Buda'nın Yaşam Öyküsü
İlhan Güngören
Elimizde Buda'nın ne yaşamı ne öğretisi konusunda yaşadığı çağdan kalan
tarihsel belgeler yok. Bu konudaki bilgiler çağdaşlarının ya da
çağdaşlarının hemen ardından gelmiş olduğu sanılan kimselerin ilettikleri
öykülere, nakillere dayanıyor. Bu öyküler, nakiller Buda'nın yaşadığı
dönemden yüzlerce yıl sonra yazılı duruma getirilebilmiş söylentiler. (1)
Buda'nın yaşam öyküsü, çeşitli Budist okullar, Budist geleneklerce farklı
biçimlerde yorumlanmış, değerlendirilmiştir. Buda'yı uyanmış aydınlanmış bir
insan olarak değil de bir Tanrı olarak yorumlamış olan okulların kuşkusuz
Buda'nın yaşamını doğaüstü olaylarla, süslemeye, bezemeye çalışmalarından
daha doğal bir şey olamazdı. Buda'nın yaşam öyküsünün en az abartılmış
biçimini Theravada Budizmi'nin Pali dilinde olan ve «Kuralların üç sepeti»
(Tripitaka) adıyla bilinen derleme (Pali Canon) içinde buluyoruz. Ancak bu
metinlerde de öykünün bütünü yok. Öykünün bütününü İ.S. II yy'da yaşamış
olan ünlü Budist şair Asvagoşa' nın Hint şiirinin en önde gelen
yapıtlarından biri sayılan "Buda'nın yaşamı" (Buddha-carita) adlı yapıtından
izleyebiliyoruz. (2) Gene bu arada yer yer Sanskritçe, yer yer
Sanskritçe'yle yerli dillerin karışımından oluşturulmuş bir dille yazılmış
olan ve Buda'nın yaşam öyküsünü görkemli bir sahneleme içinde sunan Lalita -
Vistara adlı yapıttan da sözedilebilir. (3)
Bütün bu metinler gerçekçi olmayan boyutlar içinde karşımıza bir masal, bir
destan kahramanı çıkarıyor. Öykünün bu sunuluş biçimininse Buda'nın
öğretisiyle uyumlu olduğu kolay kolay söylenemez. Buda öğretisinde gerçeğe
gerçekçi yaklaşımın yöntemini öğretmeye çalışmışken, Buda'nın yaşam öyküsünü
yazanların bu öğretiyle çelişen bir tutum içinde olmaları gerçekten
düşündürücüdür. Buda, doğa yasalarının şaşmaz, saptırılmaz zorunluğunu
öğretisinin en temelli ilkesi yapmıştır. Buda'nın yaşam öyküsündeyse sık sık
Buda'ya olağanüstü bir kişilik kazandırmak için doğa yasalarının doğal
akışının saptırıldığına tanık oluyoruz. Bunun iki tür açıklaması olabilir;
birincisi Buda'nın öğretisini benimseyenlerin bile başka dinlerin etkisi
altında biçimlendiği belli olan halk kesiminin yorum ve inançlarını Buda'nın
öğretisinin önüne geçirmiş olmaları; İkincisiyse Buda'nın öğretisine daha
büyük bir önem, daha büyük bir saygınlık kazandırmak için Buda'yı öteki
orman bilgelerinden daha üstün, daha olağanüstü bir sahneleme içinde
tanıtmayı gerekli görmüş olmaları. Bunun böyle oluşu da insanlara gerçekleri
gösterebilmek, gerçekleri öğretebilmek için bile çok kez gerçeğin zorlanması
gerektiğini mi kanıtlamış oluyor acaba?
Buda'nın yaşam öyküsüyle Hinduizm'in temel kitaplarından biri olan
Mahabarata destanının kahramanı, insan biçiminde dünyaya gelmiş Tanrı Vişnu
ya da Siva'dan başka bir kimse olmayan Krişna'nın öyküsü ve Ramayana
destanının kahramanı insan olarak dünyaya
gelmiş bir Tanrı olan Rama'nın öyküsü, hatta İsa'nın öyküsü arasında destan
bezemeleri bakımından büyük benzerliklere rastlanıyor. (4) Özellikle
Asvagoşa'nın yapıtında bu benzerlikler daha da belirgindir. Buda'nın yaşam
öyküsünün bu masalımsı destan karakteri hatta bazı bilginleri Buda'nın
tarihsel bir kişiliği olduğundan bile kuşkuya düşürmüştür. (5) Ancak 1896
yılında Lumbini koruluğunda bulunan imparator Aşoka zamanından kalma bir
dikili taşta Buda'nın doğum yerinin Lumbini olduğunu belirten bir yazıt,
Buda'nın gerçekte yaşamış bir kimse olup olmadığı konusundaki tartışmaları
sona erdirmiştir. Buda'nın ölüm tarihiyle dikili taşın konulduğu tarih
arasında geçen zamanın iki yüz yıl dolaylarında olduğu gözönüne alınınca
kuşkusuz bu süre, bütünüyle gerçeklikten yoksun bir masal kahramanını, bu
derece kişileştirmeye yetmiş olamazdı.
Yukarda sözünü ettiğimiz kaynaklardan çıkartılan Buda'nın yaşam öyküsünün ne
kadarının yakıştırma ve masal, ne kadarının gerçek olduğunu bu gün için
kesinlikle saptamak olanağı kalmamıştır. Ama
2500 yıldan beri Budizm öğretisi bu yaşam öyküsüne dayatılmış, bu öykü
Budizmin önemli kaynaklarından biri olmuş, sayısız insan bu öyküde yaşamı
için bir esin, bir amaç bulmuştur.
I - BUDA'NIN DOĞUMU VE GENÇLİĞİ
Buda'nın doğum tarihi olarak kesin ve tartışma götürmez bir tarih
saptanamamıştır. En güçlü olasılık Buda'nın İÖ 563 yılında doğmuş ve seksen
yaşında İÖ 483 yılında ölmüş olmasıdır. (6) Uzakdoğu geleneğinin doğum yılı
olarak belirttiği tarihse İÖ 623 yılıdır. (7)
Buda adı «aydınlanmış, uyanmış en yüce bilgeliğe ulaşmış» kişi anlamında
sonradan verilmiş bir san, bir lakaptır, Buda'nın asıl adı Sidhatta Gotama
ya da Sanskritçe söylenişine göre Sidharta Gautama'dır. Sidharta'nın amacına
ulaşmış kimse anlamına gelmesi bu sözcüğün de bir ad olmayıp bir san, bir
lakap olması olasılığını çoğaltmaktadır. Bazı araştırmacıların savına göre
Gotama adıysa Buda'nın soyadıdır. (8)
Buda bu günkü Oudh ilinin Kuzeydoğusunda, Nepal yaylalarının etekleriyle
Rapti ırmağı arasında kalan verimli, sulak, ovalık bölgedeki küçük Şakya
Krallığının başkenti Kapilavastu'nun yakınında Lumbini Koruluğunda
doğmuştur. Budist gelenek Buda'yı Şakya Kralı Suddhodana'nın oğlu olarak
tanıtır. Ama Suddhodana'nın hangi yöntemle yapıldığı bilinmeyen bir seçimle
soyluların yönetiminde olan Şakya boyunun başkanlığına getirilmiş bir soylu
oıması olasılığı daha ağır basıyor, (9) Şakya Krallığının Güneybatısında
daha büyük, daha güçlü bir ülke olan Koşala Krallığı vardı. Şakyalar o
dönemde biçimsel olarak Koşala Krallığı'na bağımlı, sayılıyorlardı.
Şakyalar'ın ırksal kökenleri tartışmalıdır. Ad benzerliği yüzünden
Şakyalar'ı bir İskit boyu olan Saka Türkleri'yle karıştıranlar çıkmıştır.
(10) Oysa İskitler'in bu yörelere kadar uzanmaları için Buda'nın yaşadığı
dönemden sonra bin yıllık bir zamanın geçmesi
gerekmiştir. Şakyalar'ın Arya soyundan gelmeyen, İç Hindistan'ın yerli
halklarından olan bir topluluk oldukları kanısına destek yapılabilecek pek
çok ipuçları var. Buda'nın yaşam öyküsünde açıklıkla görülen ağaç totemizmi,
kadınlara haklar tanıyan anaerkil aile örneğinden kalan görenekler, yoga
uygulaması, Buda'nın brahman'lara ve kurban törenlerine karşı tutumu, Şakya
boyunun ve dolayisiyle Buda'nın Arya soyundan olmama olasılığını
güçlendiriyor. Adına bakılınca Arya ve ayrıcalıklı Kşatriya kastının üyesi
olmakla birlikte Buda'nın Aryalar öncesi kent uygarlığı kültürünün
temsilcisi olduğu anlaşılıyor. Olasılıkla Şakyalar Pencap bölgesinde bir
oranda Arya kültürünün etkisi altında kaldıktan sonra Doğuya göçmüş
Hindistan'ın yerli halklarından olmalıydılar. (11) Buda'nın yaşadığı yörede
konuşulan dil Buda'ın ana dili olan Koşala diyaleğiydi. Buda ilk vaazlarını
Magadha diyaleğiyle vermiştir. Koşala diyaleği Aryalar'in diliyle yerli
halkların dillerinin karışımından oluşan bir dildi. Koşala dili genellikle
Hind-Avrupa dilleri içine konan Pali dilinin pek yakın bir akrabası
sayılabilir. (12) Bunun böyle oluşu sanıyorum ki Arya'ların Kuzey
Hindistan'da Buda'nın çağına gelene dek sürdürdükleri 1000 yıllık
egemenlikleri sırasında yerli halkların dillerini bastıran bir dil ve kültür
egemenliğini de kurabilmiş olduklarından daha fazla bir şey kanıtlamış
olmuyor. Bu gün Hindistan'da yaşayan halklardan üç yüz milyonunun ana dili
Hind-Avrupa kökenlidir. Kuşkusuz Hintliler arasında Arya soyundan gelenler
yalnızca bir küçük azınlıktır.
Buda'nın ve Cainizm'in kurucusu Vardhamana'nın öğretilerinde, Brahmanizm'in
Arya soyundan gelen kastları kayıran tutumuna, yerli halkların göreneklerine
geleneklerine ters düşen acımasız, yabanıl kurban törenlerine karşı, yerli
halkların açık bir tepkisinin varlığını görmemezlikten gelmek olanaksızdır.
Öbür yandan, gerek Budizm, gerek Cainizm Brahmanizm dininde sıkı sıkı gizli
tutulan ve ancak yüksek kastlardan olanlara bir bölümü eriştirme
(initiation) törenleriyle verilen dinsel öğretiyi, hiç bir ayrıcalık
gözetmeden herkese açık tutmuş, gizlemek şöyle dursun yaymak, herkese
iletmek için elden geldiğince çaba harcamış, öğretinin yaygınlaştırılmasını
dinsel bir görev durumuna getirmiştir.
Destansal yaşam öyküsüne göre Buda kendisinden daha eski çağlarda dünyaya
gelmiş bir Buda'lar dizisinin, bir geleneğe göre dördüncüsü, başka bir
geleneğe göre de yedincisidir. Gotama Buda'nın kişisel öyküsüyse bundan
çağlarca önce yaşamış olan Sumedha'nın Buda olmaya karar vermesiyle başlar.
Sumedha daha sonraki dünyaya gelişlerinde Buda'lığın gerektirdiği olgunluğa
yetkinliğe giderek daha yaklaşmış, en son prens Vessantra adında bir ermiş
kişi olarak yaşamını tamamladıktan sonra Buda olmak zamanı geldiği kanısına
varmış ve Şakya Kralı Suddhodana' nın karısı Mahamaya'nın döl yatağına
girmiş. Mahamaya' nın çocuğa gebe kalışı kocasıyla olan bir cinsel ilişki
sonucu olmamış. Buda ana karnına girmek için bir beyaz fil biçimine girmiş.
Burada Krişna ve Rama destanlarını hatırlatan bir destan motifiyle
karşılaşmış oluyoruz. Hem Krişna'nın hem Rama'nın doğumu cinsel bir ilişki
sonucu olmamıştır. Meryem'de İsa'ya bir güvercin biçimine girmiş
Kutsal-Ruh'tan (Rııhul Kudüs) gebe kalmıştır. Masallarda genellikle çocuğu
olmayan bir kadın vardır, bir derviş ya da ermiş ona bir elma verir ve kadın
böylelikle gebe kalır, masal kahramanı da bu yolla doğar. (13)
Mahamaya o yıl yaz şenlikleri sırasında bir düş görmüş. Gördüğü düşte
hortumunun ucunda beyaz bir lotus çiçeği tutan beyaz bir fil gelip
Mahamaya'mn sağ böğrüne dokunmuş, oradan da döl yatağına girivermiş.
Mahamaya ertesi sabah görmüş olduğu düşü kocası Suddhodana'ya anlatmış.
Suddhodana da Brahman'lara danışmış onlardan düşün yorumlanmasını istemiş.
Brahman'ların yorumu Ma- hamaya'nm bir erkek çocuk doğuracağı, bu çocuğun ya
bütün dünya ülkelerine egemen evrensel bir kral olacağı ya da dinsel yaşamı
seçerse dünyayı bilgisizlikten, yanılgıdan, cahillikten kurtaracak bir Buda
olacağı yolunda olmuş. Mahamaya o günden on ay sonra çocuğu doğurmak için
babasının ülkesi Devadahaya giderken Lumbini Koruluğundan geçtiği sırada
Korudaki ağaçlardan birinin dalına uzanırken hiç doğum ağrısı çekmeden
ayakta Buda'yı doğurmuş. O anda körlerin gözleri açılmış, dilsizlerin
dilleri çözülmüş, topallar yürümeye başlamışlar, bütün ağaçlar çiçek açmış,
çocuğu tanrılar yıkamışlar ve çocuk hemen yürümeye ve konuşmaya başlamış,
dört bir yöne yedişer adım atmış, aynı anda karısı Yosadhara en sevdiği
öğrencisi kardeş çocuğu Ananda ve arabacısı Çanna ve atı Kant-haka da
doğmuş. Doğumundan yedi gün sonra anası Mahamaya ölmüş. Babası Suddhodana
karısının kız kardeşi Mahapacapati'yle evlenmiş ve çocuğu teyzesi ve aynı
zamanda üvey anası olan Mahapacapati büyütmüş.
Bu sırada Himalaya dağının eteklerinde kaçınık yaşamı sürdüren ermiş Asita
gördüğü bir çok belirtilerden olağanüstü bir çocuğun doğmuş olduğunu
anlamış, Suddhodana' ların sarayına gitmiş çocuğu görmek istemiş. Asita
çocukta otuz iki önemli belirti görmüş, insanları ıstıraptan kurtarma yolunu
gösterecek bir Buda olacağını müjdelemiş. Ama Suddhodana'yı bu müjde
sevindirmemiş, çünkü onun gönlünün isteği çocuğun kendisi gibi bir kral
olmasıymış.
Gotama daha bir kaç yaşındayken tarla sürme şenlikleri sırasında Kral
Suddhodana şenliği açmak için ilk olarak sabanı sürmeye başladığı sırada bir
ağacın gölgesine bir yogi gibi oturmuş ve derin bir meditasyona dalmış,
aradan uzun saatler geçmiş ama ağacın gölgesi küçük Gotama'yı güneşte
bırakmamak için yerinden oynamamış. Bu durumu gören Kral Suddhodana çocuğun
karşısında eğilip saygısını belirtmiş,
Çocuk büyüyünce, Kral oğlu için her mevsimin gereksinimlerine göre oturması
için üç saray yaptırmış, dört koru bağışlamış, saraylarda hizmetlerini
yapmak ve genç prensi eğlendirmekle bin rakkase'yi görevlendirmiş. Kendisine
eğitmen olarak atanan öğretmenlerinin hepsini genç prens çok kısa zamanda
aşmış bastırmış savaş sanatlarında kimsenin kendisiyle baş edemeyeceği bir
üstünlük sağlamış,
Bütün bu olayların gerçek olmaktan çok masal, destan motifleri olduğu açıkça
görülüyor.
Buda onaltı yaşına basınca kral onu dünyasal yaşama daha sıkı bağlayacağını
umduğu için evlendirmek için bir kız aramış. Uzun uzun arandıktan sonra
Gotama'nın kardeş çocuğu Yosadhara bulunmuş. Ama kızın babası Supra-buddha
ailelerinde kızların savaşçılıkta ve savaş sanatlarında üstünlüğünü
kanıtlayanlara verildiğini, öyle saraylarda kendini zevke adayan kimselere
kızını veremeyeceği yanıtını vermiş. Suddhodana oğlunun zevke düşkün,
savaşçılıkta güçsüz, yetersiz görülmesinden üzülmüş. Babasının üzüldüğünü
gören Gotama babasından bütün gençlerin katılacağı bir yarışma düzenlemesini
ve bu yarışmada savaş sanatlarındaki üstünlüğünü kanıtlamasına olanak
tanımasını istemiş. Yarışmada Gotama her dalda birinci gelmiş, Yarışmada
yenik düşenler arasında kardeş çocukları, yaşam boyu yardımcısı ve öğrencisi
olan Ananda ve kıskançlığı yüzünden yaşam boyu düşmanı olan Devadatta da
varmış. Bu başarısı üzerine Suprabuddha kızı Yosadhara'yı Gotama' ya vermiş.
Gotama karısıyla birlikte, 29 yaşına gelene dek saraylar dışındaki yaşamdan,
halkın çektiklerinden habersiz mutlu bir yasam sürmüş.
Kral Suddhodana oğlunun kâhinlerin haber verdikleri gibi dinsel yaşamı
seçmesinden korktuğundan onun gözlerinden yaşamın acı ve katı gerçeklerini
saklamak için elinden geleni yapıyormuş. Gotama sarayları, koruları arasında
altın yaldızlı arabasıyla gidip geliyor, şenliklere, eğlencelere
katılıyormuş, güzelliği, uzun saçları seçkin giysileri içinde bir insanın
dünyadan bekleyebileceği her şeye sahipmiş.
Bir gün genç prens arabacısı Çanna'yla saraylarından birinden bir eğlence
bahçesine giderken yolda karşısına önce eli ayağı tutmaz iki büklüm bir
ihtiyar çıkmış, sonra hastalıktan erimiş bitmiş bir adam görmüş, ondan sonra
da yakılacağı yere götürülen bir ölüyle karşılaşmış en sonunda da yüzünden
kendine karşı duyduğu güven okunan, dinginlik, iç suskunluk içinde
çevresinde saygı uyandıran bir dilenci dervişe rastlamış. İlk üç görünüm
yaşamın üç acımasız yanını sergilerken, dördüncüsü yaşamın acımasızlığına
karsı koymanın, iç barışa ulaşmanın yolunu göstermiş. Nefis bazlarının
geçiciliğini ve bunların peşinde koşmanın yaşamın acılarından kaçıp
kurtulmaya yetmeyeceğini anlamış ve yurdunu, sarayını, eşini bırakıp kaçınık
gezgin derviş yaşamını seçmeye karar vermiş.
Prens Gotama dervişlik yaşamına başlamadan babası Kral Suddhodana'dan izin
istemeye gitmiş. Kral oğlunun isteğini duyunca gözü yaşlarla dolmuş. Bu
isteğinden seni vazgeçirmek için ne istersen vereyim, canımı mı istersin,
sarayımı mı, yoksa krallığımı mı? demiş. Prensin yanıtı söyle olmuş :
«Sizden dört şey istiyorum. Önce şu tenimdeki gençliğin tazeliği hiç
solmasın; hastalık her zaman benden uzak kalsın; ölüm hiç bir zaman beni
bulmasın, sonsuza dek yaşayayım; ihtiyarlık, çöküntü gibi şeyler beni
etkilemesin.» Kral prensin bu isteklerini yerine getirmenin
olanaksızlığı karsısında üzüntüden kasılıp kalmış. Genç prens bunun üzerine,
«Mademki bunları bana veremiyorsun öyleyse bana izin ver de kaçınıklık
yaşamını seçip bir daha doğmamanın, kendimi gene doğumun zorunluğundan
kurtarmanın yollarını arayayım» demiş.
Kral oğluna istediği izni vermemiş ve saraydan kaçmasını önlemek için sarayı
korumakla görevli askerlere daha beşyüz yeni asker katmış, Ertesi gün prens
saraydan ayrılmaya hazırlanırken karısı Yosadhara'nın bir oğlan çocuk
doğurduğu müjdesini almış. Bu haber onu sevindirmemiş ve önüme bir engel
daha çıktı demiş. Çocuğa engel anlamında «Rahula» adını vermiş,
O gece rakkaseler genç prensi eğlendirmek için çalgı çalıp çevresinde dans
ediyorlarmış ama prens onlarla ilgilenmemiş çarçabuk uyuyuvermiş. Gecenin
bir vaktinde uyandığı zaman rakkaselerin de birer köşede uyuya kaldıklarını
görmüş. Biraz evvel pırıl pırıl giysiler içinde dans edip şarkı söyleyen o
güzel kızların şimdi uykuda o yapmacık güzelliklerinden soyunduklarını,
kimisinin salyalarının aktığını, kimisinin horladığını, gövdelerinin
biçimsiz bir yığıntı durumuna dönüştüğünü görüp tiksinti duymuş. Sarayı o
gece bırakıp kaçınıklık yaşamına başlamaya karar vermiş. Çocuğunu kucağına
alıp ona bir ayrılık öpücüğü vermek için karısı Yosadhara'nın odasına
gitmiş. Çocuğun karısının kolunda, her ikisinin de uykuda olduğunu görünce
karısını uyandırmadan çocuğunu kucaklayıp öpemeyeceğini anlamış. Karısının
uyanmasınınsa gidişini engelleyeceğinden çekinmiş. Kendi kendine,
«Aydınlandıktan sonra döner, o zaman çocuğumla gereği gibi ilgilenirim.»
diye düşünmüş. Arabacısı Çanna'ya atı Kanthaka'yı eğerlemesini söylemiş.
Prens atına atlamış Çanna da arkasından prensi izlemiş sarayın kapıları
kendiliğinden açılmış böylelikle saraydan ayrılmışlar. Uzun süre yol
aldıktan sonra bir ırmağa gelmişler. Irmağın öbür kıyısına geçtikten sonra,
Prens arabacısına.
«Ayrılma zamanı geldi, üstümdeki şu mücevherleri al, atım
Khanthaka'yı da al geri götür. Benim için hiç üzülme. Sen geride kalanlara
acı», demiş. Sonra da Çanna'nın taşıdığı keskin kılıcı almış, saçlarını
kökünden kesip suya atmış. O sıralarda oralardan geçen bir gezgin dervişle
giysilerini değiştirerek kaçınıklık yaşamına başlamış.
Bir hafta ormanlarda dolaştıktan sonra Magadha Krallığı'nın başkenti
Racagahaya gelmiş, kapı kapı dolaşıp yiyeceğini dilenmeye başlamış. Prensin
güzelliği bütün kenti şaşkına çevirmiş, Magadha kralı Bimbisara da böyle
seçkin bir dervişin kente geldiğini öğrenince Gotama'yla görüşmek için onun
bulunduğu yere gitmiş, görüştükten sonra da ona krallığını sunmak istemiş,
kendi yerine Magadha ülkesine kral olmasını önermiş. Gotama, Magadha
krallığını da kabul etmemiş. Amacının aydınlanmak, gerçeği bulmak olduğunu,
bu amaçla her şeye yüz çevirip yola çıktığını söylemiş, kralın isteği
üzerine de aydınlandıktan sonra Magadha krallığında vaaz vermeye söz vermiş.
Racagaha'dau ayrıldıktan sonra bir kaçınıklar barınağına gitmiş. Orada kendi
nefislerine görülmedik, işitilmedik eziyetler eden çilecilerle tanışmış.
Gotama çilecilerden bu çabalarının amacının ne olduğunu sormuş. Onlardan
böyle çilelere katlanarak mutluluğu aradıkları yanıtını almış. Bu yanıt
Gotama'ya inandırıcı, kandırıcı gelmemiş. Kendi kendine demiş ki; «Böylesine
çaba harcamalarına karşı değilim ama bana öyle geliyor ki bu adamlar asıl
özü bir yana bırakıp, özden kopuk bir yol izliyorlar, ıstıraptan kurtulup
mutlu olabilmek için kendine ıstırap vermekte açık bir tutarsızlık var.
Gövdeye egemen olan zihin olduğuna göre gövdeyi denetim altına almanın yolu,
düşünceler üzerinde egemenlik kurmak olmalıdır. Ne yediği, içtiği şeylerin
türü, ne de kutsal ırmağın suyu, insanın yüreğini paklamaya, zihnini
arıtmaya yetmez.» Bu düşüncelerden sonra bu kaçınıklardan öğreneceği bir şey
olmadığı kanısıyla oradan ayrılmış. (14)
O dönemin ünlü bilgesi Alara Kalama'ya öğrenci olmaya gitmiş. Meditasyonun
tüm aşamalarını, Atman öğretisini ondan öğrenmiş. Alara Kalama şöyle
diyormuş: «İnsan kendini kendinde yok etmesini öğrenince, kuş nasıl
kafesinden kaçıp kurtulur, özgürlüğe erişirse, ruhta öylesine gövdeden
kurtulur özgürlüğe, bağımsızlığa erişir.» Gotama kendi kendine düşünmüş:
«Özgürlüğüne, bağımsızlığına ulaşmışta olsa ruh gene ruhtur. Böyle ikici
tanımlarla ruh beden ayrımı sürdükçe, ruh hangi koşullar içinde olursa olsun
maddeye bulaşmaktan, gene doğumun zorıınluğundan kendini kurtaramaz. Benim
aradığım kurtuluş bu değil... Ben tam ve saltık bir kurtuluş istiyorum.
İnsan bir ruha bağımlı olmaktan da kendisini kurtarmalı...» Bu düşüncelerden
sonra Alara Kalama'dan da öğrenecek bir şeyi kalmadığını anlamış ve oradan
da ayrılmış, (15) Bu kez de bilge Uddaka'nın öğrencisi olmuş. Onun öğretisi
de Alara Kalama'nınkine benziyormuş. Öğretisinin amacının, insanı ne algının
olduğu, ne de almadığı
söylüyormuş. (16) Gotama bunun
götüremeyeceği kanısına varmış. Uddaka'dan da öğrenecek bir şeyi kalmadığını
anlayınca gerçeği kendi kendine arayıp bulmaya karar vermiş. Bu kararla
Uruvila köyü yörelerinde bir ormana gelmiş. Burada kendisi gibi beş kaçınık
dervişe rastlamış. Bu kaçınıklar Gotama'nın günün birinde gerçeğe ereceğine
inanmışlar, çevresinde kalarak aydınlanması sonucu elde edeceği bilgiden
yararlanmak için yanından ayrılmamışlar. Gotama altı yıl boyunca perhizle,
meditasyonla günlerini doldurmuş. Günlük yiyeceğini o güzelim bedeni bir
deri kemik kalana dek bir pirinç ya da bir susam tanesine kadar indirmiş,
Bir gün bacakları gövdesini çekemez olunca düşüp bayılmış. Çevresindekiler
önce onun öldüğünü sanmışlar. Güçlükle kendine gelince, perhizin, çilenin,
gövdesini horlamanın aydınlanmaya bir yararı olmadığı, güçsüz bir bedenle
güçlü bir zihne sahip olunamayacağı kanısına varmış. İçindeki şeytan onu her
şeyi bırakıp yeniden nefis hazlarına dönmeye kışkırtmış ama o şeytana da
uymamış, orta yolu seçmiş aydınlanmanın yolunun, ne aşırı nefis hazlarına
düşkünlük, ne de kendini eziyete sıkıntıya koşmak olmadığını anlamış. (17)
Yakın köye gidip, köylülerden yiyecek dilenmeye karar vermiş, Köylülerin
verdikleri yiyeceklerle karnını
iyice doyurmuş. Beş kaçınık derviş arkadaşı Gotama' nın perhizi bozup, tıka
basa yiyip içtiğini görünce tiksinti duymuşlar. Gotama'nın aydınlanacağından
umut kesip onu bırakıp Benares yörelerine gitmişler. Böylelikle Gotama
yalnız kalmış ve yalnız başına kaçınıklık yaşamını sürdürmüş.
Mayıs ayında dolunay gecesinin günü(18) Uruvila köy ağasının kızı Sucata
kutsal incir ağacına özel olarak hazırladığı süt ve pirinçle pişirilmiş bir
sungu getirmiş Gotama' yı orada görünce de ağacın perisi olduğunu sanarak
onu Gotama'ya vermiş. Gotama aldığı Sungu'yu kırk dokuz bölüme ayırmış ve
aydınlantıktan sonra geçirdiği Kırk dokuz gün süresince yiyecek olarak
bununla yetinmiş.
O gün gündüzün sıcak saatlerini ormanda dolaşarak geçirmiş, akşam olunca
bilgelik ağacı diye bilinen kutsal incir ağacının altına gelmiş, kendi
kendine, «Derim, etim, kanım kurusa da, tam ve aşılmaz aydınlanmaya
ulaşmadan bu ağacın altından kalkmayacağım» diye and içmiş. Yüzü Doğu' ya
dönük olarak bilgelik ağacının altına oturmuş. Hint şeytanı Mara (19)
gelmiş, onun aklını çelmek, onu andından döndürmek için yapmadığını
bırakmamış ama her ne yaptıysa başarı kazanamamış. Onu ne Mara'nın çıkardığı
korkunç fırtınalar, ne tuttuğu taş yağmuru korkutmuş, Mara bir keresinde bir
haberci olmuş, kardeş çocuğu Devadatta' nın Kapılavatsu'yu ele geçirdiği,
karısı Yosadhara'yı alıp babasını hapse attığı yolunda bir yalan haber
getirmiş. Bu haber bile Gotama'yı yolundan caydırmamış. Devadatta' nın
aşağılık tutkularını doyurmak için böyle davranmış, Şakyalar'ınsa
korkaklıkları yüzünden kralları olan babasını savunmamış olabileceklerini
düşünmüş. İnsanların hırslara, isteklere, tutkulara karsı durmaktaki
güçsüzlükleri konusunda düşüncelere dalmış. Bu düşünceler Gotama'nın
isteklerden, tutkulardan kurtulmak konusundaki kararlılığını güçlendirip
pekiştirmiş.
Mara bu yoldan da bir sonuç alamadığını görünce adları İstek, Şehvet ve
Tutku (Tanha, Rati ve Raga) olan üç kızını göndermiş. Kızlar kıvrak ve
çekici bedenleriyle Gotama'yı baştan çıkarmak için dans edip şarkılar
söylemişler. Gotama'nın onlara yanıtı şöyle olmuş;
Yaşamda zevkli anlar bir şimşek
Ya da bir bahar yağmuru kadar kısadır.
Öyleyse neden söz ettiğiniz zevklerin arkasından gideyim? Bedenlerinizin
mundarlıklarla dolu olduğunu biliyorum. Doğumla ölüm, hastalıkla ihtiyarlık
sizinledir.
Bense insanların erişmesi güç olan ödülü istiyorum. Bilgelerin gerçek ve
şaşmaz bilgeliğinin peşindeyim.
En sonunda Mara ve bütün yardımcıları yenilgiye uğramışlar, gün ağarıp,
güneş ilk ışınlarını yayarken Gotama tam ve aşılmaz aydınlanmaya (anuttura
samyak sambodhi) ulaşmış. O anda dudaklarından şu sözler dökülmüş:
Şimdiye dek her geliş gidişimde,
İçinde hapis olduğum, Duyularla duvarlanmış bu evin, Yapıcısını aradım
durdum.
Ey yapıcı! Şimdi seni buldum.
Bir daha bana ev yapmayacaksın.
Bütün kirişlerin kırıldı, payandaların çöktü.
İçimde nirvana'nın suskunluğundan başka bir şey kalmadı. Tutkuların,
isteklerin biçimlediği yanılgıdan kurtardım kendimi. (20) Artık Buda olan
Gotama yedi gün hiç yerinden kımıldamamış. Nırvana'ya ermenin zevkini
çıkarmış. Sonra yedi gün ayakta, daha sonraki yedi günü bilgelik ağacının
çevresinde bir aşağı bir yukarı dolaşarak geçirmiş. Racayatana ağacının
altında yedi, Akapala ağacı altında yedi, Mukalida ağacının altında yedi
sonra Racayatana ağacının altında bir yedi gün daha geçirmiş böylelikle yedi
hafta ya da 49 günü doldurmuş. Aydınlandıktan sonra ne yapması gerektiğine
bir türlü karar veremiyormuş, uyanması aydınlanması sonucu elde ettiği
bilgiyi, dharma'yı (Skr: dharma) ya da var olanı da olmayanı da yöneten,
ıstıraptan kurtuluşun bilgisini de içeren yasaları insanlara öğretmeli
miydi. Bu yasaların, isteklerin, tutkuların körleştirip duygusuzlaştırdığı
insanlar tarafından anlaşılması olanağı var mıydı? Bu konularda kuşkulara
düşmüş, ama sonunda Tanrı Brahma, Buda ya gelip dharma'yi insanlardan saklı
tutmaması için yalvarmış, insanların içinde dharma'yı anlayabilecek düzeyde
olanlar çıkabileceğini, iç gözleri açılmak üzere olan kimseler de
olabileceğini söylemiş. Tüm canlılara karşı sevecenlik duygularıyla dolu
olan Buda, Tanrı Brahma'nın dileğim kabul etmiş. Önce dharma'yı hocaları
Alara Kolama' yla Uddaka'ya öğretmeyi düşünmüş ama onların ölmüş olduklarını
öğrenince, Uruvila çevresindeki ormanlarda birlikte oldukları beş kaçınık
derviş arkadaşını anımsamış, onları bulup dharma'yı onlara öğretmek için
Benares'e gitmiş.
KAYNAKÇA VE NOTLAR
(1) Budist metinler ilk kez İS 80 yılında Seylan Kralı Vattagamani zamanında
Pali diliyle yazılı duruma getirildiler. Ondan önce bu metinler hafızlarca
ezberleniyor ve bu yolla kuşaktan kuşağa aktarılıyordu. Bu uygulama kuşkusuz
Veda'ların, Upanişad'ların öğretisinin gizliliğinden köklenen bir gelenekle
açıklanabilir. (Krş. A. K. Coomaraswamy, Buddha and the Gospel of Buddhism,
S. 261)
(2) Bkz. Walter Ruben, Budizm Tarihi, S. 50. Ayrıca, A. K.
Coomaraswamy, Buddha and the Gospel of Buddhism, S. 303-310. (3) Bkz. H.
Oldenberg, Le Bouddha, S. 85.
(4) Bkz. Waolater Ruben, Budizm Tarihi, S. 50-65.
(5) Geçen yüzyılın sonlarında yaşamış ve Buda Destanı Konusunda Bir Deneme
(Essai sur la Legende dıı Bouddha) adlı bir kitap yazmış olan Doğubilimci
Senart, Buda'nın tarihselliğini bütün bütün yadsımamakla birlikte, Buda
destanını bir doğa dini olan Güneş
tapıncından kaynaklanan simgesel bir öykü olarak değerlendirmek istemiştir.
Doğubilimci Kerrise Buda'nın tarihselliğini bütünüyle kuşkuyla
karşılamıştır. (H. Oldenberg, Le Bouddha S. 91)
(6) Bkz. Christmas Humpreys, Buddhism', S. 30. Ayrıca Bkz. A. K.
Coomaraswamy, Buddha and the Gospel of Buddhism, S. 9. (7) Bkz. Jiyu
Kennett, Selling Water by the River, S. 3.
(8) Bkz. A. K. Coomaraswamy, Buddha and the Gospel of Buddhismt S.
9
(9) Bkz. H. Oldenberg, Le Bouddha, S. 119.
(10) Örneğin Cemil Sena Ongun ve Ömer Hilmi Budda bu görüsü savunmuşlardır.
Bkz. Cemil Sena Ongun, Buda ve Konfoçyus, S. 5ü. Ayrıca Ö. H. Budda, Dinler
tarihi, S. 222
(11) Ankara D.T.C.F. de Hindoloji Profesörü olarak görev yapmış olan Walter
Ruben «Eski Hind tarihi» adlı yapıtında Buda'nın Arya soyundan olmadığını
kanıtlamak için daha pek çok kanıt göstermektedir. Örneğin Aryalar domuz eti
yemezken Buda domuz eti yiyordu; gene Şakya boyunda brahmanlar saygı
görmüyorlardı; Buda'nın ata binmesi de Arya adetlerine uymuyordu. S. 74 -
75.
(12) Bkz. Asaf Halet Çelebi, Gotama Buddha, S. 12. Ayrıca Bkz. Ö, H.
Budda, Dinler tarihi, S. 224.
(13) (13 Walter Ruben, Budizm tarihi, S. »52. Mahamaya adı gerçek bir addan
çok simgesel bir ada benziyor.
(14) Bkz. A. K, Coomaraswamy, Buddha and the Gospel of Buddism, S.
28.
(15) Aynı yapıt, aynı yer.
(16) Macchima - Nikaya - 26. Sutta (Asaf Halet Çelebi, Gotama Buddha, S. 106
dan alıntı).
(17) Cainizm'le Budizm'in birbirlerinden ayrıldıkları önemli konulardan biri
budur. Cainizm kurtuluşa ancak çileyle, perhizle varılabileceğini savunur.
Kendini aç bırakarak öldürmek Cainizm'de onaylanan bir uygulamadır. (Bkz.
Walter Ruben, Eski Hind tarihi, S. 98). Soydan Cainist olmamakla birlikte
çocukluktan başlayarak Cainist etkiler altında yetişmiş olan Mahatma Gandhi'
nin ölüm orucunun çağımızdaki ilk uygulayıcısı oluşu bu bakımdan anlamlı
görülebilir. Krş. Abidin İtil, İlahiyet Fak,, Der. XI, Buddha Tanrıyı
reddetmiyor mu?, S. 14.
(18) Bazı geleceklerde özellikle Uzak Doğu geleneğinde Buda'nın aydınlandığı
tarih 8. Aralık gecesi olarak kabul edilir. (D. T. Suzuki. The Field of Zen,
S. 12).
(19) Mara Hint Mitolojisinde aşk ve ölüm Tanrısıdır. Budist inancına göre
tüm varlıkların kurtuluşunu engelleyen şeytanın simgesidir. Budist görüşe
göre Mara'yı dünyadaki kötülüklerin, Istırapların nedeni olarak değil, her
ıstırabın, her kötülüğün, kötü işlerin kışkırtıcısı olarak,
düşüncelerimizdeki olumsuz yön olarak anlayıp değerlendirmek daha doğru
olur. (Bkz. Ö. H. Budda, Dinler tarihi,
305). Buda kurtuluşa erişebilmek için Mara'yla bu iç savaşı yapmak ve
Mara'yı yenilgiye uğratmak zorundaydı.
(20) Burada evden amaç kuşkusuz bireysel varlığımız, benliğimizdir.
Evin yapıcısıysa bireysel varlığımız, benliğimiz için bir kafes ören, gücünü
yanılgıdan alan zihinsel tutumumuzdur, Buda'nın aydınlandığı zaman söylediği
bu sözler için Bkz. Dhammapada 11 -
54.
II - BUDA'NIN GÖREV YILLARI
Buda kendinden önceki dinsel eğitmenlerden, bilgelerden farklı bir tutum
izlemiş, öğretisini hiç bir ayrıcalık gözetmeden, hangi kasttan olursa
olsun, soylu soysuz, zengin fakir ayırımı yapmadan, herkese, her yerde, her
olanağı kullanarak iletmeye, ulaştırmaya çalışmıştır. Bu bakımdan
Hindistan'da o güne dek belirli kastların tekelinde içrek (esoteric.) olan
dinsel öğretiyi, her isteyenin elde edebileceği bir açıklığa kavuşturmuştur.
Kuşkusuz Buda'nın öğretisini evrenselleştiren en önemli özelliklerden biri
budur. Bundan başka Buda öğretisini yaymak için halkla daha kolay bağlantı
kurmak amacıyla halkın konuştuğu dilleri diyalekleri kullanmıştır. Ama
geleneklerin ezici baskısını yoketmek kolay olmuyor, O gün için halkın dili
olan Pali dili, sonradan tıpkı Sanskritçe gibi bir kutsal dil durumuna
gelmiştir.
Buda'nın görev yılları üne kavuştuktan sonra, geniş bir halk kesiminin
ilgisini çekmiş ve halkın gözü önünde geçmiş olduğu için bu dönemin gençlik
yıllarıyla karşılaştırılınca tarihsellik bakımından daha inandırıcı olduğu,
hiç olmazsa öyküdeki olayların sahnelendiği çevrenin gerçekçi bir biçimde
yansıtıldığı söylenebilir.
Görev yıllarının öyküsü söyle:
Buda, kendisini bırakıp gitmiş olan beş kaçınık çileci arkadaşını Benares
yakınlarında Ceylan Parkı'nda (İsipathana) bulmuş, beş çileci Buda'nın
kendilerine doğru yöneldiğini görünce, «Karşıdan kaçınık Gotama geliyor ama
o çileden, perhizden caymış, dünya nimetlerini seçmiştir. Bak nasıl gücü
kuvveti yerine gelmiş, eski güzelliğine kavuşmuş! Bunun için ona saygı
göstermeyelim. Ama ne de olsa soylu bir kimsedir, yanımızda yer açalım da
dilerse otursun» diye konuşmuşlar. Buda kendilerine yaklaşınca da
kararlarını uygulamaya koyamamışlar. Ayağa kalkıp saygıyla Buda'nın önünde
eğilmemezlik edememişler. Buda yanlarına oturunca «Gotama kardeş» diye söze
başlayacak olmuşlar, Buda hemen sözlerini kesip, «Bundan sonra benimle
konuşurken bana Gotoma kardeş demeyin, çünkü ben artık Buda oldum, yolu
buldum, size de yolu göstereceğim, yasa'yı (dharma) (21) öğreteceğim» demiş,
Buda böylelikle bu sözlerle ilk vaazına başlamış, insanları yanılgıdan,
cahillikten kurtaracak olan dharma tekerleğini ilk kez burada böylece
çevirmeye başlamış.
Buda'nın çileci arkadaşları «Siz ki perhizi bozup nefsinizin isteklerine
yenik düştünüz, nasıl olurda tam ve aşılmaz aydınlanmaya ulaşmış, en yüce
gerçeğe ermiş olabilirsiniz?» diye sormuşlar.
Buda çilecilere, «iki aşırı tutum vardır, birincisi kendini isteklere,
tutkulara hiç direnç göstermeden kapıp koyuvermek, yalnızca nefis hazlarının
peşinde koşmak; ikincisi kendine gereksiz yere acı
vermek, çilelere katlanmak, boşu boşuna nefsini körletmektir.» demiş. Sonra
«Birde benim bulduğum bu iki aşırı tutumun ortasındaki yol vardır. Ancak bu
yoldan gidilirse insanın gözleri açılabilir, anlayışa ve dinginliğe, iç
suskunluğa, iç görüye, gerçeklerin kavranmasına erişilebilir, Nirvana'ya
götüren yol işte bu orta yoldur, ben de bu yoldan yürüyerek tam ve aşılmaz
aydınlanmaya eriştim.» diye eklemiş. Sözünü şöyle sürdürmüş:
«Bu yol, sekiz basamaklı yüce yoldur.. Sekiz basamağıysa: tam görüş; tam
anlayış; doğru sözlülük; tam davranış; doğru yaşam biçimi; tam çaba, tam
uygulama; tam bilinçlilik; tam uyanıklıktır.»
«Kardeşlerim yaşamdaki en temel gerçek ıstıraptır (dukkha); doğum ıstırapla
olur; yaşlanma ıstıraptır; hastalık, ölüm ıstıraptır; istemediğimiz,
tiksindiğimiz şeylerden kurtulamamak, sevdiğimiz, istediğimiz şeylere sahip
olamamam ya da onları yitirmek ıstıraptır. Kısacası benliğimizi,
bireyliğimizi oluşturan beş kümede toplayabileceğimiz, yaşama dört elle
sarılmamızın nedenleri ıstıraptır. (22)
«Istırabın kaynağıysa insanı bir doğumdan ötekine sürükleyen istekler ve
tutkulardır. Bu isteklerin, tutkuların peşinde gidenler bazen şunda, bazen
bunda nefis hazlarında doyum ararlar, yaşama, kalıcı olmayan şeylere dört
elle sarılmaksa duyumsuzluktan başka bir şey getirmez insana. «Kardeşlerim
ıstıraptan kurtulmanın yoluysa istekleri, tutkuları yok etmektir. Ta ki
insanın içinde hiç bir istek, hiç bir tutkuya yer kalmasın. Bu amaca götüren
yola gelince bu yol sekiz basamaklı yüce yoldur. Bunlar da tam görüş; tam
anlayış; doğru sözlülük; tam davranış; doğru yaşam biçimi; tam çaba, tam
uygulama; tam bilinçlilik; tam uyanıklıktır.
«İşte kardeşlerim, ıstırap ıstırabın nedenleriyiz; ıstırabın yok edilmesi ve
bu amaca eriştiren yol konusunda benim bulduğum dört yüce gerçek bunlardır.»
Bu vaazı dinleyen beş çilecinin önderliğini yapan Kondanna hemen o anda
aydınlanmış, öteki dört çileciyse, vaazı dinlediklerinden sonra geçen dört
gün içinde aydınlanmayı başarmışlar. Böylelikle bütün insanları giderek
aydınlanmaya, yanılgıdan kurtulmaya götürecek olan dharma tekerleği ilk kez
Ceylan Parkında (İsipathana) çevrilmeye başlanmış. Buda'nın ikinci vaazı ruh
ya da ben diye bir şey olmadığım açıklamak için yaptığı konuşmaymış. Bu
konuşma da söyle özetlenebilir;
«Gövde (rupa) ruhu içermiş olamaz. Çünkü gövde er geç yok olacaktır. Ruh
duygularımız, coşkularımız (vedana) algılarımız (sanna), önceki
düşüncelerimiz, kararlarımız, eylemlerimizle biçim almış karakter
özelliklerimiz (sankhara), ayırt edici bilincimiz (vicnana) içinde de
olamaz. Çünkü bunlar da eninde sonunda yok olacaklardır. Ne dersiniz
kardeşlerim gövdemiz kalıcı mıdır yoksa geçici midir? Ya da duygularımız,
coşkularımız, algılarımız, karakter özelliklerimiz, ayırt edici bilincimiz
kalıcı mıdır, geçici midir?» Beş çileci de «Geçicidirler», diye yanıt
vermişler.
«Geçici olan, sürekli değişim içinde olan bir şeye bu "ben"im, bu benim
ruhumdur diyebilir misiniz?» Çileciler «Hayır, böyle diyemeyiz», demişler.
Buda sözü sürdürmüş «Bunu fark eden benim gerçek öğrencilerim, gövdeye,
duygu ve coşkuya, algıya, karakterden gelen özelliklere, ayırt edici bilince
bağımlılıktan kaynaklanan isteklerden, tutkulardan soyunup özgürlüğe
erişeceklerdir. Bu anlayışa erişen kimse kurtuldum der ve böyle diyen kimse
kendini ölümlülükten sonsuza dek kurtarır.»
Bu vaazı da dinledikten sonra Buda'nın beş çileci arkadaşının iç gözleri
bütünüyle açılmış, beşi de tam olarak aydınlanıp, nirvana'ya ermişler,
böylelikle de Buda'yla birlikte aydınlanmışların sayısı altıya çıkmış.
Ertesi gün zengin bir ailenin çocuğu olan Yasa adlı bir genç de Buda'nın
öğretisini dinleyip aydınlanmış ve topluluğa katılmış. Yasa' nın topluluğa
katılmasından sonra Yasa'nın babası ve arkadaşları, toplam ellidört kişi
daha Buda'nın öğretisinden yararlanarak aydınlanıp topluluğa katılmışlar.
Böylece Buda'nın dışında topluluğa katılanların sayısı altmışı bulmuş. Bunun
üzerine Buda öğrencilerinden dört bir yana dağılıp öğretisini yaymalarını
istemiş, kendisi de Uruvila'nın yolunu tutmuş. Yolda giderken otuz soylu
gence rastlamış, onlar da Buda'nm öğretisini dinleyip aydınlanmışlar ve
topluluğa katılmışlar. Buda Uruvila da ateşe tapan üç brahman kurban
keşişiyle karşılaşmış, bu üç keşişden en önemlisi Uruvila Kasyapay'mış
onlara da üstünlüğünü kanıtlayarak beş yüz kadar yandaşlarıyla birlikte.
Buda'nın topluluğuna katılmalarını sağlamış, hepsini Bodhgaya da dik bir
yamacın kenarında toplamış ve «Ateş Vaazı» diye bilinen konuşmasını yapmış.
Özetle şöyle demiş: «Dervişler, her şey, her varlık yakıcı, yok edici bir
ateştir. Nedir Bu şeyler? Göz yakıcı bir ateştir, biçimler, gövdeler (rupa)
yakıcı birer ateştir; bunları görmekten doğan izlenimler yakıcı birer
ateştir; hoşa giden şeyler de, hoşa gitmeyen şeyler de birer yakıcı ateştir.
Hoş olan şeyleri de, hoş olmayan şeyleri de görmekten doğan duygular birer
yakıcı ateştir. Peki bu yakıcı ateş nereden çıkıyor? Kardeşlerim, bunu size
söyleyeyim. Bu ateş istek ve tutku ateşidir; bu ateş öfke ve nefret
ateşidir; bu ateş görünümün yanıltıcı alımlığına çekiciliğine kapılmaktan
gelen ateştir: Doğum, yaşlanma, ölüm, yas, üzgünlük, mutsuzluk, umutsuzluk
felaket bütün bunlar yakıcı birer ateştir."
"Kulak da yakıcı bir ateştir. Duyduğumuz her şey de yakıcı birer ateştir.
Burun da böyledir; burnumuzun aldığı bütün kokular yakıcı birer ateştir; dil
dokunma duyumuz, bunlar da yakıcı birer ateştir."
"Zihnimiz, bilincimiz, izlenimlerimiz, izlemelerden kaynaklanan
duygularımız, bunlar da yakıcı birer ateştir. Bunun böyle olduğunu anlayan
benim gerçek öğrencilerim gözün gördüklerine biçimlere, görülen şeylerden
gelen izlenimlere, bu izlenimlerden kaynaklanan duygulara kulaktan,
burundan, dilden, dokunma duygusundan gelen algılara, zihin, bilinç
izlenimler ve duygulara aldırmazlar, bu yolla da isteklerden, tutkulardan
kendilerini kurtarıp özgürlüğe erişebilirler. Bu anlayışa erişen kimse
kurtuldum der ve böyle diyen kimse ölümlülükten kendisini sonsuza dek
kurtarır.
Bu vaazı dinleyen bin kadar derviş bu konuşmanın etkisiyle aydınlamışlar
nirvana'ya ulaşmışlar Bundan sonra Buda yanında bu bin kadar derviş ve
onların başında da Uruvila Kasyapa olmak üzere Magadha Krallığının başkenti
Racagaha'nın yolunu tutmuş ve kentin yakınındaki hurma koruluğunda
konaklamışlar. Kral, Buda nın geldiğini ve hurma koruluğunda olduğunu
öğrenince hemen oraya gitmiş Kasyapa'yı da orada görünce önce durumu tam
anlayamamış Buda'mı Uruvila Kasyapa'ya öğrenci olmuş, yoksa Uruvila
Kasyapa'mı Buda'nın öğretisini benimsemiş birden kavrayamamış. Bu durumu
fark eden Uruvila Kasyapa, Buda'nın önünde yere kadar eğilerek «Buda benim
ustamdır, ben de onun öğrencisiyim» diyerek durumu açıklamış. Oradakiler
«Uruvila Kasyapa bile Buda'nın yolundan gitmeyi kabul ettiğine göre,
Buda'nın üstün bir gücü olmalı», diye düşünmüşler. Bundan sonra Buda «dört
yüce gerçeği» anlatmış, bu konuşmayı dinleyen Magadha Kralı Bimbisara ve
yanındakilerin hemen hepsi Buda'nın öğretisini özümleyip aydınlanmışlar.
Kral Bimbisara dervişlik topluluğuna katılmamakla birlikte dışardan bir
öğrenci olarak Buda'nın kendisini kabul etmesini istemiş ve Buda'yı bütün
öğrencileri izleyicileri, yandaşlarıyla birlikte ertesi gün yemeğe çağırmış,
yemek sırasında da Veluvena adıyla bilinen ve kralın eğlence bahçelerinden
biri olan Bambu koruluğunu Buda'nın başında olduğu topluluğa armağan etmiş,
Buda ve yandaşları yemekten kalktıktan sonra koruluğa gitmişler. Buda'nın
kırkbeş yıl süren görev yıllarının büyük bir bölümü bu korulukta yapılan
manastırda geçmiş.
O sıralarda adları Sariputta ve Mogallana olan iki derviş Racagaha'da
bulunuyorlarmış. Buda'nın topluluğundan Assaci, Racagaha sokaklarında
topluluk için sadaka toplarken tutum ve davranışındaki saygınlık, incelik,
seçkinlik, Sariputta'nın ilgisini çekmiş, konuşmak için uygun bir durum
bulunca Assaci'ye kimin öğrencisi olduğunu ve ustasının öğretisinin ne
olduğunu sormuş. Assaci, Şakyalar soyundan Buda'nın öğrencisi olduğu
yanıtını vermiş, öğreti konusunda da, «Daha ben bir çırak öğrenciyim. Kısa
bir süre önce Buda'nın topluluğuna katıldım. Onun için öğreti konusunda sana
söyleyebileceğim çok bir şey yok,» demiş, sonra da öğretiyi açıklamak için
şu dizeleri söylemiş:
Her olgunun bir nedeni olduğunu, Nedenlerin neler olduğunu,
Neden kalkınca olgunun da yok olduğunu
Buda açıklığa kavuşturdu.
İşte büyük ermişin öğretisi bu! (23)
Bu dizeleri duyunca hemen Sariputta'nın zihninde bir aydınlanma olmuş, bir
şeyin oluş nedeninin ortadan kalkması durumunda o şeyin olmamasına da neden
olabileceğini açıklıkla görmüş. Bu dizeleri arkadaşı Mogallana'ya söyleyince
o, da hemen aydınlanmış. Her ikisi de eski ustaları Sancaya'yı bırakıp
Buda'ya öğrenci olmuşlar ve çok kısa bir zamanda Buda'nın ölümüne kadar
yanından ayrılmayan baş öğrencileri ve en önemli izleyicileri durumuna
geçmişler.
Bu arada Şakyalar'ın kralı, Buda'nın babası Suddhodana oğlunun altı yıllık
çaba sonucu tam ve aşılmaz aydınlanmaya erişmiş ve bulgularını yaymaya
başlamış olduğunu, Racagaha'daki «Bambu koruluğunda» yaşadığını öğrenmiş,
oğlunu görmek istediği haberini iletmek için yanında sayıları bini bulan
görevliyle birlikte bir elçi göndermiş, elçi ve yanındaki görevlileri Bambu
koruluğuna vardıkları zaman Buda öğrencilerine öğretisini açıklayan bir
konuşma yapıyormuş. Onlar da haberi iletmek için konuşmasını bitirmesini
beklerken Buda'nın konuşmasını dinlemişler. Buda' nın açıkladığı gerçeği
görüp aydınlanmışlar ve topluluğa katılmışlar, böylelikle de günlük
sorunlarla ilgilerini kesmiş olduklarından Buda'ya babası Suddhodana'nın
çağrısını iletmeye gerek görmemişler. Kral gönderdiği elçiyle yanındaki
görevlilerden bir haber çıkmayınca, yanında bir o kadar görevliyle başka
elçiler, haberciler göndermiş ama onlar da Buda'nın topluluğuna katılmışlar
ve elçilik görevlerini yerine getirmemişler. Sonunda kral veziri Kaludayin'i
göndermiş. Kaludayin önceden kraldan kendisinin de Buda'nın topluluğuna
katılmasına izin vermesini istemiş. Kral: «İster topluluğa katıl, ister
katılma, ama oğlumu buraya getir de ölmeden önce onu göreyim,» demiş.
Kaludayin, Buda'nın yanında vardığında öğretisini dinlemiş ve aydınlanıp o
da topluluğa katılmış. Kaludayin'in topluluğa katıldığı tarih Buda'nın tam
ve aşılmaz aydınlanmaya erişip öğretisini yaymaya başlamasının sekizinci
ayına rastlıyormuş. Sekiz ayın ilk üç ayı olan yağmur mevsimini Buda Ceylan
parkında (İsipathana), sonraki üç ayını Uruvila'da, son iki ayını da
Racagaha'daki Bambu koruluğunda geçirmiş.
Kaludayin aydınlanıp topluluğa katıldığının haftasına Buda'ya babasının
kendisini görmek istediği haberini iletmiş. Buda bu habere sevindiğini
söylemiş, «İyi ki söyledin, ben de gitmeyi düşünüyordum», demiş ve yirmi bin
yandaşıyla birlikte yola çıkmış, her gün bir fersah (24) yol alarak iki ayda
Kapilavastu'ya varmış, Şakyalar, Buda ve yandaşlarının konaklaması için en
uygun yerin kutsal incir ağaçları koruluğu olacağını düşünmüşler, koruluğu
gereği gibi hazırladıktan sonra ellerinde çiçekler, yanlarında çocuklar
başlarında kralları Suddhodana ve soylular olmak üzere kadın, erkek bütün
Şakyalar Buda ve yandaşlarını karşılamaya gitmişler. Soylulardan bir bölümü
Buda'nın yaşça kendilerinden küçük olduğunu düşünüp önünde eğilmek
istememişler ama sonunda kral dahil, hepsi yerlere kadar eğilip Buda'ya
saygılarını göstermişler.
Ertesi gün Buda, Kapilavastu sokaklarında arkadaşlarıyla birlikte sadaka
toplamaya çıkmış. Prens Gotama'nın kapı kapı dolaşıp dilendiği duyulunca
halk kapılara, pencerelere üşüşmüş, şaşkınlık içinde Buda'ya bakıyorlarmış.
Buda' yi Rahula'nın anası Yosadhara da görmüş. Kendi kendine «Benim sultanım
eskiden bu kentte iki adımlık yola bile altın yaldızlı tahtırevanlar içinde
giderdi. Şimdi böyle saçı, sakalı kazınmış, üstünde bu sarı paçavralar, kapı
kapı dolaşıp yiyecek dilensin! Bu olacak şey değil,» diye düşünmüş ve doğru
krala gidip gördüklerini anlatmış. Bu habere adamakıllı canı sıkılan kral
hemen Buda'yı bulmuş. «Sana ve adamlarına yemek
bulamayacağız diye mi korkuyorsun?» demiş. Buda «Bizim yöntemimiz böyledir,»
diye yanıt verince de kral, «Bizim atalarımızdan, ne de soyunuzdan hiç kimse
bu güne dek dilenmedi,» diyecek olmuş. Buda bu söze, «Sen kralsın ve
kralların kalıtçısısın, bense Buda' yım ve Buda'ların kalıtçısıyım. Benden
evvel bu dünyadan gelmiş geçmiş Buda'ların tümü günlük yiyeceklerini
dilenerek elde etmişler,» diye karşılık vermiş.
Kral Buda'yı da yirmi bin yandaşını da (25) alıp saraya götürmüş, yemekler
yendikten sonra saraydaki bütün kadınlar gelip Buda'ya saygılarını
sunmuşlar, yalnız Rahula' nın anası Yosadhara gelmemiş. «Eğer bana saygısı
varsa o bana gelsin» diye düşünmüş. Buda, Yosadhara'nın aklından geçenleri
sezmiş, iki baş öğrencisi Sariputta'yla Mogallana'yı yanına alıp
Yosadhara'nın. odasına gitmiş. Yosadhara, Buda'ya gerekli saygıyı
gösterdikten sonra oğlu Rahula'ya seslenmiş «Bak sevgili oğlum. Şu
karşındaki bütün dervişlerin başı olan derviş senin babandır ve büyük bir
hazinenin sahibidir. Git! Sen de babandan hazinedeki payını iste! Çünkü sen
onun kalıtçısısın,» demiş. Çocuk da Buda'ya dönüp «Kalıtımı isterime deyince
Buda baş öğrencisi Sariputta'ya Rahula'nın topluluğa alınmasını buyurmuş ve
böylelikle Rahula topluluğa katılmış.
Kral torununun da dervişlik örgütüne alındığını öğrenince çok üzülmüş ve hiç
bir oğulun anasının, babasının izni alınmadan topluluğa alınmayacağı
konusunda Buda'nın kendisine söz vermesini istemiş, Buda'da babasına bu
konuda söz vermiş ve o günden sonra hiç kimse anasının, babasının izni
alınmadan topluluğa alınmamış. (26)
Buda bir süre sonra Racagaha'ya dönmek üzere Kapilavastu'dan ayrılmış, yolda
bir korulukta konakladıkları sırada arkalarından yetişen Şakya prensleri
gelip topluluğa katılmışlar. Bunların arasında yaşamı boyunca yanından
ayrılmamış, sonradan Buda'nın kişisel bakım ve hizmetlerini de üstlenmiş
olan kardeş çocuğu Ananda ve gene kıskançlığı yüzünden Buda'nın yaşam boyu
düşmanı olmuş olan kardeş çocuğu Devadatta da varmış.
Racagaha'ya döndükten sonra o sırada bir rastlantı olarak Racagaha'da
bulunan Koşola'lı çok zengin Anathapinadaka adında bir tüccar Buda'nın bir
konuşmasını dinlemiş, bu konuşmadan etkilenerek Buda'nın öğretisini
benimsemiş ve ülkesine döndükten sonra Koşala'nın başkenti olan Savathi'de
Cetavana korusunu tüm alanını altınla kaplayacak bir baha karşılığında
koruluğun sahibi olan prensten satın alıp koruluğun ortalık yerinde Buda
için özel bir oda ve çevresinde topluluğun önde gelenleri için seksen oda
olan bir manastır ve Racagaha ile Savathi arasında da her fersahta bir
Budist barınağı yaptırmış. Her şey hazır olunca da Buda'yı çağırmış ve
Cetevana koruluğunu topluluğa armağan etmiş. Buda bundan sonraki yaşamını
çoklukla Racagaha'daki Veluvena koruluğuyla Savathi'deki Cetevana
koruluğunda geçirmiş. Gene Savathi'li zengin bir tüccarın karısı olan
Visakha adlı bir kadın topluluğa büyük para
yardımları yapmış ve topluluktan olanların yararlanması için Pubbarana
manastırını yaptırmış. Bu manastır da Anathapinadaka'nın armağan ettiği
manastıra yaklaşık bir görkemdeymiş.
Bir kez Şakyalar'la Koliyas'lar arasında Rohini ırmağının sularından
yararlanma hakkı konusunda anlaşmazlık çıkmış. O yıl havalar kurak gittiği
için ırmağın suyu, ırmağın iki kıyısındaki tarlaları sulamaya yetmemiş.
Anlaşmazlık büyümüş, iki taraf savaş hazırlığına girişmişler. Bir tarafta
Şakya prensleri, öbür yanda Koliyas prensleri savaşmak için toplanmışlar.
Buda durumu öğrenince oraya gitmiş, iki tarafa da anlaşmazlığın konusunu
sormuş. Kimse tam olarak bilmiyormuş. Durumu baş komutandan sormuşlar onun
da anlaşmazlığın nedenini bilmediği meydana çıkmış. Kral naibinin de yeter
bilgi sahibi olmadığı anlaşılınca en sonunda konu çiftçilerden sorularak
bütün anlaşmazlığın ırmağın suyunun iki kıyıya yetmemesinden ileri geldiği
anlaşılmış. Buda prenslere suyun değerinin ne kadar olduğunu sormuş.
Prensler önemli bir değeri olmadığını söylemişler. Onun üzerine toprağın
değerinin ne olduğunu sormuş. Prensler onun da pek büyük bir değeri olmadığı
yanıtını vermişler. Bu kez prenslerin değerinin ne kadar olduğunu sormuş.
Prenslerin değerine paha biçilemeyeceği yanıtını almış.
«Öyleyse», demiş, «değerleri önemsiz olan şeyler uğruna değerleri pahasız
olan şeyleri tehlikeye atmış olmuyor musunuz?» Bu sözler harbe hazırlanan
prenslerin akıllarını başlarına getirmiş. Öfkeleri yatışmış, böylece de Buda
gereksiz bir harbi önlemiş. Savaşmaya hazırlanan prenslerden bir
yandakilerden iki yüz elli, öbür yandakilerden iki yüz elli olmak üzere beş
yüz prens Buda'nın topluluğuna katılmışlar.
Bu sıralarda Buda'ya babasının hastalanıp ölüm döşeğine düştüğü haberi
gelmiş. Buda hemen Kapilavastu'ya. gitmiş, yatağının başucunda babasına
yaşamdaki her şeyin geçiciliği konusunda telkinlerde bulunmuş. Sııddhodana
tam aydınlanmaya ve nirvana'ya eriştikten sonra ölmüş.
Kralın dul eşi ve Buda'nın hem teyzesi hem analığı olan Mahapacapati
kocasının ölümünden sonra, dervişlik yaşamına girmek istemiş, saçlarını
kökünden kesip yanına da Rohini ırmağıyla ilgili anlaşmazlık sırasında
Buda'nın topluluğuna katılan beş yüz prensin böylelikle kocasız kalan
karılarını alıp Buda'nın olduğu yere varmış ve yanındaki prenseslerle
birlikte örgüte katılmasına izin verilmesini istemiş. Buda eğer kadınların
örgüte katılmasına izin verirse bu uygulamanın yanlış yorumlara, topluluk
için kötü söylentilere yol açabileceğinden çekinmiş. Kadınlar üç kez
isteklerini yenilemişler, Buda üç kezde de isteklerini geri çevirmiş,
dördüncü kez yeniden istekte bulunmaktan çekinmişler, gerisin geri evlerine
dönmüşler.
Buda'nın analığı bir süre sonra bir kez daha denemeye karar vermiş. Yeniden
prensesleri de yanına almış hepsi saçlarını kökünden kesmişler, saraylarında
bir kattan ötekine çıkmayı bile önemli bir
sorun sayan bu soylu kadınlar ellerinde keşkülleri, yayan yapıldak Buda'nın
o sıralarda bulunduğu Vaişali kentine varmışlar. Onları Ananda karşılamış.
Üstlerinin toz toprak, ayaklarının kan revan içinde, yorgun, bitkin durumda
olduklarını görünce üzülmüş, gözleri yaşlarla dolmuş. Durumu gidip Buda'ya
anlatmış. Buda, .«Yeter Ananda!» demiş, «Kadınların evlerini, barklarını
bırakıp evsiz yaşamı seçmelerine izin vermemi benden isteme...» Ama Ananda,
Buda'yi kandırmak için başka bir yol izlemiş. Buda'ya, «Eğer kadınlar
evlerini barklarını bırakıp da evsiz yasamı seçmiş olsalar nirvana'ya
ulaşabilmek yeteneğinden yoksun mudurlar?» diye sormuş. Buda, kadınların da
aydınlanmaya, nirvana'ya ermeye yetenekleri olduğunu yadsıyamamış. Bu kez
Ananda, Buda'ya yeniden sormuş, «Buda'lar dünyaya yalnız erkeklerin
yararlanması için mi gelirler?» Buda kuşkusuz kadınları da yararlandırmak
için de gelirler, demek zorunda kalmış ve böylelikle de kadınların topluluğa
katılmalarına karşı çıkmak için mantıksal bir dayanağı kalmamış ama bir
yandan da «Öğretimiz eğer bin yıl egemen olacakdıysa kadınların katılması
yüzünden beş yüz yıl egemen olabilecek,» demekten kendini alamamış.
Bu olay ve kadınların örgüte alınması (27) Buda'nın aydınlanmasını izleyen
altıncı yılda olmuş.
Buda'nın yaşamında bundan sonraki yıllarda geçen olaylar sıralı ve ayrıntılı
olarak kayda geçirilmemiş. Altıncı yıldan sonra geçtiği söylenen bir kaç
önemli olaya burada kısaca değinmekle yetineceğim.
Bir keresinde Racagaha'da yaşayan zengin bir tüccar sandal ağacından oyulmuş
bir kâseyi yüksek bir bambu ağacının tepesine bağlatmış, doğaüstü gücü olan
derviş ya da brahman'lardan kâseyi ağacın üstünden alabilecek kimseyi
ödüllendireceğini vaadetmiş öyküye göre bunu duyan bir Budist derviş havaya
uçup kâseyi ağaçtan almış, bununla da yetinmemiş Racagaha kentinin üstünde
uçarak üç tur atmış. Bu olay Buda'nın kulağına gidince «Böyle olağanüstü
gösteriler yapmaya çalışmanın ne aydınlanmaya bir yararı olur, ne de
çevredekileri topluluğa katılmaya isteklendirir,» demiş ve kendi
öğrencilerinin mucize gösterileri yapmalarını yasaklamış.
Buda'nın görev yıllarında öğretisine karşı çıkanlar da olmuş, Buda zaman
zaman kendini onlara karşı da savunmak zorunda kalmış. Buda'nın öğretisinin
brahman kastının ayrıcalıklı durumunu onaylamamış olması nedeniyle Buda' ya
karşı en büyük tepkinin brahman'lardan gelmiş olduğu sanılabilir. Oysa, o
dönemde Buda'nın öğretisini yaydığı Hindistan'ın Doğu bölümünde Brahmanizm
yeterince kurumlaşmış ve örgütlenmiş değildi. Bu bölgede din, güçlü bir
merkez otoritenin önleyici baskısı olmadan tam bir bağımsızlık içinde
durmadan yeni yeni kollara ayrılıyor, değişik düşünce ve eğilimde yeni
dinsel öğretiler ortaya çıkıyordu. Brahmanizm öteki dinsel öğretiler, dinsel
akımlar arasında, daha üstün bir güce sahip değildi. Onun için bu ilk dönem
de Buda'nın
öğretisinin yayılmasına karşı koymakta brahmanlar büyük bir etkinlik
sağlayamadılar. (28)
Buda'ya karşı çıkanlar arasında Buda'nın baş öğrencileri Sariputta ve
Mogollana'nın eski öğretmenleri Sancaya ve insanın kendini yazgının ağından
kurtaramayacağını savunan Makhali Gossola'yı da sayabiliriz. Ama kuşkusuz
Buda'nın en önemli karşıtı Cainizm'in kurucusu olan Mahavira adıyla da
bilinen Vardhamana ve Vardhamana'nın yandaşlarıydı. Cainistler'in Buda'ya
karşı çıkışlarının başlıca nedeni Buda'nın aşırı çileciliği ve perhizi
benimsememesi, orta bir yol izlemeyi önermesiydi. Öyküye göre Buda'nın
kardeş çocuğu ve öğrencisi Devadatta da çileciliği ve perhiz yolunu
yeğlemiş. Bu nedenle Buda'ya karsı çıkmış ve onu aradan çıkarıp yerine geçme
girişimlerinde bulunmuş. Buda'ya karşı Magadha kralı Bimbisara'nın oğlu
Acataşatru'nun desteğini kazanmaya çalışmış. Önce Acataşatru'yu babasını
öldürüp yerine kral olmaya kışkırtmış, ama kral oğlunun kendisini öldürme
girişiminde bulunduğunu öğrenince oğluna, «Değil mi ki benim yerime kral
olmak istiyorsun, beni öldürmen gerekmez, ben krallıktan çekileyim, sen
benim yerime kral ol,» demiş ve krallıktan çekilmiş. Gene de Acataşatru,
Devadatta'nın telkinlerine uyarak belki bir gün babası kararından cayar da
yeniden kral olmak ister kuşkusuyla babasını aç bırakarak ölümüne neden
olmuş.
Acataşatru kral olduktan sonra Devadatta yeni kraldan Buda'yı öldürme iznini
almış, bu amaçla otuz bin tane paralı katil tutmuş ama hiç biri Buda'yı
öldürememiş. Buda' nın yanına gelince onun sevgi dolu bakışları karşısında
kötü niyetlerinden vazgeçmişler, bununla da kalmamışlar, Buda' nın
öğretisini benimseyip topluluğa katılmışlar. Bu durum karsısında Devadatta
Buda'yı hiç bir insanın öldüremeyeceği kanısına varmış ve Buda'yı öldürtmek
için azgın bir fili Buda'nın üstüne saldırtmış. Fil Buda'nın önüne gelince
ona hiç bir zarar vermeden yere çökmüş. İşin asıl özünü bilmeden
Devadatta'nın yanını tutan bir bölüm dervişte Buda'nın baş öğrencileri
Sariputta ve Mogallana'nın kendilerini uyarmaları üzerine Devadatta'yı
bırakıp Buda'ya dönmüşler.
Kral Acataşatru'ya gelince, babasının ölümünden sonra çok vicdan azabı
çekmiş, kendisini iç huzuruna eriştirmeleri için bir çok bilgelere,
ermişlere başvurmuş ama bir türlü aradığı huzuru bulamamış, en sonunda
hekiminin önerisine uyarak Buda'ya gitmiş, Buda'nın öğretisini öğrenip
benimsemiş ve Buda'nın örgüte katılmadan, dışardan bir öğrencisi olmuş.
Buda'nın görev yıllarının ilk yirmi yılında kişisel hizmetlerine bakan
sürekli bir yardımcısı yokmuş, öğrenciler sırayla bu görevi yaparlarmış. Bir
gün Buda kişisel hizmetlerini sürekli olarak üstlenmek isteyen bir kimse
olup olmadığını sormuş. Bütün öğrencileri bu görevi almak için birbirleriyle
yarışırcasına ileri atılmışlar, yalnız kardeş çocuğu Ananda sesini
çıkartmamış. Onun üzerine Buda, Ananda' ya bu görevi isteyip istemediğini
sormuş. Ananda bu hizmet karşılığında kendisine hiç bir ayrıcalık
tanınmaması, yalnızca Buda'ya öğretisi konusunda zamanlı zamansız soracağı
bütün soruları, bıkmadan usanmadan yanıtlaması koşuluyla görevi
üstlenebileceğini söylemiş. Buda, Ananda'nın koşullarını kabul edip görevi
ona vermiş. Ananda ölümüne kadar Buda'nın yanından hiç ayrılmadan bu görevi
sürdürmüş.
Bir keresinde Buda, Vaişali kentine gittiğinde orada yaşayan Ambapali adında
çok ünlü, çok zengin ve çok güzel bir yosma'nın malı olan mango koruluğunda
konaklamış. Ambapali bu haberi duyunca hemen koruluğa gidip Buda'yı
yanındaki bütün arkadaşlarıyla birlikte yemeğe çağırmış. Vaişali'nin beyleri
Licchavi'ler de Buda'nın Vaişali'ye geldiği haberini alınca onlarda yemeğe
çağırmak için mango koruluğuna giderken arabaları Ambapali'nin arabasıyla
çatışmış. Ambapali'ye nereden geldiğini sorunca da Buda'yı yemeğe çağırmak
için gittiği mango koruluğundan döndüğü yanıtını almışlar. Ambapali'ye bu
onuru kendilerine satması için büyük paralar teklif etmişler ama Ambapali
teklifleri geri çevirmiş «Değil para, bütün Vaişali kentini bütün çevresiyle
birlikte bana bağışlasamz da böylesine büyük bir onurdan vazgeçmem demiş.»
Vaişali beyleri Licchavi'ler Ambapali'den ayrıldıktan sonra gidip Buda'yı
yemeğe çağırmışlar ama Buda daha önce yosma Ambapali'ye söz verdiğini ileri
sürerek daveti geri çevirmiş.
Ertesi gün Ambapali'ye yemeğe giden Buda ve arkadaşları yemeklerini
bitirdikten sonra Ambapali, Buda'nın yanına gelerek evini ve bahçesini
topluluğa bağışladığını bildirmiş, Buda da bu bağışı topluluk adına kabul
etmiş.
Buda'nın gelenekleşmiş yaşamının ana çizgileriyse şöyle özetlenebilir;
Haziran ayında Hindistan'ın kavurucu yazından sonra yağmur mevsimi gelir, üç
ay boyu sel gibi yağmurlar yağar. Bu gün olduğu gibi Buda'nın döneminde de
bu aylar yolculuk için uygun aylar sayılmazdı. Bu ayları Buda ve öğrencileri
örgüte (sangha) bağışlanmış korulardaki manastırlarda geçirirlermiş. Yağmur
mevsimi bitince Buda öğrencileriyle birlikte kent kent, köy köy dolaşmaya
çıkarmış. Genellikle Koşala'nın başkenti Savathi'yle Magadha krallığının
başkenti Racagaha çevrelerinde dolaşırlar, geceleyecek bir çatı altı
bulamazlarsa, mango ya da hintinciri ağaçlarının altında yatarlarmış.
Buda'nın yaşamının büyük bölümünü içlerinde geçirdiği kral Bimbisara'nın
armağanı olan Veluvana adlı bambu koruluğu da, Koşalalı tüccar
Anathapindaka'nın bağışı olan Savathi'deki Cetevana manastırı da kente ne
çok uzak ne de çok yakınmış. Gündüz dingin gece sessiz olan bu korular
aslında kralların eğlence ve dinlenceleri için planlanmış lotus çiçekli
havuzların, mis gibi kokular yayan mango ağaçlarının süslediği zarif palmiye
ve koyu renk büyük yapraklı hintinciri ağaçlarının gölgelendirdiği, insana
dinginlik ve iç suskunluğu veren bahçelermis. Her gün, içlerinde krallar,
prensler de olan her türden akın akın ziyaretçi Buda'yı görüp ondan ışık
almak için bu bahçelere gelirlermiş.
KAYNAKÇA VE NOTLAR
(21) Pali diliyle dhammaa, (Skr: dharma) evrenin ve insanın oluşum ve
değişim kurallarıyla yapısal özelliklerini düzenleyen yasaların tümü, ayni
zamanda Buda' nın insanı acıdan, ıstıraptan kurtarıp, nibbana'ya (Skr.
Nirvana) eriştiren öğretisi.
(22) Khanda (Skr, Skhanda) adı verilen ve Budist görüşe göre gerek maddesel,
gerek ruhsal benliğimizi, bireyliğimizi oluşturan beş kümede
toplayabileceğimiz öğeler söyle sıralanabilir : a) gövdemiz (rupa); b) duygu
ve coşkularımız (vedana); c) algılarımız (sanna); d) önceki düşünce, karar
ve eylemlerimizle biçim almış karakter özelliklerimiz (sankhara); e) ayırt
edici bilincimiz (vinnana, Skr: vicnana)
(23) Budizm öğretisinde en önemli ilke kuşkusuz nedensellik bağlantısıdır.
Evrenin öncesizden sonsuza sürekli oluşum süreci içinde olmasının devingen
gücünün nedensellik bağlantısı olduğunu çok açık bir biçimde ortaya koyması
Buda'nın Hint düşüncesine önemli bir katkısıdır. Assaci'nin yukarıya alınan
dizeleri Budist yazıtlarda en çok kullanılan sözler arasındadır. Çok kez
Budistlerin inanlarını açıklamak için söyledikleri bir kalıp sözcük olarak
kullanılır. (A. K. Coomaraswamy, Buddha and the Gospel oj Buddhism S. 40.)
(24) Yaklaşık olarak beş kilometre.
(25) Kuşkusuz bu sayılar abartılmış sayılardır. Pali metinlerinde Buda'nın
yolculuklarında bazı yerde üç yüz, bazı yerde beş yüz öğrencisinin kendisine
yoldaşlık ettiği yazılıdır ki bu sözleri de abartı olarak kabul etmek
gerçeklere daha uygun düşebilir. Anlaşılıyor ki bu-abartılmış sayıların
amacı yolculuklarına çok sayıda öğrenci ve yandaşıyla birlikte çıktığını
dile getirmektir.
(26) Buda'nın öğrencilerinin evlerini barklarını bırakıp derviş yaşamını
seçmelerinin o günkü toplumda tepkiyle karşılandığı anlaşılıyor. Brahmanlar
ancak torunu olanların derviş olabileceğini telkin ediyorlardı. Buda'ysa
kurtuluşun yolunu gençlere de açık tutmak istiyordu. Köylülerin çiftlik
çubuklarını bırakıp derviş olmalarına izin verilmiyordu. Şehirlilerinse
ailelerinin geçimini sağladıklarım belgelemeleri isteniyordu. Bkz. Walter
Ruben, Eski Hint tarihi, S. 44).
(27) Kadınların Budist topluluğa alınmasında Aryalar öncesi eski Hint Kent
uygarlığından kalma anaerkil kültürün etkilerini aramak bana mantıklı bir
varsayım gibi görünüyor. Aryalar'ın Tanrıları bütünüyle babaerkil
Tanrılardı. Veda'ların dininde kadınlar her tür dinsel görevin dışında
bırakılmışlardı. Oysa İndus uygarlığında Ana Tannça'nın önemli bir yeri
olduğu ve Hinduizm'de sonradan büyük bir önem kazanmış olan Tanrıca Kali -
Dıırga'nın Arya kökenli olmadığı bilinen bir gerçek. Arya kültürüyle yerli
halkların kültürlerinin karışıp kaynaşmaya başladığı Upanişad'lar döneminde
de orman bilgelerinin kadın öğrencileri de olduğunu kanıtlayan
kayıtlar var (Bkz. K. M. Sen, Hirıduism, S. 52). Diğer yandan kuşkusuz
kadının o günkü Hint toplumunda bu günkünde de olduğu gibi erkeğe oranla
daha aşağı bir yere yerleştirilmiş oluşu kadın erkek eşitsizliğine yol
açıyordu. Kadın toplumun kendisini yerleştirdiği yeri bırakınca eşitsizlik
de ortadan kalkıyor. Buda kadının evsiz barksız yaşamı seçmesine izin
vermekle toplumsal eşitsizliği ortadan kaldırarak aydınlanabilmek gerçeğe
erebılmek bakımından kadını erkekle eşit duruma getirmiş oluyordu.
(28) Bkz. H. Oldenberg, Le Bouddha, S. 190-191
III-BUDA'NIN SON GÜNLERİ VE ÖLÜMÜ
Buda'nın yaşamının son üç ayı ve ölümü Maha-Paranib-bana Sutta (Skr: Maha-P
aranır vana Sutra) adlı metinde oldukça ayrıntılı olarak anlatılmıştır.
Kuşkusuz birbirine benzer yıllarda geçen, birbirine benzer olayların
unutulmuş, ama Buda'nın son günlerindeki olayların ve, son sözlerinin
unutulmayıp özenle belleklerde saklanmış olmasından daha doğal bir şey
olamazdı.
Buda son yağmur mevsiminde öğrencilerinden ayrılmak ve yalnız kalmak
istemiş. Ananda'yla birlikte yağmur mevsimini Beluva'da geçirdiği sırada
ağır ve ciddi bir hastalığa tutulmuş. Ananda, Buda'nın öleceğini sanıp büyük
bir üzüntüye kaptırmış kendini, ama bir yandan da Buda'nın toplulukla ilgili
konularda buyruklarını bildirmeden, önerilerde bulunmadan aralarından
ayrılmayacağını düşünerek biraz olsun üzüntüsünü hafifletebilmiş. Buda bir
süre sonra harcadığı büyük bir çaba sonucu hastalığı alt etmeyi başarmış.
Ananda, Buda'nın kendini toparladığını görünce, hastalığı sırasındaki
üzüntülerini, korkularını ve bunları yenmek için hangi düşüncelerde avuntu
aradığını anlatmadan edememiş. Buda'nın Ananda'ya yanıtı öğretisinin kısa
bir özeti sayılabilecek şu sözler:
«Ananda! Öğrencilerimin ya da topluluğun benden bekleyecekleri bir şey kaldı
mı? Ben öğretimi kimseden bir şey saklamadan, olabildiğince açıklıkla
yaymaya çalıştım. İçrek (esoteric), dışrak (exoteric) ayırımı yapmadım.
Gerçeğin öğretisini hiç bir sınır koymadan açıklamak için elimden geleni
yaptım. Bildiğini kendine saklayan bir öğretmen gibi davranmadım. Eğer
içinizden biri,
'topluluğu ben yöneteceğim', diyorsa ya da 'topluluk benim buyruklarıma
uymalıdır,' diye bir düşüncesi varsa, kendi niyetlerini topluluğa
duyurabilir. Ben niçin toplulukla ilgili önerilerde bulunayım? Benim görevim
bitti. Yaşamının son günlerine gelmiş bir ihtiyarım. Seksen yaşına eriştim.
Eskimiş bir arabayı nasıl ancak şurasını burasını sırımlarla bağlayarak
çalışır durumda tutabilirlerse, benim gövdem de ancak sargılarla sarılıp
sarmalanıp bir arada tutulabiliyor. Ancak kendi dışımdaki konularla ilgiyi
kesip maddesel hiç bir şeyin zihin dinginliğimi bozmasına izin vermediğim
sürece bedenim dinlenebiliyor.»
«Onun için Ananda sana söyleyebileceğim şu: Kendiniz kendinize ışık olun,
dışınızda olan, dışınızdan gelebilecek hiç bir şeyden destek, dayanak
aramayın. Kendinize yalnız gerçeği ışık yapın. Kendi dışınızda hiç, ama hiç
kimseden destek, dayanak aramayın, ister şimdi, ister ben öldükten sonra,
kendilerine kendi ışık olan, dışta bir destek, dayanak aramayan, ışık olarak
yalnızca gerçeğe tutunup, gerçeğe güvenen, kendilerinden başka kim olursa,
olsun, kimseden destek aramayanlar yolun sonuna, tepenin doruğuna
ulaşabilirler, gerçeğe erebilirler. Yeter ki yılmadan, usanmadan oraya
varmak için çaba harcasınlar.» (29)
Başka bir kez de Ananda'ya öleceği günün yaklaşmış olduğundan söz edecek
olmuş. Ananda çok üzülmüş ve Buda'ya ölmemesi için yalvarmaya başlamış.
Buda, Ananda' ya çıkışmış «Ben daha önce de
söylemedim mi?» demiş «Sevdiğimiz yanımızdan ayırmak istemediğimiz hiç bir
şey yok ki bir gün gelip ya onlar bizden ya biz onlardan ayrılmayalım.
Doğanın yapısı böyledir. Nasıl olur da Ananda doğmuş olan, varlığa dönüşmüş,
büyüyüp gelişmiş bir şey, sonunda çözüşüp yok olmasın. Böyle bir şey
olabilir mi?»
«Evet Ananda, üç ayın sonunda öleceğim. Yaşam olarak bende ne kaldıysa hepsi
yok olacak.» Ananda kendilerini bırakmaması için yeniden yalvarmışsa da
Buda'nın kesin yanıtı, «Başka türlüsü olamaz,» sözleri olmuş. Sonra
Kutagara' daki büyük ormandaki toplantı yerine gitmişler, Buda'nın
öğrencileri, yandaşları oraya geldiğini duyup gelmişler, çevresinde
toplanmışlar. Buda söze başlamış «Bileşik olan her şey sonunda yaşlanıp,
eskiyip, çözüşmekten, dağılmaktan, yok olmaktan kendini kurtaramaz.
Kurtuluşunuzu sağlamak için çaba harcayınız,» demiş ve üç ay sonunda öleceği
haberini yinelemiş.
Bir süre sonra Buda, Pava'ya gitmiş babadan dededen soy sop demirci olan
Cunda'nın mango fidanlığında konaklamış. Cunda haberi alınca hemen fidanlığa
koşup Buda'yı ve yandaşlarını ertesi gün için yemeğe çağırmış. Buda'ya pek
özel yemekler yaptırtmış. Yemekler arasında domuz etinden yapılmış bir yahni
de varmış.(30) Yemekten sonra Buda birden fenalaşmış, Gene de kendini
bırakıp koyvermemiş. Biraz da zorlanarak kuvvetini toplamış. Ananda' ya
«Hadi! Kusinara'ya gidelim,» demiş. Bir süre yol aldıktan sonra
Buda bir ırmak kenarında dinlenmek istemiş, O sırada Ananda'ya
«Bana yedirdiği yemek yüzünden kimsenin demirci Cunda'dan kötü söz etmesini
istemiyorum,» demiş. «Belki son yemeğini Cunda'nın evinde yedikten sonra
ustamız öldü diyenler çıkabilir. Böyle söylenmesini istemem. Bunun tam
tersine bana sunulan çok değerli iki yemek vardır. Birincisi tam ve aşılmaz
aydınlanmaya ulaşmamdan önceki, öteki de ölümümden önce Cunda'ın bana
sunduğu bu yemek. Onun için Cundaya uzun ömür, bol para, iyi şöhret ve iyi
bir genedoğum diliyorum, Cunda'nın yürek ezikliği ve pişmanlık çekmesini
istemem,» demiş. Sonra Kusinara' ya Malla'ların Şala Koruluğuna gitmişler.
Buda, Ananda'ya, «Şu örtüyü dörde katlayıp başı Kuzeye bakacak biçimde
karşımdaki ikiz şala ağaçlarının arasına seriver yatayım, çok yorgunluk
duyuyorum,» demiş ve Ananda'nın ikiz şala ağaçları arasına yaptığı döşeğe
uzanmış. İkiz şala ağaçları mevsimi olmamakla birlikte baştan başa çiçek
içindeymiş. Çiçeklerin yaprakları bir yağmur gibi Buda'nın üstüne
dökülüyorlarmış. Yavaş yavaş haberi duyan öğrenciler, yandaşlar, topluluğun
kadın üyeleri Buda'nın çevresinde toplanmaya başlamışlar. Ananda bir ara
Buda'nın yanından ayrılmış bir kenara çekilmiş «Ben bugüne dek bir öğrenci
olarak kaldım. Bundan sonra da kendimi yüceltmenin yolunu kendim arayıp,
kendim bulmam gerekiyor. Bize o kadar iyi davranan ustamız bizi bırakıyor,»
diye düşünüp ağlıyormuş. Buda, Ananda'nın yanından ayrıldığını farkedince
Ananda'yı çağırtmış, Ananda'nın ağladığım görünce de
«Yeter Ananda! Kendini üzüp durma ağlamayı bırak» demiş. «Ben sana daha önce
de kaç kere söyledim. Sevdiğimiz, yanımızdan ayırmak istemediğimiz hiç bir
şey yok ki bir gün gelip ya onlar
bizden, ya biz onlardan ayrılmayalım. Doğanın yapısı böyledir. Nasıl olur da
doğmuş, varlığa dönüşmüş, büyüyüp gelişmiş bir şey, sonunda çözüşüp yok
olmasın? Uzun bir süredir bana göstermiş olduğun sevgi, bağlılık ve iyilik
her türlü övgünün üstündedir. Yapılabileceklerin en iyisini yaptın.
Çabalarında içtenliğini bırakma, sonunda sen de nefis sarhoşluğundan,
benlik, bireylik yanılgısından kendini kurtaracaksın,» demiş. Sonra da
topluluk önünde Ananda'nın hizmetlerini övmüş. Bir ara gene Ananda'ya
seslenmiş.
«Ananda! Kusinara'ya git. Kusinara beyleri Malla'lara haber ilet. Ölmek
üzere olduğumu bildir. Sonra Buda köyümüzde öldü de, son kez gidip onu
göremedik diye yerinmesinler,» demiş.
Haberi alınca Kusinara beyleri Malla'lar kadın, erkek, çoluk çocuk hepsi
Şala Koruluğuna gelmişler. Ananda her aileyi ayrı ayrı Buda'yla tanıştırmış.
Bu arada Subhadda adında başka bir öğretinin üyesi olan bir derviş Buda'nın
ölmek üzere olduğu haberini alıp gelmiş. Ananda'yı bulup Buda'yla görüşmek
istediğini söylemiş. Ama Ananda, Buda' nın ölüm döşeğinde tedirgin
edilmesini istemediğinden dervişin Buda'yla görüşmesine izin vermek
istemiyormuş. İkisinin arasındaki konuşmayı uzaktan duyan Buda, Ananda' ya
seslenmiş Subhadda'nın yanına gelmesine engel olmamasını istemiş.
Subhadda'nın, Buda'dan öğrenmek istediği şey, Cainizm'in kurucusu Vardhamana
gibi ya da Sariputta ve Mogallana'nın eski öğretmenleri Sancaya gibi,
Makhali Gosola ve daha başkaları gibi, pek çok kimsenin doğru yolu bulmuş
olduklarına inanıp saygı gösterdikleri ustaların gerçekten doğru yolu bulmuş
olup olmadıkları, ya da hiç olmazsa aralarında doğru yolu bulanlar olup
olmadığıymış. Buda demiş ki: «Sözünü ettiğin ustaların öğretileri ne olursa
olsun gerçeğe ve aydınlanmaya götüren sekiz basamaklı yüce yolu bulmuş
değiller. Ama aramızda bu yoldan giderek aydınlanmayı başarmış, gerçeğe
ermiş pek çok kimse var. Onun için öteki ustaların öğretileri de,
ermişlikleri de geçersizdir. Bu yolun dışında kurtuluş yolu yoktur. Bu yol
var oldukça dünya aydınlanmış, gerçeğe ermiş kimselerden yoksun
kalmayacaktır.» Bu sözler Subhadda'nın kuşkularını gidermeye yetmiş ve hemen
orada topluluğa katılmış, böylece de Subhadda, Buda'nın kendisini yola
koyduğu son öğrencisi olmuş.
Buda daha sonra çevresinde toplanan öğrencilerine, yandaşlarına,
«Ola ki aranızda Buda ya da öğreti (dharma) veya örgüt (sangha) konularında
bana soracak bir sorusu olan vardır. Şimdi çekinmeden sorunuz. Sonradan,
Ustamızla yüzyüze olduğumuz dönemlerde sorup anlayamadık diye yerinmeyiniz,»
demiş. Sözlerini üç kez tekrarlamış.
Ama soru soran çıkmamış. Ananda «Bu ne güzel, ne olağanüstü bir şey, bütün
bu örgüt içinde Buda, dharma ya da sangha konusunda en küçük bir kuşkusu
olan bir kimse bile kalmamış» diyerek sevincini belirtmiş.
Buda gene dervişlere seslenmiş, «Dervişler! Bu söze kulak verin! Bileşik
olan her şey, er geç çözüşüp yok olacaktır. Kendi
kurtuluşunuzu kendiniz sağlayınız,» demiş ve bu sözler Buda'nın son sözleri
olmuş, kısa bir süre sonra ölmüş. Dervişlerden bir bölümü Buda'nın öldüğünü
anlayınca ağlayıp bağırmaya, kendilerini yerden yere atmaya başlamışlar.
Anuruddha adlı derviş ileri atılmış.
«Yeter dervişler!» demiş. «Ağlamayı kesin, yas da yok. Ustamız bize,
'sevdiğiniz, yanınızdan ayırmak istemediğiniz hiç bir şey yok ki bir gün
gelip ya onlar sizden ya siz onlardan ayrılmayasınız. Doğanın yapısı
böyledir' diye söylememiş miydi?» diyerek dervişleri, yatıştırmaya çalışmış.
Ertesi gün Ananda, Kusinara beyleri Malla'lara Buda' nın ölüm haberini
iletmiş, Buda'ya ününe, şanına yaraşacak bir cenaze töreni düzenlenmiş. Yedi
gün süresince Buda'nın ölüsüne her türlü saygı gösterisi yapılmış. Yedinci
gün cesedi görkemli bir cenaze alayıyla yakılacağı yere getirilmiş güzel
kokular çıkararak yanan bir odun yığınının üstüne yerleştirilmiş,
Malla'ların başta gelenlerinden dört kişi ateşi yakmak görevini üstlenmişler
ama her ne yaptılarsa da odunlar ateş almamış. Bu arada Mahakasyapa'yla
topluluktan olan beş yüz derviş Buda'ya son saygılarını sunmak üzere
Pava'dan Kusinara'ya gelmek için yola çıkmışlar. Mahakasyapa'yla dervişler
yetişip de saygı görevlerini yerine getirdikten sonra odunlar
kendiliklerinden ateş alıp yanmaya başlamış.
Buda'nın etleri yanıp da yalnızca kemikleri kalınca bir yağmur boşanıp ateşi
söndürmüş, bir yandan da Malla'lar güzel kokulu sular serperek ateşin
sönmesine yardımcı olmuşlar. Buda'nın kemikleri köyün toplantı odasında
mızraklardan yapılmış bir kafes üstünde yedi gün süresince herkesin gelip
saygı duruşunda bulunması için sergilenmiş. (31) Kral Acataşatru,
Kapilavastu'lu Şakya'lar, Vaişali'li Licchavi'ler, Ramagama'lı Koliyas'lar
Vethadipa'lı brahman'lar ve Kusinara'lı Malla'lar hepsi Buda'nın kalıntıları
üzerinde hak istemişler. Kalıntıları alıp üstüne bir höyük yapmak
istiyorlarmış. Malla'lar Buda'nın kendi köylerinde öldüğünü ileri sürüp
kalıntıları hiç kimseye vermek istememişler. O zaman Dona adında bir brahman
çıkmış. «Buda, isteklerden tutkulardan kurtulmayı öğütlemiyor muydu?» diye
sormuş. Sonra da kalıntıların sekize bölünüp hak isteyenler arasında
paylaşılmasını, böylelikle hepsinin Buda'nın anısına bir anıt
yapabileceklerini söylemiş. Dona'nın önerisini kabul etmişler ve kalıntılar
üzerine sekiz ayrı yerde anıt yapmışlar. Bir anıt da Buda'nın küllerinin
üstüne, başka bir anıt da kalıntıların içine konduğu kap üstüne yapılmış.
(32)
KAYNAKÇA VE NOTLAR
(29) Bu bildirinin yinelenmesi için aradan yirmi beş yüzyılın geçmesi
gerekti. Benzer bir bildiriyi Whitman'da Nietzsche ve Freud'de buluyoruz.
Çeviri için Krs. A. K. Coomaraswamy, Buddha and the Gospel of Buddhism, S.
76 - 77; H. Oldenberg, Le Bouddha, S. 220 -
221; Asaf Halet Çelebi. Gotama Buddha, S. 258 - 259.
(30) İlk kez Batılı Hindbilimciler Buda'nın yediği yemeğin domuz olup,
olmadığından kuşku duydular. Metinlerde geçen (sukaramaddavam) sözcüğünün
yalnızca domuz yahnisi anlamına gelmediğini ayni zamanda mantar köklerinden
yapılan bir yemeğe de bu adın verildiğini savundular. Ancak Budist yaşam
kurallarına göre kurban eti olmamak koşuluyla başka bir kimsenin hazırladığı
ve sunduğu eti yemekte bir sakınca yoktur (Albert Schweitzer, Les Grands
Penseur de i'Inde, S. 79 - 80)
(31) Kutsal kalıntılara, özellikle din büyüklerinin kemiklerine tapınma,
kuşkusuz ilkel fetişizm'den kalan ama hemen bütün dinlerde günümüze dek
geçerliliğini sürdüren bir uygulama.
(32) Bkz. A. K. Coomaraswamy, Buddha and the Gospel of Buddhism, S.
89.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın