ŞEYLER
Serdar Rifat
Ta çok uzaklardan görüyordum onları. Nedense her yerde karşıma çıkıyorlardı.
Kentin her işlek caddesinde, her köşe başında onlar vardı. Onlar her
yerdeydi.
Onlar; üniversite öğrencisi görünüşlü, kızlı erkekli, genelde ikiüç, bazen
de daha fazla kişiden oluşan topluluklardı. Ellerinde anket dosyalan, yoldan
geçenlere, zaman zaman çekingen, zaman zaman işbilir tavırlarla
yaklaşıyorlardı. "Acaba bir dakikanızı bize verebilir miydiniz?" diye
başlıyorlardı cümlelerine hep.
Çoğunlukla hızlı adımlarla geçiyordum yanlarından. Başımı sağa sola
çevirmeden dosdoğru ilerliyordum. Dalgın yürüdüğüm vakitlerde yakalandığım
oluyordu. O zaman, "Gerçekten hiç vaktim yok...", "Çok acelem var..." "Az
önce bir tane yaptım..." türünden kestirme laflarla yürüyüp ilerliyordum.
Keyifsizsem, 'Hayır, olmaz!' anlamında bir el hareketi yapmakla
yetiniyordum. Kimi zamanlar, birinden kurtulduğumu düşündüm an, bir diğerine
yakalandığım da oluyordu. Bu durumlarda adımlarımı koşarcasına hızlandırarak
etkili bir askeri yarma harekâtına girişiyordum.
Onlarla konuşmaya yanaşmıyordum çünkü konuşmak zorunda kalacağım kişilerin
bizzat onların kendileri olmadığını düşünüyordum. Benim muhatabım, belirli
bireyler değil, bir sistemin tüketim eğilimlerini saptamaya çabalayan anonim
kişilerdi sadece. Yani, devasa bir ekonomik sistemin kimliksiz küçük
çarkları. Bu işi az bir para karşılığında yaparak cep harçlıklarını çıkarma
çabalarını ve toplumsal bir işlevi yerine getirmelerini anlamıyor değildim,
ama sonuçta, "Benim tüketici tercihlerimden onlara ne!" diye düşünmekten de
vazgeçmiyordum. Gerekçelerim biraz bencilceydi ama kendimce tutarlıydı.
Sonra bir şey daha vardı ve bu, bence, önceki argümanımdan daha güçlüydü:
Onların, hayalgücümü sıradan sorularıyla bozmaya, kent içinde yürürken
gündüzdüşlerimi mahvetmeye ne hakları vardı. Ben, kent içinde yürürken
düşler kurmayı çok seven biriydim. Yürürken hayalgücümün daha iyi işlediğine
inanıyordum. Bana bir adres, ya da saati sorabilecek bir kişi, bunu salt
kendisi için yaptığı, bir birey olarak davrandığı için ona diyecek lafım
olmazdı, ama nasıl olur da bir firmanın malını daha çok satabilmek için
düşlerimin canına okuyabilirdi! Bunu anlayamadığım için davranışımı
sürdürüyor ve anketçilere asla yanıt vermiyordum.
Ama bir gün, değişik bir şey oldu. Onların arasından onu gördüm. Onu gördüm
ve hızım ansızın sekteye uğradı, içimdeki benlik motorum benzini bitmiş bir
araba gibi duralayıverdi.
Vücudumu içten ve dıştan bir duygu sisi sarmaya başladı. Ansızın
durakladığımı fark edince, çekingence yanıma yaklaştı ve her zamanki klasik
sorularını sordu:
"Bana bir dakikanızı verebilir miydiniz acaba?"
"Tabii," dedim, gözlerimi güzel yüzünden alamayarak.
"Şey," dedi söze girmekte bir an duraksayarak, "AİDS'e karşı prezervatif
kullanım kampanyasıyla ilgili biriki soru sormak istiyordum..."
Duraksama sırası bendeydi çünkü bir hayli şaşırmıştım. Bunca zaman yağmurdan
kaçmışken birdenbire bir çeşit doluyla karşı karşıya kaldığımı düşünüyordum.
Karşımdaki güzel kızdan hem çok etkilenmiştim, hem de bana sorduğu soru
afallatıcı derece kişisel gözükmüştü gözüme.
Derken, işini profesyonelce yapan biri edasıyla sorularına hemen geçti. Bu
arada, bunca şaşkınlık arasında sağ elinin orta parmağında firuze taşlı bir
yüzük olduğu nedense dikkatimi çekti.
"AİDS tehlikesine karşı prezervatif kullanıyor musunuz? Kullanıyorsanız
hangi markayı ya da markaları yeğliyorsunuz?"
"Kullanıyorum," diye yanıt verdim hemen, sözde gözüpek bir medeni cesaretle.
Oysa yalan söylüyordum. AİDS çağı başladı başlayalı hiç kimseyle ilişki
kurmamıştım.
"Hangi marka ya da markalar?" diye ikinci
soruya geçince, yalancı çıkma riskini göze alarak ikinci yalanıma başvurdum.
"Yes... Yes marka olanını yeğliyorum genellikle." .
Yüzüme ince alay dolu bir gülümsemeyle uzun uzun baktı ve sonra,
"Emin misiniz, böyle bir marka var mı piyasada?" diye sordu.
"Şey... doğrusu, .yanılmış olabilirim, ama markası galiba buydu, insan o
anlarda markaya falan dikkat edecek durumda olmuyor." :
Tabii ki, "Hangi anlarda?" diye bir soru sormadı ve gitgide daha çok hoşuma
giden gülümsemesi yüzünde öylece asılı kaldı.
Bu sözcüklerin birdenbire ağzımdan çıkmış olmasına kendim de çok
şaşırmıştım. Başkalarına zarar vermeyen, uygar biri gibi mi gözükmeye
çabalıyordum ona? Oysa baştan hiç prezervatif kullanmam demiş olsam, bu
yalancı durumlarına düşmemiş olacaktım. Bana hiç inanmıyormuş gibi bakmaya
devam ediyordu ve bu bakışın beni ona daha çok yaklaştırdığını
hissediyordum. Sanki bana inanmadıkça varlığım onun için daha büyük bir
gerçeklik taşıyordu. Yoldan geçerken görüşü sorulan herhangi bir kişiden bir
birey durumuna yükseliyordum.
Sonunda, önündeki anket dosyasına bir şeyler işaretledi ve teşekkür ederek
yanımdan ay.rıldı.
Konuşmamızın sona ermiş olmasına üzülmüştüm ama yapacak hiçbir şey
olmadığını da görüyordum.
O gün yaşadıklarımdan sonra yaşamın olağan temposuna dönmek zor geldi.
Öğleden sonra işe gitmedim. Bütün gün sokaklarda dolaşarak onu düşünüp
durdum. Bu arada, başka anketçilere de maruz kaldım ve her zamanki
taktiklerimi uyguladım. Bir ara, bulunduğu yere dönüp gene önünden geçmeyi
kafamdan geçirdim ama bunun hiçbir işe yaramayacağını, kendimi can sıkan
biri durumuna düşüreceğimi düşünerek vazgeçtim. O akşam boyunca ve geceleyin
uykum kaçarak hep onu düşündüm. Galiba anketçilerin intikamı korkunç
olmuştu. Şimdiye değin önüme çıkan her anketçiye bir dakikamı vermiş
olsaydım, belki de bu tek kişinin yaşamımdan çaldığı dakika kadar vaktim
gitmeyecekti. Tabii aşk çok hoş bir duyguydu ama, ben çok düzenli bir
insanımdır ve düşlerimi hiçbir şeye değişmem. İnsan düşlerinde hep kendisi
kalır ve onların mutlak egemenidir. Aşkta ise, bilindiği gibi, her şey tam
tersine işler.
Ama yine de hoşnut değildim, çünkü bu yeni durumumdan büyük haz almaya
başlamıştım. Sabah işe giderken acaba onu bugün bir yerlerde görebilir miyim
diye, dikkatle çevreme bakmıyor, eskiden o topluluklardan ne denli kaçmışsam
şimdi onları o denli arıyordum. Gelgelelim o yoktu, onu hiçbir yerde
göremiyordum. Başkaları, başka oğlanlar, başka kızlar vardı ama o yoktu.
Belki de bu işi birdenbire bıraktı diye düşünüyor ve onu bir daha hiç
göremeyeceğim için karamsarlığa kapılıyordum..
Öyle bir an geldi ki, onu öteki anketçilere sormayı bile aklımdan geçirir
oldum. Güzel bir kız diyecektim. Esmer. Simsiyah saçları ve firuze renkli
bir yüzüğü var. Büyük Postane'nin önünde görmüştüm onu. Acaba siz...
Bunu yapamayacağımı biliyordum ve yapamadım. Onu yitirmiştim. Kim bilir
neredeydi. Belki de bu birkaç gün içinde ansızın erkek arkadaşıyla evlenmiş
ve işi bırakmıştı. Belki de bu kentten ayrılmıştı. Belki de artık sadece
üniversiteye gidip geliyordu.
Öte yandan, eğer onu yeniden görürsem, ne diyeceğimi de bilemiyordum.
Zihnime çeşitli girizgâh cümleleri getiriyor ama hiçbirini yeterince
inandırıcı bulamıyordum. Dürüstçe "Size âşık oldum," diyebilmenin ise çok
zor olduğunu görüyordum. "Bakın, size aslında ankette yalan söyledim, özür
dilerim," desem, bunun onun için ne gibi bir anlamı olabilirdi. Gün içinde
karşılaştığı yüzlerce anonim kişiden biriydim ben onun için. Yaşamında özel
bir yerim yoktu. Sadece bir dakika boyunca konuşmuştum onunla. Daha fazla
değil, bir iki dakika. Yaşamında bütün kaplayıp kaplayacağım zaman bu
kadardı/Büyük olasılıkla onu bir daha hiç görmeyecektim. O da beni
görmeyecekti. Ondan bana kalan sadece o hoş gülümsemesiydi. Yalan
söylediğimi sezdiği için, yüzünde asılı kalan, ince alay dolu o hoş
gülümsemesi.
Onu bir daha görmedim. Ama artık çantamda her zaman Georges Perec'in,
anketçi öğrencileri anlattığı Şeyler adlı romanının biriki tanesini hazır
bulunduruyor ve benimle anket yapmak isteyen üniversite öğrencilerine, anket
sonunda hediye ediyorum. Şaşırıyorlar ve mahcuplukla kabul ediyorlar. Çok
ince, ucuz bir kitap. Kesem için bir yük oluşturmuyor. Artık beni
tanıdıklarından gördüklerinde gülümsüyorlar ve aralarında fısıldaşıyorlar.
Ve onu bulana değin, Şeyler'i hediye etmeye kararlıyım.