+ Büyüt | - Küçült  
 
 
 

 

Makale
Makale

 

 

Ahlak

Wittgenstein


Bilimsel bir konunun açıklaması, bir konuşma dizisini gerektirirdi, yalnızca birtek konuşmayı değil. Size söz konusu popüler-bilimsel bir konuşma yapmak, yani sizin gerçekte anlamadığınız bir şeyi anladığınız hususunda sizi inandıracak ve demek ki kanımca günümüz insanının en şuradan gereksinimlerinden birini, yani onun bilimin her defaki keşiflerine olan yüzeysel merakını tatmin etmeyi gözönüne alacak bir konuşma yapmak, başka bir olanak olurdu. Daha uzun felsefi konuşmaların hemen hemen tümü için pek geçerli olan bir güçlük şudur: Yani dinleyicinin izleyeceği yolu ve ulaşacağı ereği aynı anda görememesi. Bunun anlamı şudur: O ya şöyle düşünür: "Gerçi onun söylediği her şeyi anlıyorum; ama o, tüm dünyanın içindeki hangi yere çıkmak istiyor?" Ya da şöyle düşünür: "Gerçi onun nereye çıkmak istediğini görüyorum; ama o, tüm dünyanın içinde ne suretle oraya varacak?" Yalnızca sabırlı olmanızı tekrar rica edebilir ve sonunda hem sizin yolu hem de onun nereye götürdüğünü göreceğinizi ümit edebilirim.

Ve şimdi başlıyorum. Konum ahlâktır ve ben, profesör Moore'un kitabı Principica Ethica'sında ortaya koyduğu bu kavramı açıklamayı üstleniyorum. O, ortaya koyudğu bu kavramı açıklamıyı üstleniyorum. O, orada şöyle der: "Ahlâk (etnik), iyinin ne olduğuna yönelen genel sorudur." Ama ben "ahâk" kavramını biraz daha geniş bir anlamda kullanacağım ve de genellikle "estetik" diye adlandırılan şeyin kanımca en önemli bölümünü kuşatan bir anlamda. Ve ben, ahlâk konusu üstüne konuşacağım şeyi size olabildiğince açık ve aydınlık kılmak için, daha çok veya daha az eşanlamlı bazı cümleleri size sunacağım. Onların her biri Moore'un tanımının yerine kullanılabilirdi ve ben bu cümleleri sayıp dökmekle Galton'un bir miktar çeşitli yüzleri, onların hepsinde ortak olan tipik çizgilerin bir resmini fotoğraf tekniğiyle elde etmek için birbiri üstüne aynı levha üzerine fotoğrafladığmda vardığı sonuca benzer bir sonucu elde etmek istiyorum. Hem de örneğin tipik Çinli yüzün görünmesi gibi, böyle bir toplam resimde ben size nasıl gösterebilecek isem, siz de ümit ederim ki, size şimdi sunacağım eşanlamlı cümleler dizisini bir bakışta kavrarsanız, onların hepsinde ortak olan çizgileri öğrenebileceksiniz ve bunlar o zaman ahlâkı niteleyen çizgiler olacaklar.

"Ahlâk iyinin ne olduğunu sorar." cümlesi yerine, o halde şöyle diyebilirdim: Ahlâk neyin değerli olduğunu sorar veya: meselenin aslında ne olduğunu-veya şöyle de diyebilirdim: Ahâk yaşamın anlamını sorar-veya yaşamı yaşanmaya değer kılan şeyi veya doğru yaşama tarzını. Kanımca eğer siz tüm bu cümlelere dikkatle bakarsanız, ahlâkın uğraştığı bir takribi kavramı elde edeceksiniz, imdi, tüm bu cümlelerde, ama ilkin birinde hemencek, onların her birinin iki türlü anlamda, yani birbirinden tamamen ayrı iki tarzda kullanıldığı göze çarpıyor. Bu tarzların birini olağan veya göreceli anlam, diğerini ahlaksal veya mutlak anlam diye adlandıracağım.

Örneğin ben, şu buradaki iyi bir sandalyedir, desem bunun anlamı,bu sandalye belli, önceden belirlenmiş bir amaca yarıyor demektir ve "iyi" sözcüğünün, bu amacın önceden saptanmış olması bakımından ancak burada bir anlamı vardır. Göreceluanlamda "iyi" esasında, belli, önceden belirlenmiş bir standarda varılmasından başka bir şey değildir. Eğer örneğin,bu adam iyi bir piyanisttir dersek, bununla, onun belli bir güçlük derecesindeki parçalan belli bir beceriklilik derecesinde çalabildiğini kastederiz. Ve benzeri: eğer ben, üşütmemem benim için önemlidir dersem, bununla, bir soğuk algınlığının benim yaşamımı, betimlenebilir belli bir tarzda rahatsız edeceğini kastederim. Ve eğer ben, bu doğru yoldur dersem, bununla, bu yolun belli bir amaca yönelik olması bakımından doğru ve ona göre olduğunu kastederim.
Böyle kullanıldığında bu cümleler, hiçbir güçlük ve asla derin sorunlar sunmazlar. Ama bu, onların ahlâkta kullanıldıkları tarz değildir. Varsayalım, ben tenis oynuyor olabilirdim ve sizden biri beni oynarken görürdü ve bana "Ama siz oldukça kötü oynuyorsunuz." derdi ve varsayalım, ben ona şöyle yanıt verirdim: "Kötü oynadığımı biliyorum, ama asla daha iyi oynamak istemiyorum." Öteki, bunun üzerine en çoğu şöyle diyebilirdi: "Peki,öyleyse sorun yok". Ama varsayınız ki ben, sizden birine göz göre göre muazzam yalan söyleseydim ve imdi o bana doğru gelseydi ve bana "Davranışınız iğrenç." deseydi ve bunun üzerine ben ona "Kötü davrandığımı biliyorum, ama hiç de daha iyi davranmak istemiyorum." deseydim, -o zaman da o, "Peki, öyleyse sorun yok." diyebilir miydi? Kesinlikle hayır; o daha çok şöyle derdi: "O zaman sizin daha iyi davranmayı istemeniz gerekecektir." Ve bu bir mutlak değer yargısıdır, ilk örneğin bir göreceli yargı olmasına karşın.
Bu ayırmanın esası açıkça şudur: Her göreceli değer yargısı, olguların yalnızca bir saptanmasıdır ve buna göre de öylecene formüle edilebilir ki, bir değer yargısının her bir görünümü kaybolur"Şuradaki Granchester'egiden doğru yoldur." demek yerine, pekâlâ "Eğer siz olabildiğince çok çabuk Granchester'e varmak istiyorsanız, o zaman şu, sizin için doğru yoldur." diyebilseydim. "Bu adam iyi bir koşucudur." demek, basitçcene, onun belli sayıda mili belli sayıda dakikada koşması vb. demektir. Göstermek istediğim şey, göreceli değer yargısının olguların yalnızca bir saptanması olduğu, her göreceli değer yargısında gösterilebilir olmasına karşın, olguların hiçbir saptanmasının bir mutlak değer yargısı olamıyacağı veya yalnızca içkin olarak bile kendisinde bulunduramıyacağıdır.

Bunu açıklamama izin veriniz: Varsayalım, sizden biri her şeyi bilir olsun ve buna göre o, dünyanın ölü ve canlı bütün cisimlerinin bütün hareketlerini bilecekti ve onun bilgisi, herhangi bir zaman yaşamış bütün insanların bütün ruh durumlarını da kapsıyacaktı; ve varsayalım, bu adam bildiği her şeyi büyük bir kitaba kaydetsin: Böylece bu yazı, dünyanın yetkin bir betimlemesini içerirdi. Ve kastettiğim şey, bu yazıda bir ahlâk yargısı olarak, ahlâkın bir yargısı olarak göstereceğimiz hiçbir şey bulunmazdı, böyle bir yargıya mantıksal olarak götürecek herhangi bir şey de. Doğallıkla o, tüm göreceli yargılan içerirdi ve bilimin tüm doğru cümlelerini, elbette oluşturulması olanaklı olan genellikle tüm doğru cümleleri de. Ama bu betimlenen olguların tümü deyim yerindeyse aynı düzlemde bulunurlar ve aym şekilde tüm cümleler aynı düzlemdedirler. Herhangi bir anlamda yüce veya önemli veya değersiz olacak hiçbir cümle yoktur.

Şimdi belki de aranızdan bazıları, bu görüşe katılacak ve Hamlet'in şu sözlerini anımsadıklarını hissedecekler: "Çünkü kendi basma hiçbir şey ne iyi ne kötüdür;onu her şeyden önce düşünme böyle yapar." Ama bu da yeniden bir yanlış anlamaya götürebilirdi. Hamlet'in sözlerinde kastedilen, iyi ve kötünün gerçi dış dünyanın özellikleri değil ama, pekâlâ ruh durumlarımızın nitelikleri olduklarıdır. Ama benim kastettiğim şey, bir ruh durumunun -betimlenebilir bir olguyu bu bağlamda anladığımız kadarıylaahlaksal bir anlamda iyi veya kötü veya fena olmadığıdır. Biz, örneğin dünya-titabımızda, tüm fiziksel ve psikolojik ayrıntılarıyla bir cinayet betimlemesi okuduğumuzda, bu olayların düpedüz betimlemesi, ahlâkın bir cümlesi diye adlandıracağımız hiçbir şeyi içermiyecek. Cinayet, diğer her bir olay gibi örneğin bir taşın düşmesitamamiyle aynı düzlemde olacak. Elbette bubetimlemeyi okumak, bizde acı veya öfke veya başkaca bir duygu meydana getirebilirdi; veya biz orada bu cinayetin, onuöğrendiklerinde başka insanlarda doğurduğu acı ya da öfke hakkında okuyabilirdik; ama sadece olaylar, olaylar ve tekrar olaylar olacak ve ahlak hakkında hiçbir şey.

Ve şimdi ahlâkın, eğer böyle bir bilim var olsaydı, gerçekten nasıl olması gerekeceğini düşündüğümde, bu sonucun bana kendiliğinden anlaşılır göründüğünü söylemeliyim. Herhangi bir zaman düşünebileceğimiz veya söyliyebileceğimiz ne varsa hepsi hakkında hiçbir şeyin mevzu olmayacağı, bana kendiliğinden anlaşılır görünüyor. Konusu, özü bakımından tümdiğer konuların üzerinde yüce olabilecek hiçbir bilimsel kitap yazamıyacağımız da. Duygumu yalnızca iğretilemeyle söylecene ele geçirebilirim: eğer biri ahlâk üstüne bir kitap yazabilseydi, bu gerçekten de ahlak üstüne bir kitap olsaydı, bu kitap bir patlama ile dünyadaki tüm diğer kitaplan yok ederdi. Bizim sözlerimiz öyle kaplardırlar ki, onlar, onları bilimde nasıl kullanıyorsak öyle kullanılırlar, yalnızca anlam ve gösterimi içerebilir ve bildirebilirler, doğal gösterimi ve doğal anlamı. Ama ahlak, eğer o genellikle bir şey ise, doğa-üstüdür ve bizim sözlerimiz yalnız olayları dile getirirler: bir çay bardağı gibi ve bütün bir çaydanlığı üzerine boşalttığımda, yalnızca birçay bardağı dolusu su
ele geçer.

Dediydim ki: olgular ve cümleler söz konusu oldukça, yalnızca göreceli değer, yalnız göreceli iyi, doğru vb. vardır. Daha ileriye gitmeden önce, bunu yalın bir örnekle göz önüne koymak istiyorum: İstemli, önceden belirlenmiş bir sona götüren yol doğru yoldur ve önceden belirlenmiş böyle bir hedefle bağıntıda olmanın dışında doğru yoldan söz etmenin anlamsız olacağı hepimizce tamamen açıktır, imdi biz, "mutlak doğru yol" deyimiyle genellikle neyi kastedebileceğimiz görmek istiyoruz. Sanırım o, onu görecek olan herkesin mantıksal zorunluluklagitmesi gerekeceği yol olurdu -veya bir deşu var:o yoldan gitmeyenin bundan dolayı utanmasıgerekecekti. Ve eğer mutlak iyi betimlenebilir bir şey durumu olsaydı, onun, herkesin kendi eğilimlerine ve beğenisine bakmaksızın zorunlulukla yapacağı benzeri bir şey olması gerekecekti -veya onu yapmayan bunun için kendisini bermutat suçlu hissedecekti. Ve kanımca,böyle bir şey durumu bir kuruntudur. Hiçbir şeydurumu, kendi başına bir mutlak yargıcın zorlayıcı gücüne sahip değildir.

Ama o halde biz hepimiz -benim gibihenüz hâlâ yanlış yolda olan biz, "mutlak iyi","mutlak değer" vb.türdeki deyimleri kullanmakla elimize negeçiyor, anlam olarak neye sahibiz ve neyi dile getirmeye çalışıyoruz? Bunu kendime açık kılmayı denediğim her defasında, bu deyimleri kesinlikle kullanacağım durumları doğallıkla anımsarım ve o zaman kendimi, örneğin size haz psikolojisi üstüne bir konuşma yaptığımda sizin içinde olacağınız duruma benzer durumda bulurum: o zaman siz, içinde daima hazzı hissettiğiniz herhangi tipik birdurumu anımsamayı deniyecek olacaktınız. Çünkü bu durum bilincinde o zaman size söylediğim her şey, sizin için somut ve sanki kontrol edilebilir olacaktı. Biri, örneğin belki de bir gezinti izlenimini alacaktı, güzel bir yaz günündeki... Demek ki bu, benim "mutlak" veya "ahlaksal değer"le kastettiğim şeyi tasarımlamak istediğimde içinde bulunduğum durumdur da. Ve burada, benim durumumda daima düşünce tamamenbelirli bir yaşantıda meydana çıkar ki, bundan dolayı bu yaşantı, belli bir anlamda par excellence [her şeyden önce -çev.] benim yaşananıdır. Ve bu,sizin için olan buayrıntılı açıklamalarda, bu yaşantıyı benim ilk ve bana pek yakın gelen örneğim olarak niçin kullanacağımın gerekçesidir. (Bu, söylendiği gibi, kişisel bir husustur ve başkalarına başka örnekler daha yakın olabilir

Bu yaşıntıyı anlatacağım, böylece siz aynı veya benzeri bir yaşantıyı olabildiğince anımsarsınız ve o zaman biz araştırmamız için ortak bir şeye sahip oluruz. Sanıyorum, onu şu sözlerle olduğundan daha iyi anlatamam: Onu yaşadığımda dünyanın var oluşuna şaşakalışım. Ve öyleyse, örneğin "Genellikle bir şeyin var olması ne hayret verici" veya "Dünyanın var olması gerektiği ne hayret verici" gibi cümleler kullanmak isterim. Ve ben, bence bildik olan ve bazılarınızın bilebileceği benzeri başka bir yaşantıyı daha anmak istiyorum: O, mutlak güvenli olduğu için duygu yaşantısı diye adlandırılabilirdi. Bununla "Güvenlikteyim ve herzaman vuku bulabilecek hiçbir şey debana zarar veremez." denmek istendiği ruh durumunu kastediyorum.

Şimdi bu iki yaşantıyı incelememe izin veriniz: çünkü sanırım onlar, üzerinde aydınlanmak istediğimiz çizgileri tamı tamına gösteriyorlar, imdi burada hemen ilk olarak, bu yaşantılara verdiğimiz dilsel deyimin saçmalık olmasından söz etmeliyim! Eğer ben, "Dünyanın var olmasına hayret ediyorum." dersem, o zaman bu,dilin bir yanlış kullanılmasıdır. Bunu açıklamama izin veriniz. Eğer ben, bir şeyin vaki olmasına hayret ediyorum dersem, öylece bu tamamen açık bir anlama sahip olur; eğer ben her zaman gördüğüm herhangi bir köpekten daha büyük olan bir köpeğin büyüklüğüne veya bu sözün alışılmış anlamında az bulunur başka bir şeye hayret ettiğimde, neyin kastedildiğini biz hepimiz anlarız. Bu durumların her birinde ben, durum olan bir şeye şaşıyorum; ne ki durum olmazdı, onun hakkında tasarımım olabilirdi. Ben o köpeğin büyüklüğüne şaşıyorum; çünkü ben, başka bir köpeği, yani hayret etmiyecek olacağım olağan büyüklükte olacak olan bir köpeği tasarımlıyabiliyorum. "Falanfilân,şeyin durum olmama şaşıyorum." demenin onun durum olmayacağını gözümün önüne getirebilirsem eğer ancak o zaman bir anlamı olur. Bu anlamda, örneğin bir evin var olmasına şaşılabilir, eğer o uzun zaman görülmemiş ve tasarımlanmamış olmasından sonra, yeniden görüldüğünde ki, o bu arada yıkılmış olsundu. Ama "Dünyanın var olmasına şaşıyorum." demek saçmalıktır; çünkü ben onun var olmamasını tasavvur dahi edemem. Dünya nasıl ise benim çevremde öyle olmasına doğallıkla şaşabilirdim. Eğer bu yaşantıya örneğin o zaman sahip olsaydım, mavi gökyüzüne baksam, gökyüzünün, onun bulutlu olduğu durumun tersine mavi olmasına şaşabilirdim.

Ama bu, benim kastettiğim şey değildir. Gökyüzünün her zaman olabildiği gibi bile olsa genellikle olmasına dahi şaşabilirim. Şaştığım şeyin bir yineleme olduğunu söylemek denenmiş olunabilirdi; yani: gökyüzünün mavi veya mavi değil olduğu. Ama bir yinelemeye şaşıldığının söylenmesi, tam tamına basitçesi saçmalıktır. O aide aynı şey, andığım öteki yaşantı için de geçerlidir: mutlak güvenlik yaşantısı. Hepimiz biliyoruz ki, onun olağanlıkla demek olduğu şey emniyette olmaktır. Eğer ben boğmaca olmuşsam ve daha sonra artık olamıyacaksam, emniyetteyim. Sağ salim emniyette olmak, her şeyden önce, bunun fiziksel olarak olanaksız olması, bende belli şeylerin cereyan etmesi demektir ve bu nedenle emniyette olduğumu söylemek, bu, her zaman bile olabilse saçmalıktır. Bu, "emniyet" sözünün bir yanlış kullanımıdır; nasıl ki "varolmak" sözü veya "şaşmak" sözü diğer örnekte bir yanlış kullanım idiyse. Ve ben, dilimizin belli bir karakteristik yanlış kullanımının tüm ahlaksal ve dinsel deyimlerin içine nüfuz ettiği telkinini size vermeyi çok önemsiyorum. İlk bakışta bütün bu deyimlerin yalıncasına mecazlar oldukları görünüyor.
Eğer örneğin "doğru" sözünü ahlaksal bir anlamda kullanırsak, bu anlam, bununla sözün olağan anlamında "doğru"yu kastetmemize rağmen, yine de buna akraba görünür ve biz "Bu iyi bir heriftir." dediğimizde, buradaki "iyi" sözü, sözgelimi "Bu iyi bir futbolcudur." cümlesindeki aynı sözü gerçi kastetmez, ama yine de benzeri bir şeyi kastediyor görünür. Ve biz, "Bu adamın hayatı değerliydi." dediğimizde, gerçi bunu, değerli bir mücevherden söz ettiğimizdeki anlamla aynı olarak kastetmeyiz, ama burada yine de herhangi bir benzerlik olduğu görünür.
O halde bu anlamda, dinin bütün kavramlarının mecazlar veya allegorik olarak kullanıldığı gömüyor. Çünkü Tanrı'dan ve onun her şeyi gördüğünden söz ettiğimizde ve diz çöküp ona dua ettiğimizde, böylece bizim tüm sözlerimiz ve eylemlerimizin büyük bir karmaşık bir allegorinin bölümleri olduğu görünür. Bu allegori, onu bir insansal varlık olarak ortaya koyar, -büyük güçte, inayetini kazanmaya çabaladığımız, vb. vb. Ama bu allegori, demin sözünü ettiğim yaşantıyı da anlatır. Çünkü onların birincisi, kanımca, insanlar Tanrı'nın dünyayı yarattığını söylediklerinde kastettikleri şeyin tıpkısıdır. Ve mutlak güvenlik yşantısı, şu sözlerle de anlatılmıştır: kendimizi Tanrı'nın elinde emin hissetmemiz. Aynı türdeki üçüncü bir yaşantı, suçluluk duygusu yaşantısıdır ya bu da şu cümleyle anlatılmıştır: Tanrı'nın hal ve hareketimizi onaylamaması.

Demek ki, ahlâk ve din dilinde sürekli mecazlar kullandığımız görülüyor. Ama bir mecaz, yine de bir şeyin mecazı olmalıdır. Ve ben bir olayı bir mecaz yoluyla anlatabilirsem, öylece mezacı da terketmeliyim ve mecaz olmaksızın olayı betimleyebilmek, imdi, bizim durumumuzda biz, mecazdan vazgeçer geçmez ve arkada duran olayları dile getirmeyi ister istemez, böyle hiçbir olayın var olmadığını görürüz. Ve ilkin bize bir mecaz olarak görünen şeyin şimdi katkısız saçmalık olduğu görünür. Ama örnek olarak verdiğim üç yaşantı (daha başkalarını da ekleyebilirdim), onları yaşamış olanlara, yani örneğin bana, belli bir anlamda, esaslı, mutlak bir değere sahip görünüyor. Fakat ben, onlar yaşantılardır dersem, öylece ama onlar olaylar da olmak zorundalar: onlar, falan zaman filan yerde vuku buldular, belli, belirlenebilir bir zaman geçirdiler ve bundan dolayı betimlenebiliyorlar. Ve böylece ben şimdi, demin söylediğim şey, onların mutlak değere sahip olduğunu söylemenin saçmalık olduğunu eklemeliyim. Hem ben bunu, "Bir yaşantının, bir olayın doğaüstü değere sahip görünmesi paradokstur." demem suretiyle daha da kesin dile getirmek isterim. Bu paradoksa çatan bir yol kuşkusuz vardır. Fakat önce ilk yaşantımızı, dünyanın varolması hakkındaki o hayreti bir kez daha gözden geçirmeme izin veriniz
ve onu biraz farklı bir biçimde anlatmama izin veriniz: olağan yaşamda bir mucize
diye nitelenecek şeyi, yani benzerini henüz hiç görmediğimiz basit, herhangi bir olayı biz hepimiz biliyoruz, imdi, bu tarzda bir şeyin olduğunu kabul ediniz. Varsayalım ki, içinizden birinde birdenbire bir arslan başı peyda oldu ve o kükremeye başladı. Ama bu elbette öyle alışılmamış bir şey olurdu ki ben onu yalnızca tasarımlayabilirim. Eğer biz şaşkınlığımızı atıp sakinleşseydik, bir hekim çağırmayı ve durumun bilimsel olarak araştırılmasını önerirdim ve eğer acılar olmasaydı, ben onu canlı canlı ameliyat ettirirdim. Ve o zaman mucize nerde kalır? Çünkü yine de açıktır ki, mucizevi olan her şey, eğer biz onu bu biçimde incelersek yok olur; meğer ki biz bu sözle, bir olayın bilimce henüz açıklanmamış olmasını, öte yandan bu olayın ötekilerle birlikte bilimsel bir sistemde düzenlenmesini şimdiye dek başaramamış olmamızın ne demeye geleceğini yalnızca söylememiz gerekse.
Buradan anlaşılıyor ki. "hiçbir mucize olmadığını bilimin tanıtladığı" savı saçmadır. Gerçektebir olayı incelemek bilimsel tarzdır; kolayca anlaşılır ki, onumucize olarak görme tarzı değil. Öyle ki siz her zaman şöyle olayları da tasarhyabilirsiniz: hiçbiri, bu sözün mutlak anlamında kendi başına hayret verici değildir. Öylece biz, "mucize" sözünü bir göreceli ile bir mutlak anlamda kullandığımızı şimdi görüyoruz. Ve buna göre şimdi ben, dünyanın varolmasına şaşma yaşantısını şöyle betimliyeceğim: o, dünyayı bir mucize olarak görme yaşantısıdır.
Söylemeye çalıştım ki, -bunun dildeki hiçbir cümle olmamasına rağmendünyanın varolması mucizesi için dildeki doğru deyim, dilin kendisinin var olmasıdır. Ama o zaman,bu mucizenin bazan bilincine varmak bazan varmamak ne demektir? Öyleyse, mucizevi olanın deyimini dil sayesinde bir deyimden çıkarıp, dilin varolması yoluyla deyime koymam suretiyle söylediğim her şey saçmalıktır dile getirmek istediğimizi dile getirenleyiz ile ne söylüyorsam tümü ve mutlak mucizevi olan üstüne söylediğimiz her şey ile söylediğim ne varsa hepsi yine yalnızca saçmalıktır.

Birçoğumuza tüm bunların yanıtı tamamen açık görünecek. Onlar şöyle diyecekler: Peki, güzel; belli yaşantılar, mutlak veya ahlaksal değer ve paye olarak nitelediğimiz bir özelliği kendilerine katmamız hususunda bizi sürekli tahrik etmek istediklerinde, bu, bizim bu sözlerle hiçbir saçmalık kastetmediğimiz, bir yaşantının mutlak değere sahip olduğunu söylediğimizde kastettiğimiz şeyin sonunda diğer her biri gibi yalnızca bir olay olduğunu ve buradan çıkan her şeyin, ahlaksal ve dinsel deyimlerimizle kastettiğimiz şey hakkında henüz doğru mantıksal çözümlemeyi bulmadığımızdan başka hiçbir şey demek olmadığını basitçe gösterir. imdi bu itiraz bana karşı geçerli kılınırsa, öylece ben hemen açık ve bir şimşek çakması gibi görürüm ki, tasarımlayabildiğim hiçbir betimleme, "mutlak değer'le kastettiğim şeyi anlatmaya yalnız yeterli olmamakla kalmazdı, fakat ben de herhangi birinin aklına genellikle başka türlü gelebilecek her anlamlı betimlemeyi, anlamlı olduğu için ilk baştanreddederdim.

Bu şu demektir: Ben şimdi, somut deyimleri henüz bulamadığım için bu saçma deyimlerin yaklaşık olarak saçma olmadıklarını, tersine daha çoğu, onların saçmalığının onların esas özünü oluşturduğunu görüyorum. Demek ki onlarla ulaşmak istediğim şey, hatta doğrudan doğruya dünyayı aşmak içindi ve bu da şu demektir, anlamlı dili aşmak. Dilin sınırlarının üstüne üstüne gitmeye tahrik oluyorum -sanırım, ahlâk veya din üstüne herhangi bir zamanda yazmayı veya konuşmayı denemiş olan bütün insanların tahrik olması gibi. Kafesimizin sınırlarının bu üstüne varma, büsbütün ve hepten umutsuzdur. Hayatın son anlamı üstüne, mutlak iyi ve mutlak değer üstüne bir şey söyleme arzusu ortaya çıkması bakımından, ahlâk hiçbir bilim olamaz. Fakat o, insanın içindeki çok saygı duymaktan kendimi geri çekemediğim ve asla alaya almak istemediğim bir eğilimin bir belgesidir.
 

 

 




 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org