KİN VE SEVGİ
ŞOLOHOV
Savaşta ağaçlar, insanlar gibidir, herbirinin kendi yazgıları vardır.
Topçumuzun ateşi altına yanıp yıkılmış kocaman geniş ormanlar görmüştüm.
Geçenlerde köyün birinden sürülüp çıkarılan Almanlar bir ormana çektiler
güçlerini. Teslim olmayıp orada tutunmayı planladılar, ama ölüm ağaçlarla
birlikte tırpanlayıp yıktı onları. Alman asker ölüleri devrilmiş çam
tomrukları altında yatıyordu. Lime lime olmuş bedenleri yeşil eğreltiotuları
arasında çürüyordu. topların yarabere içinde bıraktığı çamların reçine
kokusu, çürüyüp çözülen bedenlerin korkunç ağır, keskin kokusunu
bastıramıyordu. Sanki yeryüzü bomba kraterlerinin yanmış sert kenarlarından
gömütlerin o bayıltıcı kokusunu sızdırıyorgibiydi.
Ölüm şarapnellerimizin toprağı alüst edip yarattığı açık, tarlanın üzerine
suskun bir görkemle kurulmuştu, açık alanın nerdeyse tam ortasında, bir
tansığa sığınarak kurtulabilmiş bir kuş ağacı dimdik duruyordu. Yel
çatırtıyla kırılan dallarını savur-muş, parlak, yapışkan genç yaprakların
arasından hışırdıyordu. Bu açıklıktan geçmemiz gerekiyordu. Önümde yürüyen
bir Kızılordu irtibatçısı ağacın gövdesine dostça dokunup, içten, nazik bir
şaşkınlıkla sordu:
" Nasıl basardın kurtulmayı sevgilim ?" Çamın biri köküne çarpan bir top
mermisiyle, biçilmiş gibi devrilmişti. Bir zamanlar dimdik durduğu, yerde
şimdi kuru iğne yapraklarla taçlanmış bir reçine akıntısı vardı. Bir meşeyse
ölümle daha değişik bir biçimde karşılaşmıştı.
Kışın son anlarında bir Alman top mermisi adsız bir dereciğin kıyısında
büyümüş yaşlı bir meşe gövdesine düşmüştü..Düzensiz, eğri yarık ağacı
ortadan ikiye bölmüştü; ama baharda, patlamanın dereye devirdiği taraf yaban
bir inatla yaşama dönmüş ve taze yapraklarla kaplanmıştı. Kuşkusuz bugün de
bu sakatlanmış meşenin alt dalları akan suda yüzerken, yüksek dalları hala
tırtıllı yapraklarını eğilmez bir güçle kaldırmış, güneşe geriyordu.
Hafif kambur ve uzun boylu teğmen Gerasimov, geniş omuzlarını yukarı kabartıp bir kartal görünümü almış, siperinin girişinde
oturup, taburunun bugün başarıyla geri püskürttüğü bir düşman tank saldırısı
sırasında çatışmaların ayrıntılarını anlatıyordu.
Teğmenin zayıf yüzü dingin, neredeyse yan tutmaz bir görünümdeydi; alev alev
gözleri kısılmıştı. Zaman zaman iri, boğumlu parmaklarını birbirine
geçirerek, kırık, kalın bir sesle konuşuyordu. Dile getirilmez bir üzünç ya
da derin, bastırılmış düşüncelerin su yüzüne çıktığı bu el devinimleri,
güçlü yapısı ve enerjik, erkek yüzüyle garip bir çelişme yaratıyordu.
Birden sustu, yüzü karma karışık oldu bir an: yağız şakakları solgunlaştı,
sabit, donuk bakışlı gözleri biran için ayrımsadığım söndürülemez yırtıcı
bir kinle alevlenirken yüzünün etli kasları bir an gerilip gevşedi. Üç Alman
tutsağının cephe çizgimiz yönünden ormanlık arasından geldiğini gördüm,
arkalarında güneşten beyazlamış yazlık asker giysileriyle bir kızılordu
muhafızı vardı, buruşuk kasketini başının arkasına devirmişti.
Kızılordu askeri ağır adımlarla yürüyordu. Elinde ölçülü bir tutuşla
kavradığı, süngüsü günışığında parıldayan bir mavzer vardı. Alman
tutsaklarda, çamurlu çarı k tipi ayakkabılar giydikleri ayaklarını istemeye
sürüyerek yavaş yavaş ilerliyordu.
En öndeki Alman- kestane rengi fırça bıyıklı, sakalları iyice kabarmış,
çökük avurtlu, otuzlarında bir adam- siperimizin tam karşısına geldi.
Geçerken kurt gibi bir bakış fırlattı bize, palaskasına asılı miğferini
şöyle bir yoklayarak geçip gitti. Birden teğmen Gerasimov öfkeyle ayağa
kalkarak Kızılordu askerinin arkasından keskin, acı bir sesle bağırdı:
" Ne yapıyorsun sen, gezintiye mi çıkardın adamları ? kıpırda biraz ! Daha
çabuk geçir şunları, sana söylüyorum !"
Birşeyler daha bağıracakmış gibi yaptı, ama heyecanla yutkundu, keskin bir
dönüşle siperin merdivenlerinden aşağıya koştu. Konuşmalarımız sırasında
orada bulunan siyasi denetçi şaşkın bakışlarımı görünce alçak sesle konuştu:
" Elimizden birşey gelmez, sinirleri yüzünden. Almanlara tutsak düşmüştü,
bilmiyor musunuz ? Olanak bulduğunuzda konuşun bir. Müthiş kötü deneyimler
geçirmiş, o zamandan beri
de yaşayan Nazilerin görüntülerine bile dayanamıyor. Evet, yaşayanların
ölüllerine bakabiliyor, dahası sevindiğini bile söyleyebilirim. Ama
tutsakları gördüğü zaman ya gözlerini kapayıp solgun ve terleyen yüzüyle bu
köşede oturuyor, ya da dönüp başka bir yere gidiyor." Siyasi Denetçi bana
biraz eğilerek fısıldıyor. " Onunla iki kez saldırıya katıldım, bir beygirin
gücü var adamda, neler yaptığını görmeliydiniz... Ben çok adam gördüm böyle,
ama onun süngüyü ve namluyu kullanışı... müthiş bir şeydi!"
Geceleyin Alman topçusu zorlu bir ateşe başladı. Atışlar teknikti, eşit
zaman kesitleri içinde. Uzaktan silahın sesini duyuyorduk önce, ardından top
mermisi çelikten bir çığlık kopararak üzerimizden geçip gidiyordu, yüksek
gecede yıldızlar vardı. Gümbürtü yükselip diniyordu, ve arkamızda bir
yerlerde, cemse-lerin cephe çizgimize askeri taşıdığı yol yönünde madeni bir
aydınlık sarı kıvılcımlar saçarak bir alev yükseliyor, gökgürültüsü gibi bir
patlama geliyordu ardından.
Atışlar arasındaki zaman kesitlerinde, orman yeniden suskunun, egemenliğine
girdiğinde, sivrisinek vızıltılarını bile duyabilirdiniz. Ve ateşten ürken
kurbağalar yandaki bataklıkta kaygıyla vıraklıyordu.
Bir fındık çalısının dibinde duruyorduk, kopardığı bir dal parçasıyla
sivrisinekleri uzaklaştırmaya çalışırken, acelesiz anlattı öyküsünü.
Anımsadığım denli aynen veriyorum.
"Savaşa dek Doğu Sibirya'daki işletmelerde mühendis olarak çalıştım. Geçen
yıl 9 Temmuz'da askere alındım. Bir ailem var: Karım, iki oğlum. Son
savaşta babam yaralandıktan sonra sakatlanmıştı. Evet. Ayrıldığımızda,
tahmin edeceğin gibi, karım ağladı:" Bütün gücüyle savun anayurdumuzu
Utkuya ulaşmamız için, gerektiğinde yaşamını ver." O zaman gülerek ona şöyle
dediğimi anımsıyorum: "Nesin sen ? Kanım mı, propo-gandacım mı ? Az çok
büyüdüm artık ben Utkumuza gelince, onu faşistlerin boyunlarını sıka sıka,
söke, söke alacağız, merak etme."" Doğal ki, daha güçlüydü babam. Ama o da
bana ayrılık öğütlerini vermeden edemedi. " Anımsa Viktor" dedi,
"Gerasi-mov adı sıradan bir şey değil. Sen, ataların gibi doğuştan işçisin. Senin büyük- büyükbaban Stragonov'a çalıştı. Ailemiz yüzyıllardır demir
üretti ülkemiz için. Sen de bu savaşta demirden olduğunu göreceksin.
Hükümet senin hükümetin, savaşa dek bir komutan olarak bildi seni o. Sen de
düşmana aman vermemelisin."
"Başım üstüne baba."
" istasyona giderken partinin ilçe komitesi bürosuna uğradım. Sekreterimiz,
kara kuru bir henifti. Karım ve babam bana adamakıllı bir söylev
çektiklerine göre, bizim sekreter de bu konuda beni borçlu bırakmayacak
herhalde diye düşünüyordum. Kuşkusuz yarım saat sürecek kısa bir konuşma
yapacak ! Oysa tam karşıtı oldu. "Otur, Gerasimov" dedi. "Yola çıkmadan
önce, gelenek olduğu üzre bir-iki dakika oturalım."
" Kısa bir süre oturduk sonra, suskunduk, sonra ayağa kalktı, görünüşü
buğulanmış gibiydi. Eh, dedim, ne tansıklar gördük bugün !" herşey çok açık
ve anlaşılır, Gerasimov yoldaş ! Senin daha uzun, kepçe kulaklı bir çocukken.Genç önder yakalığını taşıdığını anımsıyorum. Sonra bir Genç komünist
olarak anımsıyorum seni, ve son on yıldır da bir komünist olarak tanıdım
seni, Git ve aman verme o sürüngenlere ! Parti örgütü sana güveniyor !"
Sonra yaşamımda ilk kez birbirimizi öptük sekreterle. Ve kahretsin, onun hiç
de düşündüğüm gibi bir herif olmadığını ayrımsadım:
"Sonra karım az çok neşeli, aydınlık bir yüze kavuştu. Bilirsiniz, bir
kadının kocasını cepheye uğurlaması hiç de öyle neşe-lendirici birşey
değildir. O da bir ara üzüntüsündün bıraktı kendini. Yeniden ve yeniden
önemli birşeyler söylemeye çalıştı, ama kafasının içinde esen bir yel vardı,
ve bu onun düşüncelerini alıp götürmüştü. Sonra tren kalktı, benim vagonun
yanısıra yürüyor, elimi sıkı sıkı tutuyordu.
"Bak viktor, dikkat et kendine. Üşüteyim deme cephede." "Bırak !" dedim,
"Bırak Nadya. Ne olursa olsun üşütmeyeceğim. Zaten iklim çok ılıman
oralarda." Ondan ayrılmak çok acıydı benim için; onun o sevgi dolu, aptalca
sözleri giderdi biraz üzüntümü. Almanlara öfkeleniyordum: "Evet" diye
düşündüm, " iha-netçi komşularımız saldırdılar bize. Sıkı tutunsunlar şimdi,
ilk
fırsatta zımbalayacağız sizi."
Gerasimov cephe çizgisinde başlayan makinalı tüfek ateşlerinin değişimine
kulak vererek birkaç dakika sesiz kaldı. Makina-lılar sustuğunda bıraktığı
yerden sürdürdü:
"Savaşa dek çalışmalarımız Alman makinalarınca destekleniyordu. O makinaları
monte ederken her parçayı ayrıntılarıyla inceliyor, iyice bakıyordum, inkar
edilmez birşey vardı bu makinaları akıllı eller biçimlemişti. Alman
yazarların kitaplarını okuyor, çok seviyordum onları, Alman halkından
saygıyla sözederdim. Doğru, bazen böylesine endüstrileşip uzmanlaşmış bir
ulusun Hitler rejimini omuzlarında taşımasına köpürmüyordum değil, ama
sonuçta bu kendilerini ilgilendirirdi. Sonra Batı Avrupa'da savaş başladı.
"Evet, şimdi cepheye doğru yola çıkmıştım ve düşünüyordum. "Almanlar
teknikte güçlü, orduları da öyle küçümsenecek gibi değil. Kahretsin, böylesi
bir düşmanla çarpışıp onu yenmek ilginç olmalı. Bizim de 1941'de ellerimiz
armut toplamıyordu. Bu düşmandan özel bir nezaket beklemediğimi de
belirtmeliyim. Karşınızdakiler faşistse ne nezaketi bekleyebilirsiniz ki ?
Ama Hitler ordusunun olduğunu kanıtladığı böylesine bir kaba külhanbeyi
sürüsüyle çarpışacağımı hiç düşünmemiştim. Neyse, konuya sonra geleceğim.
" Birliğimiz Temmuz sonunda cepheye ulaştı. 27'sinin sabahı ilk çatışmamıza
girdik. Önceleri korkunçtu. Havan ateşi altında toprağa çivilenip kaldık.
Ama akşama doğru yavaş yavaş alıştık ve küçük bir ders verdik adamlara:
köyün birinden sürüp çıkardık onları. Bu ilk çatışmamızda onbeş kadar tutsak
aldık. Şu an denli iyi anımsıyorum: İçeri koyduk onları, korkudan bembeyazdı
yüzleri, saat onda adamlarım çatışmayı bıraktılar, her biri tutsaklara ne
verebilirse verdi: bizi sefertasına lahana çorbası koyup verdi, bir diğeri
tütün, bir üçüncüsü çaya çağırdı adamları. Sırtlarına "kamerad" diye vurup
soruyorlardı: "Ne için dövüşüyorsunuz, kameraden ?"
"Ama adamlarımızdan biri, bir er, bu etkili sahneye baktı baktı, ve şöyle
dedi: "Başlarına üşüştünüz dostlarınızın,'! Hepsi yoldaş oldu şimdi! Bir de
bu yoldaşlarımızın cephe çizgisinin
gerisinde yaralılarımıza ve sivil halka neler yaptıklarını görmelisiniz."
Bunu demesiyle başımızdan soğuk sular döküldü oda dönüp yürüdü.
"Biz süre sonra saldırıya geçtik, ve gerçekten de neler olduğunu gördük:
yakılıp yıkılmış köyler, yüzlerce kadın, çocuk ve yaşlı vurulmuştu, tutsak
edilen Kızılordu adamlarının bedenlerinden parçalar koparılmıştı, kadınlar,
genç kızlar, dahası okul çocukları tecavüz edilip hunharca öldürülmüştü.
"Belleğimde özellikle kalan bir kız vardı şimdi. Onbir yaşlarında bir kız
öğrenci. Almanlar yakalayıp bir bahçeye sürüklemiş, ırzına geçip
öldürmüşlerdi. Çiğnenmiş patates sapları arasında yatıyordu, küçücük bir
kız, sade bir çocuk, ilkokul kitapları, defterleri, kan içinde saçılmış
çevresine. Okula gidiyormuş. Yüzü bıçakla korkunç bir biçimde darmadağın
edilmişti; elinde açık bir okul çantasının kulpunu tutuyordu. Bedenini bir
siper parkasıyla örtüp çevresinde dikildik sesizce. Sonra arkadaşlar yine
sessizce çekilip gittiler. Ama ben öylece kalakaldım orada, anımsıyorum,
deli gibi mırıldanıyordum:" Barkov ve Polonkin, Fiziki Coğrafya-ilk ve
ortaokullar için ders kitabı." Şimdi orada otlar içinde duran kitabı iyi
tanıyordum, okumuştum onu. Kendi kızım da şimdi beşinci sınıfda bu kitabı
kullanıyordu.
"Evet. Razhin'den uzak değildi burası. Skivra yakınında bir derede tutsak
edildikten sonra işkence edilerek öldürülmüş Kızılordu askerleri gördük. Siz
hiç kasap dükkanında şöyle bir oyalandınız mı ? Evet, burası da az çok
böylegörünüyordu işte. Deredeki ağaç dallarında kan-revan içinde elsiz,
ayaksız, derileri yarı yüzülmüş cesetler asılıydı... Dere yatağında
öldürülerek üstüste yığılmış sekiz kişi daha vardı. Bu işkence edilmiş
adamların hangisine neyin ait olduğunu söylemek olanaksızdı. Tüm
görebildiğimiz iri parçalar halinde kesilmiş bir et yığınıydı, bu yığının
üzerinde de üstüste dizilmiş tabak sütunu gibi Kızılordu adamlarının kepleri
duruyordu.
"Görmek zorunda kaldığım her şeyi sözcüklere dökebileceğim! mi düşünüyorsun
?Olanaksız bu ! Hiçbir sözcük betimleye-mez onları, insanın kendi gözleriyle
görmesi gerek. Her neyse, yeterince konuştum." Teğmen yeniden uzun uzun
sustu.
"Burada sigara içebilir miyiz ? diye sordum. "Evet.Avucunun içinde iç."
diye yanıtladı gittikçe kısıklaşan bir sesle.
Bir iki nefes çektikten sonra sürdürdü. "Faşistlerin tüm bu yapıp
ettiklerini gördükçe deli gibi oluyorduk, başka türlü de olamazdı zaten.
Tümümüz insanlarla değil de kandan deliye dönmüş yoz bir köpek soyuyla karşı
karşıya olduğumuzu anlıyorduk. Makine parçalyarı endüstrisindeki
ustalıklarını insanlarımızı öldürmekte, ırzlarına geçmekte ve işkencede de
kullandıklarını görebiiyorduk... Sonra geri çekilmemiz gerekti, yine de
devler gibi dövüşüyorduk.
"Benim bölüktekilerin hemen tümü Sibiryalılardı. Yine de Ukrayna
topraklarını ümitsiz de olsak şiddetle savunduk. Hemşehrilerimden birçoğu
Ukrayna'da öldü, ama biz faşistlerin üzerine daha bir öfkeyle saldırıyorduk.
Evet, çekiliyorduk, ama bu arada iyi de bir ders veriyorduk onlara."
Sigarasından istekle bir nefes çektikten sonra, daha değişik, yumuşak bir
sesle konuşmaya başladı.
"iyi toprak var Ukrayna'da, ve doğa masallardaki gibi orada. Her köy, her
kasaba bizim buradakilere benziyordu, belki de orada hiç çekinmeden o denli
çok kanımızı döktüğümüzden. Kanla bağlıdır insan derlerdi orada. Ve bir köy
teslim ettiğimiz de yüreklerimiz parçalardı. Kahrederdik. Çekilirken
hiçbirimiz diğerinin yüzüne bakamazdı.
"Bir zaman faşistlerin elinde tutsak kalacağım hiç gelmemişti aklıma, ama bu
da oldu. Eylül'de ilk yaramı aldım, yine de aktif hizmette kaldım. Ayın
21'inde Poltava bölgesindeki bir çatışmada yeniden yaralanıp tutsak düştüm.
"Alman tankları sağ kanadımızdan istediler savunmayı, ardından piyadeleri
aktı. Kuşatmanın içinde kaılp çarpıştık, o gün çok ağır kayıplar verdi
bölüğüm. Düşman tank saldırısını geri püskürttük iki kez. Sekiz tank ve bir
silah kamyonunu yakıp tahrip ettik. Mısır tarlaları arasında yüzyirmi Nazi
yatıyordu. Ama sonra havan toplarıyla ateş yağdırdılar, öğleden saat dörde
değin elimizde tuttuğumuz tepeyi teslim etmemiz için zorladıkça
zorlu-yorlardı. Korkunç bir sıcak vardı. Tek bir bulut yoktu gökyüzün-
de, o denli sıcaktı ki güneş, soluk almak bile güçtü. Havan mermileri müthiş
bir sıklıkla patlıyordu üzerimizde. Adamlarımızın susuzluktan dudaklarının
kapkara olduğunu anımsıyorum, ve belli belirsiz, kızgın bir sesle buyruğumu
verdim. Bir havan mermisi tam önümde patladığında, bir çukurluk boyunca
koşuyorduk. Sanırım kapkara bir toprak ve duman sütunu gördüm, ve başka
birşey göremedim. Şarapnel parçalarından biri miğferimi delmişti, bir diğeri
sol omuzuma saplandı.
"Ne kadar zaman baygın yattığımı anımsamıyorum, ama birtakım ayak sesleri
ile kendime geldim. Başımı kaldırdım ve düştüğüm yerde olmadığımı gördüm.
Asker ceketim çıkarılmış omu-zum şöyle bir sarılmış. Başımda miğfer de
yoktu. Birileri başımı da sarmıştı, ama sıkı değildi, bezin bir ucu göğsümün
üstündeydi. Bir an adamlarımın beni sürüyüp getirdiklerini ve giderlerken
başımı sardıklarını düşündüm. Ama bana doğru gelen adamlar benimkiler
değildi, Almandı bunlar. Beni kendime getiren onların ayak sesleriydi.
Onları açıkça görebiliyordum, iyi bir filmdeki gibi. Ellerimle çevremi
yokladım. Silah falan yoktu. Ne tabanca, ne mavzer, ne bomba. Adamlarımızdan
biri çantamı ve silahlarımı almıştı.
"işte ölüm bu!" diye düşündüm. O an başka neler düşündüm acaba ? Eğer bir
gün bu öyküyü bir romanda kullanmayı düşü-nüyorsanız,'kendinizden birşeyler
katın artık, çünkü o anda birşeyler düşünecek fırsatım olmadı. Almanlar
oldukça yakınlaşmıştı, ve ben yatarak ölmek istemiyordum, istemiyordum,
yatarak ölemezdim, anlıyor musunuz? Tüm gücümü topladım, ellerimini yere
dayayarak dizlerimin üstüne doğruldum. Yanıma vardıklarında ayaktaydım.
Yalpalayarak duruyordum, yeniden yere düşmekten ve yatarken süngülenmekten
müthiş korkuyordum. Çevremde duruyor, birşeyler söyleyerek gülüyorlardı.
Konuştum:" Öldürür artık beni, domuzlar. Öldürün beni, düşeceğim çünkü. "
Biri mavzer namlusuyla boynuma vurdu, ve düştüm. Ama bir an içinde yeniden
kalktım. Gülmeye başladılar, biri eliyle gösterdi:"Yürü bakalım, bu
taraftan."diye imledi. Yürümeye başladım. Tüm yüzüm kurumuş kanla
kaplanmıştı, basımdaki yaradan daha kan akıyordu, sıcak ve yapışkan bir kan. Omzum ağrıyordu, sağ kolumu kaldıramıyordum. Oracıkta yatıp hiçbir yere
gitmek için müthiş bir istek duyduğumu anımsıyorum, yine de yürümeyi
sürdürdüm.
"Yo. Ne ölmek ne de tutsak olmak için bir istek duymuyordum. Şöyle ya da
böyle içimdeki bulantıdan ve başımın dönmesinden kurtulmaya çalıştım,
yürüyordum-demek ki daha yaşıyordum ve devinebiliyordum. Susuzluktan
kıvranıyordum. Ağzım kavrulup kurumuştu, ayaklarım beni sürekli gözlerimin.
önünde salınıp duran kara bir duvar boyunca taşıyordu. Neredeyse
bayılacaktım, ama zorladım kendimi. "Birşeycik içip biraz dinlenir dinlenmez
kaçacağım."
'Tutsak edilenlerin tümü bir koruluğun kenarında biraraya getirilip
toplanmıştı. Yalnızca bizim alayın üçüncü bölüğünden iki Kızılordu adamını
tanıdım, diğer tümü yakın bir birliktendi. Tutsakların çoğu yaralanmıştı.
Bir Alman teğmeni bozuk bir Rusçayla içimizde komiser ya da subay olup
olmadığını sordu. Kimse konuşmadı. Yeniden sordu sonra: "Komiserler ve
komutanlar iki adım öne çıksın. "Kimse kımıldamadı.
Teğmen ağır ağır sıranın önü boyunca yürüdü ve görünüşleri Yahudilere
benzeyen onaltı adam seçip aldı. Herbirine"Yid ?" diye soruyor, yanıt
beklemeden de sıra dışına çıkmalarını buyu-ruyordu. Bu seçilenler arasında
Yahudiler, Ermeniler, esmer yüzlü ve siyah saçlı Ruslar vardı. Tümü birazcık
yana doğru dizilerek gözlerimizin önünde otomatiklerle vurulup öldürüldüler.
Sonra aceleyle üzerlerimizi arayıp tüm kişisel eşyalarımızı ve kağıtlarımızı
aldılar. Parti üye kartımı hiçbir zaman cüzdanımda taşımaz, yitirmekten
korkardım. Pantolonlarımın iç cebine koymuştum onu, bulamadılar. Bilirsiniz, insan olağanüstü bir varlıktır: yaşamımın pamuk ipliğine bağlı olduğunu
çok iyi biliyordum, kaçmaya çalışırken beni vurmazlarsa bile yolda
öldürürlerdi beni, çünkü o denli çok kan yitirmiştim ki, diğerlerine
zorlukla yetişebiliyordum. Arama bitip de parti kartımı bulamadıklarında o
denli sevinmiştimki, susuzluğumu tümüyle unuttum.
Marş düzeninde yola çıkarılıp batı yönünde götürüldük. Güçlü bir muhafız
takımı her iki yanımızda yürüyordu, yaklaşık on kadar da Alman motosikletli
vardı. Hızlı adımlarla sürüyorlardı bizi, gücüm tükenmeye başlıyordu, iki kez düşüp yeniden kalktım, ve yürümeyi
sürdürdüm, çünkü biraz daha yerde kalır da herkes geçerse beni, yol üstünde
öldüreceklerdi. Önümde yürüyen bir çavuşun başına geldi bu. Bacağından
yaralıydı ve zorlukla yürüyordu; inliyor, arada bir acıdan bağırıyordu. Bir
mil kadar yürüdükten sonra bağırdı.
"Yo, ben artık gidemem. Yoldaşlar, hoşça kalın." ve yolun ortasında oturdu.
"Yanlarından geçenler kaldırıp ayaklarının üstüne getirmeye çalıştılar. Ama
sürekli yeniden düşüyordu. Solgun, gencecik yüzünü, çatılmış kaşlarını ve
yaşlarla ıslanmış gözlerini düş gibi anımsıyorum. Tutsakların tümü geçti.
Geride kaldı o. Geriye baktığımda bir motorsikletlinin ona doğru sürdüğünü
gördüm. Motorsikletinden inmeden tabancasını çıkardı, çavuşun kulağına
dayayıp ateşledi. Küçücük bir ırmağa varana dek faşistler düşen birkaç
Kızılordu adamını daha vurdular.
" Şimdi o küçük ırmağı görüyordum, sonra çökmüş bir köprü ve ırmağın
kıyısında devrilmiş bir kamyon. Ve orada yüzüstü düştüm. Bayıldım mı ? Yo
bayılmadım. Boylu boyunca uzanmıştım; ağzım toz toprak doldu, şiddetle
sıktım dişlerimi, kumlar ağzımda çıtırdadı. ama kalkamıyordum. Yoldaşlarım
yanımdan geçerken biri alçak sesle konuştu:" Kalk hadi, yoksa öldürürler
seni." Ellerimle ağzımı yırtmaya, acının kalkmama yardı m etmesi için
gözlerimi bastırmaya başladım.
"Herkes geçti beni, bir motosikletlinin bana doğru geldiğini duydum. Nasıl
olduysa, kalktım ! Dönüp motosiklete bakmadan, esrimiş gibi yalpalayarak
tutsaklara ulaşmaya ve son sıraların içine kendimi atmaya zorladım. Alman
tankları ve cemsele-ri ırmağın içinden geçerken suyu bulandırmıştı, ama bu
sıcak, çamurlu sudan içtik, ve bu bahar pınarlarından daha tatlı geldi bize.
Başımı ve omuzumu ısladım, bu canlandırdı beni, yeniden kazandım gücümü.
Artık düşüp yolda kalmayacağımdan ümitli, yürümeyi sürdürdüm.
Bir ortasıklet Alman tank kolunun arasında kendimizi bulduğumuzda, ırmağı
yeni geçmiştik. Tutsak olduğumuzu görünce en öndeki tank son hızla tam
ortadan üzerimize doğru sürdü.
Ön saflardakiler kapanıp paletlerin altında ezildiler. Muhafız piyadelerimiz
ve motorsikletliler durmuş bakıyor, bazıları gülmekten katılıyordu;
taretlerinden dışarı bakıp ellerini sallayan tankçılarla bağırarak birşeyler
konuştular. Sonra yeniden bir kol halinde toparladılar bizi, kendileri de
yeniden kenardan yürümeye başladılar. Şaka yapmayı seviyorlardı, inkar
edemem bunu.
"O akşam ve gece hiç kaçmaya çalışmadım, çünkü bir yere gidemeyeceğimi
biliyordum, kan yitirdiğim için çok zayıflamıştım. Yanısıra, sıkı
gözleniyorduk, herhangi bir kaçma girişimi kuşkusuz başarısızlıkla
sonuçlanacaktı. Ama sonraları kaçmaya çabalamadığım için nasıl lanet ettim
kendime ! Diğer sabah Alman güçlerinin karargah kurduğu bu köyden geçtik.
Bizi izlemek için sokağa dökülmüştü piyadeler. Köyün içinde muhafızlar hızlı
koşmamız için zorladılar. Cepheye giden alman birliklerinin gözlerinde bizi
küçük düşürmeyi gerekli görmüşlerdi. Koştuk da. Arkada kalanlar ya da
düşenler oracıkta vuruldular, o akşam bir savaş tutsağı kampına vardık.
Motor- traktör servis istasyonlarından birinin avlusu tel örgülerle
çevrilmişti. Kamp muhafızlarına teslim edildik, silahlarının namlularıyla
iterek içeri sürdüler bizi. Yıkanmak için hiçbir şey yoktu. Oldukları yere
yapıyorlardı adamlar, çamur ve kokan gübre içinde yatıyorlardı. En zayıfları
bir daha kalkamıyordu. Günde bir kez su ve yiyecek veriliyordu, bir maşrapa
su ve bir avuç dolusu ham darı ya da çürük ayçiçeği tohumu, hepsi buydu.
Bazı günler bize birşey vermeyi tümüyle unuturlardı.
"İki gün boyunca yoğun yağmur yağdı. Kampta pislik ve çamur öylesine
seyreltikleşmişti ki, dizlerimize dek batıyorduk. Çiy-lenmiş giysilerimizden
buhar yükseliyordu sabahleyin tıpkı atlardan yükseldiği gibi; ama yağmur
yeniden durmaksızın boşalmaya başladı. Her gece birkaç düzine adam ölüyordu.
Tümümüz yiyecek kıtlığından gün geçtikçe daha da zayıflıyorduk. Dahası
yaralarım işkence çektiriyordu bana.
"Altıncı gün omzum ve başım her zamankinden çok ağrımaya başladı, irin
toplamışlardı. Sonra kötü kötü kokmaya başladılar. Kampın bir yanında
kollektif çiftlik ahırları vardı, yaraları ciddi olan Kızılordu adamları
orada yatıyordu. Sabahleyin kamp sorumlusu gedikli subaydan doktora görünmek için izin istedim, bana yaralılara
bakan birinin olduğunu söylemişlerdi. Gedikli iyi Rusça konuşuyordu.
Yanıtladı:"Git de doktorunu gör Rus. Sana hemen yardım edecektir."
"Alay ettiğini anlamadım; sevinmiştim, ahıra doğru geçip gittim. Üçüncü
sınıf bir ordu doktoru girişte karşıladı beni: Bir yulara bağlıydı.
Yıpranmış, yaşamak zorunda kaldığı şeylerden yarı delirmişti. Yaralılar
çerçöple karışık gübrelerin üzerinde yatıyor-ları, ahırı dolduran pis kokuyu
soluyorlardı. Çoğu yaraların içinde kurtlar kaynaşıyordu, yapabilenler
parmaklarıyla yada çöplerle atmaya çalışıyorlardı, içerde ölü tutsaklardan
bir yığın da vardı, kaldırmak için zaman olmamıştı.
"Görüyor musun ?" diye sordu doktor. "Sana nasıl yardım edebilirim ? Bir tek
sargı bezim yok, hiçbirşey yok. Git, Tanrı aşkına çek git, Sargılarımda
yırtıp at ve yaralarına kül serp. Surdaki kapının önünde biraz temiz kül
bulacaksın."
"Dediğini yaptım. Girişte gedikliyle karşılaştım. Bütün yüzüyle sırıtıyordu.
"Eee, nasıl gitti bakalım ? Askerlerinizin kusursuz bir doktoru var. Yardım
etti mi sana ? Konuşmadan geçip gidiyordum ki, yüzüme bir yumruk atıp
bağırdı:" Yanıtlamak istemiyorsun ha, köpek seni!. Yere düştüm, yeniden ve
yeniden başıma ve göğsüme tekmeler savurdu. Yoruluncaya kadar tekmelemeyi
sürdürdü. Bu faşisti yaşadığım sürece asla unutmayacağım, asla! Sonra beni
bir kez daha dövdü, öncekirden daha sertti bu. Beni tel örgülerin arasından
her gördüğünde dışarı çağrıyor, tek söz söylemeden, büyük bir
konsantrasyonla dövmeye başlıyordu.
"Nasıl kaçtığıma gelince..."
"Savaştan çok önce, daha mekanikçi olmamışken Kama ırmağında istifçi olarak
çalışıyordum. Boşaltmaya yardım ederken herbiri atmış kilo gelen iki tuz
torbası taşırdım. Müthiş gücümü esirgemezdim, her zaman da çok güçlü bir
yapım vardı. Şimdi de aslolan tek şey ölmek istemediğimdi, direnme gücüm de
oldukça büyüktü. Ülkem için dövüşmeliydim yerniden, sonunda düşmandan öç
almak için döndüm de.
"Görünüşe göre transit bir kamp olan bu kampta yüz kilometre kadar uzukta olan başka bir kampa aktarıldım. Burada da sistem transit
kamptakinin tümüyle aynısıydı: aralarına dikenli teller gerilmiş direkler,
üstü açık. Verilen yiyecekler aynıydı, ama ham darı yerine bir kase çürük
kaynamış un veriyorlardı, ya da ölü atların leşlerini sürüklüyorlardı kamp
içine. Açlıktan ölmemek için yerdik bunlardan, yine de yüzlerce
ölüyorduk... Ekim'de gelen soğuklar herşeyin üzerine tuz-biber ekti,
durmadan yağmur yağıyor sabahları don oluyordu. Soğuktan ölümcül acılar
çekiyorduk. Ölen bir Kızılordu adamının üzerinden asker ceketi ve paltosunu
aldım, bu bile soğuktan koruyamadı bedenimi. Açlığa gelince, ona alışmıştık
artık.
"Yağmaların şişmanlattığı askerlerin gözetimindeydik. Tarladan çıkmış gibi
aynı karaktere sahipti tümü. Adi eşkiyadan başka birşey değillerdi. Eğlenmek
için bir yol bulurlardı. Sabahleyin bir çavuş tel örgülerin önüne gelip bir
çevirmen aracılığıyla konuşurdu.
"Az sonra yiyecek dağıtımı yapılacak. Dağıtım solda olacak."
"Çavuş giderdi. Ayakta durabilen herkes kampın sağ yanına koşardı. Bir saat,
iki saat, üç saat beklerlerdi, iliklerine işleyen rüzgarda yaşayan
iskeletler titreşirdi.
"Sonra birden kampın diğer yanında askerler belirirdi. Tellerin üzerinden
iri ateti parçaları fırlatırlardı. Açlığın bilinçlerini zayıflattığı esirler
o yana akın ederler ve çamura bulanmış et parçaları için mücadeleye
başlarlardı.
"Askerler katıla katıla gülerek izlerler ve birden uzun bir ma-kinalı tüfek
salvosu tarardı tutsakları. Çğlıklar inlemeler... Tuk-saklar yaralı ve
ölülerini orada bırakıp yeniden sol yana koşarlardı. Kamp komutanı, uzun
boylu bir asteğmen, yanında bir çevirmenle tel örgülere gelirdi. Gülmesini
zorlukla bastırarak konuşurdu:
"Yiyecek dağıtımı sırasında istenmeyen düzensizlikler olmuştur. Eğer yeniden
böyle şeyler olursa, Rus domuzlarının acımasızca vurulmusı için buyruk
vereceğim." Komutanın arkasındaki Nazi askerleri gülmekten ölürlerdi.
Komutanın bu "akıllıca" oyununu çok severlerdi.
"Ölüleri sessizce kamptan çıkarır ve pek uzak olmayan bir
dereye gömerdik. O kampta yumruklarla, sopalarla, dipçiklerle dövülürdük.
Herhangi bir anda ya sıkıldıkları ya da eğlenmek istedikleri için
döverlerdi. Yaralarım iyileşmeye başlıyordu, ama sonradan, sanırım süreğen
nemden ve dayaklardan, yeniden açılıp dayanılmaz ağrılar vermeye başladılar.
Ama daha yaşıyordum, ve kaçma umudumu da yitirmemiştim... Olduğumuz yerde,
çamur içinde yatıyorduk, saman vb. yoktu. Birbirimize katı bir kitle halinde
sokulup yatardık. Tüm gece boyunca sürekli, alta çamur içinde üşüyenlerle
üstte soğuktan üşüyenler yer değişirdi.
"Günler birer kabus gibi geçiyordu.Gün geçtikçe daha çok zayflıyordum.Artık
bir çocuk bile bir vuruşta devirebilirdi beni. Zaman zaman bir deri bir
kemik kalmış ellerime bakardım, ve düşünürdüm:"Nasıl çıkacağım buradan ?"
işte ondan sonradır ki o ilk birkaç gün kaçmak için hiçbir girişimde
bulunmadığım için lanet ettim kendime. Hiç değilse öldürülürdüm de bu
korkunç acıları çekmem gerekmezdi.
"Kış geldi. Karı yanlara küreyip donmuş zemin üzerine yatıyorduk. Sayımız
gitgide azalıyordu... Sonunda birkaç gün sonra çalışmak için başka yere
görderileceğimiz duyuruldu. Hepimiz yaşama döndük. Herbirimizin içinde bir
ümit ışığı yandı- çok zayıf bir ümitti bu-, belki kaçmayı başarabilirdik.
"O gece sessiz ve dondurucuydu. Şafaktan hemen önce silah sesleri duyduk.
Çevremdeki herkes kımıldamaya başladı. Gümbürtü yeniden başladığında biri
yüksek sesle bağırdı:
"Yoldaşlar, bizimkiler saldırıyor!"
Sonra akılalmaz birşey oldu. Tüm kamp sanki buyruk almış gibi ayağa fırladı.
Günlerdir ayağa kalkamamış olanlar bile ayaktaydı. Her yandan ateşli
fısıltılar ve bastırılan hıçrıkları duyuyorduk. Yanımdan biri birden
gözyaşlarına boğullur gibi, bir kadın gibi yüksek sesle ağlamaya başladı. Ve
ben... Ben de." Teğmen Gerasimo aceleyle, kırık bir sesle konuşuyordu.
Sonra yeniden kendine geldi, daha dingin konuşmaya başladı:
"Benim de, yanaklarımdan rüzgarda donan yaşlar süzülüyordu. Biri zayıf bir
sesle Enternasyonal'i söylemeye başladı, ve hepimiz selamlayan sesle
katıldık ona. Nöbetçiler makinalı tüfekler ve otomatiklerle ateş açtılar, biri bağırarak buyruk verdi: "Yere
yatın!" yatıp bedenimi karlarla bastırdım, bir çocuk gibi hıçkırarak
ağlıyordum. Yalnızca sevindiğim için değil, insanlarımızla gurur duyduğum
için de ağlıyordum. Faşistler bizi öldürebilirdi, silahsız, güçsüz
koyabilirlerdi açlıktan; bize işkence edebilirlerdi; ama ruhumuzdaki inancı
alamıyorlardı, hiç bir zaman da alamayacaklardı! Saldırmak için yanlış
insanlar seçmişlerdi, söyleyeyim size !"
O akşam teğmen Gerasimov'un öyküsünün sonunu duyamadım. Alay mürettebatıyla
acele işleri vardı. Birkaç gün sonra yeniden buluştuk. Siper korunağı küf ve
çam reçinesi kokuyordu.
Teğmen parmaklarını birbirine kenetlediği ellerini dizlerinin üstünde
birleştirmiş, hafif yumaklanmış, bir parkanın üzerinde oturuyordu. Onun
böyle elerini kenetlemiş, saatlerce bunaltılı, sonuçsuz düşüncelere dalarak
oturma alışkanlığını savaş tutsağı kamplarında edindiğini düşünmeden
edemedim.
Nasıl kaçtığımı mı bilmek istiyorsunuz ? Anlatacağım. Silah sesleri
duyduğumuz geceden bir süre sonra istihkam inşaatların da çalışmaya
gönderildik. Don ve buz çözülmeye başlamıştı. Yağmur yağıyordu. Kampın
kuzeyine doğru çıkarıp götürdüler. Yine aynı şeyler: tükenip düşenler
oracıkta öldürülüp yol üzerinde bırakıldılar.
"Birinin yol kenarında donmuş bir patatesi almak için eğildiğinde bir
gedikli tarafından vurulup öldürüldüğünü anımsıyorum. Bir patates tarlasının
içinden geçiyorduk. Gonçar adlı Ukraynalı bir onbaşı patatesi alıp gizlemeye
çalıştı. Gedikli onu gördü. Tek söz söylemeden Gonçar'ın yanına gelip
boynundan vurdu onu. Bütün tutsaklar durmuş bakıyorlardı" Buradaki herşey
Alman devletinin malıdır." dedi gedikli eliyle çevresini göstererek.
"Herhangi biriniz keyfi olarak birşey alırsa anında öldürülecektir."
"içinden geçtiğimiz bir köyde kadınlar üzerimize ekmek parçaları ve
fırınlanmış patatesler fırlattılar. Kimilerimiz bir kaç parça yakalanmayı
başardı, ama çocuğumuz yapamadık. Muhafızlar pencereleri taradılar, daha
hızlı yürümemiz için buyruk verdiler. Ama cocuklar-korku nedir bilmez onlar-
biraz önden
yol boyunca koşuyor ve yolda ekmek bırakıyorlardı. Topladık ekmekleri. Ben
de büyük bir kaynamış patates ele geçirmeyi başardım. Yanımdakiyle
yarıyarıya üleşip kabuğuyla yedik.Hiç bu denli lezzetli bir patates
yememiştim.
"Bir ormandaydı istihkam inşaatı. Almanlar nöbetçileri gözle görülür biçimde
takviye ettiler ve elimize kürekler verdiler. Canım istihkam yapmak
istemiyordu, daha çok yıkmak istiyordum yapılanları.
"Tam o gün öğleden sonra aklıma koydum koyacağımı Kazdığımız çukurdan
tırmanıp çıktım, beli sol elime alıp nöbetçinin yanına gittim. Diğerlerinin
bir siperde olduklarını önceden gözlemiştim, bizim gruptan sorumlu bu bir
kişiden başka nöbetçi de yoktu yakında.
"Küreğim kırıldı, bak !" diye mırıldandım askere yaklaşırken. Kısa bir an,
onu ilk vuruşta yere sermezsem işimin biteceği düşüncesi şimşek gibi geçti
kafamdan. Asker yüzümdeki ifadeden, galiba birşeyler anladı. Otomatiğinin
tetiğini kavramak için omuzlarını silkti, işte o an kürekle yüzünün tam
ortasına geçirdim.
Başına vuramazdım, miğferi vardı çünkü. Ama hiç ses çıkarmadan boylu boyunca
uzatacak kadar gücüm olmuştu.
"Şimdi elimde bir otomatik ve üç şarjör vardı. Koşmaya başladım. Ama '
şimdi'de koşamıyorum gibi geldi bana ! Durdum, derin bir soluk aldım ve
yeniden kaldırdım tabanları. Derenin diğer yakasında orman daha sıktı, oraya
yöneldim. Kaç kez düştüğümü, kattığımı, yeniden düştüğümü anımsamıyorum.
Yine de her dakika daha çok uzaklaşıyordum. Bitkinlikten soluk soluğa,
hıçkıra hıçkıra bir çalılığın arasından koşarak tepenin diğer yanına
indiğimde otomatiklerin uzak takırtılarını duydum, sonra bir çığlık. Ama
beni yakalamak o kadar kolay değildi artık.
"Alacakaranlık çökmeye başladı. Eğer Almanlar izimi bulmayı başarır da iyice
yakınlaşıriarsa son mermiyi kendime saklayacaktım. Bu düşünce cesaretimi
tazeledi. Daha sessiz ve dikkatli yürümeyi sürdürdüm.
"Geceyi ormanda geçirdim. Yarım mil kadar uzakta olmayan bir köyün
yaknındaydım, ama Almanların arasına düşerim diye
oraya gitmeye korkuyordum.
Diğer gün partizanlar buldu beni.iki hafta onların barınaklarında
dinlenerek gücümü topladım. Önceleri, paltomun astarına sakladığım ve onlara
gösterdiğim parti kartımı göstermeme karşın kuşkulanıyorlardı benden. Ama
daha sonra operasyonlarına katıldığımda bana karşı davranışları birden
değişti. Öldürdüğüm faşistlerin hesabını tutmaya da orada başladım. Bugüne
dek bu hesabı hiç sektirmeden tuttum, sayıları yavaş yavaş yüze yaklaşıyor.
"Ocak'ta partizanlar cephe çizgilerinden beriye geçirdiler beni. Bir ay
kadar hastanede yattım. Omuzumdaki havan şarap-nelerini çıkardılar,
romatizma ve kampta aldığım diğer illetlerin savaştan sonra çaresine
bakacaktık.Evde bir hafta kaldım, Daha fazla da dayanadım. Cepheye gitmek
için müthiş bir istek duyuyordum, tüm söleyebileceğim de şu şimdi: kim ne
derse desin, benim yerim sonuna kadar burası."
Siper barınağının kapısında hoşçakal dedik birbirimize. Teğmen aydınlık
günışığının altında parıldayan bir küreğe düşünceli düşünceli bakarak
konuştu:" Ve biz nasıl savaşılacağını, nasıl kin duyulacağını ve nasıl
sevileceğini öğrendik. Savaş gibi böylesine keskin bir bıçağın üzerinde
herkesin duyguları kusursuz biçimde keskinleşti. Kin ve sevgi yanyana
konulamaz diyeceksiniz belki ?Atasözünü bilirsiniz:" Bir atla huysuz bir
geyiği aynı kağnıya koşamazsmız." Ama bizim bulunduğumuz konumda bunlar
birlikte koşulu, ve çekecekleri kağnıyı da kusursuz çekiyorlar. Bana ve
ülkeme yaptıkları tüm şeylerden dolayı fasitlere acı bir kin duyuyorum. Aynı
anda da insanlarımızı tüm yüreğimle seviyorum ve faşistlerin boyunduruğu
altında acı çekmelerini istemiyorum. Beni ve tüm diğerlerini böylesi bir
öfkeyle savaşmala item de bu: eylemde biraraya gelip birleşen işte bu iki
duygu, kin ve sevgi, utku getirecek bize. Ve ülkemize duyduğumuz sevgi
yüreklerimizde korunuyorsa ve bu yürekler çarptığı sürece korunmayı
sürdürecekse, kinimizi de sonuna dek sürgülerimizin ucunda taşıyacağız.
Belki karmamaşık oldu tüm bunlar, bağışlayın ama düşündüğüm şeyler bunlar."
diye bitirdi teğmen Gerasimov. Ve onu tanıdığımdan beri ilk kez basit,
sevecen Dır biçimde gülümsedi, bir çocuğun gülümsemesiyle.
Yine ilk kez ben de, yaşadığı olaylardan kırgınlaşmış, ama.daha bir neşe
denli sert ve bükülmez bu otuziki yaşındaki teğmenin şakaklarında parlak
beyaz saçları olduğunu ayrımsa-dım. Ve büyük acılar sonucu oluşmuş bu
beyazlık o denli katışıksız ki, şapkasına dolanmış bir örümcek ağının ipliği
şakaklarına geldiğinde gözden yitmişti, ne kadar çatıştımsa onu ayırtetmeyi
bir türlü başaramadım.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın