GECEDEN GECEYE ARABAYI
KAÇIRAN ADAM
Bilge Karasu
Nezihe'ye
Günlerden deniz, sulardan salı, Yürürden vatos, yüzerden kedi...
"Uslu Kişilere Tekerlemeler"den
Adam, yıllardır, Sazandere'ye gideceğim, gidiyorum diye tutturmuş
yaşardı.biri mi gitmiş de övmüştü orayı, haritanın birinde mi görüp merak
etmişti, yoksa resmi mi ilişmişti gözüne bir yerlerde, bilemiyordu. Tek
bildiği, denize gitmeye her kalkışında, Sazandere'yi düşünerek yollara
düştüğü, sonra da ya üşendiği,ila yolun bozuluverdiği, arabaların
işlemeyiverdiği bir sıraya rastladığı için,oraya bir türlü gidememiş
olduğuydu.
Denize tutkundu kendini bileli. Kulaç atarken, kollarının suya saplanıp
kaydığını, suyun yüzünde açar gibi olduğu yaranın tükenmez bir dirençle
kapandığı gordükçe, gövdesinin, bacaklarının bu serin renkli peltenin içinde
salınmasına baktıkça, dirimi bütün varlığıyla duyar, kavrardı. Denizsiz
kalmamak için, gittiği kıyıdan çakıllar, kavkılar taşırdı evine. Denizi
bütün gözenekleriyle yeniden bileceği günlerin gelmesini, çakıllara,
kavkılara bakarak beklemişti, kışlar kışı yediği balıklarda yosunların,
kıyıların kokusunu arar, ağaçlan hışırdatan yele, işlerken yürek atar gibi
ses çıkaran makinalara kulak vererek bu seslerde, kıyıya vuran dalgalan,
denizin yüreğinin atışını bulmağa çabalardı. Denizsiz bir kentte oturmağa
karar vermekle deniz tutkunluğunun artacağını, sevdiği bir şeyden, insan
hali, usanabileceği bir günün gelip çatması olasılığını ortadan
kaldırabileceğini düşünmüş, bir çeşit kurnazlık etmişti sanki; kendi kendini
aldatmayı gereksinirmiş gibi, bunu yapmanın boşluğunu anlamadan... Kocaman
kocaman kavaklar vardı oturduğu bu kentte, sokaklarda, bahçelerde sıralanıp
boy gösteren; ilkyazın gelmesiyle yeşerip yapraklanınca, hışıltılarını
duyurunca,
1
her ağaçtan daha çok, denizin dalgalanışını, teknelerin salınışını
anımsatırdı bunlar. Balık oluverirdi kavaklara bakarken, deniz olmanın,
sandal olmanın arkasından; balığın kavağa çıkması deyimini eskidir, yok
ederdi.
Kavaklar yapraklandıktan epey sonra da, bir kuş gelip ötmeğe başlardı gece
yarısını geçe. Kısacık iki sesten, biri üst biri alt perdeden iki sesten
oluşan ötüşünü saatlerce, kısa, eşit aralıklarla, yineler dururdu. Bu muydu
ishakkuşu dedikleri? Kestiremezdi bir türlü. Kentlilerin o saatte uyanık
duranları, kuş seslerinden anlamaz olmuşlardı nedense. Kime sorar, kimden
öğrenirdi bu işin doğrusunu Ama adını kesinlikle bilmeyedursun, kuşun sesi
geldi mi, adam anlardı ki denize dönmenin çağı erişmiştir. O zaman, içtiği
sulara tuz ekmeğe başlardı düşünce, gövdesinin bütün uzunluklarını mersin
balıklarına, bütün yuvarlaklıklarını denizanalarına dönüştürür, yosun
ormanlarında dolanır, dalıverirdi palamut çorumlarının içine. Sonra, bir
sabah, uykusundan sıyrılıverir, denizin yolunu tutardı.
Kavaklar, kentin her yerinde bir daha yapraklanmıştı. Kuş bir daha ötmüştü
Ama kuş da, yapraklar da, denizi kıpraştırmamıştı gönlünde bu yıl; ilk kez
olan bir şeydi bu. Yılların verdiği alışkıyla, denize gitmesi gerektiğine
inanıyordu gene de; denizden güzel bir şey düşünemiyor, denizde doğduğunu
unutamıyordu hâlâ, onun için denize gidecekti.
Adam gönlündeki bu değişikliği farketti ama neye yoracağını bilemedi. Çok da
deşmedi duygularını. Bir değişiklik sezdiğine göre, en iyisi, şu yıllardır
gidemediği Sazandere'ye gerçekten gitmek olmaz mıydı?.. Öyle de yapmıştı;
kimseye haber vermeden yola çıkmış, önce kıyının bu büyük kentine gelmiş,
otobüsten indiği gibi, Sazandere otobüslerinin kalktığı yeri sormuş,
"karşıdaki garaj" diyen adamın sözüne uyarak garajın kapısından içeri,
korkunç bir gürültünün, sağır edıici bir uğultunun içine atmıştı kendini.
Otobüs garajının kapısından geçerken gözlerini yummuştu. Yüksek bir kayadan
denize dalarken, kendini boşluğa bırakmadan önce yaptığı gibi. Gözünü
açmasıyla birlikte, gürültünün, uğultunun içinden sıynlmak için, bir suyun
yüzüne çıkmak istercesine, ayaklanrın itme, atma devinimine geçmek üzere
gerildiğini duydu. Yosunlannın dal dal, ağaç ağaç, gövdesine dolandığı
çamurlu bir gölün suyu gibi her yanını saran, etine, kanına saldıran bu
gürültünün çıkılacak bir yüzü, bir yüzeyi yoktu oysa. Bu ses gölünden,
bataklığından kurtulmanın tek yolu, Sazandere'ye gidecek otobüsü bulmak, ona
binerek, onun içine sığınarak onun kucağında buradan kopup yola düzülmek
olacaktı.
Koca, kanlı canavar köpekbalıklannm karnına, başındaki çekmenle yapışıp
yüzgecini bile kımıldatmadan, köpekbalığı hızıyla deniz deniz gezen tembel
balığı düşündü... Kavaklarda öten kuşun adını kesinlikle bilemiyordu ya, bu
balığın
2
adını hiç çıkaramıyordu. Remli, Remo'lu bir şeydi galiba... gene pazar
yerinden geçtiğini görüyordu bir yandan da
Her yerinden çekiştiriyorlardı. Sazlı'ya, Görencik'e, Madrabaz'a, Kuyulu'ya,
köy'e, oraya, buraya, kalkıyordu arabalar, kalkacaktı, aceledelim, ağır ağır
yürüyordu sessizlik içinde
Otobüste uyuklarken yan anı yan düş bir geçişe girişmişti denizsiz kentin
karlarla çevrili bu pazar yerinden; bu gürültü kasırgasında uyanacağına daha
mı uyordu ne?
Pazar yerinin dışından bir yerden, filim çeker gibi durduğu bir yerden de,
Pazar yerini boydan boya ağır ağır geçişini izliyordu kendi kendinin
Rastgele durdu gürültünün bir yerinde. Omuzlarına eller yapıştı iki yandan;
sürücü yardımcıları, küçücük çocuklardı da ondan olacak, bacaklanna
yapışıyor Gerdir'e, Baltepe'ye, Bodur'a, Sultaneşiği'ne, Kuşlar'a götürmek
istiyorlardı Sazandere'ye gide... diyememişti ki daha, koluna yapışanlar,
bulaşmış çamur silkeler gibi atmışlardı onu öteye, gürültü gölünün daha
uzaklannı göstererek soluğu darala darala, kalabalığı güçlükle yararak
ilerlemeğe çabaladı adam. Merdivenden inmişti pazar yerine. Pazar günü
dışında bir gün, pazar öncesi ile sonrası dışında, malın yığıldığı önceki
günle, pisliği, süprüntünün kaldırıldığı iki günün dışında bir gün, haftanın
ortasında bir gün, ıssız, tablasız, sergisiz, ,direksiz dayaksız,
güneşliksiz pazar yerinin bir ucundan bir ucuna orasına burasına yapışıp
kendisini çekiştirenlerden kurtulmanın yolunu öğrenip öğrenmediğini
sınayacaktı şimdi. Sazandere... demeğe kalmadı, garajın derinlerine doğru,
gittikçe artan uğultunun, sıcağı, yağ kokusunun içinde ilerleyemedi gene.
Bir ucundan bir ucuna ağır ağır yürüyordu sessizlik içinde. Merdivenin
tepesinden, sokağın oradan da, izliyordu kendi kendini. Yel esiyordu. Yağmur
yağdıracak bir yel. Yerlerden kalkan toz çevrileri paçalarına, yenlerine,
kulaklarına, şiarına doluyordu. Malların sergilendiği, betonla çevrilmiş
toprak setlere çıkıp iniyor, ağır ağır yürüyordu pazarsız pazar yerinin bir
ucundan ter kokusuyla yağ kokusunun en koyusunda, en sıcağında, garajın en
kuytu köşesini dolduran üç araba gösterdiler, söver gibi. Uzaktan da olsa.
görebilmişti
hiç değilse Sazandere arabalarını; oraya doğruldu.
Bir ucundan bir ucuna; yürüdüğünün bilincinde olduğu ölçüde de, kendi
kendini ta ötelerden, pazar yerinin dışından, yukarıda kalan sokağın oradan,
makinasının gözüyle izlediğini görüyordu. O ıssız genişliğin, o sessiz
uzamın bir ucundan
3
filmini çekiyordu, pazar yerinin gerisindeki adam, yani kendi; Pazar yerinin
bir ucundan bir ucuna.
Gösterdikleri yere yaklaşırken üç otobüsten birinin, gürültünün doyurduğu
kulaklarının sağırlığı içinde bir filmdeymiş gibi, çıt çıkarmadan süzülüp
gittiğini gördü.Koşmak istedi Garajı dolduran adamların hepsi, geldi önünde
durdu sanki.
Bir ucundan bir ucuna geçerken de, o sessiz ıssızlığın içinde, gençliğinde,
bir arkadaşının onca severek söylediği türkü, ansızın, yolunu bulmuştu
bilincine çıkmanın, denizleri dalgalı... Yel vurdukça denizlerine, denizleri
dalgalı... Oysa öncesi vardı o türkünün, kavakların, Aksaray'ın kavaklarının
gölgeli olduğunu söyleyen. Pazar yerinin dört yanını çevreliyordu buradaki
kavaklar. Ulu, salınan, ırganan. Ortalarındaki uçsuz bucaksız pazar yerinin
ıssızlığındaysa, yağmur yelinden başka dalgalanan bir şey yoktu; kendisi o
geniş uzamın bir ucundan bir ucuna
Seslenmek istedi, işitemedi sesini, düşlerdeki gibi. Köşeye vardığında biı
tek otobüs kalmıştı. Soluk soluğa sordu karşısına çıkan sürücüye, otobüsün
kaçta kalkacağını. "Kalkmayacak bu," dedi sürücü, "bir yere gitmiyor ki..."
Adam öfkesinden dondu, derin bir soluk aldı, yutkundu, sonra en dingin
sesiyle sordu "Demin burada üç otobüs vardı. Nereye gitti öbür ikisi?"
Sürücü,bu soruya ne denli şaştığını yüzüyle, sesiyle göstere göstere,
"Nereye gidecek?" dedi, "biri Gündüzlü'ye gitti, biri de Arifköy'e..."
Pazar yerinin ıssızlığını verev bir çizgiyle bölerek bir uçtan bir uca
yürür, yürüyen kendini pazar yerinin dışından, sokağın oradan, kat kat
merceklerin keskin inceliğiyle gene kendi izlerken, bu ölüm sessizliğinin
içinde yürüyen adamın toz çevrileri arasında denizi usuna bile getirmediğini
görüvermiş, bilivermişti. Ama sokağın oradan bakan adam olarak mı, yoksa
pazar yerinin bir ucundan bir ucuna.
O gece Sazandere'ye artık otobüs kalkmayacaktı, öyle diyordu şimdi değnekçi.
Bir an, ikircik içinde, kalakaldı. Başka bir otobüse biner, bildiği
yerlerden birine gider, Sazandere'yi bir başka yaza bırakırdı. Her zamanki
gibi. Ama vazgeçmedi sonra. Garajdan sokağa çıkınca arabaların, açık hava
sinemalarının, şerbetçilerin fındık fistıkçılann. insanların bu saatte
büsbütün azgınlaşan Akdenizli gürüllüsü diken diken battı beynine. Yorgundu,
uğultunun sağırlığı geçiyordu yavaş yavaş. Bir otel buldu kendine, yattı,
uyudu.
Uyanırken hâlâ pazar yerinde yürüyordu. Ayınca, budalalığına sövmeğe
başladı. Bir yandan pazar yeri düşü, bir yandan koşuşmanın şaşkınlığı, o
gece sorması gerekeni sormamıştı. Sazandere'ye gider diye gösterdikleri
otobüslerin hepsi başka yerlere gittiğine göre, Sazandere'ye otobüs kalkmış
mıydı? Bu gece kalkacaksa nereden kalkacaktı? Kendisine yol gösterenler, ya
bilmediklerinden
4
Ya domuzluklarından, kendisini yanıltmışlardı. Bu gece ne olacaktı? Gündüz
otobüs kalkıyor bile olsa, gitmeyecekti garaja. Burada denize girmek varken,
güneşin alımda kızacak otobüste kavrulmak alıklık olurdu. Telliye bindi,
denize gitti. Akşama doğru dönüp karnını bir güzel doyurdu, garaja uğrayıp
değnekçiyi buldu, değnekçiye bakılırsa. Sazandere'ye yarımşar saat arayla üç
otobüs kalkabilirdi; hep kalkardı ya, yolcu çıkarsa, ikincisi, gene yolcu
bulunursa, üçüncüsü... saatini öğrendi, yeni yeni canlanan sokaklarda biraz
dolandıktan sonra, ilk tbüsün kalkışından yarım saat önce geldi, gösterilen
yerde beklemeğe başladı. Bu gece gürültüye biraz alışmış olduğundan mı yoksa
kulaklarını gönül gücüyle sağırlaştırdığından mı ne, garajın içinde değil de
çok uzağında gibiydi, pazar yerindeydi gene... Deniz sanki yavaş yavaş
kendisinden uzaklaşıyordu. Oysa buradaydı, denize gitmek için uğraşıyor,
yaşamı boyunca göstermediği bir kararlılıkla, av bekler gibi bekliyordu
otobüsü. Pazar yerindeki adamdı denizi unutan. Bunu, sokağın oradan bakan
adam olarak mı, yoksa pazar yerinin
bir ucundan bir ucuna yürüyen adam olarak mı biliyordu? Yolunun ucundaki
ölümü düşünmüştü pazar yerinde yürüyen adam, ya da, onun öyle düşündüğünü,
film çeken adam bilmişti. Niye pazar yerinin yaşadığı üç günün değil de, bu
ölü günün filmini çekiyorum makinamla? diye düşünüyordu galiba sokağın orada
merdivenin başındaki. Ama gene de yalnız o değildi bunları usundan geçiren,
pazar yerinde yürüyen kendi de öyle geçirivermişti bunları içinden. Başını
kaldırmış, film çeken kendine bakmıyormuş gibi, ama sonunda ona bakacağını
sanarak, kavaklara bir göz atmıştı. O kuş bu kavaklara da gelir öterdi
herhalde geceleri. Sonra film çeken kendine bakmadan, gözlerini önünde giden
ayaklarına dikmiş, yürümüştü gene. Yürüyor, kendi filmini çekiyordu
yukarıdan. Pazar yerinin Öbür ucuna vardığında.
Üç dört ayrı zamanı birbirine kattığının bilincine vardıkça usu büsbütün
karışıyordu. Geldiği otobüs buralara yaklaşırken, yol yorgunluğundan olsa
gerek, ımızgandığı yerde, pazar yerinde yürüyen adamla yukandan bu adamın
filmini çeken adama bölünmüştü. Garajın gürültüsüne daldığında, bu geçiş
yakasını bırakmamıştı. O sırada garajın içinde yürüyen adamla birlikte üç
kişi olmuşlardı. Garajda yürüyen, pazardakilerin hem içinde hem dışındaydı,
onlan görüyordu ianki karşısında. Gece, düşünde, o tükenmek bilmeyen geçişi
sürdürmüştü. Şimdi, hâlâ, pazardaki adamlarla uğraşıyordu. Bir düşün düşünün
anısı içinde üçleştiğı gibi dörtleşiyor, garajda duran kendine bakıyor,
baktığının dışında... Bitmezdi bu. Aynalarda çoğalır gibi çoğalıyorum;
yorgunluğu, öikeye, üst üste yığılan tersliklere vermeli bunu, diye
söyleniyor, avutmağa çalışıyordu kendini.
İrkildi. Beklediği yere, kıtıpiyoz bir araba gelmişti. Otobüsün artık
kalkması
5
gereken saatti bu. Her yanı dökülen, gerçek takaların güzelliğine inat,
küçümseme dolu bir sesle "taka" diye nitelenen, yıllarca, iyili kötülü yol
yiyip bm otobüslerden biriydi gelen. Sazandere'ye mi? diye sorduğunda,
sürücüden belirsiz bir karşılık aldı, evet'e de, hayır'a da çekilebilecek
çeşitten... Adam, artık alıştığı için, uğultunun içinde kendi sesini,
sorusunu, açık seçik işitmişti. Sürücü besbelli, yolcu denen aşağılık
yaratık türüyle yüz göz olmayacak sürücülerdendi. Adam, biraz beklemeğe
karar verdi. Öncekinden daha kırık dökük bir eskisi yanaştı berikine. Adam
bunun sürücüsüne yaklaştı, sorusunu sordu. Bu karşılık kesin bir "evet"e
benziyordu. Bindi, pek çökmemiş, yaylan dirice bir yer buldu, oturdu.
Bacaklarını bile uzatabilecekti, yanına kimse oturmazsa... Pazar yeri gene
gözünün önüne geldi.
pazar yerinin öbür ucuna varmış, alçak setten sokağa atlıyordu şimdi.
Yukarılarda, uzaklarda duran öbür adam, yani gene kendi, makinasını toplayıp
gidiyordu. İssız pazar yerinden geçen adamın filmi çekilmiş, bitmişti.
Makaralar kutuya girecekti
Düşünün çöngülünden sıyrılıyordu... Yanıbaşında kopan bir tangırtıyla
yerinden sıçradı. Uyuklamış mıydı gene? İlk gelen otobüs gidiyordu.
Çantasını, torbasını toplayasıya, kendini dışarı atasıya, o soluk, yoluk
nesne, kalabalığın için süzülüp gitmişti bile. Bindiği arabanın sürücüsünü
göremedi. Oralarda duran birine sordu otobüsün nereye doğru yola çıktığını.
"Soğukgöl'e gitti galiba." Soluk aldı adam, "bu araba ne zaman kalkacak?"
diye sordu gene. "Bir yere gittiği sürücüsü de yatağında uyuyordur şimdi.
Demin çıktı yatmağa... Bu araba yarın sabah kalkar. Kazlar'ın arabası bu."
Adam çılgın gibi koştu sağa sola, değnekçiyi buldu. Kendisinden başka herkes
Sazandere arabalarının nereden kalktığını biliyor olsa gerekti. Ortada
Sazandere otobüsünü arayan kimsecikler yoktu kendisinden başka. Oysa,
imgelediği Sazandere gerçeklik dünyasında da varsa, birçok insanın oraya
gitmekte olması gerekirdi. Çıkıştığı değnekçi, "Sazandere arabası kalkalı
hanidir", diye karşılık verdi, "o köşeden kalkar zaten", derken garaj
kapısının hemen yanını gösterdi. Onunla tartışmak işe yaramadı. "Yanlış
anlamışsın dediğimi", diyordu değnekçi. "Her gece Sazandere'ye tek bir araba
kalkar ki o da gitti." Apışıverdi adam. Ertesi gece gelecekti gene.
Sazandere'ye gitmemeyi düşünemezdi artık.
Gene denizde geçirdi ikinci günü. Akşamı, garaja gitti, ama değnekçiyi
bulamadı. Sazandere otobüsünü, teker teker, her arabanın yanında durarak
sordu. Gösterilen yerlere gitti, başka yerler gösterdiler. Kalabalığın
içinde omuzunda torbası, elinde çantası, oradan oraya atılıyor, bineceği
arabayı bulamıyordu.Her yere gidiyordu öbür arabalar, bildiği, bilmediği her
yere. Nedense, Sazandere arabalarını bilenler azdı, ya da, bilir
gözükenlerin verdiği bilgi sağlam çıkmıyordu. Yorgunluktan, durduğu yere
çökecek hale gelmişti. Sazandere'ye giden otobüsü iki kez sorduğu yerin
önünden geçerken bir daha sordu; "on dakika oluyor, buradan kalktı",
dediler.
6
Ertesi gece otobüsü bir daha kaçırdı. Daha ertesi, daha ertesi gece de.
Ancak, kovalamacada ustalaşıyordu, otobüsün artık kaçamayacağı, ister
istemez kendisine yakalanacağı belli oluyordu. Gündüzleri denize gitmiyordu
şimdi, nasıl olsa Sazandere'ye varınca bütün gün denizden çıkmayacaktı.
Uyuşukluk içinde yatıyordu akşamlara dek, karnını yalancıktan doyuruyor,
kitap bile okumuyor, aldığı akşam gazetelerine göz gezdirmeği olsun
üşeniyor, onları yatağının altına atıyordu. Denizi unutmanın, otobüsü
kaçırmanın tedirginliğini atıp bir oyunu kurallarınca oynamanın keyfîni her
akşam biraz daha çok duyarak gidiyordu garaja. araba artık kaçamazdı.
Nitekim öyle oldu. Onaltıncı gece Sazandere otobüsünü, bir hayvanı köşeye
kıstırır gibi kıstırdı.
Ama bir gece önce, bütün bu çabasını, otobüsü sonunda bulmuş olmanın
utkusunu hiçe indiriveren yok ediveren bir şey olmuştu. Değnekçi onu bir
arabanın arkasına çekmişti. "Kardeş" demişti, "gecelerdir geliyorsun,
görüyorum. Söylemesem olmayacak. Gerçekte, bu arabalar içinden sekiz tanesi,
başka yere giderken, ya da gittikten sonra, Sazandere'ye uğrayabilir, uğrar
da. Ancak, sapa yer olduğu için, gerekmedikçe oraya gitmek istemez
sürücüler. Fazla para isterler, yolcuyla çekişirler, onu yan yolda indirmeğe
kalkarlar. Oralılar zaten hep bir araya gelir, bir otobüse binerler, yola
çıktıktan sonra sürücü artık nazlanamaz; ama senin gibi tek yolcuya
kimsecikler "gideriz" demez, öyle bilesin bunu. Hani denk edecek, başka
yolcu olacak da... O zaman gidersin belki. Hem gidilecek yer bolluğuna kıran
mı girdi?.." Bu sözler, adamın şu andaki bütün sevincini elinden alıyordu,
ama ne çıkardı bundan?
Bu gece otobüsü eliyle koymuş gibi bulduğunda, yolcuların gelmiş olduğunu,
arabanın hemen kalkacağını söylediler. Bindi. Pınl pınl, yepyeni bir
arabaydı bu. Yolculann hepsi yerine oturmuş, kimi kıvnlmış uyuyor, kimi
uyumaya hazırlanıyordu. Yerine oturmasıyla birlikte motor işledi, gürültünün
içinden bir gemi yeğniliğiyle çıktılar. On dakika geçmeden, tek bir ışık
damlası bile seçilmeyen kara yolunda gitgide artan bir hızla kayıyorlardı.
Uğraşınca, hele hele isteyince, istemesini bilince, pekâlâ oluyormuş dedi
adam içinden. Sonra tokat yemiş gibi aydı; bir gece önce değnekçinin
söylediklerinden sonra bu düşünce, olsa olsa, güIünçtü, başka her şeyden
beride...
Otobüsün ışıklarını çoktan söndürmüşlerdi. Horultular geliyordu her yandan,
kendi de uyuyuverirdi, yorgun varmazdı Sazandere'ye.
7
Uyandırdılar sonra. Ortalık hâlâ karanlıktı. Otobüs durmuştu. Kulak verdi,
uyku sersemliği içinde. Denizin sesi işitilmiyordu. "Ne var? diye sordu
kendisini uyaran adama. Otobüs yolculukları boyunca motora bakan, gerekirse
onaran, yolculara şişe şişe soğuk sular dağıtan, kolonya serpen delikanlı
uykusu durmadan bölündüğünden yüzü şiş, incelikle davranması gerektiğini
bildiği halde incelik gömleği genç yontulmamışlığmın sertliğine dar gelen
sürücü yardımcılarından biriydi bu. "İneceğiniz yere geldik", diyordu.
Üstelemedi adam, herkesin kendi işini iyi bilmesi gerektiği yollu iyimser
bir güven duygusu içinde, indi; karanlıkta birileri bavulunu eline
tutuşturdu. Otobüste kendisinden başka yolcu kalmamıştı zaten, inmiş
gitmişti hepsi. Ayağını yere bastığını anlamağa daha vakit bulamadan,
otobüsün yoğun bir toz kokusu içinde hızla, yeniliğinin bütün gücüyle
uzaklaştığını duydu. Yapayalnızdı karanlığın içinde, besbelli. Adam bekledi.
Toz genzini yakmaz oldu. Kulak verdi. Denizin sesi gelmiyordu. Burnunu
havaya dikti, tuz kokusu da yoktu. Kızmamasına şaştı, şaşmamasına şaştı.
Torbasının askısını düzeltti, bir iki adım attı, ayakları kuma gömülür gibi
oldu. Gibi değil kuma gömülüyordu düpedüz. Çantasını yere bıraktı, eğildi;
kumla kumu, deniz kumu değildi bu. Un gibi, incecik, bildiği deniz
kumlarının hiç birine benzemeyen bir kumdu. Katıksız sessizlikte, usuna
pazar yeri geldi, geldiği gibi de çıktı gitti usundan. Buranın Sazandere
olup olmadığını merak etmiyordu. Bu arı sessizlikte deniz, pek uzakta da
olsa, işittirirdi kendini. Ses gelmiyordu, deniz yeli gelmiyordu; adam buna
da üzülmedi. Hiçbir şey bilmese, yanlış arabaya binmediğini biliyordu. Kaldı
ki o sürücü yardımcısına nerede ineceğini daha otobüs binip yerleşirken
birkaç kez söylemişti. Bir iki adım daha attı gömüle gömüle. Deniz de
umurunda değildi şimdi, Sazandere de. Yalnız merak vardı içinde, yalnız
şaşkınlık. Yolcuydu, başına her türlü şey gelebilirdi, hazırdı buna, ama
bütün yolcular gibi, gene de her şeyin yolunda gitmesini, her şeyin ayağına
gelmesini için için beklemişti; gizli, kaçak, saklangan bir duyguydu bu.
Deniz buralardan çekilmiş miydi bu yıllar içinde? Rastgele yürümeğe başladı,
çantasını ardında bırakıp. Düşünmek de boştu, yük taşımak da. Bir tepeciğe
tırmanıyordu şimdi, besbelli. Bir kumula. Torbasını da attı bu ara. Yoksa
Sazandere, ya da başka neresiyse burası, gerçekte bir çöl müydü? Güldü, ama
inceden inceden bir tedirginlik de. yayılıyordu yüreğinden karnına,
kollarına doğru. Biraz daha yürüdü.
Ansızın, ayaklarının altında, çukurda, bir dizi pencere gördü, ışıl ışıl
yanan. Oraya doğru indi. Pencereli duvarın köşesini dönünce bir kapı çıktı
karşısına Deniz yeşili bir dizi camın, içeriden gelen güçlü aydınlıkla
çerçevesini çizdiği kapı. Elini yumdu, parmaklarının orta boğumlarıyla vurdu
kapının ortasına. Elini daha kaldırmamıştı ki kapı açıldı.
8
Çok yaşlı bir adam duruyordu karşısında. Gülümsüyordu. Kendisini tanıyormuş
gibi. "Buyurun", dedi titrek sesiyle, "buyurun, biz de merak etmeğe
başlamıştık. Buyurun şöyle ocağın başına..."
Adam, "Beklediğiniz birine benzettiniz beni", diyecek oldu, demedi; ansızın,
ne denli üşümüş olduğunu farketmişti. Girdi, sevinçle yürüdü kapının
karşısındaki ocağı doğru. "Yeriniz ne zamandır sizi bekliyor", diyordu
ardından seken gevreek ses, "ne zamandır bekliyoruz sizi, ha bu yıl gelecek
aramıza, ha önümüzdeki yıl diyerek..."
Adam ocağın karşısındaki boş yere oturdu, ayaklarını, ellerini yalım yalım
tnan ateşe uzattı. Sağma soluna çevirdi sonra başını. İki yanında da kocamış
izler, çökmüş göğüslere doğru sarkmış kar saçlı kafalann buruş buruş
yüzleri,
anlamsızca gülümsüyordu, emik avurtlan, dişsiz ağızlarıyla; çukura kaçmış
dal
gın gözleri, adamın gözlerinin içine içine bakar gibiydi.
SON
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın