Çok derin bir tarihsel değişim döneminden geçiyoruz. Kırk yıl süren emsalsiz
ekonomik büyüme döneminin ardından, piyasa ekonomisi kendi sınırlarına
ulaşıyor. Tüm barbarca suçlarına rağmen kapitalizm, doğuş döneminde üretici
güçleri devrimcileştirmiş, böylece yeni bir toplumsal sistemin temellerini
döşemişti. Birinci Dünya Savaşı ve Rus Devrimi, kapitalizmin tarihsel
rolünde kesin bir değişimin sinyallerini verdi. Kapitalizm üretici güçleri
geliştiren bir araç olmaktan çıkıp, ekonomik ve toplumsal gelişmenin önünde
muazzam bir engele dönüşmüştü. 1948-73 sürecinde Batıdaki yükselme dönemi,
yeni bir şafağın habercisi gibi göründüyse de, nimetler bir avuç gelişmiş
kapitalist ülkeyle sınırlıydı. İnsanlığın Üçüncü Dünyada yaşayan üçte ikisi
için, kitlesel işsizlik, yoksulluk, savaşlar ve eşi görülmemiş bir sömürü
tablosu hakimdi. Kapitalizmin bu dönemi 1973-74 sözde “petrol krizi” ile son
buldu. O günden bu yana, savaş sonrası dönemde erişmiş oldukları türden bir
büyümeyi ve istihdam düzeylerini geri getirmeyi başaramadılar.
İflâh olmaz bir çöküşe yakalanan her toplumsal sistem, kendisini kültürel
çürümeyle ifade eder. Bunun yüzlerce görünüş biçimi vardır. Özellikle
entelijensiya arasında, geleceğe ilişkin genel bir endişe ve karamsarlık
hali yayılır. Daha dün kendinden emin bir biçimde insanın ilerlemesinin ve
gelişiminin kaçınılmazlığından söz edenler, şimdi yalnızca karanlık ve
belirsizlik görürler. İki korkunç dünya savaşına, ekonomik çöküşe ve savaş
arası dönemin faşizm kâbusuna tanıklık eden 20. yüzyıl, sendeleye sendeleye
sona doğru yürüyor. Bu felâketler kapitalizmin ilerici evresinin artık
mazide kaldığına dair sert uyarılardı.
Kapitalizmin krizi hayatın her alanına yayılmış durumda. Söz konusu olan
yalnızca ekonomik bir olgu değildir. Aynı olgu, spekülasyon ve çürümede,
uyuşturucu kullanımında, şiddette, her tarafı saran egoizmde ve başkalarının
çektiği acılara kayıtsızlıkta, burjuva ailenin parçalanmasında, burjuva
ahlâkının, kültürünün ve felsefesinin krizinde yansımasını buluyor. Başka
türlü nasıl olabilirdi ki? Krizdeki toplumsal sistemlerin belirtilerinden
birisi, egemen sınıfın kendini artan ölçüde toplumun gelişimi önünde bir
engel olarak hissetmesidir.
Marx, her toplumun egemen fikirlerinin egemen sınıfın fikirleri olduğuna
işaret etmişti. Burjuvazi en parlak dönemlerinde, uygarlığın sınırlarını
genişleterek ilerici bir rol oynamakla kalmamıştı; aynı zamanda meselenin de
bilincindeydi. Oysa şimdi sermayenin stratejistleri karamsarlığa gömülmüş
durumda. Bu stratejistler, tarihsel olarak ölmeye yazgılı bir sistemin
temsilcisi oldukları halde, gerçeği kabul edemiyorlar. Bugün burjuvazinin
düşünce tarzına damgasını vuran belirleyici faktör bu ana çelişkidir. Lenin
bir keresinde uçurumun kenarındaki bir insanın akıl yürütemeyeceğini
söylemişti.
Bilincin Geriden Gelmesi
Felsefi idealizmin önyargısının aksine, insan bilinci genelde olağanüstü
tutucudur ve daima toplumun, teknolojinin ve üretici güçlerin gelişiminin
çok gerisinde kalma eğilimindedir. “Normal” tarihsel dönemlerde,
alışkanlığın, biteviyeliğin ve geleneğin ağır yükü, kökleri türün uzak
geçmişinde yatan kendini koruma içgüdüsüyle, çiğnene çiğnene aşınmış yollara
inatla bağlı kalan insanların zihnine, Marx’ın tabiriyle bir Alp gibi çöker.
Ancak, tarihin olağanüstü dönemlerinde, toplumsal ve ahlâki düzen dayanılmaz
basınçların gerilimi altında çatırdamaya başladığında, halk kitleleri, içine
doğdukları dünyayı sorgulamaya ve bir ömür boyu taşıdıkları inanç ve
önyargılardan kuşkulanmaya başlar.
Kapitalizmin doğuş çağı böylesi bir çağdı ve feodalizm altındaki uzun kış
uykusunun ardından Avrupa’nın büyük kültürel yeniden uyanışını ve ruhsal
yeniden doğuşunu müjdeliyordu. Tarihsel yükseliş döneminde burjuvazi, sadece
üretici güçleri geliştirerek ve böylece insanlığın doğa üzerindeki
hakimiyetini güçlü biçimde yayarak değil, bilim, bilgi ve kültürün
sınırlarını genişleterek de çok ilerici bir rol oynadı. Luther,
Michelangelo, Leonardo, Dürer, Bacon, Kepler, Galileo ve uygarlık ışığının
diğer kâşifleri, insanlığın Reformasyon ve Rönesans tarafından açılan
kültürel ve bilimsel ilerlemesinin geniş yolunu aydınlatan bir yıldızlar
topluluğuna benzerler. Bununla birlikte böylesi devrimci dönemler kolayca ya
da otomatik olarak ortaya çıkmazlar. İlerlemenin bedeli mücadeledir; eskiye
karşı yeninin, ölüme karşı yaşamın, geçmişe karşı geleceğin mücadelesi.
İtalya’da, Hollanda’da, İngiltere’de ve daha sonra Fransa’da burjuvazinin
yükselişine, kültür, sanat ve bilimin olağanüstü bir gelişimi eşlik etti.
Bunun bir örneğinin bulunması için, dönüp geriye, antik Atina’ya bakmak
gerekir. Özellikle burjuva devriminin 17. ve 18. yüzyıllarda zafer kazandığı
bu ülkelerde, üretici güçlerin ve teknolojinin gelişimine, Kilisenin
ideolojik tahakkümünün temellerini şiddetli bir biçimde sarsan paralel bir
bilimsel ve düşünsel gelişme eşlik etti.
Politik biçimi bakımından burjuva devrimin klasik ülkesi olan Fransa’da,
burjuvazi, 1789-93’te kendi devrimini Aklın bayrağı altında gerçekleştirdi.
Bastille’in aşılması güç duvarlarını yıkmadan uzun süre önce, insanların
zihinlerindeki dinsel hurafenin, görülmez ama hiç de aşılması daha az güç
olmayan duvarlarını yıkmak gerekmişti. Devrimci gençlik dönemindeki Fransız
burjuvazisi, akılcı ve ateistti. İktidara yerleştikten sonradır ki mülk
savunucuları, yeni bir devrimci sınıfla karşı karşıya kalıp, gençliklerinin
ideolojik bagajlarını denize attılar.
Fransa büyük devriminin iki yüzüncü yıldönümünü kutlayalı çok olmadı. İki
yüzyıl önceki bir devrimin anısının bile düzen sahiplerini ne kadar huzursuz
ettiğini görmek tuhaftı. Fransız egemen sınıfının kendi devrimine karşı
tutumu, artık tekrarlayacak durumda olmadığı gençliğinin günahlarını
reddederek saygınlık –ve belki de cennete kabul– bileti kazanmayı deneyen
eski bir hovardanın tutumunu anımsatıyordu canlı bir şekilde. Bütün egemen
ayrıcalıklı sınıflar gibi kapitalist sınıf da, yalnızca topluma değil
kendisine de varlığını haklı göstermeye çalışır. Mevcut durumu haklı
göstermeye ve mevcut toplumsal ilişkileri kutsamaya hizmet edecek ideolojik
dayanak noktaları arayışında, Ana Kilisenin büyülerini hızla yeniden
keşfettiler; özellikle Paris Komünü zamanında tattıkları ölümcül korkudan
sonra. Sacré Coeur kilisesi, burjuvazinin mimari hamkafalılığın diline
çevrilmiş devrim korkusunun somut bir ifadesidir.
Marx (1818-83) ve Engels (1820-95), tüm insanlığın ilerlemesindeki temel
devindirici gücün üretici güçlerin gelişimi –sanayi, tarım, bilim ve teknik–
olduğunu açıkladılar. Bu gerçekten büyük bir teorik genellemedir ve bu
olmaksızın genel olarak insanlık tarihinin hareketini anlamak olanaksızdır.
Ama bu, dürüstlükten yoksun ya da cahil Marksizm iftiracılarının göstermeye
çalıştıkları gibi, Marx’ın “her şeyi ekonomiye indirgediği” anlamına gelmez.
Diyalektik ve tarihsel materyalizm, din, sanat, bilim, ahlâk, yasa,
politika, gelenek, ulusal özellikler ve insan bilincinin her türden diğer
görünümleri gibi olguları tamamen hesaba katar. Fakat bu kadarla kalmayarak,
bunların gerçek içeriğini, toplumun güncel gelişimiyle nasıl ilişkili
olduklarını ve toplumun bu gelişiminin, son tahlilde kendi varoluşunun maddi
koşullarını yeniden üretme ve geliştirme kapasitesine bağlı olduğunu
gösterir. Bu konuda Engels şunları yazmıştı:
Materyalist tarih anlayışına göre tarihte belirleyici etken, son kertede
gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Marx da ben de hiçbir zaman
bundan daha fazlasını ileri sürmedik. Bundan ötürü, herhangi birisi ekonomik
etken tek belirleyicidir demek üzere bu önermeyi çarpıtırsa, onu, boş,
soyut, anlamsız bir söz haline getirmiş olur. Ekonomik durum temeldir, ama
çeşitli üstyapı öğeleri de –sınıf mücadelesinin politik biçimleri ve
sonuçları, yani çarpışma bir kez kazanıldıktan sonra kazanan sınıflar
tarafından kurulan yapılar, vb., hukuksal biçimler, ve bütün bu güncel
mücadelelerin onlara katılanların beyinlerindeki yansımaları, siyasal,
hukuksal, felsefi teoriler, dinsel görüşler ve ayrıca bunların dogmatik
sistemlere gelişmeleri– tarihsel mücadelelerin gidişatı üzerinde etki yapar
ve birçok durumda bunların biçimini belirlemekte üstün gelir. [1]
Tarihsel materyalizmin, genel olarak, insan bilincinin üretici güçlerin
gelişiminin gerisinde kalma eğiliminde olduğu iddiası, bazılarına paradoks
gibi gelir. Oysa bilimin başarılarının en yüksek düzeye ulaştığı Birleşik
Devletler’de bu olgu kendisini her biçimde göstere göstere ifade etmektedir.
İnsanların kendi yaşamları ve çevre üzerinde bilinçli kontrol uyguladıkları
akılcı bir sosyoekonomik sistemin kurulması sayesinde, teknolojinin sürekli
ilerlemesi, insanların gerçek kurtuluşunu getirecek ön koşuldur. Ama burada,
bilim ve teknolojinin hızlı gelişimiyle insan düşüncesinin olağanüstü
geriden gelişi arasındaki tezat, en aşikâr biçimde ortaya çıkar.
ABD’de her on kişiden dokuzu yüce bir varlığın mevcudiyetine ve her on
kişiden yedisi de ölümden sonraki yaşama inanmaktadır. Uzay gemisiyle
dünyanın etrafını dolaşmayı başaran ilk Amerikalı astronottan,
yeryüzündekilere radyo aracılığıyla bir mesaj göndermesi istendiğinde,
anlamlı bir seçim yaptı. Tüm dünya literatüründen, Tekvin kitabının ilk
cümlesini seçti: “Başlangıçta Tanrı gökleri ve yeri yarattı.” O güne dek
görülmüş en ileri teknoloji ürünü olan uzaygemisinde oturan bu adamın aklı,
ağzına kadar, ilkel dönemlerden kalma ve çok az değişiklik geçirerek
kuşaktan kuşağa aktarılan hurafelerle ve hayaletlerle doluydu.
Yetmiş yıl önce, 1925’in ünlü “maymun duruşması”nda, John Scopes adında bir
öğretmen, Tennesse eyaletinin yasalarına karşı koyarak evrim teorisini
öğretmekten suçlu bulundu. Duruşma, aslında, Birleşik Devletler Yüksek
Mahkemesinin, yaratılış teorilerinin öğretilmesinin devlet okullarında din
öğretimine ilişkin anayasal yasağın ihlâli olduğuna hükmettiği 1968 yılına
dek yürürlükte kalan evrim karşıtı eyalet yasaları lehine karar vermişti. O
zamandan beri yaratılışçılar, yaratılışçılığı bir “bilime” dönüştürmeyi
deneyerek, taktiklerini değiştirdiler. Bu konuda, sadece geniş bir kamuoyu
tabakasından değil, hizmetlerini, dinin en çiğ ve obskürantist* biçiminin
emrine vermeye hazır olan birçok bilimciden de destek görüyorlar.
1981’de Amerikalı bilimciler, gezegenlerin hareketine ilişkin Kepler
yasalarını kullanarak, Satürn’le gözalıcı bir buluşma gerçekleştiren bir
uzaygemisi fırlattılar. Aynı yıl Amerikalı bir yargıç, Arkansas eyaletinde
geçerli olan ve okullara sözde “yaratılış-bilim”e evrim teorisiyle eşit
koşullarda muamele etme zorunluluğunu dayatan bir yasanın anayasaya aykırı
olduğunu ilân etmek zorunda kaldı. Yaratılışçılar, başka şeylerin yanı sıra
Nuh tufanının da temel jeolojik etken olarak kabul edilmesini istiyorlardı.
Duruşma boyunca, savunma tanıkları yeryüzüne yaşamın meteorlar aracılığıyla
gelmiş olması olasılığına ve Şeytana duydukları coşkun inancı dile
getirdiler, türlerin çeşitliliği de bir tür meteorik mekik-hizmetiyle
açıklanıyordu! Duruşmada Wales Üniversitesinden bay N. K. Wickremasinge’in,
her ne kadar “işleri yolunda gittiği için ... bilinç belirtisi
göstermiyorlar”sa da, böceklerin insanlardan daha zeki olabileceğini
söyleyen sözleri aktarıldı.[2]
ABD’deki kökten dinci lobi, kitle desteğine, sınırsız fonlara erişme
imkânına ve kongre üyelerinin desteğine sahiptir. İncil vaizi sahtekârlar,
milyonlarca dinleyicisi olan radyo istasyonlarından dünyanın parasını
kazanıyorlar. 20. yüzyılın son on yılında, teknolojik olarak dünyanın
şimdiye kadar gördüğü en ileri ülkede çok sayıda eğitimli erkek ve kadının
–bilimciler de dahil– Tekvin kitabının harfi harfine doğru olduğu, evrenin
yaklaşık 6000 yıl önce altı günde yaratıldığı fikri uğruna mücadele etmeye
hazır olması olgusu bile, tek başına, diyalektiğin işlerliğini gösteren en
dikkate değer örnektir.
“Akıl Akıldışı Olur”
Kapitalist sınıfın akılcı [rasyonel] bir dünya görüşünü savunduğu dönem,
bulanık bir anı oldu. Kapitalizmin ihtiyarlığa özgü çürüme çağında, eski
süreçler tersine döner. Hegel’in sözlerindeki gibi, “akıl akıldışı olur.”
Sanayileşmiş ülkelerde “resmi” dinin ayakta öldüğü doğrudur. Kiliseler
bomboştur ve giderek daha çok kriz içine girmektedirler. Bunun yerine,
mistisizmin ve her türden hurafenin palazlanması eşliğinde, garip dinsel
tarikatların sahiden bir “Mısır vebası” gibi yayılışını görüyoruz. Korkunç
kökten dincilik salgını –Hıristiyan, Yahudi, İslam, Hindu– toplumun
açmazının canlı bir göstergesidir. Yeni yüzyıl bize el sallayıp davet
ettikçe, Karanlık Çağlara doğru en korkutucu geri savrulmalara tanık
oluyoruz.
Bu olgu İran’la, Hindistan’la ve Cezayir’le sınırlı değildir. Birleşik
Devletler’de “Waco katliamı”na ve ardından İsviçre’de başka bir grup dinci
fanatiğin toplu intiharına tanık olduk. Diğer Batı ülkelerinde, dinsel
tarikatların, hurafelerin, astrolojinin ve her türden akıldışı eğilimlerin
dizginsiz yayılışını görüyoruz. Fransa’da, yaklaşık 36.000 Katolik rahip ve
kazançlarını vergi memurlarına bildiren 40.000’in üzerinde profesyonel
astrolog var. Düne kadar Japonya kuralın bir istisnası olarak görülürdü.
London Times’ın eski editörü ve baş muhafazakâr William Rees-Mogg, son
kitabı The Great Reckoning, How the World Will Change in the Depression of
the 1990’s’de şöyle diyordu: “Dinin yeniden canlanışı, değişik derecelerde
tüm dünyada olan bir şeydir. Japonya bir istisna olabilir belki, çünkü
toplumsal düzen orada şimdiye kadar hiçbir kırılma işareti vermedi …”[3]
Rees-Mogg çok erken konuşmuştu. Bu satırların yazılmasından birkaç yıl
sonra, Tokyo metrosundaki korkunç gaz saldırısı, dünyanın dikkatini,
ekonomik krizin uzun tam istihdam ve toplumsal istikrar dönemine son verdiği
Japonya’da oldukça büyük dinci fanatik grupların varlığına çekti. Bütün bu
olgular, Roma İmparatorluğunun çöküş döneminde meydana gelenlerle şaşırtıcı
bir benzerlik gösteriyor. Hiç kimse böyle şeylerin toplumun dış çeperlerine
özgü olduğunu söyleyerek itiraz etmesin. Ronald ve Nancy Reagan, ister büyük
ister küçük, yapacakları her işte düzenli olarak astrologlara danışırlardı.
İşte Donald Regan’ın For The Record [Kayda Geçsin Diye] adlı kitabından
birkaç seçme:
Beyaz Saray personel sorumlusu olduğum sıralarda Reaganların yaptıkları her
büyük hareket ve aldıkları her büyük karar, atılacak adım için gezegenlerin
dizilişinin uygun olduğundan emin olmak üzere San Francisco’da yıldız falına
bakan bir kadınla önceden açığa kavuşturulurdu. Nancy Reagan, 1981’de bir
suikastta yaralanmasından kısa bir süre önce başkanın başına kötü “şeyler”
geleceğini önceden haber veren bu kadının doğaüstü güçleri olduğuna
inanırdı.
Bu falcıyla hiç karşılaşmadığım halde –bayan Reagan telefonda kadına
danıştıktan sonra bana onun kehanetlerini aktarırdı– işimde ve en yüksek
devlet işlerinde öyle bir etken haline gelmişti ki, Birleşik Devletler
başkanının bir yerden bir yere hareket etmesi ya da halka yapacağı
konuşmaların programlanması veya yabancı bir devletle görüşmelerin yapılması
için uğurlu zamanları hatırlamama yardımcı olması için, masamın üzerinde
renk kodlu (rakamlar “iyi” günler için yeşil, “kötü” günler için kırmızı,
“şüpheli” günler içinse sarı mürekkeple işaretlenmişti) bir takvim tutardım.
Ben Beyaz Saray’a gelmeden önce, bayan Reagan’ın yıldız fallarını başkanın
programıyla birleştiren kişi Mike Deaver imiş… Beyaz Saray’da çok az kişinin
bayan Reagan’ın da meselenin parçası olduğunu [programların bekçiliğini
yapmak], ve çok daha az kişinin de San Francisco’daki bir astroloğun
başkanın programının ayrıntılarını onayladığını biliyor oluşu, Mike
Deaver’ın basiretinin ve sadakatinin bir ölçüsüdür. Deaver bana, bayan
Reagan’ın gizil güçlere bağlılığının, en azından onun ünlü Jeane Dixon’ın
öğütlerine güvendiği, kocasının valilik günlerine kadar uzandığını söyledi.
Sonradan Dixon’un güçlerine olan güvenini yitirmişti. Ama First Lady San
Francisco’daki kadının doğaüstü yeteneklerine mutlak biçimde inanıyordu.
Anlaşılan Deaver uzun geçmişi olan bu uçuş seanslarıyla ilgili olarak ortada
garip bir durum olduğunu düşünmekten vazgeçmişti. Ona göre bu yalnızca,
büyük adamlara hizmet eden birinin yaşamındaki küçük sorunlardan biriydi.
“Hiç olmazsa” diyordu, “bu astrolog önceki kadar kaçık değil.”
Reagan ile Gorbaçov arasındaki zirvenin planlanmasında da aile falcısına
uyularak astrolojiden yararlanıldı, fakat iki first lady arasındaki işler
pürüzsüzce gitmedi, çünkü Raisa’nın doğum günü bilinmiyordu! Rusya’da
“serbest piyasa ekonomisi” yönünde ilerleyen süreç, o günden bu yana bu
bahtsız ülkeyi kapitalist uygarlığın nimetleriyle donattı; kitlesel
işsizlik, toplumsal dağılma, fuhuş, mafya, eşi görülmemiş bir suç dalgası,
uyuşturucular ve din. Son günlerde Yeltsin’in de astrologlara akıl danıştığı
ortaya çıktı. Rusya’da yeni yeni palazlanan kapitalist sınıf bu konuda da
kendisinin Batılı modellerin hevesli bir öğrencisi olduğunu gösteriyordu.
Hüküm süren şaşkınlık ve karamsarlık duygusu, yansımasını sadece politikada
değil, her alanda bulmaktadır. Her yanı saran bu akıldışılık bir rastlantı
değildir. Bu, insanlığın kaderinin korkutucu ve sözde gizli güçler
tarafından kontrol edildiği bir dünyanın psikolojik yansımasıdır. “Saygın”
insanların yuvaları bozulan karıncalar gibi etrafta koşuşturup durduğu
borsadaki ani paniğe bir bakın. Sürü benzeri bir paniğe neden olan bu
periyodik spazmlar, kapitalist anarşinin canlı bir resmidir. Ve bu,
milyonlarca insanın yaşamını belirleyen şeydir. Bizler çöküş durumundaki bir
toplumun ortasında yaşıyoruz. Çürümenin kanıtları her tarafta mevcut.
Muhafazakâr gericiler, ailenin parçalanmasına, uyuşturucu salgınına, suça,
akılsız şiddete ve diğer her şeye sızlanıp duruyorlar. Onların tek yanıtı
devlet baskısını arttırmaktır; daha fazla polis, daha fazla hapishane, daha
sert cezalar, hatta muhtemel “suçlu tiplerin” genetik soruşturması. Onların
göremedikleri ya da göremeyecekleri şey, bu olguların, onların
temsilciliğini yaptıkları toplumsal sistemin açmazının belirtileri
olduğudur.
Onlar “piyasa güçleri”nin, milyonlarca insanı işsizliğe mahkûm eden aynı
akıldışı güçlerin savunucularıdır. Onlar, John Galbraith’ın cin
fikirlilikle, yoksulun çok, zenginin az parası olduğunu söyleyen teori diye
tanımladığı “arz yanlı” ekonominin peygamberleridir. Hakim “ahlâk”, cangıl
ahlâkı anlamına gelen piyasa ahlâkıdır. “Mülk sahipleri demokrasisi”ne ve
“küçük güzeldir”e dair tüm zırvalara rağmen, toplumsal servet gitgide daha
az elde toplanmaktadır. Bir demokraside yaşadığımız sanılıyor. Oysa
milyonlarca insanın kaderini, bir avuç büyük banka, tekel, borsa spekülatörü
(genelde aynı insanlar) belirliyor. Bu küçücük azınlık kamuoyunu manipüle
etmek için güçlü araçlara sahip. İletişim araçları, basın, radyo ve
televizyon üzerinde tekele sahipler. Bir de nesillerdir insanlara kurtuluşu
öteki dünyada aramalarını öğreten "din" polisi var.
Bilim ve Toplumun Krizi
Daha düne kadar, bilim dünyası kapitalizmin genel çürümesinden uzak duruyor
görünürdü. Modern teknolojinin harikaları, adeta sihirli niteliklerle
donatılmış gibi görünen bilimcilere muazzam bir prestij sağlıyordu.
Teorileri eğitimli insanların çoğunluğu için bile giderek anlaşılmaz hale
geldikçe, bilimsel topluluğun sahip olduğu saygı da aynı oranda arttı.
Bununla birlikte bilimciler de, tıpkı bizim gibi aynı dünyada yaşayan
sıradan ölümlülerdir. Bu halleriyle alındığında, kimi kez söz konusu olan
çok muazzam maddi çıkarlar bir yana, hakim fikirlerden, felsefelerden,
politikadan ve önyargılardan etkilenebilmektedirler.
Uzun zamandır bilimcilerin –özellikle teorik fizikçilerin– zımni olarak,
sıradan insanlığın üzerinde duran ve evrenin sıradan ölümlülere yasaklanmış
sırlarına vakıf özel türden insanlar oldukları varsayılıyordu. Bu 20. yüzyıl
miti, dünyanın uzaylı yabancılarca her daim yok edilme tehdidi altında
olduğunu anlatan eski bilim-kurgu filmlerince enikonu yayıldı (gerçekte
insanlığın geleceğine yönelik tehdit çok daha yakın bir kaynaktan gelir ya,
bu başka bir hikâyedir). Her seferinde son anda beyaz ceketli bir adam
çıkagelir, kara tahtaya karmaşık bir denklem yazar ve problem birdenbire
çözülür.
Oysa gerçek hayli farklıdır. Bilimciler ve diğer entellektüeller toplum
içinde işleyen genel eğilimlerden bağışık değildirler. Bunların çoğunun
politikaya ve felsefeye kayıtsız olduklarını ilân etmeleri, sadece onların
kendilerini sarıp sarmalayan mevcut önyargıların daha kolay kurbanı
oldukları anlamına gelir. Bunların fikirleri çok sık olarak en gerici
politik tutumları desteklemek için kullanılabilmektedir. Bu, özellikle,
başta Birleşik Devletler’de olmak üzere tam bir karşı-devrimin gerçekleştiği
genetik alanı için doğrudur. Sözde bilimsel teoriler, suçun nedeninin
toplumsal koşullar değil “suç geni” olduğunu “kanıtlamak” için
kullanılmaktadır. Siyahların ayrımcılıktan dolayı değil, genetik
yapılarından dolayı dezavantajlı oldukları iddia edilmektedir. Benzer
iddialar yoksul insanlar için, yalnız yaşayan anneler için, kadınlar için,
homoseksüeller için, vb. kullanılmaktadır. Elbette “bilim”in böylesi, refah
harcamalarını acımasızca kısmaya odaklanmış Cumhuriyetçi ağırlıklı Kongrenin
gayet işine gelmektedir.
Bu kitap felsefe hakkındadır; daha kesin söylemek gerekirse Marksizmin
felsefesi diyalektik materyalizm hakkında. Bilimcilere ne düşünmeleri ve
yazmaları gerektiğini söylemek felsefenin işi değildir, en azından bilim
hakkında yazdıkları zaman. Ama bilimciler her konu hakkında –felsefe, din,
politika– fikirlerini açıklamayı alışkanlık edinmişlerdir. Bu hakları sonuna
kadar var. Ama kusursuz derecede sağlam bilimsel bir onay belgesi olabilecek
şeyleri son derece batıl ve gerici felsefi görüşleri savunmak için
kullandıklarında, her şeyi yerli yerine oturtmanın zamanı gelmiştir. Bu
duyurular bir avuç profesör arasında kalmamakta, arkalarını sahte bilimsel
argümanlarla örtmeye çalışan sağcı politikacıların, ırkçıların ve dinci
fanatiklerin eline geçmektedir.
Bilimciler sık sık yanlış anlaşıldıklarından yakınıp, mistik şarlatanlara ve
politik sahtekârlara cephane sağlamak gibi bir niyetlerinin olmadığını
söylerler. Olabilir. Ama bu durumda da, göz yummakla ya da en azından hayret
verici bir saflıkla suçlanmayı hak etmektedirler Diğer yandan bilimcilerin
yanlış felsefi görüşlerinden yararlananlar saflıkla suçlanamazlar. Onlar
nerede durduklarını iyi biliyorlar. Rees-Mogg’a göre, “laik tüketicilik
dini, paslı bir kuyruk kanadı gibi geride bırakıldığı ölçüde, içinde gerçek
ahlâki ilkeler ve öfkeli tanrılar barındıran daha katı dinler geri
gelecektir. Yüzyıllardır ilk kez bilimin göstergeleri yaşamın ruhani
boyutunu zaafa uğratmaktan ziyade zenginleştirecek gibi görünüyor.”
Rees-Mogg’un gözünde, din, ayrıcalıktan yoksun olanlara, polis ve
hapishaneyle yan yana olan yerlerini bildirmek için faydalı bir silahtır. Bu
konuda takdire layık ölçüde açık sözlüdür:
Yukarı hareketlilik [sınıf atlama -ç.n.] olasılığı ne kadar az olursa,
yoksulun bilimdışı, hayal mahsulü bir dünya görüşünü benimsemesi o kadar
rasyonel olur. Onlar teknolojinin yerine büyüyü koyarlar. Bağımsız
incelemenin yerine ortodoksluğu seçerler. Tarihin yerine efsaneleri tercih
ederler. Biyografi yerine kahramanlara tapınmayı yeğlerler. Ve onlar
genellikle piyasanın gerektirdiği gayri şahsi dürüstlüğün yerine kan bağına
dayalı sadakat davranışlarını ikame ederler.[4]
Piyasanın “gayri şahsi” dürüstlüğü hakkındaki düşünce yoksunu komik
değinmeyi bir kenara bırakalım ve iddianın özüne yoğunlaşalım. Rees-Mogg en
azından gerçek niyetlerini ve kendi sınıfsal bakış açısını gizlemeye
çalışmıyor. Düzen savunucularından birinin en aşırı açık sözlülüğüyle karşı
karşıyayız. Viran mahallelerde yaşayan yoksul, işsiz, çoğunlukla Siyah
insanların varlığı, mevcut toplumsal düzen için potansiyel olarak patlayıcı
bir tehlike oluşturmaktadır. Bereket versin yoksullar cahil oluyorlar.
Onların, biz “eğitimli sınıfların” doğal olarak paylaşmadığımız cehaletleri
muhafaza edilmeli, batıl inançları ve dinsel yanılsamaları teşvik
edilmelidir! Mesaj elbette yeni değildir. Aynı şarkı zenginler ve güçlüler
tarafından yüzyıllardır söyleniyor. Fakat önemli olan, Rees-Mogg’un işaret
ettiği gibi, ilk kez dinin önemli bir müttefiki olarak addedilen bilime atıf
yapılmasıdır.
Teorik fizikçi Paul Davies, insanlığın Tanrıyı ve ruhsallığı kavrayışını
ilerletmede “olağanüstü özgünlük” göstermesi nedeniyle, geçenlerde 650.000
poundluk Templeton Dinde İlerleme Ödülüne layık görüldü. Ödülün daha önceki
sahipleri arasında Aleksandr Soljenitsin, Rahibe Teresa, gayretkeş İncil
vaizi Billy Graham ve Watergate hırsızlığından dönme vaiz Charles Colson
var. Tanrı ve Yeni Fizik, Tanrının Aklı ve Son Üç Dakika gibi kitapların
yazarı olan Davies, ısrarla kendisinin “geleneksel anlamda dindar bir adam
olmadığını” (bu ne anlama geliyorsa) söylemekle beraber, “bilimin Tanrıya
dinden çok daha emin bir yol sunduğunu” savunmaktadır.[5]
Eğer ve amalarına rağmen Davies’in, mistisizm ve dini bilime sızdırmaya
çalışan belirli bir eğilimi temsil ettiği apaçıktır. Bu münferit bir olgu
değildir. Özellikle, her ikisi de ağırlıklı olarak soyut matematik modellere
bağımlı olan ve giderek artan ölçüde gerçek dünyanın ampirik incelemesinin
yerine bir ikame olarak addedilen teorik fizik ve kozmoloji alanlarında
büyük bir yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Bu alandaki her bilinçli seyyar
mistisizm satıcısına karşılık, bu obskürantizmle özdeşleştirilmekten korkan
yüzlerce namuslu bilimci bulunmaktadır. Ne var ki idealist mistisizme karşı
yegâne gerçek savunma, bilinçli bir materyalist felsefedir; o da diyalektik
materyalizmin felsefesidir.
Bu kitabın amacı, ilk kez Marx ve Engels tarafından geliştirilen diyalektik
materyalizmin temel fikirlerini açıklamak ve bu fikirlerin modern dünyayla
ve özel olarak da bilimle ilintisini göstermektir. Tarafsızlık maskesi
takınmayacağız. Rees-Mogg temsil ettiği sınıfın çıkarlarını nasıl savunuyor
ve bundan hiç çekinmiyorsa, biz de aynı şekilde açıkça, sözde “piyasa
ekonomisinin” ve ondan yana olan her şeyin karşıtı olduğumuzu ilân ediyoruz.
Bizler toplumu dönüştürme kavgasının aktif katılımcılarıyız. Ama dünyayı
dönüştürmeden önce onu anlamak gerekir. İnsanların zihinlerini, kökleri
insan düşüncesinin karanlık tarihöncesine uzanan mistik inançlarla
bulandırmaya dönük her girişime karşı tavizsiz bir mücadele yürütmek
gereklidir. Bilim geçmişin birikmiş önyargılarına sırtını çevirecek kadar
gelişmiştir. Saati dört yüz yıl geriye çevirmeye dönük bu girişime karşı
sıkı durmalıyız.
Giderek artan sayıda bilimci, sadece bilim ve eğitimin değil genel olarak
toplumun mevcut durumundan da hoşnutsuzluk duymaktadır. Teknolojinin dev
potansiyeliyle, milyonlarca insanın açlık sınırında yaşadığı bir dünya
arasındaki çelişkiyi görüyorlar. Bilimin sistematik olarak büyük tekellerin
çıkarına kötüye kullanımını görüyorlar. Bilimcileri dinsel obskürantizmin ve
gerici toplumsal politikaların hizmetine zorla sürükleyen bu kesintisiz
çabalardan derin bir rahatsızlık duyuyor olsalar gerek. Stalinizmin
bürokratik ve totaliter karakteri bunların çoğuna itici gelmişti. Ama
Sovyetler Birliği’nin çöküşü kapitalist alternatifin daha da kötü olduğunu
göstermiştir. Birçok bilimci kendi deneyimleriyle toplumsal, ekonomik ve
kültürel çıkmazdan yegâne çıkış yolunun, bilimin ve teknolojinin özel mülkün
değil insanlığın emrinde olduğu bir tür akılcı planlı toplum olduğu sonucuna
varacaklardır. Bu toplum, tüm nüfusun bilinçli denetim ve katılımını içeren,
kelimenin gerçek anlamında demokratik bir toplum olmak zorundadır. Sosyalizm
doğası gereği demokratiktir. Troçki’nin söylediği gibi, “ulusallaştırılmış
planlı ekonomi, tıpkı insan bedeninin oksijen istemesi gibi, demokrasi
ister.”
Dünyanın sorunları üzerine düşünmek yeterli değildir. Onu değiştirmek
gerekir. Ama ilk önce şeylerin neden öyle olduklarını anlamak gerekir.
Yalnızca Marx ve Engels tarafından geliştirilmiş ve sonradan Lenin ve Troçki
tarafından ilerletilmiş fikirler bütünü, bu kavrayışa varmamız için uygun
araçları sağlayabilir. Bilimsel topluluğun en bilinçli üyelerinin, kendi
çalışmaları ve deneyimleri aracılığıyla, tutarlı bir materyalist dünya
görüşü ihtiyacının farkına varacaklarına inanıyoruz. Diyalektik materyalizm
bu dünya görüşünü sağlamaktadır. Kaos ve karmaşıklık teorilerinin son
atılımları, giderek artan sayıda bilimcinin diyalektik düşünme yönünde
ilerlediğini göstermektedir. Bu muazzam önem taşıyan bir gelişmedir. Yeni
keşiflerin bu eğilimi derinleştirip güçlendireceğine şüphe yoktur.
Diyalektik materyalizmin geleceğin felsefesi olduğuna inancımız tamdır.
[1] Marx ve Engels, Selected Correspondence, Bloch’a Mektup, 21-22 Eylül
1890, bundan sonra MESC olarak anılacak. [Seçme Yazışmalar, cilt 2, Sol Y.,
Ekim 1996, s.235-236]
* Obskürantistler: Gerçekleri karartıp anlaşılmaz kılanlar. (ç.n.)
[2] The Economist, 9 Ocak 1982.
[3] W. Rees-Mogg, The Great Reckoning, How the World Will Change in the
Depression of 1990’s (Büyük Hesap, 1990’lardaki Çöküşte Dünya Nasıl
Değişecek), s.445.
[4] W. Rees-Mogg, age, s.27, vurgu bizim.
[5] The Guardian, 9 Mart 1995.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın