İçki Ortağı
Charles Bukowski
«Jeffi Flower Sokağı'nda bir yedek parçacıda çalışırken tanımıştım, belki de
Figueroa Sokağı'ydı, ikisini hep karıştırırım. Neyse, ben gelen parçalardan
sorumluydum, Jeff daha çok ayak işlerine bakardı. Eski parçalan boşaltır,
yerleri süpürür, helaya tuvalet kâğıdı filan koyardı. Ülkenin muhtelif
yerlerinde bu tip işler yaptığım için kü-'çümsemem bu adamları. Beni
nerdeyse mahvetmiş bir kadınla ilişkimi yeni bitirmiştim. Yeni bir ilişki
istemiyordum, at yarışları, otuzbir ve içki ile dolduruyordum boşluğu.
Samimiyetle, böyle takıldığım zamanlar hep daha mutlu olmuş, bu dönemlerde
kadınlara son vermeyi düşünmüşümdür, tövbe, asla, demişimdir kendi kendime.
Tabii ki biri çıkıverirdi — seni avlarlardı, ne kadar ilgisiz olursan ol.
Sanırım gerçekten ilgisiz olduğun zamanlar yapışırlardı yakana, seni
bunalıma sokmak için. Kadınlar yapar bunu; erkek ne kadar güçlü olursa olsun
bunu başarırlar. Ama neyse, Jeffi tanıdığımda durumum buydu —kadınsız— ve
ilişkimizin hiçbir homoseksüel yanı yoktu. Şanslarına güvenerek yaşayan,
seyahat eden, kadınlarm yaktığı iki adam. Hatırlıyorum, bir keresinde The
Green Light'ta oturmuş bira içiyordum, masadaydım, at yarışları sonuçlarını
okuyordum ve bir grup insan konuşurken kulağıma şöyle bir şey geldi, "Evet,
Küçük Flo fena yaktı Bukowski'yi. Fena yaktı seni değil mi Bukowski?"
Başımı kaldırdım. Gülüyorlardı. Ben gülmedim. Biramı kaldırıp, "Evet,"
dedim, sonra bir yudum alıp masaya koydum tekrar.
Başımı tekrar kaldırdığımda genç bir siyah kız elinde birası ile masamdaydı.
"Bak moruk," dedi, "bak moruk..."
"Merhaba," dedim.
"Bak moruk, bu Küçük Flo'nun canım sıkmasına izin verme, izin verme seni
parçalamasına. Toparlanabilirsin."
"Biliyorum toparlanabileceğimi. Vazgeçmek gibi bir niyetim yok."
"Güzel. Sadece çok üzgün görünüyordun, öyle üzgün görünüyordun ki."
'Tabii, üzgünüm, içime işledi, kanıma. Ama geçer. Bira?"
"Evet. Ama benden."
O gece bana gidip seviştik ama kadınlara veda ettim onunla — 14 veya 18 ay
kadar sürdü. Peşine düşmezsen böyle dönemler yaşayabilirsin.
Her gece işten sonra içiyordum, evde, tek başıma, hafta sonları at
yarışlarına da biraz param kalıyordu, hayat sadeydi ve fazla acı
çekmiyordum. Belki yaşamak için fazla bir neden yoktu ama acı çekmemek
yeterli bir neden sayılmalı. Jeff i görür görmez nasıl biri olduğunu
anladım. Benden genç olmasına rağmen, kendimin bu genç modelini tamdım.
"Acayip akşamdan kalmasın evlat," dedim ona bir sabah.
"Başka yolu yok," dedi, "unutmak gerek."
"Haklısın galiba," dedim, "tımarhaneye düşmektense akşamdan kalmak yeğdir."
O gece işten sonra yakın bir bara gittik. Benim gibiydi, yemek düşünmüyordu,
erkekler yemeği düşünmez. Aslında, fabrikanın en güçlü erkeklerindendik ama
hiç durup düşünmezdik bunu. Yemek sıkıcıydı işte. Barlardan da bayağı
sıkılmıştım o dönem — onlan cennete götürecek kadının içeri girmesini
bekleyen geri zekâlı yalnız erkekler sürüsü. En can sıkıcı iki kalabalık, at
yarışları kalabalığı ve bar kalabalığıdır. Erkekler özellikle. Sürekli
kaybeden ve durup toparlanamayan kerizler. Ve ben tam or-talanndaydım. Jeff
işimi kolaylaştırıyordu. Demek istediğim, bu tarz onun için henüz yeniydi ve
heyecan duyuyordu, nerdeyse gerçekmiş gibi yaşıyordu, sanki aldığımız iki
kuruşu içkiye, kumara, ucuz odalara harcamıyor da anlamlı bir şeyler
yapıyormuşuz gibi; sürekli işten kovuluyor, iş arıyor, kadınlar tarafından
yakılıyorduk ve cehennemdeydik sürekli, ama umursamıyorduk. Hiçbir şeyi.
"Dostum Gramercy Edwards ile tanışmanı istiyorum," dedi.
"Gramercy Edwards?"
"Evet, Gram dışarda olduğundan çok içerdedir."
"Kodes mi?"
"Kodes ve tımarhane."
"İlginç. Gelmesini söyle."
'Telefon edeceğim, çok sarhoş değilse gelir..."
Gramercy Edwards bir saat sonra geldi. Neyse ki o zamana kadar durumu daha
iyi kontrol edebilecek bir duruma gelmiştim, çünkü Gramercy Edwards kapıdan
içeri girdi — ıslahane ve hapisane kurbanı. Gözleri yukarı doğru yuvarlanıp
duruyordu, beyninin içine bakıp ters giden şeyin ne olduğunu görmek ister
gibi. Üst-baş paçavra, pantolonunun yırtık cebinde bir şişe büyük şarap.
Korkunç kokuyordu ve ağzında sarılmış bir sigara vardı. Jeff bizi
tanıştırdı. Gram şarap şişesini cebinden çıkarıp bana ikram etti. Aldım.
Kapanışa kadar içtik.
Sonra Gramercy'nin oteline doğru yürüdük. O günlerde, sanayi bölgeyi istila
etmeden önce, yoksullara oda kiralayan eski evler vardı ve bu evlerden
birinin sahibesi, kıymetli mülkünü koruması için buldog köpeğini geceleri
salardı. Orospu çocuğunun hiç şakası yoktu: Birçok sarhoş gecemde ödümü
patlatmıştı, yolun hangi yanının onun hangi yanının benim olduğunu
öğreninceye kadar. Onun istemediği yanı ben seçmiştim.
'Tamam," dedi Jeff, "bu gece haklayacağız o orospu çocuğunu. Bak Gram,
yakalamak benim işim. Eğer yakala-yabilirsem gerisi sana kalıyor."
"Sen onu yakala," dedi Gram, "çelik yanımda. Yeni bi-leylettim."
Yürüdük. Kısa bir süre sonra bir hırıltı sesi duyduk ve buldog bize doğru
geliyordu. But dişlemekte ustaydı. Bekçilikte üstüne yoktu. Kendinden çok
emin bir şekilde bize doğru geliyordu. Jeff nerdeyse üstümüze gelene kadar
bekledi, sonra yan dönüp köpeğin üstüne atladı. Köpek kaydı ve hemen geri
döndü ama Jeff sıçrayışının altından kaçarken yakaladı onu. Kolunu buldoğun
ön bacaklarının altından dolayıp ayağa kalktı. Buldog çaresiz bir şekilde
hırlayıp kıvranıyordu, kamı açıkta kalmıştı.
"Hehehehe," diye güldü Gramercy, "hehehehe!"
Ve bıçağı saplayıp bir dörtgen kesti. Sonra 4 parçaya ayırdı dörtgeni.
Tannm," dedi Jeff.
Her yer kana bulanmıştı. Jeff buldoğu yere bıraktı. Buldog kıpırdamadı.
Yürüdük.
"Hehehehe," diye güldü Gramercy, "o orospu çocuğu kimseyi rahatsız
edemeyecek artık."
"İğreniyorum sizden," dedim. Odama çıkıp zavallı köpeği düşündüm. Jeffe
kızgın kaldım birkaç gün, sonra unuttum...
Gramercy ile karşılaşmadım bir daha ama Jeff ile içmeye devam ettim. Yapacak
başka bir, şey yok gibiydi.
Her sabah işe hasta gidiyorduk... Bize özel bir şakaydı. Her gece tekrar
sarhoş oluyorduk. Yoksul adam başka ne yapabilir? Kızlar alelade işçileri
kovalamaz, doktorların, bilim adamlarının, avukatların, işadamlarının filan
peşindedirler. Onlar işlerini bitirdikten sonra sıra bize geliyordu ve artık
kız değildiler — bize kullanılmış, deforme, hasta ve kaçıklar düşüyordu. Bir
süre sonra ıskartaları al-maktansa vazgeçiyordun. Veya vazgeçmeye
çalışıyordun, içkinin yaran oluyordu. Jeff barları seviyordu, ben de ona
takılıyordum. Jeff in problemi içtiği zaman kavga çıkarmayı sevmesiydi. Bana
bulaşmıyordu neyse ki. İyi dövüşüyor, yumruktan kaçmasını iyi biliyordu, ve
güçlüydü, belki de şimdiye kadar tanıdığım en güçlü adamdı. Kabadayı değildi
ama birkaç tane yuvarladı mı çıldınyordu. Bir gece üç kişiyi hakladığına
şahit oldum. Ara sokakta yere serdiği üç kişiye bakıp ellerini cebine
sokmuş, sonra bana bakıp, "Hadi gidip bir şeyler içelim," demişti.S
Cumartesi akşamlan en iyi akşamlardı tabii ki. Pazar günleri akşamdan
kalmalığımızı üstümüzden atabiliyorduk. Genellikle yine sarhoş olup
tazeliyorduk akşamdan kalmalığımızı ama hiç olmazsa pazar sabahı o durumda,
köle maaşı ile çalıştığımız, bir gün kovulacağımız veya ayrılacağımız
işimize gitmek zorunda değildik.
O cumartesi akşamı Green Light'ta oturuyorduk ve sonunda karmmız acıktı.
Çinli'nin yerine yürüdük, oldukça klas ve temiz bir yerdi, ikinci kata çıkıp
arkalarda bir masaya oturduk. Jeff sarhoştu ve lambayı devirdi. Büyük bir
gürültü ile kırıldı lamba. Herkes baktı. Başka bir masaya servis yapan Çinli
garson bize özellikle memnuniyetsiz bir şekilde baktı.
"Sakin ol," dedi Jeff, "hesaba ilave et. Öderim."
Hamile bir kadın Jeff e bakıp duruyordu. Yaptığından ötürü çok mutsuz olmuş
gibi bir hali vardı. Anlayamamıştım. O kadar da vahim bir şey değildi.
Garson bize servis yapmak istemiyordu, veya bizi bekletiyordu ve bu hamile
kadın bize bakmayı sürdürüyordu. Jeff iğrenç bir suç işlemişti sanki.
"Ne var güzelim? Biraz aşk mı istiyorsun? Arka kapıda bekleyeyim seni
istiyorsan. Yalnızlık mı çekiyorsun yavrum?"
"Kocamı çağıracağım. Aşağıya, tuvalete indi. Çağıracağım onu. Gidip
getireceğim. O sana gösterir!"
"Neyi gösterecek?" diye sordu Jeff, "pul koleksiyonunu mu? Yoksa kelebek
koleksiyonunu mu?"
"Gidip çağıracağım onu! Şimdi!"
"Hanımefendi," dedim, "lütfen yapmayın. Kocanıza ihtiyacınız vardır. Lütfen
yapmayın hanımefendi."
'Yapacağım," dedi, "yapacağım."
Ayağa kalkıp merdivenlere doğru koştu. Jeff peşinden koşup onu yakaladı,
çevirdi ve "Aşağı inmene yardımcı olayım," dedi.
Sonra çenesine bir yumruk attı ve kadm merdivenlerden aşağı yuvarlandı.
Midem bulanmıştı. Köpekli gece kadar korkunçtu.
"Aman tanrım Jeff! Hamile bir kadım merdivenlerden aşağı yuvarladın! Bu
ödlekçe ve aptalca! iki kişiyi öldürmüş olabilirsin! Acayip saldırgan
oluyorsun, neyi ispatlamaya çalışıyorsun?"
"Kes sesini," dedi Jeff, "yoksa sen de yiyeceksin bir tane!"
Jeff delicesine sarhoştu, merdivenin başında durmuş, sallanıyordu. Aşağıda
kadının etrafına toplanmışlardı. Hâlâ hayatta görünüyordu, bir yerleri
kırılmamıştı ama bebeğin durumunu bilmeye imkân yoktu. Bebeğe bir şey
olmamasını ümit ettim. Sonra kocası tuvaletten çıktı ve karısını gördü. Ona
olanları anlatıp Jeff i işaret ettiler. Jeff dönüp masaya doğru yürüdü.
Kadının kocası basamakları roket gibi çıktı, iri bir adamdı, Jeff kadar iri
ve onun kadar genç. Jeff e kızmıştım, onu uyarmadım. Adam arkadan Jeff in
üstüne saldırıp boyunduruğa aldı. Jeff nefessiz kaldı ve yüzü kıpkırmızı
oldu ama yüzünde bir tebessüm vardı, tebessüm belirmişti yüzünde. Kavga
etmeye bayılıyordu. Bir eli ile adamın kafasını kavradı sonra diğer elini de
kullanarak adamı yere paralel bir konuma getirdi. Jeff adamı merdivenlere
doğru götürürken adam hâlâ Jeff in boğazım sıkıyordu. Jeff merdivenlerin
başında durdu ve adamı üstünden fırlattı. Adamı havaya kaldırıp boşluğa
fırlattı. Adamın yuvarlanması kesildiğinde hiç hareket etmedi. Ordan toz
olmayı düşünmeye başlamıştım.
Sonra birtakım Çinliler aşağıda dolanmaya başladı. Koşuşup birbirleri ile
konuşuyorlardı. Aşçılar, garsonlar, patronlar. Sonra koşarak yukarı çıkmaya
başladılar. Ceketimin cebinde bir cep viskisi vardı, masaya oturup eğlenceyi
izlemeye karar verdim. Jeff onları merdivenin başında karşılayıp bir
yumrukla aşağıya yolluyordu. Sayıları giderek artıyordu. Bu kadar Çinli
nerden çıkmıştı bilemiyorum. Sayıca bu kadar fazla oluşları Jeff i
geriletmişti, odanın ortasında durmuş onları yere seriyordu. Jeff e yardım
ederdim ama köpeği ve hamile kadını düşündükçe orda oturup içkimi içiyor,
izliyordum.
Nihayet iki tanesi Jeffe arkadan sarıldılar, bir diğeri kolunu yakaladı,
başka biri bacağını, biri de boynunu. Bir kannca sürüsünün bir örümceği
aşağı indirmesine benziyordu. Sonra yere çökerttiler, onu yerde tutmaya
çalışıyorlardı, hareket etmesini engellemeye. Dediğim gibi, ömrümde gördüğüm
-en güçlü adamlardan biriydi. Onu yere yapıştırmışlardı ama hareket etmesini
engelleyemi-yorlardı. Arada sırada Çinliler'den biri görünmez bir gücün
etkisi altındaymışçasına havalanıp uçuyordu. Tekrar üstüne atlıyorlardı. Onu
yakalamışlardı ama yapabilecekleri bir şey yoktu. Mücadele edip duruyordu ve
Çinliler vazgeçmemesinden ötürü çok mutsuz görünüyorlardı.
Bir yudum daha alıp şişemi cebime soktum, kalkıp yanlarına gittim.
"Hareketsiz tutabilirseniz işini bitirebilirim," dedim, "daha sonra canıma
okuyacak ama başka yolu yok."
Çömelip göğsüne oturdum.
"Hareket etmesin! Şimdi başım tutun! Bu şekilde, hareket ederken vuramam
ona! Allah kahretsin, sıkı tutun!
Bir düzine adamsınız, allah kahretsin! Bir insanı hareketsiz tutmayı
beceremez misiniz? Sıkı tutun! Sıkı!"
Yapamıyorlardı. Jeff yuvarlanıp sallanıyordu. Tükenmek bilmeyen bir gücü
vardı. Vazgeçip tekrar masaya döndüm, bir yudum daha aldım. Beş dakika kadar
devam etü.
Sonra Jeff birden hareketsiz kaldı. Kıpırdamıyordu. Çinliler onu tutup
izlemeye devam ettiler. Ağlama sesleri duydum. Jeff ağlıyordu! Yaşlar
akıyordu yüzünden. Yüzü bir göl gibi panldıyordu. Sonra haykırdı, ulurcasına
— tek kelime:
"ANNE!"
O anda sirenleri duydum. Ayağa kalkıp, yanlarından geçtim ve aşağı yürüdüm.
Yan yolda polislerle karşılaştım.
'Yukarda memur bey! Acele edinl"
Yavaşça ön kapıdan çıktım. Sonra bir ara sokağa saptım, ve koşmaya başladım.
Başka bir sokağa çıktığımda ambulans sirenlerini duyabiliyordum. Odama
gidip, perdeleri çektim ve ışığı söndürdüm. Şişeyi yatakta bitirdim.
Pazartesi günü Jeff işe gelmedi. Salı günü Jeff işe gelmedi. Çarşamba da.
Neyse, onu bir daha görmedim. Ha-pisanelere de bakmadım.
Bir süre sonra devamsızlıktan kovuldum ve şehrin batısına taşındım.
Sears-Roebuck'ta bir depo işi buldum. Sears-Roebuck'taki çocuklar akşamdan
kalmıyorlardı, terbiyeliydiler, narindiler. Hiçbir şey rahatsız etmiyordu
onları. Yemeğimi yalnız yiyip, onlarla çok az konuşuyordum.
Jeff iyi bir insan değildi sanınm. Çok hata yapıyordu, vahim hatalar, ama
ilginç biriydi gerçekten, yeterince ilginç. Şimdi hapistedir herhalde veya
birileri onu öldürmüştür. Bir daha onun gibi bir içki ortağı bulamayacağım.
Herkes uyuyor, akılları başlarında ve olmaları gerektiği gibiler. Arada
sırada onun gibi gerçek bir orospu çocuğuna ihtiyaç duyuyor insan. Ama
şarkıda dedikleri gibi — Nereye gitti herkes?