Kafka'ın Güncesi
Franz Kafka
Ana Sayfaya Dönmek
İçin Tıklayın
'Kafka insanın evren içindeki yada 'nesnelerin başlangıcındaki değil, belli
bir toplumsal durum içindeki acısını anlatıyordu... Kafka'nın düşü, bütün
canlı varlıkların nesnelere dönüştüğü korkunç bir düştü."
-Ernst Fischer Sanatın Gerekliliği
'Kafka'nın o alacakaranlık gölgeler ülkesi kişinin her zamanki günlük
gerçeği olup çıkmıştır."
-Gustav Janouch Kafka ile Konuşmalar
'Kafka'nın ötesinde belki de hiç kimse bu pişmanlık hayaletlerine bu denli
et, kemik, bu denli derinlik vermemiştir. Kafka bizi insan düşüncesinin
sınırlarına getirmiştir."
-Albert Camus Sisyphe Söylencesi
'Kafka'nın dünyası bizimkinden ayrı bir dünya değildir. Kendi yaşadığı ile
kurduğu dünya, tek bir dünyadır. Boğucu, insallığını yitirmiş bir dünya, bir
yabancılaşma dünyası; ancak yabancılaşmanın bilincine ulaşmış ve olağanüstü
ile güldürünün parçaladığı bu evrenin çatlaklarından bize bir ışık, belki de
bir çıkış yolu gösteren yıkılmaz bir umudun dünyası."
-Roger Garaudy Kıyışız Bir Gerçeklik üzerine
Franz Kafka'nýn Güncesi
Seçmeler
17 - Aralık - 1910
Zeno, devinen ya da devinmeyen nesneler konusunda sıkıştırılınca; "Evet,
havada uçmakta olan ok devinimsizdir"diye yanıtlamış.
Fransızlar Alman kökenliyseler, nasıl hayranlık duyar onlara Almanlar.
Bu yıl yazdıklanmın öylesi bir çoğunluğunu yırtıp attım ki, yazı yazmamı
büyük ölçüde engelliyor bu olgu. Genellikle yazdıklarımın en azından beş
katını oluşturan bir dağ bu gerçekten, salt kitlesiyle, yazdığım her şeyi
kalemimin altından çekip, kendisine doğru sürüklüyor.
18 - Aralık - 1910
İçerikleri besbelli değilse, (şu an önümdekinde olduğu gibi, önemli bir şey
içermediği sezinlenebilse de) mektupları bir süre açmaksızın bekletişime,
yalnızca güçsüzlüğümün, korkaklığımın neden olduğunu bilmesem; bu konuda
gösterdiğim titizlik, belki de sabırsızca beni bekleyen birinin bulunduğu
bir odanın kapısı önündeki çekingenliğimi andırmasa; bu uygulamanın
kusursuzcasına iyi bir yöntem olduğu ileri sürülebilirdi. Bunu söylemek de,
kendimi ayrıcalıklı bir yere koymak, mektuba ilişkin her şeye, alabildiğine
geniş davranmak anlamına geliyor. Onu ağır ağır açmalı, ağır ve yineleyerek
okumalı, düşünüp taşınarak, bir çok taslaktan sonra temize çekmeli,
postalamadan önce bile, daha bir süre beklemeliyim. Tüm bunlara gücüm erer
ya, mektupların ani baskınından kaçınamıyor kişi. Gene de, yapmacık bir
biçimde de olsa, ağıra satabilirim kendimi, uzun süre açmam, masanın
üzerinde bekler beni, bana sunar kendini, ben de sürekli olarak elimde
tutarım onu, ancak evetlemeden.
11.30 Gece. Büro'dan yakamı kurtaramadığım sürece, yok olup gittim demektir,
her şeyden önce, salt boğulmamak için, olabildiğince uzun süre başımı
böylesine dik tutabilmek, apaçık bir sorun benim açımdan. Saat sekiz'den,
gece onbir'e dek masa başında olmak, ne denli güç olacak benim için, neler
çekip alacak gücümden, bugünden, yeni zam.ın düzenine uyamamışlığımdan da
görülebiliyor bu; gene de, bunu bile pek büyük bir yıkım saymıyor, yatağa
girmek üzereyken, şu bir kaç satırı iş olsun diye yazıyorum.
22 - Aralık - 1910
Bugün kendimi aşağı samayı bile göze alamıyorum. Günün boşluğuna haykırsam,
iğrenç bir yankı gelir ancak.
27 - Aralık - 1910
Artık ikinci bir tümceye bile yeterli gücü yok soluğumun. Evet, sorun
sözcükteyse, tek bir sözcükle bitseydi iş ve kişi, bu sözcüğü kendi özüyle
doldurmuş olmanın soğukkanlı bilincine ermiş olarak, öte yanına dönebilseydı
hiç değil...
Sofada uzanıp, uyanık kaldığım sürece, gençliğimin birkaç sevi atılımı ve
içimi sızlatan değerlendirilmemiş bir anı üzerinde düşünerek (önemsiz bir
kırıklıkla yatmaktaydım ve ev sahibi kadın, gergin durumumla eğlenmesine
olanak sağlayan 'Kreutzer Sonat'ı okumaktaydı bana), kolay sindirilişinden
hoşnut kaldığım sebze aşını anımsayarak, gözlerimin yaşadığımca güçlü kalıp
kalmayacağı konusunda kaygýlanarak, öðle sonunun bir bölümünü uykuyla
geçiþtirdim.
2 - Ekim - 1911
Uykusuz gece. Sıraya girenlerin üçüncüsü bu. Derin bir uykuya gömülüyor, bir
saat sonra da, kafamı yanlış bir çukura koymuşcasına uyanıyorum. Tümüyle
uyanığım, sanki incecik bir zar altında uyumuşum ya da hiç mi hiç uyumamışım
gibi bir duygu var içimde, yeniden uykuya dalmanın güçlükleri uzanıyor
önümde, kendimi uykudan ötelere fırlatılmış duyuyorum. Gecenin artakalan
bölümünde, saat beş'lere dek bu böyle sürüp gider artık, sonunda uyusam
bile, uyarıcı düşler yan uyanık tutar beni, düşlerle boğuşmam gerektiği
sürece, kendi başımı beklercesine uyurum sanki. Saat beş sularında uykunun
son izleri silinip gitmiştir, uyanıklıktan daha da bitirici olan düşler
görürüm yalnızca. Kısaca tüm geceyi, sağlıklı birinin uykuya varışından kısa
bir süre önce kendini içinde bulduğu o durumda geçiririm. Uyanmışsam, tümcek
düşler kuşatmıştır çevremi, onları düşünmemeye çabalarım elden geldiğince.
Gündoğuşuna yakın, derin derin içimi çekerim yastığın yüzüne, o gece için
de, tüm umutlar yitirilmiştir çünkü. Derin bir uykudan, tıpkı bir cevizin
içinden çıkarcasına uyandığım o gece sonlarını düşünürüm acı acı.
Dün gece, bir kör çocuğun korkunç görüntüsü girdi düşüme. Düşe göre,
Leitmeritz'deki teyze kızıydı bu, oysa kızları değil, oğulları vardır
onların yalnızca. Bunlardan biri de, bacağını kırmıştı bir aralık. Öte
yandan bu çocukla, önceleri güzelce bir çocukken giderek katı giyimli iri
kıyım bir kıza dönüşmesini izlediğim Dr. M'nin kızı arasında bir benzeşim
vardır. Bu kör ya da bozuk gözlü çocuk gözlüklüydü, sol camın hemen
ardındaki göz, süt aklığında ve fırlak görünmekteydi, çukura kaçmış öteki
göz, kendisine çok yakın bir mercekle örtülüydü. Bu gözlüğün yüze
uyarlanabilmesi için, kulakların ardına uzanan destekler yerine, bir ucu
elmacık kemiğine oturan bir kaldıraç düzeni gerekmekleydi, böylece mercekten
çıkan bir direk yanağa iniyor, eti delip kemik üzerinde son buluyordu, bir
başka tel de oradan dışarı çıkıp, arkaya kulağa gidiyordu.
Bütün bu uykusuzlukların, salt yazı yazmamdan kaynaklandığına inanıyorum
ben. Ne denli az, ne denli kötü de yazsam, küçücük sarsıntılara karşı
duygunlaşmaktayım, çoğun günün er saatlerinde, özellikle gün batımına doğru,
beni yırtıp açabilecek yüce anların yakınlaşan olasılıklarını sezinliyorum.
Yönlendirmeye fırsat bulamadığım içimdeki bu genel kargaşa dinmek bilmiyor.
Sonuç olarak, özgür kılındığında beni tümüyle dolduran, beni açıp yayan,
yeniden dolduran bu karmaşa, salt bastırılmış, engellenmiş olan uyumdur.
Ancak şimdi, şu andaki oluşumu sırtlanabilecek gücüm, yeteneğim olmadığı
için, bu durum yalnızca cılız umutlara neden oluyor, kötülük ediyor bana;
gün boyu yardım eder görünen sözcükler, geceye sıra gelince, karşı konulmaz
biçimde paralıyorlar beni. Bu aşamadayken, hep Paris kentine, onun kuşatma
ve daha sonraki Komün günlerine ilişkin düşünceler gelir usuma; o günlere
dek Paris'lilere el kalmış kuzey ve doğu dış yörelerin halkı, ayları bulan
bir süre boyunca, saatin kollan gibi zamanı kemirerek, ağır ağır, özekte
birleşen çevre yollarından Paris'in göbeğine akmışlardı.
Uzunca süredir yazmayışım, avunduğum bir olgu -ve bu duyguyla yatacağım şu
an geçici bir zaman için bile olsa, az bir çabayla başardığım şu yazı,
şimdiki durumum içinde kendine doğru bir yer edinemeyecek böylece.
Öylesine güçsüzlük içindeyim ki, bu gün şefime çocuğun öyküsünü bile
anlattım. Düşteki gözlüklerin, akşam kâğıt oynarken yanında oturmakta olan
bana, arada bir gözlüklerinin altından, pek de hoş olmayan bakışlarını
gördüğüm annemden kaynaklandığını da anımsayıverdim. Önceleri ilgimi
çekmemiş olan birşey de, sağ camın soldakine oranla göze daha yakın durmakta
oluşudur üstelik.
26 - Aralık - 1911
Babamın, bu günkü talihli kişileri, özellikle onlann çocuklarýnı ve gençliği
süresince katlanmış olduğu güçlükleri konu alan, sonu gelmez konuşmalannı
dinlemek hiç hoş değil. Yetersiz kışlık giysileri yüzünden bacaklannda
yaralar açıldığı, çoğunlukla açlık çektiği, daha on yaşlarındayken, üstelik
kışın, hem de günün ilk saatlerinde, köy yollarında bir el arabası iteklemek
zorunda kalmış olduğu yılları kimseler yadsıyamaz, ancak tüm bunlara karşın,
üstelik bütün bu acılardan esirgenmişliğimin beni, bacaklanndaki yara
izlerinden ötürü övünç duyabileceği daha mutlu bir sonuca ulaş-tıramıyacağı;
öteden beri usuna takılıp diline dolanmış olan, geçmişteki acılarına karşı
değer bilmez tutumum; sonuç olarak da, aynı acılardan korunmuşluğum
nedeniyle ona sonsuz bir gönül borcu duymamın hiç de gerekmediği gerçeği,
anlıyamıyacağı bir şey olarak kalacaktır. Gençliğinden, aile çevresinden söz
edecek olsa, ne denli memnunlukla dinlerdim onu, gelgeldim tüm bu sözleri
övüngen ve hırçın bir tını veren bir sesten dinlemek yıpratıcı birşey.
Ellerini sürekli kavuşturup açarak: "Bugün bunu kim anlıyabilir ki! Ne bilir
çocuklar! Kimsenin başınaan geçmemiştir bunlar! Bugün bir çocuk anlar mı
bunları!" Bizi görmeye gelmiş olan Julie Hala'yla da aynı biçimde
konuşmaktaydı bugün. Onda da babamın bütün hısımlarındaki gibi kaba çizgili
bir yüz, göz rengi ya da biçimindeyse ters bir nen, kişiyi tedirgin eden
birşey var. Daha on yaşlarındayken aşçı yardımcılığına ve-rilmişmiş. O gün,
üzerinde dar, ıslak bir giysi, bir şeyler almak için dışarı çıkmak zorunda
kalmış, öyle ki, bacaklarının derileri çatlamış, buz tutmuş eteği ve gece
yatağa girdiğinde kuruyabilmiş ancak.
3 - Nisan - 1912
İşte bir gün böyle geçer Sabah Ofis, öğleden sonra Fabrika, şimdi
akşamleyin, sağıma soluma bağırmak, daha sonra bacımı Hamlet'ten alıp eve
getirmek ve tek bir saniyeden bile yararlanmış değilim ben.
14 - Ağustos - 1912
"Sayın Bay Rowohlt,
Görme isteğinde bulunduğunuz küçük yazı örneklerini gönderiyorum; küçük bir
kitap için yeterli olacaklarını umarım. Onları bu amaçla derleyip toplarken,
güzel yayınlarınız içinde yer almak tutkusuyla, sorumluluk duygum arasında
bir seçim yapmaya zorlandım kimi kez. Her seferinde, açık bir karara varmış
da değilim kuşkusuz. Ancak, yayınlamanıza yeterli hoşgörünüzü kazanırlarsa,
gerçekten mutlu olacağım. Ne de olsa, içerdikleri kimi bozukluklar, en büyük
bir yetenekle ve kavrayışça bile, ilk bakışta göze çarpmıyor olabililir. Bu
açıdan yorumlanacak olursa, yazarlarda raslamlan en yaygın özellik,
niteliklerindeki güçsüzlükleri tümüyle değişik yöntemler kullanarak
gizlemeleri değil midir?
30 - Ağustos - 1912
Bütün bu zaman boyunca hiçbir şey yapmadım. Amcam İspanya'dan geldi.
VVerfel, geçen salı Arco'da "Lebens-lieder" ve "Opfer"ini okudu. Bir
canavar! Yine de gözlerimi gözlerinin içine diktim ve ayırmadım bütün akşam.
Beni uyarmak oldukça güç olmalı, üstelik bunca huzursuz biriyken. Bu
akşamüstü yatağa uzanmıştım ki birileri kilitte anahtarını çevirdiğinde bir
an için kendimi tıpkı bir maskeli balodaymışım gibi kilitlerden oluşmuş bir
giysi içinde duyumsadım ve kısa aralıklarla bir kilit açılıp öteki
kapanmaktaydı bedenimde.
23 - Eylül - 1912
Bu öykü'yü, "Yargı", ayın 22'sini 23'üne bağlayan gece saat on'dan ertesi
gün altı'ya dek bir oturuşta yazdım. Oturmaktan tutulmuş ayaklarımı masanın
altından güçlükle çıkarabildim. Ne denli ürkünç bir çaba ve ne büyük bir
sevinçti bu, nasıl da gözlerimin önünde gelişmişti öykü, su üstünde
kayıyormuşcasına. Gece boyunca sık sık bedenimin ağırlığını omuzlarımda
taşımakta olduğumu duyumsadım. Nasıl da herşey söylenebiliyordu, nasıl da
herşeyin, en yabansı düşlerin bile içinde yutulup, yeniden dirilecekleri bir
büyük ateş yakılmış beklemekteydi. Nasıl da mavileşti pencerelerin ötesi.
Bir yük arabası tangırdadı. İki adam köprüyü geçti. Son kez baktığımda saat
iki'ydi. Giriş odasından temizlikçi kadının sesini duyduğumda son tümceyi
yazdım. Düğmeyi çevirerek lambayı ve gün ışığını söndürdüm. Yüreğimin
çevresinde hafif sancılar. Kızkardeşimin odasına titreyerek girişim. Ona
yüksek sesle okuyuşum. Daha önce, temizlikçi kadının önünde gerinerek, "Şu
ana dek yazmaktaydım" deyişim. Odaya yeni konmuş görüntüsü veren bozulmamış
yatağım. Şu roman yazarlığımla, yazarlığın utanılası yeğni alanlarında
olduğum yargısı doğrulanmakta. Yalnızca böyle gerçekleştirilebilir yazma
eylemi, ancak böylesi bir uyum içinde, beden ve ruhun tam bir açılımıyla.
Yatakta sabah. Hep dupduru gözler. Yazı yazmayla birlikte birçok duygular
taşınır gelir, Max'ın Arkadia'sı için güzel birşeyler Freud'la ilgili
düşünceler elbette yazacağım için duyduğum sevinç sözgelimi; bir bölüm de
Arnold Beer'le ilgili; bir öteki, Wassermann için; biri, Werlef in
Gieantess'ine; elbet, benim "The Urban World"um için. Ben, yalnızca ben
orkestrada izleyiciyim.
4 - Mayıs - 1913
İçimde sürekli bir yanımdan ötekine doğru hızlı ve mekanik bir düzenlilikle
vurup da, eyleminin hızı nedeniyle uçuşan çok ince dilimler kesen geniş bir
domuz kasabı bıçağının izlenimi.
Bir sabah erken, daha cadde yukarıdan aşağıya ve bir baştan ötekine boşken,
bir adam, yalınayak ve üzerinde yalnızca geceliği, ana caddedeki geniş bir
konutun kapısını açtı. İki kanadı kavrıyarak geniş bir soluk aldı.
"Yoksunluk, ah, kahrolası yoksunluk," dedi ve görünüşe göre dingince, baştan
başa caddeye, sonra da kimi konutlara bir göz attı.
Bu yönden de umutsuzluk. Bir hoşgeldin yok hiçbir yerde.
1. Sindirme, 2. Nevrasteni, 3. Sabırsızlık, 4. İç güvensizlik.
2 - Temmuz - 1913
Dokuz aylık bile olmıyan çocuğu Barbara'yı, açlık ve yoksulluk nedeniyle,
çorap lastiği olarak kullandığı erkek boyunbağı ile boğan, yirmi üç
yaşındaki Marie Abraham'ın duruşma tutanakları üzerine gözyaşları döktüm.
Çok bildik öykü.
Banyoda kızkardeşime bir güldürü filmi anlatırken ki ateşliliğim. Bunu
yabancılar önünde acaba niçin yapamam?
Aynı kentte bir yıl yaşadığım bir kızla, asla evlenmezdim.
21 - Temmuz - 1913
Evliliğin gereğini kanıtlayan ya da ona karşıt tüm savların özeti:
1. Yaşama yalnız katlanma yetersizliği, ki bu yaşayama-mak anlamına gelmez,
tersine, bir başkasıyla yaşamayı başarmak konusundaki yetersizlikten söz
edilebilir, ancak yaşamın saldırısını, kişiliğimin gereksinimlerini, zamanın
ve yaşlılığın yıkımını, yazma isteğinin belli belirsiz baskısını, uykusuzluk
ve çılgınlığın yakınlığını tek başıma taşıyamam. Pek doğaldır ki, bunlara
bir de "belki"'yi ekliyorum. F. ile ilişkim varlığımın direnme gücünü
artıracaktır.
2. Herşey ilk ağızda bir duraksama verir bana. Güldürü dergisindeki herbir
şaka; Flaubert ve Grıllparzer'le ilgili ne anımsıyorsam, anababamın gece
için ortaya çıkarılıp yatakları üzerine serilen geceliklerindekı görünüm,
Max'ın evliliği. Dün kızkardeşim şöyle diyordu, "Bütün bu evliler
(bildiklerimiz) hep mutlular, işte bunu anlamıyorum." Bu görüş bile
duraksattı beni, yeniden korkar oldum.
3. Olabildiğince yalnız kalmalıyım. Başardığım ne varsa ancak yalnızlığımın
karşılığıdır.
4. Yazın sanatıyla ilişkili olmayan herşeyden nefret ederim, konuşmalar beni
sıkar (yazınla ilişkili olsa bile), görüşmelerden sıkılırım, yakınlarımın
dertleri, neşeleri beni içten sıkar. Konuşmalar, düşündüğüm herşeyin
önemini, ağırbaşlılığını ve gerçekliğini yok eder.
5. İlişki korkusu, içtenliğin kurulması korkusu. Böylelikle artık hiç yalnız
kalamam.
6. Geçmişte, özellikle kızkardeşlerimin varlığındaki kişiliğim, öteki
insanların karşısındaki kişiliğimden çok değişik olmuştur. Bir de ancak
yazarken korkusuz, güçlü, şaşırtıcı ve duygusalımdır. Karımın varlığı
nedeniyle herkesin karşısında da böyle olabilsem! Ancak, yazarlığımın
pahasına olmıyacak mı bu? Hayır, hayır, olmamalı!
Tek basımayken, birgün gerçekten işimi bırakabilirim belki. Evlenmişsem
tümüyle olanaksızlaşır bu.
13 - Ağustos - 1913
Şimdi herşey son bulmuştur, dün yazdığım mektup so-nuncusuydu belki de.
Kuşkusuz en iyisi de bu olurdu. Sonuçta, ortaklaşacak olduğumuz acı benim ve
onun, ayrı ayrı çekeceğimiz acılarla kıyaslanamaz. Ben zamanla kendimi
toparlamış olacağım, o evlenecek, yaşam biçimleri arasında tek çıkar yoldur
böylesi. Bir yıl boyunca döktüğümüz gözyaşları ve birbirimize kıydığımız
yeter, vurarak bir taşın içinden ikimize göre yol açmamız olanaksız. Son
mektuplarımdan o da anlayacaktır bunu. Tersi olursa, ortak geleceğimiz
konusundaki olumlu düşüncelerine karşı gelemeyecek denli güçsüz olduğum için
ve onun olası gördüğü bir şeyi yapabildiğimce sürdürmemek elimden
gelemiyeceği için, kesinlikle evleneceğim.
Dün gece Belvedere'de yıldızların altında.
14 - Ağustos - 1913
Tam tersi oldu. Üç mektup var. Sonuncusuna karşı çıkmam olası değil üstelik.
Elimden geldiğince sevmekteyim onu, ancak korku ve kendi özünü kınama
duygusunun altında boğazına dek gömülüdür sevi.
Durumum için karar "Yargýda". Dolaylı biçimde de olsa
bu öyküyü ona borçluyum ben. Ne yapalım ki, Georg, öyküde nişanlısı uğruna
paramparça olmakta.
Cinsel birleşme, ikili yaşam mutluluğunun cezalandırmışı tıpkı. Alabildiğine
çileci bir yaşam; bir bekardan bile daha çileci; benim için evliliğe
katlanabilmenin tek yolu bu. Ya onun için?
Bunun yerine, ben ve F., eşit haklara erişmiş, eş umutlarla ve olanaklarla
donanmış kişiler olsaydık, onunla evlenmezdim. Sonucu önceden
kestirilemeyecek birşey olmasına karşın, onun yaşamını sürüklediğim bu
çıkmaz yol, kaçınamayacağım bir görev yüklemekte bana. Burada insan
ilişkilerinin bir gizli yasası işlevini sürdürmekte.
Ana-babası'na mektup yazmakta büyük güçlük çektim, özellikle ilk taslakta;
uygunsuz koşullar altında yazıldığından olsa gerek, tüm düzeltme çabalarıma
karşı koydu uzun süre. Sonunda, ancak, bugün başardım sayılabilir, gerçeğin
dışına taşan birşeyler içermiyor hiç değilse, ana-baba'ların okuyup
anlayabilecekleri birşey oldu en önemlisi.
6 - Kasım - 1913
Bu ani güven de nerden? Bir de sürebilse! Bir dimdik, yeterli kişi olarak
her kapıdan bu biçimde girip çıkabilsem. Ne var, bunu isteyip istemediğimi
de bilmiyorum.
Bu konuda ailemize birşey anlatmak istemiyoruz ya, yine de her akşam saat
on'dan sonra buluştuk, ben ve iki kuzen, gömütlüğün parmaklıkları yakınında,
toprağın azıcık yükselip de güzel bir görünüm sağladığı yerde.
Gömütlüğün demir parmaklığı, geniş bir yeşillik bırakmış solda.
18-Kasım- 1913
Yine yazacağım, ancak aynı zamanda da ne denli kuşku taşımaktayım
yazdıklarım üzerine. Temelde -kendisinde o yönde hiçbir istek ya da çaba
bulmaksızın- okula gitmesi zorunlu kılınmasaydı, ancak bir köpek kulübesinde
barınıp da, yiyecek uzatıldığında dışarı sıçrayıp, yutunca da geri dönen
kişilikteki becerisiz ve bilisiz biriyinrben.
İçerisini güneşin ılıttığı bir avluda, iki köpek ayrı doğrultulardan
birbirine doğru koştu.
Bayan Bl.Mye yazılacak bir mektubun daha ilk sözcüklerine karşı tutukluk,
tedirginlik.
19 - Kasım - 1913
Güncenin okunması beni duyarlı kılıyor. Artık bir parça bile güvenimin
kalmamış olması mı bunun nedeni bana düş ürünleri gibi geliyor. Başka
birinin herbir işareti, her raslantısal bakış, içimdeki herşeyı altüst
ediyor, dahası unutulmuş ne varsa, hatta tümüyle önemsiz de olsa. Önceleri
olduğumdan daha kuşkuluyum, yaşamın gücünü du-yumsuyorum ancak. Ve
anlamsızca boşum. Gerçekten de, gece içinde ve dağ başında yitmiþ bir koyun
gibiyim bir koyun. Böylesine yitmiş olmak ve bundan hayıflanabilecek gücü
bile kendinde bulamamak.
Bile isteye sokak kadınlarının gezindiği caddelerde yürüdüm. Uzak olasılık
ama yine de birisiyle birlikte olmanın olanaklılığı, yanlarından geçerken
üzerimde uyarıcı br etki yapar. Kabalık mıdır bu? Ancak daha iyi birşey de
gelmiyor usuma, masumca bir eylem gibi görünüyor bu bana ve herhangi bir
pişmanlığıma neden olmuyor. Yalnızca iri kıyım, geçkince, modası geçmiş de
olsa çeşitli süs ayrıntılarından ötürü zevklice giyimli olanlarına eğilim
duymaktayım. Sanırım bunlardan biri artık beni tanıyor. Onunla bu öğlen
sonrası karşılaştım, iş giysisini giyinmiş değildi, saçları yapılmamıştı
daha, üzerinde aşçı önlüğünü anımsatır bir üstlük ve elinde de belki
çamaşırcı için birşeylerin sarılı olduğu bir paket vardı. Benden başka
kimseler onda herhangi bir çekicilik bulamazdı. Geçerken şöyle bir bakıştık.
Şimdi akşamleyin, soğuğun arttığı şu sıra onu gördüm, üzerinde daracık bir
giysi, sütlü kahve rengi manto, Zeltnerstrasse'den ayrılan dar caddenin
karşı yönündeki, av beklediği yerindeydi. Ona iki kez dönüp baktım,
bakışlarımı karşıladı o da ve sonra sözcüğün tam anlamıyla kaçtım ondan.
Bu kararsızlık hiç kuşku yok ki, F. üzerine düşüncelerin bir sonucudur.
12 - Aralık - 1913
Ve sabahleyin çok daha dinç kalktım.
Dün eve dönerken, bir küme çocuğun yanında koşmakta olan, kül rengi giysili
bir küçük çocuk, kalçasını döverek, öteki eliyle de bir çocuğa yapışmış ve
kendinden geçmışcesine bağırarak ki hiç unutmamalıyım "ne güzel geçti bugün"
diyordu.
Değişik biçimde geçirilmiş bir günden sonraki canlılıkla, saat altı
dolaylarında caddede yürüdüm. Gülünç bir saptama, bu alışkanlıktan kendimi
ne zaman kurtaracağım.
Az önce kendimi aynada yakından inceledim yalnızca yapay ışık altında ve
ışık arkamdan geliyorken böylelikle de ancak kulak yanlarından aşağıya doğru
yarı aydınlatılmışken. Ve yüzüm, çok yakın gözlemden sonra bile, bildik
durumdan daha iyi göründü bana, açık, biçimli, nerdeyse çok güzel çizgileri
olan bir yüz. Saçların karası, kaşlar ve göz oyukları canlı bir biçimde
çıkıntılı durmakta geri kalan edilgin kütleden. Hiç de bitkin değil gözlerin
bakışı, bunun izi bile yok, ne de çocuksu, tersine inanılmazcasına etkin,
ancak belki de bana baktıklarından böyle bu, çünkü o aralık kendimi
incelemekte ve ürkütmek istemekteydim.
14 - Şubat - 1914
Kuşkusuz, ayıplayacak kimse olmayacaktır kendimi öldürürsem, dahası nedenim
olarak sözgelişi F.'nin davranışı görünse bile. Bir kez, yan uykulu,
birbirlerini izleyecek sahneleri düşlemiştim, sonunu önceden görerek, veda
mektubu cebimde, reddedilmiş bir talip olarak, evine gelmiş olacağım,
mektubu masaya koyup, balkona doğrulacağım, koşup da beni tutmak
isteyenlerden, birer birer herbir elden kurtulduktan sonra parmaklığın
üstünden atlayacağım. Mektup, F. nedeniyle atladığımı, ancak evlilik önerim
onaylanmış olsaydı bile benim için hiçbir şeyin değişmiş olamayacağını
anlatacak. Yerim aşağısıdır, bulabileceğim başka bir çözüm yoktur, F.
yazgımın gerçekleşmesi için bir aracıdır yalnızca; onsuz yaşayamayacağım ki
bunu kuşkuyla karşılar o. Bu amaç için bu gece niçin kullanılmasın, bu akşam
aile toplantısındaki konuşmalar gözümün önüne geliyor bile, yaşamdan ve
yaşam için varolması gereken koşullardan söz etmekteler fakat ben
soyutlamalara takılı kalıyorum, herşeylerin birbirine dolaşık olduğu bir
yaşam sürmekteyim, buna kalkışmayacağım, üşüyorum, bir gömlek yakası boynumu
sıktığından mutsuzum, kahrolmuşum, sis içinde soluk alma savaşı vermekteyim.
17 - Mart - 1914
Bizimkilerin yanında oturup, zaman zaman okuyormuş gibilerden dalarak, iki
saat boyunca dergileri karıştırıp durdum; gerçekteyse, saati on edip de
yatmaya çekilebileceğim zamanı bekledim yalnızca.
6 - Mayıs - 1914
F. ile bana çok güzel bir daire bulmuş görünüyor ailem; bütün bir çok güzel
öğleden sonrası gereksiz koşuşmalarımla geçti çevrede. Mezarıma da böyle
yatırıp yatırmayacakla-nnı düşünüyorum, vesveseleriyle mutlu kılınmış bir
yaşamdan sonra.
30 - Ağustos - 1914
Soğuk ve boş. Ancak tam anlamıyla esinlenmedikçe, çok açık olarak
sezinliyebiliyorum yeteneklerimin smırlannı, kuşkusuz, dar sınırlarını.
Esinlenişin pençesindeyken bile bu dar sınırlar arasında sürüklenmekte
olduğuma inanıyorum, sürükleniş nedeniyle ayrımına varamıyorum ne var ki. Bu
boyutlar içinde yaşamak için yer var yinede ve sanınm bu yüzden, en alt
limitlerine dek kullanacağım onlan.
Gece, ikiye çeyrek var. Sokağın karşısında bir çocuk ağlıyor. Birden hemen
camın ardındaymışcasına, yanıbaşımdan, aynı odadaki adamın sesi geliyor.
"Bunu azıcık daha dinle-mektense, kendimi pencereden atanm daha iyi."
Sinirlice birşeyler ekliyor, kansı, pışpışlama mınltılan dışında suskun,
çocuğu yeniden uyutmaya çalışıyor.
15 - Ekim - 1914
..." F. ile gerçek anlamda bir ilişkim olmaksızın, iki aydır dingince
yaşamaktayım şu an (E. ile yazışmanın dışında), onu ölmüş ve bir daha
varolmayacak biri gibi düşlüyorum ve şimdi, yakınlaşma olasılığı doğduğunda
hemen herşeyin merkezinde yenibaştan. Ola ki çalışmalarıma da karışmakta. Şu
son günler onu düşündüğümde, bana ne denli yabancı, tanıştığım tüm insanlar
arasında nice uzak görünmekte; aynı zamanda bunun nedeninin, F.'nin bana
öteki insanlardan daha yakın oluşu ya da en azından ötekılerce yakınıma
itilmişliği olduğunu söylemekteyim kendi kendime.
Günce'yi karıştırdım bir parça. Böylesi bir yaşamın iç düzeni konusunda kimi
sezgiler edindim.
18 - Ocak - 1915
Altıbuçuğa dek fabrikada sonuçsuz olarak ve her zamanki gibi çalıştım,
yazdırdım, dinledim, yazdım. Aynı anlamsız doygunluk duygusu sonra da.
Başağrısı, kötü uyku. Sürekli ve yoğun çalışma durumlarında yetersiz
kalıyorum. Açık havaya da çok az çıkmaktayım. Bütün bunlara karşın yeni bir
öyküye başladım, eskileri bozmaktan korkuyordum. Dört ya da beş öykü, şu an
arka ayaklan üzerinde dikilmiş önümde durmaktalar, tıpkı gösterinin
başlangıcındaki sirk patronu Schumann'ın önünde dikilen atlar gibi.
16 - Şubat - 1915
Yolumu açık görmüyorum. Benim olan herşey benden uzaklaşmış gibi ve sanki
tümü de geri dönse artık beni doyurmayacakmış gibi.
19 - Haziran - 1916
Unut herşeyi. Pencereyi aç. Odayı toparla.Yel içinden esiyor onun. Onun
boşluğuna bakınmaktasın yalnızca, dip köşeyi araştırıyor ve bulamıyorsun
kendini.
4 - Temmuz - 1916
Kendimi, yanım yörem çitle çevrilmiş, bir adımlık yere kapatılmış görerek
uyandım. Bu denli sıkışık olmasa bile, bu biçim ağıllara kapatılırlar
koyunlar da. Güneşin dik ışınları üzerimdeydi; korunmak amacıyla başımı
göğsüme yaslayıp, kamburlaştırarak sırtımı, yere çömelmiştim.
Nesin sen? Sefilin biriyim. Şakaklarıma vidalanmış iki küçük tahtam var
benim.
31 - Temmuz -1917
Bin bir trene, olanı unut ve evdeymişsin gibi yaşa; ancak anımsa birden
nerde olduğunu, ileri akan gücünü duyumsa trenin, bir gezgine dönüştür
kendini, çantandan bir gazete çıkar, daha dirişkence, daha bir egemen
özgürlük içinde gezgin dostlannla buluş, ko taşınsın bedenin gideceği yönde
güç harcamaksızın, bir çocuk gibi tad al bundan, kadınların sevgilisi ol,
sürekli çekiciliğini algıla pencerenin, en azından bir kolun hep pencere
eşiğine uzanmış kalsın. Aynı durum, daha bir özenle söylenirse: Unutmuş
olduğunu unut, tıpkı çevresinde, bir sihirbaz eli değmişçesine tüm çekici
ayrıntıları ile koşan ve titreşen bir vagonun yoktan varolduğu, tek başına
geziye çıkmış bir çocuk yerine koy kendini bir an.
3 - Ağustos - 1917
Bir kez daha avazım çıktığı kadar bağırdım dünyanın içine. Sonra ağzıma bir
tıkaç tıkıp, ellerimi, ayaklarımı ve gözlerimi bağladılar. Birkaç kez ileri
geri yuvarlatıldım, birkaç kez beni ayağa dikip sonra tekmelerle alaşağı
ettiler, bacaklarımı hızla büküp beni acı içinde sıçrattılar; bir an için
sessizce uzanmama izin verdiler ancak beklemediğim bir anda derinlerime dek
işleyen sivri bir şeyle oramdan buramdan şişlediler.
Yıllardır büyük dörtyol ağzında oturmaktayım, ama yarın, yeni İmparator
geleceğinden, yerimi bırakmayı düşünüyorum. Eğilimim olmadığı gibi ilke
nedeniyle de çevremde olan bitenle hiç ilgilenmem. Uzun süredir dilenmeyi de
bıraktım; gelip geçen eskiler, bağlılık ve dostluk duygularından kalma
alışkanlıkları nedeniyle bana birşeyler veriyorlar ve yeni gelenler de
onları örneksiyorlar. Yanımda bir sepet var ve herkes uygun gördüğünce
birşeyler atıyor içine. Ancak bu nedenle olacak, kimseyle ilgilenmediğimden,
caddenin hayhuyu ve anlamsızlığı içinde dünyaya bakışımı, iç dinginliğimi
koruyorum, herkeslerden daha iyi anlıyorum beni ilgilendiren şeyleri,
durumumu ve hak ettiğim sonu. Bu konular tartışılmaya gelmez, burada önemli
olan, kendi görüşümdür. İşte bu nedenledir ki doğal olarak beni çok iyi
tanıyan, aynı doğallıkla hiç ayırdına varmamış olduğum bir polis yanımda
durup da "Yann İmparator gelecek; buralarda olmamaya bak," dediğinde "Kaç
yaşındasın?" sorusuyla yanıtladım onu.
21 - Eylül - 1917
F. buradaydı, otuz saatlik yolculuğa katlandı beni görmek uğruna; engel
olmalıydım. Görebildiğim kadanyla, gerçek suçlusu ben olduğum bir
mutsuzluğun son aşamalarý içinde kıvranmakta. Kendimi dizginlemekte
başarısız biriyim, duygusuzluğum ölçüsünde beceriksizim, rahatlığa ilişkin
alýşkanlıklanmda küçücük bir değişiklik bile tasalandınr beni, payıma düşen
oyunculuğu alçakgönüllüce üstlenişim, özverili tek davranışımdır benim. Tek
bir aynntıda aldanıyor,. varsaydığı kimi haklarını -gerçek olsalar bile
savunmak yanılgısına düşüyor, yine de tüm olarak ele alındığında, en büyük
işkencelere yatınlmış, suçsuz bir insan o. Bu işkenceye neden olan
yanılgıdan ötürü suçluyum, üstelik işkencecisiyim onun. Yola çıkışıyla
birlikte (Ottla'yla bindikleri araba gölün çevresini dolanmakta şu sıra,
odanın öteki penceresine geçiyor ve bir kez daha yaklaşıyorum ona) bir
başağnsıyla (içimdeki son kırıntısı oyunculuğumun bu da), gün bitiyor.
11 - Aralık - 1919
Perşembe. Soğuk. Rieger Park'ta J. ile, tek bir sözcük etmeksizin.
Graben'deki baştan çıkış. Çok güç tüm bunlar. Yeterince hazırlıklı değilim
daha. Bir bakıma, tıpkı öğretmenim Beck'in yirmialtı yıl önce, elbet
bilincine varmaksızın, bilici gibi ettiği şu sözlerindeki gibi; "Bırakın bir
süre beşinci sınıfı sürdürsün, yeterince güçlü değil, daha onu böyle
zorlamanın kötü sonuçlan sonradan çıkacaktır ortaya." Gerçekten de gelişme
çağım böyle sürdü, çok önceden gelişmeye zorlanmış, sonra unutulmuş bir
bitki sürgünü gibi. Yelin en küçük üflemesinden etkilenişimde bir ser
bitkisi narinliği vardır, bu olsa olsa bir parçacık kendine acındırmayı da
içerir diyelim, o kadar.
9 - Ocak - 1920
Boş inan ve ilke ve yaşamı olanaklı kılan ne varsa; bir günah cennetinden
geçilerek ulaşılır erdem cehennemine.
Bu denli kolayca mı? Öyle alçakça, öylesine us almazcasına mı? Kolaydır boş
inanlar.
Kafasının ardından bir parça kesilip çıkanlmış. Güneş ve tüm dünya bu
delikten girmekte. Onu sinirlendirir bu olgu, işinden gücünden eder tüm,
herşeyin üstünde de, görünümlerden yalnızca kendisi yoksun bırakılmışcasına
dertlendirir.
Bir sonraki gün de tutsaklığı değişmeden sürüyorsa, daha da kötüleşmişse
üstelik, ya da hiç sonu olmıyacağı özellikle duyurulmuşsa, son kurtuluş
önsezisi yadsınamaz artık kişinin. Üstelik, son vermek için, özellikle
gerekli olabilir tüm bunlar.
16 - Ekim - 1921
Pazar. Başlama noktasında süresiz durakalışın yoksulluğu. Hiçbir şeyle
kıyaslanamaz olan, kendi kendini aldatma yoksunluğu. Bir başlangıcı; söz
gelişi, "topu sürmek" eylemiyle oluşan bir başlangıcı bilmiyen ve futbol
oynayanlann ahmaklığı. Kişinin içine gömülüdür budalalığı, bir tabut
içindeymişçesine. Bu nedenle, taşınabilen, açılabilen, yok edilebilen ve
değiştirilebilen bir tabut.
Parkta, genç kadınların arasında. İmreniyorum. Mutluluklannı paylaştığımı
imgelemek yeterli, böylesi bir mutluluk için, çok güçsüz olduğumu bilmek
yeterli, onlann ve kendi gerçeğimi gördüğümü sanmak budalalığı yeterli. Gene
de yetmiyor budalalık; orda bir yerlerde, dar bir çatlak var, yel oradan
ıslık çalıyor ve tüm anlamı yerle bir ediyor.
Bedensel olanaklarım için bunca dertlenmek gereksiz, bir an için aynı tinsel
koşullar altında bu olanaklara erişmiş saysam kendimi, dünyanın en acıklı
şeyi olurdu bu (özellikle bu erke yoksulluğunda). Oysa ben elimdekiyle,
yapabileceğimin en iyisini yapmalıyım kendi anlayışıma göre de olsa. Böyle
bir bedenle yapılabilecek en iyi ve tek şeyin umutsuzluk olduğunu
kanıtlamaya uğraşmak, kof bir bilgiçlik olur.
17 - Ekim - 1921
Şimdiye dek yararlı hiçbirşey öğrenemeyişimin ve ikisi de aynı kapıya çıkar,
bedensel bir yıkıma boyun eğişimin altında gizli bir amaç olmalı. Usumu
yitirmek istemedim, sağlıklı, yararlı bir insana yaraşacak haz dolu bir
yaşamla usumu bozmak istemedim. Usu yitirmek için, sayrılık ve de umutsuzluk
yetmezmiş gibi!
Bu düşünceleri çözümleyebilmem ve böylece de, mutlu bir sonuca erişmem için,
bir kaç yol var. Ancak, yerinde bir çözüm getirecekleri konusunda, yeterli
inanç ve yüreklilikten yoksunum -geçmişte olduğu gibi, bugün de böyle bu.
Yalnız özel olanlarına değil, evli çiftlerin tümüne imreniyorum; öyle ki,
belli bir evli çifte imrendiğimde bile evlilik yaşantısının getirmiş olduğu
mutluluk ve sınırsız değişkenlik neden olmuştur buna. Her evlilikte
rastlanılan bu mutluluk, en güzel bir ortam içinde de olsa, beni umutsuzluğa
sürükleyebilecektir.
Tinsel içerikleri benimkini andıran insanların varlığına inanmıyorum. Böyle
kişileri, hiç değilse tasarımlayabilirdim, ancak o görünmez kuzgunun,
kafalan içinde sürekli kanat çırptığını değil düşünmek, düşlemek bile
olanaksız,
Yıllar boyunca düzenli bir biçimde kendimi yıkıma sürükleyişim oldukça
şaşırtıcı; dalgaların, barajdaki bir çatlağı yavaş yavaş kemirişini
anımsatıyor. Anlamlı bir uğraş. O öz, ki utkularının kutlanmasına artık sıra
gelmiş olmalı, niçin benim de katılmamı engeller? Belki de amacına tam
erişememiş olmalı, ki şimdilik başka birşey düşünemez.
18 - Ekim - 1921
Sonsuz çocukluk. Yaşam çağrısı yeniden.
Yaşam görkeminin her birimizin çevresinde pusuya yatmış, tüm güçleriyle ve
süresiz bekleyişi, usa sığan birşey. Ama çok derinlerde, görülemiyecek
uzaklarda olsa bile... Karşıt, zorba ve sağır olmamasına karşın o, oradadır
işte. Onu doğru bir sözcükle, kendi gerçek adıyla çağırırsanız gelecektir.
Büyünün özü de budur, çağrısız varolmaz.
21 - Ekim - 1921
Tümü de düşsü aile, iş yeri, dostlar, şu cadde ve kadın; yanı başında olsun,
uzakta olsun, tümüyle düş. Kapısız, penceresiz bir hücrenin duvarına başını
çarpmakta oluşundur, gerçeğe en yakın düşen.
25 - Ekim - 1921
Ailece kâğıt oynanmaktaydı; ben, su katılmamış bir yabancı, ayrı oturmuştum;
babam oyuna katılmamı, hiç değilse yakına gelip izlememi önerdi; özür dileme
anlamında birşeyler geveledim. Çocukluğumdan bu yana, alışkı biçimini almış
olan bütün bu özdevimsel geri çevirişlerime ne anlam vermeli? Tümüyle olması
bir koşul değil, az buçuk da olsa gerekeni uygulamış olsaydım, sosyal yaşam
içinde, giderek iş çevresine katılmam için yapılan çağrılardan birçok yarar
sağlayabilirdim kendime, daha şimdi geri çevirdiğim şu oyun, beni bu denli
sıkmıyabilirdı üstelik. Bu uslamlamaya göre, yaşamın akışına
katılamayışımdan yakınırken, söz gelimi, Prag'dan uzaklaşmayı bir türlü
gerçekleştiremeyişimden, hiç bir oyun ya da hiç bir el uzluğu gerektiren iş
öğrenememişliğimden yakınırken kendimi aldatmaktayım. Bütün bu ve daha bir
çok konuda önüme çıkabilecek her bir öneriyi tıpkı kâğıt oyunundaki gibi,
tepmiş olmam gerekirdi. Oysa; saçma sapan şeylere yönelttim ilgimi yalnızca;
hukuk çalışmaları, büro'daki işim, sonraları bunlara katılmış olan yarı
buçuk bahçıvanlık, dülgerlik gibi anlamsız uğraşlar. Hele bu son uğraşlarım,
gereksinme içindeki bir yoksulu kapı dışarı edip, sadakayı sağ elinden
soluna geçirerek iyilikseverlik gösterisi yapan kişinin eylemini
anımsatıyor.
Genellikle güçsüzlüğümün ve belki de, özellikle isteksizliğimin sonucu
olarak, her şeyi sürekli geri çevirdim durdum bunu da ancak nice zaman
geçtikten sonra anlamış bulunmaktayım (üstüne titrediğim kimi yüce, belirsiz
umutlara kanmış olarak) tüm bu geri çevirişlerimi iyi bir belirti sayardım;
oysa, bu iyimser yorumlamadan, yalnızca silik bir iz kalmış bugün elimde.
29 - Ekim - 1921
Tüm yaptığım iş annemin sayılarını tutmakla kalsa bile bir kaç gün sonraki
oyuna ben de katılmış oldum. Ancak, bu da yeterli bir içli dışlılık
oluşturamadı aramızda. Ya da, bu izlenimim; can sıkıntısı, zamanı boşa
geçirmişlik duygusu ve bastırılıvermiş olan bezginliğimin altında boğuldu
gitti. Hep böyle olacaktır bu. Yalnızlıkla arkadaşlık arasındaki sınırı
seyrek, çok seyrek aşabilmişimdir ben. O denli ki, yalnızlıktan da çok, bu
daracık sınır çizgisi olmuştur sürekli yerim barınağım Buna kıyasla ne hoş,
nice cümbüşlü bir yerdir Robenson Crusoe'nun adası...
30 - Ekim - 1921
Yapabileceğim şey, "Cimri" oyunu yada yapıtı üzerine söz etmek değil de,
Cimri'nin ta kendisi olmak. Şefin havaya kaldırmış olduğu çubukta dikkatini
yoğunlaştırmış tüm orkestra, elimin kararlı, seri bir devinime bakıyor
olabilir.
Eksiklik duygusu tümüyle.
Seni, bu seslenen, göz kırpan, anlaşılmaz nesnelere diğer şeylerden öte, söz
gelimi elindeki kaleminden daha içtenlikle bağlıyan nedir? O türe özdeşliğin
mi bunun nedeni? Fakat, aynı türden değilsin sen, tam da budur sorunun
gerçek nedeni.
İnsan bedenlerinin usa sığmaz dış biçimleri ürkünçtür.
Beni güden sessiz itkiye karşın, daha çürümemişliğimdeki giz, ne denli
şaşırtıcı. Kişiyi şu saçmalığa götürüyor bu düşünü; "Salt kendi olanaklarıma
kalsaydım, yok olmuştum çoktan." Kendi olanaklarıma...
1 - Kasım - 1921
Kendi yasaları karşısında doğanın özgür buyruğu. Yasanın yükümlülüğü. Yasaya
boyun eğişi mutluluğun.
Yasalar doğayı etkilemekle ve böylece herşeyin özdeş biçimde sürüp gitmesini
sağlamakla kalmayıp, üstelik yeni yasa koyucuların dilediklerini yapmakta
özgür olmalarına da olanak tanımaz. Böylesi yasa değil, başıbozukluk, yasaya
karşı gelmek, salt kendi kendini yenmek olacaktı çünkü.
2 - Kasım - 1921
Belirsiz umut, belirsiz güveniş.
Sonsuz, bunalım dolu bir Pazar öğle sonu; her saati bir yıl gibi uzayan, tüm
yılları yutan bir öğle sonu. Boş caddelerde umutsuzca taban tepmek, kanepede
sessiz uzanıp kalmak. Arahksızcasına gelip geçen kurşun renkli, anlamsız
bulutlardan kimi kez yılgın düşerek... "Görkemli bir Pazartesi'ne buyurun!",
ancak Pazar hiç sona ermeyecek.
7 - Kasım - 1921
Kişinin kendini incelemesindeki kaçınılmaz görevi; başkaları beni
gözlemıyorsa, doğal olarak kendimi irdelemeliyim ben de, yok, kimsenin
ilgisini çekmiyorsam, çok daha titizlikle gözden geçirmem gerekir kendimi.
Benimle bozuşanların, giderek kayıtsızlaşanların yada beni baş belâsı
sayanların, genellikle benim için ölüm kalım sorunu yaratmaz bu durumlar
beni kolaylıkla başlarından silkip atabilmelerine imreniyorum. Gelgeldim,
bir zamanlar F.
ile olan durumum ölüm kalım sorunu olduğunda, kolay olmamıştı baştan
savılmam elbette, güçlü tutkuları olan bir gençtim, güçlüydüm o sıralar.
2 - Aralık -1921
Anababamın odasında mektup yazış kendimi yıkma yöntemlerime akıl sır vermez!
Daha çocukluğumda babama yenik düşüşüm ve acısını çektiğim yinelenen
yengilere karşın, bütün bu yıllar boyunca bir tutku, bir ilke nedeniyle
savaş alanını bırakamayışım hep Milena. Ya da hiç. Son günlerdeki
düşüncelerim bunlar. Bir ilke, karanlıkta bir ışık!
6 - Aralık - 1921
Bir mektuptan; "Bu can sıkıcı kış boyunca, kendimi onunla ısıttım." Bu biçim
iğretilemeler, beni yazmaktan eden birçok nenlerden biridir. Dünyanın
özgürlüğünden
yoksun olmaktır yazmak, ateşi bekliyen hizmetçiye, soba yanında çöreklenmiş
kediye, dahası, sobanın kıyısında ısınan zavallı bir yaşlıya sırtını dayar
yazın işi. Bunların tümü de, kendi yasalarının düzenine ayak uydurmuş
etkinliklerdir; oysa tek başına güçsüzdür yazın, bir başına sürdüremez
varlığını, bir şaka, bir umutsuzluktur.
Evde yalnız kalan iki çocuk, geniş bir sandığın içine girmişler, kapak düşüp
kapanmış, açamayıp boğulmuşlar.
20 - Ocak - 1922
Daha bir dinginceyim. Ne denli gerekliydi bu. Azıcık daha dingin oluşum
neredeyse aşın dinginliğime çok yakın. Sanki salt dayanılmazcasına mutsuz
olduğumda duyumsayabiliyo-rum kendimi yanılgısız. Büyük bir olasılıkla doğru
bu da.
Yakamdan yakalanmış, sokaklar boyu sürüklenmiş, kapıdan itiklenmiş. Kuramsal
olarak böyle bu; gerçekte, karşı koydukları güçlerden bir ölçü daha az zorlu
karşıt güçler var yaşamın ve işkencenin sürmesini sağlayan bir ölçü. Her
ikisinin de kurbanı olan ben.
Şu "aşın dingin". Dingin yaratıcı yaşam dolayısıyla genelde yaratıcılık
olanağının fiziksel nedenlerle, yıl boyu süren fiziksel işkenceler
(yüreklen! yüreklen!) çünkü işkence kendinden öte bir anlam taşımıyor benim
için, kapalı herşeye karşı- benden esirgeniyor sanki.
Torsa:1 Yandan bakışla, çorap üstünden yukan doğru, diz, uyluk ve bir kara
kadının kalçası. ' Kırsal yöreye mi özlem? Belirgin değil. Kırsal yöre
sonsuz özlemi çağınyor.
1. Torsa: Baş, kollar, bacaklar kopuk biçimde yapılandırılmış yontu.
Benim için doğru düşünüyor M.: "Herşey görkemli, ancak benim için öyle değil
ve doğrusu bu." Doğrusu bu diyorum ve en azından bu noktaya dek yürekli
olduğumu gösteriyorum, (mu acaba?) Çünkü düşündüğüm gerçekte doğruluk değil;
yaşam kendine özgü inandırıcı gücü nedeniyle doğru ya da yanlışı dışlar.
Ölümün umutsuz saatinde doğru ve yanlış üzerine düşünce yürütemediğin gibi
yaşamın umutsuz saatinde de yürütemezsin. Açtıktan yaralara oklann
tamrtamına uyması yeterlidir.
Öte yandan, içimde kendi kuşağımla ilgili bir genel yargının izi yok.
4 - Şubat - 1922
Korkunç soğukta, benim değişmiş yüzüm, anlamlarını yitirmiş yüzleri
ötekilerin.
M.nin, sözcüklerindeki gerçeğe bütünüyle varamadan (tam anlamıyla hak
edilmiş acı dolu bir çeşit yanılgı var bunda), insanlarla yalnızca konuşmuş
olmaktan duyulan sevinç konusunda söyledikleri. Benden başka birini nasıl
hoşnut kılabilir konuşmak! Bir olasılıkla ve kuşku dolu çapraşık bir yolla
insanlara dönüş, çok geç.
12 - Şubat - 1922
Her zaman karşılaştığım savsaklama edimi şu olmuştur: "Seni sevmiyorum"
anlamına değil de: "Benden ne ölçüde hoşlanmıyorsan o denli de sevemezsin
beni; mutsuzcasına bana tutkunluğuna aşıksın sen, fakat bana olan sevgin
seni sevmiyor." Buna göre "Seni seviyorum" tümcesinin anlamını biliyordum
demek yanlış olur, "Seni seviyorum", sözcüklerimle bozulmuş olması gereken
bekleyiş dolu kımıltısızlığı biliyormuşum yalnızca, tüm bildiğim bundan öte
deðil
9 - Mart - 1922
Oysa yalnızca bir bitkinlikmiş o; bugün alnımdan ter fışkırtan yeni bir
ateş. Kişinin ölene dek kendi boğazını sıkması nasıl olurdu acaba? İç gözlem
baskısı; kişinin dünyaya açıldığı o kapı daralsaydı ya da tümcek
kapanabilseydi. Bu durumdan pek de uzak sayılmam kimi zaman. Ters yöne akan
bir nehir. Şimdi uzunca bir süredir, sürüp gitmekte olan, işte bu.
Sana saldýranýn atýna bin ve onu sen sür. Tek olanağın bu. Ancak ne denli
büyük bir güçlülük ve beceriye gerek var! Ve ne denli geç kalınmış artık!
Ormanda yaşam. Etkileme gücü (Tıpkı benimki gibi) sıkıntı verici olsa bile,
karşıtlarının yüklediği tüm istekleri, üstelik öylesine güç harcamaksızın,
öylesine uyum içinde karşılayan doğa'nın, mutluluğuna, tükenmezliğine
duyduğum kıskançlık.
Önceleri, bir ağrı çekip de onu atlattığımda, mutluluk duyardım; şimdi
yalnızca rahatlamış oluyorum, şu acı duyguyu içimde taşıyor olsam bile:
"Şunu atlatayım da, ötesi umurumda değil."
Biryerlerde kurtuluş bekliyor ve dayakçılar oraya sürmekteler beni.
17 - Mart - 1922
Daha doğmamış olmak ve o sırada yollara düşmeye, insanlarla söyleşmeye
zorlanmak.
19 - Mart - 1922
İsteri beni şaşkınlığa düşürmekte ve anlatılamıyacak ölçüde mutlu kılmakta.
8 - Mayıs - 1922
Saban sürmek. Toprağa derinlemesine dalar ve kolayca sürüp gider. Ya da
toprağı tırmalar ancak. Saban demiri yukarı kaldırılıp, iş yapmaksızın da
gidilebilir; onunlasın ya da onsuz, hiçbirşey değişmez. Bir sona yaklaşır bu
çaba, içi sağalmamış bir yaranın kapanmaya başlaması gibi üstten.
Karşısındaki suskunsa söyleşi diyebilir misin buna, söyleşi ettiğiniz
görüntüsünü sürdürebilir misin, onun yerini doldur maya çalışır mısın,
böylece ona öykünüp, böylelikle onu ve kendini yansılıyabilir misin?
M. buradaydı, bir daha da gelmeyecek; haklı ve uscu bir davranış bu belki
de. Bakarsın açılabilir diye, daha doğrusu olmaya ki içimizden biri açar
korkusuyla nöbetçiliğini yaptığımız kilitli kapı için bir olanak var yine
de, kendiliğinden açılmaz çünkü bu kapı.
19 - Mayıs - 1922
İkinci bir kişiyle olduğunda, yazıldığından daha da ıssız duyar kendini.
Çünkü bu ikinci kişinin, ona ulaşma çabalarına ve onu ele geçirmesine ister
istemez boyun eğmek zorundadýr. Oysa yalnızlığında, tüm insanlığın etkisine
açıktır, Ulanan sayısız ellerin birbirine dolaşmışlığı nedeniyle, ona kimse
erişemez.
12- Haziran- 1923
Son günler boyunca sayısız, nerdeyse kesintisiz, korkunç nöbetler.
Gezintiler, günler, geceler. Acı çekmekten öte birşey gelmiyor elimden
artık.
Yazarken, giderek korkuya kapılır oldum. Anlaşılır bir nen. Her sözcük,
cinlerin eliyle saptırılıp elin bu biçim burkuluşu, kendine özgü
niteliğidir, anlatıcıya karşı çevrilmiş mızrak biçimine dönüşüyor. Özellikle
böylesi bir söyleşide. Böylece AD FİNİTUM. Sonun, ister istemez başınıza
geleceği tek avuntu. Dileğinizin pek bir yardımı dokunmaz size bu konuda.
Avuntudan ileri tek nen, sizin de silâhlarınız olduğudur.