar da ölüyor; ama onlara bağışlama gelmiyordu. Bunun yalnız insana ihsan
edildiğini düşünmek, doğru bir şey miydi?
Bilimin ilerlemesi; gençlerin eğitiminde garip bir ikilik yaratmıştır.
Çocuklar okulda ampirik düşünceyle eğitilmekte, onlara aşağı yukarı,
dünyanın maddesel nedenler ve etkilerle yönetildiği biçiminde oldukça
tutarlı bir görüş işlenmektedir. Sonra sokağa çıktıklarında, çevrelerini
bilimin icatlarını kullanan teknoloji ürünleriyle sarılmış bulurlar,
böylelikle bilimsel metotların otoritesini onaylamış olurlar. Oysa o
öğrencilerin büyük çoğunluğu, en azından ismen, çeşitli dinsel mezheplerin
üyesidir ve çatışan iki öneriyi bir şekilde uyumlandırmak zorundadırlar,
meğer ki (giderek daha sık olduğu gibi) bilimsel çeşitlilik yönünü
seçsinler. Din savunucularından bazıları bilim adamlarıyla polemiğe
girmekte, kuramları sorgulamaktadırlar: Örneğin, evrim teorisine karşı
çıkmaktadırlar. Bununla birlikte, genel çizgi farklıdır: Bilimle dinin
birbiriyle çelişemeyeceğini, çünkü dinin bir inanç meselesi olduğunu, gerçek
verilere dayalı olmadığını duyarız. Ne yazık ki tutarlılık bizim yapımızda
var olan bir özelliktir ve düşüncelerimizi sürekli olarak iki paralel ray
üzerinde hareket halinde tutmak bize zor gelmektedir.
Bununla birlikte bugün hiç kimse dinin sonunun geldiğini ilan edemez, hatta
Hıristiyanlığın sonunun geldiğini bile ilan edemez. Böyle tahminler on
dokuzuncu yüzyılda kulağa olabilir gibi gelmiş, bu arada pozitivist Auguste
Comte, "bilimsel bir kilise"nin temellerini kuracak kadar da ileri
gitmiştir. Kiliseye gidenlerin sayısı değişebilir, Katolik Polonya, İrlanda
ve İtalya gibi ülkelerde gördüğümüz çok yüksek sayılardan, Katolik Fransa'da
ve Protestan İsveç'teki çok düşük sayılara kadar gidebilir ama dünyanın bazı
yörelerindeki kayıplar, diğer yörelerdeki yeni cemaatlerin hevesiyle telafi
edilmektedir, Afrika ve Latin Amerika buna örnektir. Papa İkinci John
Paul'un seyahatleri ve bu seyahatlerde cezbedebildiği kalabalıklar,
kuşkucuları düşünmeye itmek zorundadır. Dikkate değer bir nokta da
teknolojik kafalı Amerika'da insanların çoğunun kendilerini dindar sayması,
ister Hıristiyan, ister Yahudi, ister Asya dinlerinin birine, örneğin
Budizme mensup olsunlar, dindar olduklarını söylemeleridir. Rusya'da
Ortodoks kilisesinin, uğramış olduğu Hıristiyan tarihinde eşi görülmemiş
baskılardan sonra dirilişi de insani ihtiyaçların ne kadar daimi olduğunun
bir işaretidir.
O halde besbelli ki bilimin dinsel hayalgücüne saldırısı sorunun ancak bir
tek unsurunu oluşturmaktadır. Bana öyle geliyor ki bugünkü düşüncemizi on
sekizinci yüzyıl düşüncesiyle karşılaştırdığımızda, olayı fazla
basitleştirmekten kaçınmamıza yardımcı olabilecek birtakım imalar
bulabiliriz. O yüzyıla Mantık Çağı denirdi. Bizim bilimselteknolojik
uygarlığımızın izi geriye doğru sürüldüğünde, o çağın düşünür ve bilim
adamlarının ortaya koyduğu temellere varılmaktadır. Ama görünüşte, o zamanki
insanların yaşayışını incelerken, kendi alışkanlıklarımızı geçmiş zamana
göre yorumlama hatasının kurbanı olabiliyoruz. O yüzyıl hakkında bizi asıl
şaşırtması gereken şey, o dönemin iyimserliği olmalıdır. Bu iyimserlik,
bugünkü kötümserliğin tam zıddıdır ama biz bunun her zaman farkına varmayız,
çünkü o kötümserlik bizim düşüncelerimize çok işlemiş durumdadır. O sıralar
insan mantığı, var olan olgulara yaklaşırken kendi gücüne son derece
güvenmiştir, çünkü Tanrı ona kendi yarattıklarının mucizesini keşfetme
görevini vermiş bulunmaktadır. Bu açıdan bakınca, o çağın sevapkâr "Mantık
Çağı" olduğunu söyleyebiliriz. Isaac Newton çok inanç sahibi bir adamdı.
Türlerin sınıflandırılmasını icat etmiş olan İsveçli büyük botanik âlimi
Carolous Linnaeus, Systema Naturae'sine Kitabı Mukaddes'ten (Latince) bir
alıntıyla başlamaktadır: "Ah, Yehova! Yaptıkların ne kadar derin! Bütün
bunları bilgeliğinle yapmışsın: Bütün dünya senin zenginliklerinle dolu!"
Bugün "Mantık Çağı" bilimcilerinin ikiyüzlülüğünden kuşkulanma, onların
Tanrı inancını, aslında materyalist olan felsefelerinin bir maskesi gibi
görme eğilimi vardır. Bununla birlikte, onların yazılarına egemen olan
atmosferde olsun, o dönemdeki güzel sanatlar ve müziğin üslubunda olsun,
birçok gösterge bunun tersini işaret etmektedir. Dönemin tüm eserlerinde
yaygın olan ve altta yatan şey, düzendir. Tanrı, gezegenlerin hareketleri
için ihlal edilmez kurallar koymuştur. Aynı zamanda bitkilerin yetişmesini,
hayvan organizmalarının işleyişini ve insanın dünyadaki hayatını da evrensel
ritme göre ayarlamıştır. Bazı fikirler, örneğin her insanın inkâr edilmez
hakları gibi fikirler, sosyal varlığın değişen biçimlerinin altında bir
istikrarın varlığını belli etmektedir. On sekizinci yüzyılın kendine düzeni
merkez alan epistem'i, en iyi ifadesini müzikte bulur. Benim kanımca en iyi
müzik, 1800 tarihinde sona ermiştir. Buna itiraz edecek olanlar bile, en
azından müziğin o tarihte yeni bir yöne yöneldiğini kabul etmek
zorundadırlar.
On sekizinci yüzyılın bazı ülkelerde birtakım dindar hareketlerin, Mason
loncaları kanalıyla bazı manevi değerlerin araştırılmasını (örneğin
Mozart'ın Sihirli Flüt'ündeki lonca gibi) getirmiş olduğunu unutmamak
gerekir. Bu loncaların bazıları da kendilerini "mistik loncalar" biçiminde
ortaya koymuşlardır. O çağ aynı zamanda mistik yazarların da çağıdır. Claude
de SaintMartin, Emanuel Svvedenborg, William Blake, o dönemin insanlarıdır.
Acaba bunun nedeni, bilim devriminin henüz tam anlamıyla yerleşmemiş,
anlaşılamamış olmasından mıdır (yoksa anlaşılıp da ona karşı
direnilmesinden, Blake'in şeytan üçlüsü dediği Bacon, Newton ve Locke'a
karşı mücadele ettiği gibi mücadele edilmesinden midir)? Mümkündür. Ama ne
olursa olsun, bizim kaderimizi atalarımızın kaderiyle karşılaştırdığımızda,
belli bir zaman dilimi içinde pek çok eğilimin bir arada var olduğu sonucuna
varabiliriz. Bir sonraki, yani on dokuzuncu yüzyıl, kendinden öncekiyle
ortak birtakım eğilimleri sergilerken, bilimsel Weltanschauung
diyebileceğimiz şeyi de daha önceki bilim adamlarının birbirine uyumlu
görüşlerinden çok farklı biçimde geliştirmiştir. Değerlerin yıkılması,
Friedrich Nietzsche'nin "Avrupa nihilizmi'ni ilan etmesine yol açmıştır ki,
bu konuda Nietzsche'nin adeta kehanette bulunduğu da söylenebilir.
Günümüzde de pek çok akım, yüksele alçala, bir arada var olabilmektedir,
bazı alanlarda on dokuzuncu yüzyılın bilimi doruk noktasına yükselirken,
bazılarında da gerileme halinde olduğu görülmektedir. Şair ve romancıların
umutsuzluk, bezginlik, evrensel mantıksızlık gibi konuları dile getiren
yazılarını her edebiyat eleştirmeni bilir. Bunlar dünyayı ve insan hayatım
bilimsel yaklaşımla ele almayı öğrenmiş olan eski dönem insanlarıdır ama bu
yaklaşım da değerler açısından hiçbir olumlu şey sunamamaktadır. Bu çağın
önemli şairleri, umutsuz nihilistlerdir, belki onlara açık sözlülükleri
nedeniyle hayranlık duyulabilir. Bunlardan birkaçının adını vermek
gerekirse; Gottfried Benn, Samuel Beckett, Philip Larkin, diyebiliriz. Bu
kadar çok sayıda şair ve ressamın Marksist oluşu da bu insanların bir anlam
aramasıyla, aradıkları anlamı komünizmin erken aşamada getireceği huzurda
bulmasıyla açıklanabilir. Buna örnek de; Paul Eluard, Pablo Neruda, Rafael
Alberti, Pablo Picasso ve daha pek çok başka isimdir. Edebiyat ve resmi bir
ölçüt olarak kullanırsak, bir insanın bireysel varlığının absürd ve nedenden
yoksun görüldüğü sonucuna varabiliriz; çünkü bu, insanın hayatını da
kapsayan, genel bir bütün olarak görebileceğimiz hayat, bir ilahi güç
tarafından değil, bir raslantı sonucu başlamıştır. Bugün komünist
ütopyasının çökmesinden sonra, umutsuzluk duygusunun daha da yoğunlaşmasını,
buna da çılgın bir tüketicilik eğiliminin eşlik etmesini bekleyebiliriz.
Böyle bir durumda insanların dine dönüş nedenlerinden birincisi, manevi
düzen aradıkları için olabilir. Bu açıdan, Katolik Kilisesi'nin
öğretilerinde yer almış olan değişim çok önemlidir. Yüz yıl ya da iki yüz
yıl önce, vaazların başkonusu ruhun kurtuluşuydu. Son birkaç on yılda ise
daha çok, insanın topluma katılmasını dinliyoruz. Öyle çok dinliyoruz ki;
din adamlarının tüm hevesi, bazı sosyal "amaçlara", örneğin yoksulların
özgürleşmesine, ulusal bağımsızlığa ya da kürtaj karşıtı kampanyalara
yönelmiş gibi gözükmektedir. Geleneksel olarak dikey yönelimli olan din,
şimdi yataylaşıyor, nedeni de büyük ihtimalle, Hıristiyan metafiziğine temel
olacak imgelerin bulunmaması oluyor. Ama yine de bu yatay yönelim genellikle
vaizlerin sözlerini içi boşmuş gibi gösteriyor, çünkü din adamları öylesine
sosyal aktivist ki bunların aynı zamanda tefekkürün ve imanın adamı
olduklarım düşünmek zor geliyor.
Sosyal bir kurum olarak din, daha derin bir manevi hayatla eşanlama gelemez,
hatta öyle bir hayatm olmadığı dönemlerde, geçici olarak ortaya çıkabilen
bir şeydir. Bugün karşımıza çıkan temel soru, on dokuzuncu yüzyıl biliminin
saldırısı karşısında yere serilmiş olan dinsel hayalgücünün dirilip
dirilemeyeceğidir. Tarihin herhangi bir anında yer almış zihniyet
değişiklikleri hep yavaş olmuştur, bugün bile yüzyılın sonuna vardığımızda,
genellikle birbirine karşıt olduğunu gördüğümüz pek çok eğilimin birbiriyle
çapraz geçişlerini ayıklayıp dolaşıklıkları açmak oldukça zordur. Ama biz
yine de, örneğin 1900'de bulunduğumuzla aynı noktada değiliz. Yeni fiziği,
(Fritjof Capra'nın Fiziğin Taosu'nda olduğu gibi) uyumun yeniden sağlanması
yolunda bir müjde olarak görenlere katılmayı kuşkuyla karşılarım. (Ne de
olsa, Tao da eğer evrenin uyum duygusu değilse nedir?) Ama biyokimyacı
Jacques Monod'nun Rastlantı ve Zorunluluk'u karşısında daha da müstehzi
oluyorum, Monod'nun, bilimin bizi yalnız gidişi olan bir yola oturttuğu
yolundaki umutsuz sözü karşısında ne diyeceğimi bilemiyorum: "On dokuzuncu
yüzyıl bilim adamlarının bizi kesinlikle yukarıya, insanoğlu için görkemli
bir aydınlığa götüreceğini söyledikleri bu yolun sonunda, karşımızda
gördüğümüz yalnızca karanlık bir uçurumdur." Bence Jacques Monod, bilimin
bir kere daha soluk kesen, mucizevi bir karmaşıklığın eşiğinde durduğu bu
dönemde, geçmişin tutumlarına bir mersiye yazmış. Bu yön değişiminin
sorumlusu da yeni fizik. Aslında William Blake, Nevvton'un mutlak uzay ve
mutlak zaman'ma saldırırken haklıydı. Herhalde Einstein'ın görelilik
kuramını da insan ruhunu o tümüyle "objektif" boşluk gibi baskıcı, insan
zihninden ayırıcı bir kavramdan kurtardığı için, sevinçle karşılardı. Bu
biçimde görülen bir evren, Blake'e göre, "Ulro Diyarı", yani "Ölüm
Ülkesi"ydi. Orada görülen her şey bir "hayalet"ti, ebediyete kapalı ve
ölüydü. Kuantum teorisi, oradan çıkarılacak sonuçlardan ayrı olarak ele
alındığında, indirgemecilik karşıtıdır, çünkü aklı, gerçeğin dokusu içinde
yeniden ortakyaratıcı durumuna geri getirmektedir. Bu da insanı galaksilerin
kocamanlığı karşısında önemsiz bir benek olarak küçümseme tutumundan
uzaklaşmakta, evrensel tiyatroda ona bir kere daha önemli bir rol
vermektedir ki esasen o vizyon da her dinin esasıdır (Blake'in İlahi
İnsanlığı, Kabala'nm Adam Kadmon'u, Hıristiyan mezheplerinin Logos İsa'sı
gibi).
Benim gibi inanan biri için, evrenin esrarının anahtarı, insanın esrarıdır,
yoksa bunun tersi geçerli değildir. Ya da daha doğrusu, esrarın her parçası,
diğer parçasının bir fonksiyonudur. On sekizinci yüzyıl bilim adamlarımn
objektif bir düzen aramakta gösterdikleri heves bugün pek saf gözükmektedir;
ama ben yüzyılımızın sonunda umudun dirilişi gibi bir şeyi de sezmekteyim.
Bir ihtimal vardır ki peşin peşin saf dışı bırakılması doğru olmaz: Bilim,
indirgemecilikten ve kaba maddecilikten uzaklaşabilir ama olayların durumu
dinsel hayalgücüne yine de yardımcı olmayacaktır. Bilim belki mucizelere
yeniden yer verecek bir dünyayı araştırabilir ama bulgularını anlatırken
geniş halk kitlelerinin anlayamayacağı, görselliğe de dönüştürülemeyecek bir
dil kullanabilir. Bir zamanlar bilim, kendi mitine taraftar toplayabilecek
kadar güçlü olduğunu ortaya kovmuştur.
Böyle bir durumda, çeşitli din ve mezhepler giderek daha çok yataylaşacak,
yerel, ulusal ve sosyal çevrenin tutsağı durumuna girecek, siyasal güçlerle
ittifaklara yönelecektir. Bana öyle geliyor ki Amerikan köktendinciliği bu
tür gelişmelerin bir örneği olabilir, ayrıca korkarım Polonya'daki
Katolikliğin de birçok bakımdan farklı olmakla birlikte, benzer bir geleceği
işaret eden bölümleri vardır. Yoksa Latin Amerika'ya mı bakmalıyız?
İrlanda'ya mı? Japonya'da Şintoizmin ulusal din olarak çizdiği kadere mi?
Önceden konuşmamak daha güvenli olur. Pek çok şey, her ülkedeki ciddi din
düşünürlerine bağlıdır. Bunu söylerken, her tarafta bol bol rastlanan,
dindar zihinli sosyal reformculardan söz etmiyorum, tüm esasların yeniden
ilan edilmesi gereken böyle bir zamanda, "Varoluş"un temel muammalarını ele
alacak kişilerden söz ediyorum.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın