BİR KAYIT YAZMANI
ALPHONSE DAUDET
Adam, ayağını sokağa atar atmaz:
- Brrr... Bu ne sis! dedi. Hemen yakasını kaldırdı, boyun atkısıyla ağzını
kapadı, elleri arka ceplerinde, başını eğerek, ıslık çala çala, dairenin
yolunu tuttu.
Gerçekten ortalığı öyle bir sis basmıştı ki, sokaklarda pek belli olmuyordu.
Büyük kentlerin göbeğinde sis, kardan çok kalmaz. Sisi çatılar parçalar,
duvarlar emer. Kapılar açıldıkça evlere girip yok olur; merdivenleri
kayganlaştırır ve tırabzanları nemlendirir. Arabaların gidip gelişi,
sokaklardan geçenler, o sabahleyin ivedi ivedi, zavallı zavallı sokaklara
dökülenler, sisi parça parça eder, alıp götürür ve dağıtırlar. O, ipince ve
daracık işyeri giysilerine, mağazalarda çalışan kızların trençkotlarına,
pörsümüş küçük peçelere, muşambadan büyük şapka kutularına takılır kalır.
Ama, henüz ıssız rıhtım boylarında, köprülerde, kıyıda, ırmakta, ağır, koyu
ve kıpırtısız bir sis vardır ve güneş Notre-Dame'ın arkasından, yukarıya,
camı buzlu bir idare lambası pırıltısıyla yükselir.
Yele karşın, sise karşın, bizimki, işyerine gitmek için rıhtım boyunu, hep
rıhtım boyunu izliyor. Başka bir yoldan da gidebilir; ama, sanırım ona göre
ırmağın gizemli bir çekiciliği var: Parmaklıklar boyunca yürümek, amaçsız
dolaşanların dirseklerine, aşınmış rampa taşlarına sürtünmek hoşuna gidiyor.
O saatte, böyle bir havada gezinenler pek az. Ama yine, ara sıra, kolunda
çamaşır sepeti, parmaklığa arkasını verip dinlenen bir kadına ya da
dirseklerini dayayıp sıkıntılı sıkıntılı suya eğilmiş bir zavallıya
rastgeliniyor. Her seferinde de bizimki geriye dönüyor, bunları merakla
süzüyor ve sonra da, sanki kafasında gizli bir düşünce bu insanları ırmağa
karıştırıyormuş gibi, suya bakıyor.
Bu sabah ırmak, hiç de neşeli değil. Dalgalarının arasından yükselen bu sis,
onu ağırlaştırmış gibi. Kıyılarda karanlık çatılar, suya yansıyan, ırmakta
birbirine giren ve dumanı tüten bütün o uzunlu kısalı, eğilmiş ocak
boruları, sanki Seine'in dibinden bütün dumanını Paris'e sis olarak savuran
iç karartıcı bir fabrika duygusu veriyor. Bizimkine gelince, o bunu öyle pek
üzücü bulmuşa benzemiyor. Islaklık her yanından içine işliyor; giysisinde
kuru bir tek iplik bile kalmıyor. Ama o yine, dudaklarının ucunda rahat bir
gülümsemeyle, ıslık çala çala, yoluna gidiyor. Seine'in sislerine ne
zamandan beri alışmış artık! Hem sonra işyerine gelince, içi tüylü sıcacık
terlikleriyle çoktan çıtır çıtır yanan sobasına ve her sabah üstünde
kahvaltısını hazırladığı sıcak demir kapağına kavuşacağını biliyor. Bunlar,
yalnızca bütün yaşamları bir köşecikte geçen o küçülmüş zavallı varlıkların
tanış olabileceği memur keyifleri ve hapishane zevklerindendir.
Ara sıra:
- Elma almayı unutmayayım, diye söyleniyor, yine ıslık çalıyor ve ivedi
adımlarla yürüyor. İşine onun gibi keyifle giden kimse görmemişsinizdir.
Rıhtım boyu, hep rıhtım boyu, sonra bir köprü. Şimdi artık Notre-Dame'ın
arkasındadır. Adanın bu ucunda sis, her yerdekinden daha koyu. Her üç yandan
birden geliyor, yüksek kuleleri yarıya kadar silmiş ve sanki bir şey
saklamak istiyormuş gibi köprünün köşesine yığılmış. Adam duruyor: Orası.
Bir takım garip gölgeler, bir şey bekliyormuş gibi yaya kaldırımına çömelmiş
insanlar ve hastanelerle parkların parmaklıklarında olduğu gibi dizi dizi
bisküvi, portakal, elma sergileri, hayal meyal fark ediliyor. Ah ne güzel
elmalar! Buğular içinde öyle taze, öyle kırmızı ki... Ayaklarını mangalına
uzatmış titreyen satıcı kadına gülücükler yaparak ceplerini dolduruyor,
sonra sisler içinde bir kapıyı itiyor, atları koşulu bir arabanın durduğu
küçük bir avludan geçiyor. Geçerken de:
- Bizim için bir şeyler var mı? diye soruyor. Sırılsıklam bir arabacı:
- Evet, Mösyö, diyor, hem de pek şirin bir şey.
O zaman hemen bürosuna giriyor.
İşte orası sıcak ve pek rahat. Bir köşede harıl harıl soba yanıyor. İçi
tüylü terlikleri yerli yerinde. Küçük koltuğu, pencerenin yanında, aydınlık
içinde, kendisini bekliyor. Camlara perde gibi inen sisten yekpare ve tatlı
bir ışık geliyor. Sırtları yeşil ciltli kayıt defterleri, raflarında düzgün
sıralanmış. Tam bir noter bürosu.
Adam rahat bir soluk alıyor. Artık kendi evindedir.
İşe başlamadan önce büyük bir dolap açıyor ve içinden alpak kolluklarını
çıkararak, özenle kollarına geçiriyor; küçük bir kırmızı toprak kap ve
kahvehanelerden toplanma birkaç parça şeker de çıkarıyor ve hoşnut bir
biçimde çevresine bakınarak, elmalarını soymaya başlıyor. Doğrusu bundan
daha iç açıcı, daha ışıklı, daha düzenli bir büro bulunamaz. Yalnızca
alışılmadık bir yanı da var, o da her yandan duyulan, sanki bir gemi
kamarasındaymış gibi insanı sarmalayan şu su gürültüsü. Aşağıda Seine ırmağı
homurdana homurdana köprünün kemerlerine çarpıyor, köpüklü dalgalarını
adanın bu hep tahta, kazık ve yıkıntılarla dolu ucunda çatlatıyor. Binada
bile, büronun çevresinde testi testi boşalan bir su şarıltısı, büyük bir
yıkama gürültüsüdür gidiyor. Neden yalnızca sesini duymakla bu su insanın
içini donduruyor, bilmiyorum. Suyun katı bir zemin üzerinde şakladığı,
kendisini bir kat daha soğuk gösteren geniş malta taşları ve mermer masalar
üzerinde zıpladığı duyumsanıyor.
Bu garip evde böyle yıkanacak ne var ki? Ne silinmez leke bu?
Ara sıra bu su boşanması kesilince, orada ta dipte, tıpkı buzlar erimeye
başladığında ya da yeğin bir yağmurdan sonra olduğu gibi, birer birer
damlalar düşüyor. Sanırsınız ki damlar ve duvarlar üstünde toplanan sis,
sobanın sıcaklığıyla erimiş de boyuna tıp tıp damlıyor.
Bizimkinin bütün bunlara aldırış ettiği yok. Bütün dikkatini kırmızı kapta
hafif bir ağda kokusuyla çıtırdamaya başlayan elmalarına vermiş. Bu güzel
çıtırtı, suyun gürültüsünü, o iç karartıcı su gürültüsünü duymasına engel
oluyor.
Dipteki odadan kısık bir ses:
- Ne zaman isterseniz, yazman! diyor. Bizimki elmalarına şöyle bir göz
atıyor ve istemeye istemeye gidiyor. Nereye gidiyor? Bir an aralık kapıdan
saz ve bataklık kokan tatsız ve soğuk bir hava giriyor ve ipler üzerinde
kuruyan bir sürü eski püskü, solmuş önlükler, gömlekler, kollarından boylu
boyunca asılmış, suları damlayan, boyuna damlayan bir basma entari
görülüyor.
Bu iş de bitti. Yeniden bürosuna giriyor. Masasının üzerine sırılsıklam
olmuş bir takım öteberi koyuyor ve soğuktan kıpkırmızı kesilen ellerini
ısıtmak için titreye titreye sobaya yaklaşıyor. Sırtı ürpermeler içinde:
- Böyle bir havada... İnsan zır deli olmalı! diyor. Bunlara böyle ne oluyor,
kuzum?
İyice ısınıp şekeri de kabın kıyısında incilenmeye başlayınca, masasının bir
köşesinde kahvaltısını ediyor. Bir yandan karnını doyururken, bir yandan da
kayıt defterlerinden birini açıyor ve keyifle sayfalarını çeviriyor. Bu
kocaman kayıt defteri ne de güzel tutulmuş! Düzgün satırlar, mavi mürekkeple
yazılmış başlıklar, yaldızlı rıh (1) parıltıları, her sayfada bir kurutma
kâğıdı, bir özen, bir düzen ki sormayın... Herhalde işler pek yolunda
gidiyor. Bizimki, pek iyi geçmiş bir yıl sonu bilançosu karşısında keyif
duyan bir sayman kadar hoşnut. Defterinin sayfalarını çevirerek tadını
çıkarırken, yandaki salonun kapıları açılıyor ve bir kalabalığın malta
taşlarında yankılar yapan ayak sesleri duyuluyor. Kilisedeymiş gibi alçak
sesle konuşuyorlar.
- Ah ne kadar da genç... Ne yazık!
Herkes birbirini itiyor, birbirine bir şeyler fısıldıyor.
Genç olmasından ona ne? Rahatça, elmalarını bitirirken, az önce getirdiği
öte beriyi önüne çekiyor. Kum dolu bir yüksük, içinde bir metelik bulunan
bir para çantası, paslanmış küçük bir makas; öylesine paslanmış ki, artık
hiçbir işe -ah evet, hiçbir işe- yarayamaz. Sonra yaprakları birbirine
yapışmış bir işçi kız cüzdanı; külçe haline gelmiş, yazıları silinmiş bir
mektup. Ancak birkaç sözcüğü okunabiliyor:
- Çocuk... Parasızlık.. Sütninenin aylığı...
Kayıt yazmanı:
- Bilinen şeyler... der gibi omuz silkiyor. Sonra kalemini alıyor ve kocaman
defterinin üzerine düşmüş ekmek kırıntılarını bir bir üflüyor, elini iyice
dayamak için bir devinimde bulunuyor ve en güzel yazısıyla, ıslak cüzdanın
üzerinde söktüğü adı yazıyor:
Félicie Rameau, kumaş boyacısı, on yedi yaşında.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın