Şaşırtıcı Bir Mektup
Edgar Allan Poe
LADY'S BOOK EDİTÖRÜ'NE
Benden daha iyi anlayacağınızı umduğum bir makaleyi derginiz için size
göndermekten onur duyuyorum. Nubialı Coğrafyacının gayet iyi tanımladığı,
ama bugünlerde transandantalisder ve daima meraklıları dışında pek kimsenin
uğramadığı bir deniz olan Mare Tanebrarum'da bir yıl kadar önce, ağzı sıkı
sıkıya mantarla kapatılmış olarak yüzer halde bulduğum bir testi içindeki
tuhaf görünüşlü bir el yazmasının (bazen "Toughkeepsie Kahini" de denilen)
arkadaşım Martin Van Buren Maviş tarafından) yapılan bir çevirisidir bu.
Saygılarımla, EDGAR A. POE
"TARLAKUŞU" ADLI BALONDA
1 Nisan 28483
Şimdi, sevgili dostum şimdi, günahlarınız yüzünden uzun ve dedikodu dolu bir
mektupla cezalandıracaksınız. Bütün münasebetsizliklerinizi olabildiğince
sıkıcı, olabildiğince tutarsız, olabildiğince abuk sabuk ve olabildiğince
sudan olmakla cezalandıracağımı size açıkça bildiriyorum. Burada, hepsi de
zevk olsun diye (bazı insanlann ne tuhaf bir zevk anlayışı var) seyahata
çıkmış bir kaç yüz serseri ile pis bir balona hapsolunmuş durumdayım ve en
azından bir aydan önce karaya ayak basma umudum yok. Konuşacak kimse yok.
Yapacak birşey yok. insanın yapacak birşeyi olmadığında, dostlanndan biriyle
mektuplaşmasının zamanı gelmiştir. Bu durumda size bu mektubu yazma nedenimi
anlarsınız benim can sıkıntım ve sizin günahlannız yüzünden.
Gözlüklerinizi alıp rahatsız edilmeye kendinizi hazırlayınız. Bu iğrenç
yolculuk boyunca bize her gün yazmak niyetindeyim.
Acaba, ne zaman bir icat insan beynini ziyaret edecek? Sonsuza dek balonun
binlerce çeşit rahatsızlığına mahkum muyuz? Kimse daha hızlı bir ilerleme
biçimi icat edemeyecek mi? Tırısa gitmenin, benim düşünceme göre, işkenceden
pek bir farkı yok. Yeminle söylüyorum, evden ayrıldığımızdan bu yana saatte
yüz milden fazla yol almadık. Kuşlar bile en azından bazılan bizi geçer.
Seni temin ederim ki, şu kadarcık olsun abartmıyorum. Hareketimiz, kuşkusuz,
gerçekte olduğundan daha yavaş gözüküyor bunun nedeni, çevremizde hızımızı
hesaplamamıza yarayacak hiçbir nesnenin bulunmaması ve rüzgarla yol alıyor
olmamız. Kuşkusuz, bir balonla karşılaştığımızda hızımızı anlama şansına
sahip oluyoruz ve o zaman, o kadar da yavaş olmadığımızı görüyoruz. Bu
tarzda yolculuğa alışmış olsam da, başımız üzerindeki hava akımı içinden bir
balon bizi geçtiğinde başımın dönmesini engelleyemiyorum. Birden üzerimize
atılıp
pençeleriyle bizi kapıp uzaklara götürecek devasa bir yırtıcı kuş gibi
görüyorum onu her zaman. Bu sabah gün doğarken bir tanesi üzerimizden öyle
yakın geçti ki, çekme halatı, içinde bulunduğumuz arabanın asılı olduğu ağa
basbayağı değerek ciddi şekilde kaygılanmamıza yol açtı. Kaptanımızın
söylediğine göre, balonun yapıldığı malzeme beş yüz yıl, bin yıl öncesinin
değersiz, vernikli "ipeği" olsaymış mahvolmaktan kesinlikle kurtulamazmışız.
Bana açıkladığına göre, bu ipek bir tür toprak kurdunun bağırsaklarından
dokunurmuş. Bu kurt, dikkatli bir şekilde kurt karpuza benzer bir meyve
üzerinde yetiştiriliyor ve yeterince semirince bir değirmende eziliyormuş.
Bu şekilde elde edilen hamura bu ham haliyle papirüs deniliyor ve en sonunda
"ipek" oluncaya kadar çok çeşidi işlemlerden geçiyormuş. Söylemesi tuhaf
ama, kadın elbisesi yapımında kullanılan malzeme olarak bir zamanlar çok
takdir ediliyormuş. Balonlar da genellikle bu malzemeden yapılıyormuş. Halk
arasında sütleğen tabir edilen, botanikteki adı sütotu olan bir bitkinin
tohum kapçıklarında bulunan daha iyi bir malzeme sonradan onun yerini almış.
Çok dayanıklı olması nedeniyle bu tür ipeğe silkbuckigham denilmekte ve
kauçuk zamk bugün yaygın olarak kullanılan gütaperkaya bazı bakımlardan
benzeyen bir madde ile verniklenerek kullanıma hazırlanmaktaymış. Kuşkusuz
çok çeşitli mantar türlerinden biri olan bu kauçuğa bazen Indian rubber ya
da whist lastiği denirmiş. Bir daha bana asla, benim aslında bir antika
meraklısı olduğumu söylemeyiniz.
Çekme haladan diyorduk da, bizim çekme halatımız tam bu sırada, altımızdaki
okyanusta kaynaşmakta olan küçük manyetik pervaneli altı bin tonluk ve her
bakımdan utanç verecek ölçüde kalabalık gemilerden birindeki bir adama
çarparak denize düşürdü. Bu küçük gemilerin belirli bir sayıdan fazla yolcu
taşımalan yasaklanmalıdır. Adamın, elbette, yeniden gemiye çıkmasına izin
verilmedi ve çok geçmeden can yeleğiyle birlikte gözden yitip gitti. Birey
diye birşeyin olabileceğinin varsayılamayacağı aydınlık bir çağda taşıyor
olmaktan dostum, büyük bir sevinç duyuyorum. Gerçek insanlığın umursadığı
şey kitlelerdir, insanlık deyince aklıma geldi de, bizim ölümsüz
Wiggings'imizin Toplumsal Durum, vs. ile ilgili görüşlerinin çağdaşlarının
varsaymak eğiliminde oldukları kadar da orijinal olmadıklarını biliyor
muydunuz? Aynı fikirlerin, değersiz öteberiler ve kürk satan bir parekendeci
dükkanı işletmesinden dolayı, bin yıl kadar önce Furrier adıyla bilinen
irlandalı bir filozof tarafından, hemen hemen aynı şekilde dile getirilmiş
olduğu konusunda Pundit beni temin etmektedir. Hiç kuşkusuz Pundit'in
bildiğini çok iyi bilirsiniz, Hindu Aries Tottle'ın (Pundit'in aktardığı
gibi) "Aynı fikirlerin insanlar arasında bir defa, iki defa ya da
birkaç defa değil, hemen hemen sonsuzca yinelenmelerle döne döne ortaya
çıktığı" yolundaki derin gözleminin hergün doğrulandığını görmemiz ne
muhteşem birşey!"
2 Nisan Bugün, yüzer telgraf tellerinin orta bölgesinden sorumlu manyetik
kotrayla konuştum. Öğrendiğime göre, bu tür telgraf Horse tarafından ilk
defa çalıştırıldığında, telgraf tellerini denizden götürmenin olanaksız
olduğu düşünülüyormuş; bugün bu zorluğun nereden kaynaklandığını anlamakta
zorlanıyoruz. Dünya dönüyor. Tempora mutantur Etrüskçe sözler ettiğim için
beni bağışlayınız. Atalantik telgrafı olmasaydı ne yapardık? (Pundit
Atlantik'in eski sıfat olduğunu söylüyor.) Kotraya birkaç soru sormak için
birkaç dakika durduk ve diğer fevkalade haberlerin yanısıra Afrika'da iç
savaş çıkmış olduğunu ve bu arada vebanın hem Yurope'da hem de Ayesher'da
bir güzel ortalığı kasıp kavurduğunu öğrendik. Felsefenin muhteşem ışığıyla
insanlığı aydınlatmasından önce dünyanın Savaş ve Salgınlara felaket gözüyle
bakmış olması gerçekten tuhaf değil midir? Eski tapınaklarda insanlığın
başına bu belaların(!) gelmemesi için dualar edildiğini biliyor musunuz?
Atalarımızın hangi ilkelere dayanarak böyle hareket ettiklerini anlamak
gerçekten zor değil mi? Binlerce bireyin yok olmasının sadece ve sadece
kitlenin yararına olduğunu anlayamayacak kadar kör müydüler?
3 Nisan Balonun en tepe noktasına götüren ip merdivenden yukarı tırmanarak
oradan çevreyi seyretmek gerçekten çok ama çok eğlenceli. Aşağıdaki arabadan
görülebilen manzara, biliyorsunuz, çok geniş değil düşey yönde çok az şey
görülebiliyor. Ama buraya, balonun tepesindeki yastık ve minderlerle rahat
bir tarzda döşenmiş açık piazzaya (bunları yazdığım yere) oturunca, insan
her yönde olup bitenleri görebiliyor. Tam şu anda, görüş alanında oldukça
büyük bir balon kalabalığı var ve oldukça canlı bir görüntü oluşturuyorlar;
havada milyonlarca insan sesinin mırıltısı yankılanıyor. Balon kullanan ilk
pilot olduğu varsayılan Yellow ya da Violet (Pundit hangisi olduğunu teyit
edecektir), sadece uygun bir hava akımına rastlanıncaya kadar yukarı çıkmak
veya aşağı inmekle atmosferde her yönde yol almanın olanaklı olduğunu ileri
sürdüğünde, dönemin filozoflarınım(!) böyle birşeyin olanaksızlığını
bildirmeleri yüzünden çağdaşlarının ona pek kulak vermediklerinin, onu
yalnızca hüner sahibi bir çılgın olarak gördüklerinin söylendiğini
duymuştum. Bu kadar makul birşeyi eski bilginlerin nasıl olup da
anlayamadıkları, şu anda bana oldukça açıklanamaz birşey olarak gözüküyor.
Ama her çağda Sanatın ilerlemesine karşı büyük engeller bilim adamı denilen
insanlarca dikilmiştir. Elbette bizim bilim adamlarımız eski dönemlerin
bilim adamları kadar dar görüşlü değillerdir: ah, bu konuda size çok tuhaf
birşey anlatacağım. Metafizikçilerin, Gerçeğe ulaşmanın yalnızca iki olası
yolu olduğu şeklindeki tuhaf kuruntudan insanlan kurtarmaya razı
olmalarından bu yana ancak bin yıl geçtiğini biliyor musunuz? Gel de inan!
Öyle görünüyor ki, çok, çok uzun yıllar önce, Zamanın gecesinde Aries Tottle
adında bir Türk (belki de Hindu) filozof yaşıyormuş. Bu şahıs, tümden
gelimci ya da a priori araştırma yöntemi denilen bir yöntemi öğretiyor ya da
her fırsatta yayıyormuş. Aksiyomlar ya da "kanıt gerektirmeyen gerçekler"
dediği noktadan hareketle "mantık" yoluyla gerçeğe ulaşıyormuş. En büyük
öğrencileri Neuclid diye biriyle Cant diye biriymiş. Lakabı "Ettrick Çobanı"
olan ve a posteriori ya da tümevarıma dediği tamamen farklı bir sistem
öğütleyen Hog diye biri ortaya çıkıncaya kadar Aries Tottle'ın borusu ötmüş.
Hog'un sistemi tamamen Duyulara dayanıyormuş. Gözlem yapmak, çözümlemek ve
gerçekleri fiyakalı biçimde instantice natures dedikleri genel yasalar
halinde sınıflandırmak şeklinde bir yol tutturmuşmuş. Aries Tottle'ın
sistemi tek kelimeyle noumena'ya, Hog'unki phenomena'ya dayanıyormuş. Bu son
sistem ilk olarak ileri sürüldüğünde öylesine büyük takdir toplamış ki,
Aries Tottle gözden düşmüş; ama sonralan yeniden biraz saygınlık kazanmış ve
Gerçeklik alanını daha çağdaş rakibi ile paylaşmasına izin verilmiş.
Bilginler artık Aristocu ve Baconcı usullerin bilgiye ulaştırabilecek
biricik ana yollar olduğunu ileri sürmekteymişler. "Baconcı"nın Hogcuya
eşdeğer olarak icat edilmiş, kulağa daha hoş gelen ve daha ağırbaşlı bir
terim olduğunu kuşkusuz biliyorsunuzdur.
Şimdi sevgili dostum, sizi kesinlikle temin ederim ki bu meseleyi olması
gerektiği gibi ve büyük bir yetkeyle anlatıyorum; daha bakar bakmaz ne kadar
saçma olduğu anlaşılan böylesi bir sanının, gelişimini hemen hemen her zaman
içgüdüsel atılımlarla gerçekleştirmiş olan gerçek bilgiyi nasıl engellemiş
olduğunu kolayca anlayabilirsiniz. Eski düşünce, araştırmaları sürünmeye
mahkum etmiş ve yüzlerce yıl özellikle Hog'a karşı duyulan tutkulu sevgi
öylesine büyük olmuştur ki, her türlü düşünceye fiilen son verilmiştir. Hiç
kimse, yalnızca kendi Ruhuna borçlu olduğunu hissettiği tek bir gerçeği bile
dile getirmeye cesaret edememiştir. Bu gerçeğin kanıtlanabilir türde bir
gerçek olup olmadığı da pek farketmemiştir, çünkü dönemin taş kafalı
bilginleri yalnızca bilgiye hangi yoldan ulaşıldığına önem vermişlerdir.
Sonuca bakmamışlardır bile. "Araçlara bakalım", diye çığlıklar atmışlardır,
"araçlara!" Araçların incelenmesinden sonra bu araçlar ne Aries'in (yani,
Ram'in) ne de Hog'un kategorilerinden birine girmemişse, bilginler konu
üzerinde daha fazla durmayarak "kuramcı'yı aptal olarak nitelemiş ve artık
ne ona ne de gerçeğine ilgi göstermişlerdir.
imdi, sürünerek ilerleyen bir sistemle birbiri ardısıra birçok
çağdaş sonra gerçeğe büyük ölçüde ulaşılabileceği ileri sürülemez bile,
çünkü hayal gücünün bastırılması, eski araştırma biçimlerindeki hiçbir
kesinliğin telafi edemeyeceği bir kötülüktü. Bu Jurmainlerin, bu Vrinch, bu
Inglitch ve bu Amriccanların (ki bu sonuncuların atalarımız olduğunu yeri
gelmişken belirtmeliyim) hatası, elinde tuttuğu bir nesneyi gözüne
yaklaştırdığı ölçüde iyi göreceğini hayal eden ukalanın hatasına çok benzer
bir hataydı. Bu kişiler kendilerini ayrıntılarla körleştirmişlerdi. Hogcu
bir yol tutturduklarında ulaştıkları "gerçek" hiçbir şekilde her zaman
gerçek değildi öyle gözüktükleri için onlann gerçek olduğunu veya gerçek
olmaları gerektiğini varsaymanın bir alemi yoktu. Ram'in yolunu
izlediklerinde, tuttukları yol koç boynuzu kadar bile düz değildi, çünkü
aksiyom olan hiçbir aksiyoma sahip değildiler. Kendi zamanlarında bile bunu
göremediklerine göre çok kör olmalıydılar; çünkü, daha kendi zamanlarında
bile uzun zamandır "yerleşmiş" aksiyomlar reddedilmişti. Örneğin; "Ex nihilo
nihil fit"; "bir cisim, bulunmadığı yerde hareket edemez"; "antipodlar
bulunamaz"; "karanlık ışıktan doğamaz" daha önce tereddütsüz aksiyom kabul
edilmiş bütün bu önermeler ve diğer düzinelerce benzer önerme, sözünü
ettiğim dönemde bile savunulmaz görülüyordu. O zaman bu insanların
"aksiyomların Gerçeğin değişmez temelleri olduğuna inanmakta ayak diremeleri
ne büyük bir saçmalık! Ama, en sağlam akıl yürütenlerinin bile ağzından
aksiyomlarının genel olarak yararsızlığını, kavranılmazlığını göstermek
kolaydır. En sağlam akıl yürüten mantıkları kimde Dur, bir bakayım! Gidip
Pundit'e sorayım. Bir dakikada dönerim. *** Hah, işte bulduk! işte yaklaşık
olarak bin yıl önce yazılmış ve yeri gelmişken söyleyeyim gelişmesini
tamamlamamış Amriccancadan başka birşey olmayan Inglitchçeye çevrilmiş bir
kitap. Pundit bu kitabın bu konudaki, yani Mantık konusundaki eski
yapıtların kesinlikle en akıllıcası olduğunu söylüyor. Yazarı (ki döneminde
kim olduğu çok merak edilmiştir) Miller ya da Mili diye biriydi ve
kayıtlardan Bentham adında bir değirmen atı sahibi olduğunu öğreniyoruz ki,
bu belli bir öneme işaret eder. Neyse, biz incelemeye bir göz atalım.
Ah! "kavranılabilirlik ya da kavranılmazlık" diyor, çok yerinde olarak Bay
Mill, "hiçbir durumda kendiliğinden belli gerçeğin bir ölçütü kabul
edilemez." Mill'in akıl yürütmesinde yeni olan şey, apaçık belli gerçeği
tartışmaya açmayı düşünmesi değil midir? Bizim şaşmamız gereken tek şeyse,
Bay Mill'in nasıl olup da bu kadar apaçık ortada olan birşeyden söz etme
ihtiyacı duymuş olmasıdır. Buraya kadar herşey yolunda fakat bir başka
sayfaya geçelim. Ne görüyoruz "burada? "Birbiriyle çelişen iki şeyin ikisi
de doğru olamaz yani, doğada bir arada bulunamaz." Burada, Bay Mill demek
istiyor ki, örneğin bir ağaç ya bir ağaç olmalı ya da bir ağaç olmayan şey.
Pekala, ama soruyorum ona: Neden? Yanıtı şöyle: ve asla bundan başka birşey
olmak iddiasında da değil "Çünkü, birbiriyle çelişen iki şeyin ikisinin de
doğru olmasını kavramak olanaksız." Ama, onun da gösterdiği gibi bu hiç de
yanıt sayılmaz; çünkü, daha biraz önce kendisi değil miydi
"kavranılabilirlik ya da kavranılmazlık hiçbir durumda kendiliğinden belli
gerçeğin bir ölçütdü kabul edilemez" diyen?
Burada, bu eskilerin mantıklarının, kendilerinin de gösterdiği gibi, son
derece temelsiz, değersiz ve baştan aşağı hayali olduğundan yakınıyor
değilim, benim yakınmamın esas nedeni, Hakikate götüren tüm diğer yollan,
süzülerek gökyüzüne yükselmekten hoşlandığı kadar hiçbir şeyden hoşlanmayan
Ruhu sokmaya cüret ettikleri akla aykırı iki yol biri sürünme, diğeri
emekleme dışında ona ulaşmanın tüm diğer araçlannı büyük bir tantana ile ve
aptalca yasaklamalarıdır.
Ha, bu arada aklıma gelmişken sevgili dostum, bu eski dogmatikler sonunda
hakikatlerin en önemlisine ve en yücesine, onların o iki yolundan hangisiyle
ulaşıldığına karar vermeye kalksalar, apışıp kalmazlar mıydı sence?
Yerçekimi hakikatini kastediyorum. Newton bunu Kepler'e borçluydu. Kepler
ortaya koyduğu ve daha ileri gitmek isteyerek Metafizik krallı
ğına girmek zorunda kalacağımız üç yasaya, yani büyük Inglitch matematikçiyi
bütün Fiziksel ilkelerin temeline götüren, yasaların yasası bu üç yasaya
tahminle ulaştığını kabul etti. Kepler tahmin etti yani hayal etti. Kepler
aslında bir "kuramcıydı" şimdilerde epeyce kutsallık kazanmış olan bu
sözcük, eskiden bir küçümseme sıfatıydı. Ya da, bir şifre çözme uzmanının
görülmedik zorlukta bir şifreyi o iki "yoldan" hangisiyle çözdüğünü veya
Champollion'un hiyeroglifi çözüm bu sayede insanlığı ebedi ve neredeyse
sonsuz sayıda hakikate yöneltirken o iki "yoldan" hangisini kullandığını
açıklamaya kalksalar bu yaşlı köstebekler şaşınp kalmazlar mıydı?
Bu konuda son bir söz söyledikten sonra canınızı sıkmaya son vereceğim. Bu
hoşgörüşüsüz insanların hakikatin yolları üzerine bitip tükenmez
gevezeliklere dalarak bugün bizim böylesine açıkça gördüğümüz anayolu
Tutarlılık yolunu— gözden kaçırmış olmaları tuhaf kaçmıyor mu? Tam
tutarlılığın mutlak hakikat olması gerektiği yaşamsal gerçeğini Tannnın
eserlerinden çıkaramamış olmalan garip gözükmüyor mu? Bu önermenin son
zamanlarda ortaya atılmasından bu yana gelişmemiz nasıl sorunsuz bir seyir
izledi! Araştırmalar köstebeklerin ellerinden alınıp bir görev olarak
gerçek, sadece gerçek düşünürlerin, ateşli bir hayal gücüne sahip insanlann
eline verildi. Bu sonuncular kuram üretirler. Tasavvur edebiliyor musunuz,
mümkün olsaydı da şu anda dediklerimi duyacak olsalardı, atalarımız bu
sözlerime nasıl da küçümseyici çığlıklar alırlardı? Dediğim gibi bu insanlar
kuram üretirler ve bu kuramlar da yalnızca düzeltilir, basitleştirilir,
sistemleştirilir, tutarsızlıklarından arındırılar. Ta ki, tutarlı olduğu
için, en vurdumduymazların bile mutlak ve sorgulanamaz bir hakikat olduğunu
kabul ettiği mükemmel bir tutarlılık apaçık görülünceye kadar.
4 Nisan Yeni gaz, güteparkadaki son gelişmelerle birlikte harikalar
yaratıyor. Modern balonlanmız nasıl emniyetli, rahat, kolay yönetilebilir ve
her bakımdan uygunlar! işte, muazzam büyüklükte bir tanesi saatte en azından
yüz elli mil hızla bize doğru yaklaşıyor, İçinde büyük bir kalabalık olduğu
görülüyor üç, belki de dört yüz yolcu var yine de nerdeyse bir mil yukarı
yükseliyor ve bir hükümdarın küçük gören tavrıyla bize tepeden bakıyor. Yine
de saatte yüz mil, hatta iki yüz mil hızla seyahat etmek pek büyütülecek bir
şey değil. Kanadaw kıtasını baştan başa kateden demiryolu üzerindeki
uçuşumuzu anımsıyor musunuz? saatte tam üç yüz mil seyahat diye ben buna
derim. Görülecek birşey yoktu, ama kur yapmaktan, bol bol yiyip içmekten ve
muhteşem salonlarda dans etmekten başka yapacak birşey yoktu. Arabalar tam
hızla giderken tesadüfen dışardaki nesneler şöyle bir gözümüze çarptığında
ne kadar tuhaf bir duygu hissedildiğini anımsıyor musunuz? Herşey eşsiz
görünüyordu ve yekpare bir kütle halinde. Ben kendi adıma, saatte yüz mil
hızla yol alan yavaş bir trenden başkasıyla seyahati tercih ettiğimi
söyleyemem. Bu trende pencere camlan olmasına hatta onları açmamıza izin
verilirdi ve bir manzarasını neredeyse olduğu gibi görebilirdik. *** Pundit,
Kanadaw büyük demiryolu güzergahının dokuz yüz yıl kadar önce çizilmiş
olması gerektiğini söylüyor! Aslında, bir yolun gerçek izlerinin sözü
edildiği kadar uzak bir döneme atfedilebilecek izlerinhâlâ
farkedilebildiğini iddia edecek kadar ileri gidiyor Pundit. Yolda yalnızca
iki ray izi görülüyordu; oysa bizimkinin, bildiğiniz gibi, on iki rayı var
ve üç ya da dört yeni ray da hazırlanmakta. Eski raylar çok zayıftılar ve
bugünün anlayışına göre son derece tehlikeli değilse bile oldukça manasızca
birbirlerine çok yakın yerleştirilmişlerdi. Yolun şimdiki genişliği on beş
ayak şöyle böyle güvenli kabul edilmektedir. Ben kendi adıma, Pundit'in
ileri sürdüğü gibi, çok uzak dönemlerde şöyle veya böyle bir demiryolu
bulunması gerektiğine inanıyorum; benim düşünceme göre, bir dönemde elbette,
en azından yedi yüz yıl önce Kuzey ve Güney Kanadaw ülkelerinin
birleştirilmiş olmasından daha açık bir şey olamaz; Kanadawlular, o zaman
duyulan lüzum üzerine kıtanın bir tarafından öte tarafına giden büyük bir
demiryolu inşa etmeye mecbur kalmış olmalıydılar.
5 Nisan Can sıkıntısından neredeyse kendimi yiyip bitiriyorum. Pundit,
balondaki konuşulabilecek tek insan; o zavallıcık da sadece eski şeylerden
söz edebiliyor. Bütün gün eski Amriccanların kendi kendilerini yönetmiş
olduklarına beni ikna etmeye çabalıyor! Bir masalda okuduğumuz "çayır
köpeği" misali güya herkes kendi başına buyruk bir tür konfederasyon halinde
yaşıyormuş bu kadar saçma birşey duyan olmuş mudur bugüne dek acaba?
Dediğine göre, "herkes özgür ve eşit doğar" gibisine, akla gelebilecek en
tuhaf fikirle işe başlamışlar buna da, hem maddi hem manevi dünyada herşeye
damgasını vurmuş olan sınıflara aynlma yasasına rağmen yapmışlar. Herkes,
onların dediği gibi söylersek "oy vermiştir" yani kamu işlerine karışmıştır
ta ki, en sonunda herkesin olan işin hiç kimsenin işi olmadığı ve
"Cumhuriyet"in (o saçma şeye böyle bir ad veriyorlardı) tamamen hükümetsiz
olduğu anlaşılıncaya kadar. Bununla birlikte, "Cumhuriyeti kuran
filozofların kendi kendilerinden duydukları hoşnutluğu ilk sarsan durumun,
herkese oy hakkının, hile yapmaktan utanmayacak kadar alçak her partinin,
önleme hatta farkına varma olanağı bulunmadan, istenildiği sayıda oy
toplayarak entrikalar çevirmesine fırsat verdiğini şaşkınlıkla keşfetmeleri
olduğu rivayet edilir. Bu keşfin üzerinde biraz düşünülmesi, alçakların
üstünlük sağlamalarının kaçınılmaz olduğu, tek sözcükle, bir cumhuriyet
hükümetinin ancak bir alçaklar hükümeti olabileceği sonucunu açıkça ortaya
koymuştu. Filozoflar, bu kaçınılmaz kötülükleri önceden düşünemedikleri için
aptallıklarından utanarak yeni kuramlar icat etmeye niyetlenirlerken, her
şeyi eline alarak ünlü Zeroes'in ve Hellofagabaluse'un despotluklannın
yanında çok hoş ve saygın kalacaklan bir despotluk kuran Mob adında biri
sorunu kesin bir sonuca bağladı. Bu Mob'un (yeri gelmişken bir yabancı
olduğunu da söyleyelim) dünyanın bugüne dek gördüğü en berbat adam olduğu
söylenmektedir. Dev gibi bir cüssesi vardı küstah, yırtıcı, pisti; bir
boğanın hiddetine, bir sırtlanın yüreğine ve bir tavus kuşunun beynine
sahipti. En sonunda kendi kendisini yiyip bitiren enerjisi yüzünden öldü.
Bununla birlikte, ne kadar kötü olursa olsun yine de bir işe yaramış ve
insanlığa unutulması imkansız bir ders vermiştir asla doğal benzetmelere
karşı çıkılmaması gereğini. Cumhuriyetçiliğe gelince "çayır köpekleri"
dışında dünya yüzünde ona benzetilebilecek hiçbir şey bulunamaz. Çayır
köpekleri örneği, en azından demokrasinin hayranlık duyulacak bir hükümet
biçimi köpekler için olduğunu göstermektedir.
6 Nisan Dün gece, kaptanın küçük dürbününde yarım derecelik bir yer kaplayan
ve puslu bir günde güneşin çıplak göze gözüktüğü gibi gözüken Alpha Lyrae
yıldızının çok nefis bir görüntüsü vardı. Alpha Lyrae, bizim güneşimizden
çok büyük olmasına karşın, üzerindeki lekeleri, atmosferi ve daha başka bir
çok bakımlardan güneşe oldukça benzemektedir. Pundit'in bana anlattığına
göre bu iki küre arasındaki ikili ilişkiden kuşkulanılmaya ancak geçen yüz
yılda başlanmış. Bizim sistemimizin göklerdeki aşikar hareketinin (söylemesi
tuhaf ama) galaksinin merkezinde bulunan muazzam büyüklükte bir yıldız
etrafındaki bir yörünge üzerinde olduğu düşünülüyormuş. Bu yıldızın
etrafında ya da Samanyolu'nun (Ülker takımyıldızından Alcyon yıldızı
yakınlarında olduğu varsayılan) merkezindeki bütün yıldızlar için ortak olan
bu çekim merkezi etrafında bütün bu kürelerin dönmekte olduğu ifade
edilmektedir; bizim sistemimiz dönüşünü .. yılda tamamlamaktaymış! Bizim, şu
anki bilgilerimizle, teleskoplarımızın gelişmişlik derecesiyle vs. böyle bir
fikrin dayanağını anlamamız elbette çok zordur. Bu düşünceyi ilk ortaya
atanlardan biri Mudler diye biridir. Onun bu çılgın varsayıma başlangıçta
sadece benzetme yoluyla ulaşmış olduğunu varsayabiliriz; ancak bir kez bu
benzetmeyi yaptıktan sonra düşüncesini geliştirirken, hiç değilse bu
benzetmeye sıkı sıkıya sarılmalıydı. Merkezde, gerçekten, büyük bir kürenin
olduğu onaya atılmıştı; Mudler buraya kadar tutarlıydı. Ancak merkezdeki
küre, dinamik olarak çevresindeki bütün kürelerin toplamından büyük
olmalıydı. O zaman
özellikle kümenin tam orta bölgesinde hiç değilse bu kavranılamaz merkez
güneşin bulunması gereken yerin çok yakınında bir yer işgal eden bizim
"Öyleyse neden onu göremiyoruz?" sorusunu sormamız gerekirdi. Gökbilimci,
belki, tam bu noktada, parlaklığı olmayan cisimler önermesine sığınmış ve
burada benzetme düşüncesi birden terkedilmiş olmalıydı. Ama, parlamayan
merkez bir kürenin kabul edilmesi durumunda bile, onun etrafında her yönde
parıltılı ışıklar saçan sayısız yıldızın nasıl olup da onu görünür hale
getirememiş olmasını nasıl açıkladı? Sonuçta hiç kuşku yok ki, tek ileri
sürdüğü şey bütün küreler için ortak bir çekim merkeziydi ama burada da
benzetme düşüncesinden vazgeçilmiş olmalıydı. Bizim sistemimizin ortak bir
çekim merkezi etrafında döndüğü doğru olmakla birlikte, sistem bunu, kütlesi
sistemin geri kalanının kütlesini dengeleyen maddi bir güneşle ilişki içinde
ve bunun bir sonucu olarak yapar. Matematiksel çember sonsuz sayıda düz
çizgiden oluşan, bir eğridir; ama bu çember düşüncesi dünyasal geometri
bakımından fiili değil de matematiksel kabul ettiğimiz bu düşünce yalın
gerçekte, sistemimizi benzer sistemlerle birlikte galaksinin merkezindeki
bir nokta etrafında dönüyor varsaydığımızda, hiç değilse hayalimizde
uğraşmamız gereken Titanik çemberler konusunda göz önünde bulundurmaya
hakkımız olan tek fiili kavramdır, insanoğlunun en yaman hayal gücü,
böylesine tarifi mümkünsüz bir daireyi kavramak üzere bir tek adım atmaya
kalksın hele bir! Bu akıl almaz çemberin çevresi üzerinde sonsuza dek yol
alan bir şimşeğin, sonsuza dek hep düz bir çizgi üzerinde yol alacağını
söylemek hiç de paradoksal olmayacaktır. Güneşimizin böyle bir çember
üzerinde aldığı yolun böyle bir yörünge üzerinde sistemimizin izlediği yönün
bir milyon yılda bile düz çizgiden insanın algılayabileceği en ufacık bir
sapma göstermesi akla bile getirilmemesi gereken bir önermedir; yine de bu
eski gökbilimciler bir noktadan başka birşey olmayan kendi kısacık
astronomik dönemleri boyunca, nerdeyse hiçlik anlamına gelen iki üç bin
yıllık dönemde alınan yolun belli bir kavis oluşturduğuna kesinlikle
inandıkları anlaşılıyor. Bu düşüncelerin onlara gerçek durumu ortak bir
çekim merkezi etrafında bizim güneşimizle Alpha Lyrae'nın çiftli dönüşü
göstermemiş olması ne anlaşılmaz birşey!
7 Nisan Dün gece astronomik eğlencemize devam ettik. Beş Neptün asteroidi
son derece güzel görünüyordu ve aydaki yeni Daphnis Tapınağı'ndaki birkaç
üst söve üzerine üzengitaşı konulmasını büyük bir ilgiyle seyrettik. Aylılar
gibi mini minnacık ve insana çok az benzeyen yaratıkların, bizimkinden çok
üstün bir mekanik ustalığa sahip olduklarını düşünmek eğlenceliydi. Bu
yaratıkların büyük bir rahatlıkla indirip kaldırdıkları muazzam büyük
kütlelerin, aklımızın bize söylediği gibi gerçekte çok hafif olduğunu
kavramak da insan için çok zor.
8 Nisan Evreka! Pundit ihtişamının doruğunda. Kanadawlu bir balon bugün
bizimle konuştu ve yakın zamanlara ait bir sürü gazete attı bize; bu
gazetelerde Kanadaw ya da daha ziyade Amriccan eski uygarlıklarıyla ilgili
son derece ilginç birçok bilgi vardı, işçilerin aylardan beri imparatorun
baş zevk bahçesi Paradise'da yeni bir çeşme için zemini hazırlamakta
olduklannı sanırım biliyorsunuzdur. Paradise, öyle gözüküyor ki,
anımsanamayacak kadar eski zamanlardan bu yana kelimenin tam anlamıyla bir
adaydı yani kuzey sının her zaman (en eski kayıtlara göre de) bir derecik ya
da daha doğrusu denizin çok dar bir koluydu. Bu kol bugünkü genişliğine (bir
mil) ulaşıncaya kadar yavaş yavaş genişledi. Adanın uzunluğu dokuz mil olup,
genişliği oldukça büyük değişiklikler göstermektedir. Adanın bütün yüzeyi
(Pundit'in dediğine göre) sekiz yüz yıl kadar önce, bazıları yirmi katlı
evlerle yoğun bir şekilde kaplıymış; toprak tam bu yörede (anlaşılmaz bir
nedenle) çok değerli kabul ediliyormuş. Ama yılının feci depremi kenti
(bir köy denilemeyecek kadar büyüktü çünkü) öylesine yerle bir etmiş, taş
taş üstünde bırakmamıştı ki, bu adada oturanların yaşam tarzları,
gelenekleri vs., vs., vs. hakkında az buçuk kurama benzer birşeyler
oluşturmak için en yorulma nedir bilmez eski eser
uzmanımız bile bugüne kadar yöreden yeterince (sikke, madalyon ya da yazıt
şeklinde) bilgi elde edemedi. Onlar hakkında bugüne dek
öğrenebildiklerimizin hepsi bu insanlann, Altın Post şövalyelerinden
Recorder Riker'in keşfinden sonra Kıtayı istila eden vahşi Knickerbocker
kabilesinin bir kolu olduklarından ibaret. Ancak, kesinlikle uygarlıktan
uzak değillerdi; kendi tarzlarında çeşitli sanatlar ve hatta bilimler
geliştirmişlerdi. Bu kabile insanlarının birçok yakımdan zeki oldukları ama
Servet ve Moda adlanyla tanınan iki mabuta tapınmak için eski Amriccancada
"kilise" denilen bir tür pagoda inşa etmeye kafayı fena halde takmış
olduklan anlatılır. Denildiğine göre, sonunda adanın onda dokuzu kilise
olmuş. Kadınların biçimi de, öyle gözüküyor ki, arka taraflarında belin
biraz altındaki bölgenin doğal çıkıntısıyla tuhaf bir şekilde bozulmaya
uğramıştı ancak, son derece anlaşılmaz bir şekilde bu kusur, güzellik olarak
değerlendiriliyordu. Bu eşi benzeri bulunmayan kadınlara ait birkaç resim
mucize kabilinden bugüne kalmış. Çok tuhaf bir görüntüleri var: Hindi ve
hecin devesi arası birşeye benziyorlar.
işte eski Knickerbockerlerle ilgili bize kalan birkaç ayrıntı neredeyse
bundan ibaret. Bununla birlikte, öyle gözüküyor ki, imparatorun mahçesinin
(bildiğiniz gibi adanın tamamını kapsıyordu) orta bölümlerinde kazı yaparken
bazı işçiler küp şeklinde ve keski ile şekillendirilmiş yüzlerce kiloluk
granit bir blok çıkarmışlardı. Granit blok çok iyi durumdaydı, kendisini
toprağa gömen sarsıntıdan pek zarar görmüşe benzemiyordu. Blokun bir yüzünde
(düşünsene bir) üstü yazılı okunabilen bir yazıkalın bir mermer plaka vardı.
Pundit sevinçle kendinden geçmiş durumdadır. Mermer plakanın sökülmesiyle,
içerisinde kurşundan bir kutu bulunan bir oyuk ortaya çıktı; kutu, çeşitli
sikkeler, uzun bir isim listesi, gazeteye benzeyen birçok belge ve eski eser
uzmanlannın yoğun ilgisini çekecek daha başka malzemelerle doluydu. Bütün
bunlann Knickerbocker denilen kabileye ait gerçek Amriccan kalıntılan
olduğundan hiç kuşku yoktu. Balonumuza atılan kağıtlar, sikkelerin, el
yazmalarının, matbaa yazılarının, vs. vs.'nin tıpkı basımlarıyla dolu. Sizi
eğlendirmesi amacıyla, mermer plaka üzerindeki yazıtı kopya ediyorum:
GEORGE WASHINGTON
Anısına dikilen Anıtın
Bu Temel Taşı
İ.S. Yılında
Lord Cornwallis'in
Yorktown'da General Washington'a
Teslim Oluşunun yıldönümünde New York Kenti Washington Anıtı Cemiyeti'nin
Himayesinde
19 Ekim 1847'de
uygun törenlerle yerine konmuştur.
Bu yazdığım, Pundit'in bizzat yaptığı aslına sadık bir çeviridir, bu yüzden
hatalı olması söz konusu olamaz. Böylece, bugüne kalmış birkaç sözcükten
birçok önemli bilgi elde etmekteyiz; bunlardan oldukça ilginç sayılabilecek
bir gerçek öğreniyoruz: Bin yıl önce, kendinden hoşnut kişiler, çok yerinde
olarak bizim şimdi yaptığımız gibi, gelecekte bir anıt dikme niyetiyle
gerçek anıtlar dikmekten vazgeçmişti; niyetlerinin yüceliğinin kesin bir
göstergesi olarak bir temel taşı "tek başına ve yapayalnız" (Büyük Amricccan
şairi Benton'un sözlerini aktardığım için beni bağışlayınız) dikkatle yerine
yerleştiriliyordu. Bu hayranlık uyandıran yazıttan, aynca, söz konusu büyük
teslimin nerede, nasıl cereyan ettiğini ve teslim edilen şeyin ne olduğunu
da açıkça anlıyoruz. Nerede'nin yanıtı, Yorktown (her nereyse orası); ne'nin
yanıtıysa, General Cornwallis (kuşkusuz zengin bir mısır tüccarı).
Cornwallis teslim olmuş. Yazıt, neyin teslim oluşunu anıyor? "Lord
Cornwallis'in" niçin? Vahşiler onun niçin teslim olmasını istemişler, tek
sorun bu. Ama, bu vahşilerin kuşkusuz yamyam olduklannı anımsadığımızda, onu
sucuk yapmak niyetinde olduklan sonucuna varıyoruz.
Teslimin nasıl olduğuna gelince, hiçbir dil daha açık olamaz. Lord
Cornwallis, "Washington Anıt Cemiyeti'nin kuşkusuz temel taşı koymak için
bir hayır kurumu himayesi altında" (sucuk olmak için) teslim olmuştu. Aman
Allahım! N'oluyor? Ah! Balon patlamış, cumburlop denize düşüyoruz. Bu
yüzden, sadece gazetelerin, vs. vs.'nin tıpkıbasımlarının aceleyle gözden
geçirilmesi sonucunda, bu günlerde Amriccanlar arasında büyük adam olarak
John diye bir demirciyle, Zacchary diye bir terzinin bulunduğunu öğrendiğimi
ilave edecek kadar zamanım var.
Yeniden görüşünceye kadar hoşça kalınız. Bu mektubun elinize geçmesinin ya
da geçmemesinin pek önemi yok; çünkü tamamen kendi eğlencem için yazdım.
Yine de bir şişeye kovup, ağzını kapatarak denize atacağım.
Ebediyen sizin PUNDITA'nız.
NOTLAR
1 Yunanca olan başlık "Bu şeyler gelecekte cereyan etmektedir" anlamına
gelmektedir. Poe, Eureka adlı makalesinde de Yunanca sözcükler kullanır.
"Geleceğin korkunç eşiğinde bir an için duruyorum."
2 Nubialı Coğrafyacı ve Mare Tanebranum için Poe'nun Türkçede Şehrazat'ın
Bin İkinci Gece Masalı başlığı altında yayımlanan öykülerinden "Maelströme
Düşüş"ün 5. notuna bakınız.
Adlarla oynayan Poe, Van Buren Mavis'le Poughkeepsie yakınlarında oturan ve
1848 seçimlerinde Free Soil Party tarafından başkan adayı gösterilen Andrew
Jackson Davis'i kastetmektedir.
Bazı editörler daha sonra Toughkeepsie'nin başharfini P olarak düzeltmişse
de bence Poe bunu bilerek yapmış olmalıdır.
3 Tarih, "Hans Pfaal" adlı öyküdeki gibi 1 Nisandır. Balonun adı Percy
Bysshe Shelley'in (17921822) "To a Skylark Bir Tarlakuşu'na" adlı
yapıtına gönderme olabilir. Sözcük, gemiciler arasında, "gökdelen" denilen
en yüksek serene çıkıp eğlence olsun diye halattan aşağı kaynak anlamında
kullanılır.
4 İlk motorlu balon Poe'nun bu öyküyü yazmasından dört yıl sonra yapıldı:
bu. Henri Giffard'ın icadı olan beş beygir gücünde buharlı bir motordu.
Benzinli motor ancak 1860'da ve bu motoru kullanan ilk balon 1872'de Paul
Haenlein tarafından yapıldı.
Saatte yüz mil hızla bir ayda 72.000 mil yapılır (bir de o ana kadar alınan
yol var). Toprağa ayak basmak için geçilmesi gereken fazla(!) bir mesafe.
5 J. Silk Buckingham (17861855): ingiliz gezgin, gezi kitapları yazarı;
özellikle Doğuya yapılan gezileri anlattığı kitaplarında köleciliği ve
Güneyi eleştirmiştir. Poe'nun karşısına aldığı yazarlardan.
6 Güteparka: Uzak Doğu'nun bazı her mevsim yeşil ağaçlarından elde edilen
lateks için kullanılan Malaya kökenli sözcük. Güteparka, yapışkanların
yanısıra toprak altı ve su altı kablolarının yapımında da kullanılır.
7 Indian rubber lastiğe genel olarak verilen addır. Rubber of whist,
kazananı kesin olarak belirlemek amacıyla kullanılan üç ya da beş oyun
kağıdından oluşan set.
8 Poe, Fourier'nın adını Furrier'e dönüştürürken meslek olarak da ona kürk
satıcılığını yakıştırmıştır. (Fur, İngilizcede kürk demektir.)
9 Francois Marie Charles Fourier (17721837): Mevcut toplumsal kurumlan
eleştirerek bir tür ütopik sosyalizm geliştirmiş olan Fransız filozof.
10 Pundit: Burada özel ad olarak kullanılan pundit sözcüğü, Sanskritçe,
felsefe, hukuk ve din eğitimi görmüş Hindu anlamına gelir. (İngilizcede de
bir konuyu bilen kişi, uzman anlamı vardır.)
11 Aristoteles, Meteorologia I, iii. (Aristoteles İngilizce Aristotle diye
yazılır. Poe buradan hareketle Aries Tottle demiş olabilir.)
12 Telsiz telgraf ancak 1895'te bulunmuştur. O günlerde telgraf telleri
okyanus yüzeyinde yüzmektedir. Deniz kabardığında bu kabloların gerilmeye ve
basınca nasıl dayandığı açıklanmamıştır. Atlantik'in dibine emniyetli bir
şekilde döşenmiş su altı kabloları bile on dokuzuncu yüzyıl sonlarına doğru
birçok kereler kopmuştur.
13 Samuel Morse (17911872): ilk telgraf gösterisini 1844'te yaptı. Ancak
gerekli alt yapı başkalarınca zaten oluşturulmuştu; bu yüzden, Morse'un
telgrafın tek mucidi olduğu savını birçok insan kuşkuyla karşılamaktadır.
14 "Tempom mutantur, nıs et mutamur in illis". Zaman değişiyor, biz de
onunla birlikte değişiyoruz. Etrüskçe değil de Latince olan bu deyişin aslı
"Omnia mutantur..." Herşey değişir... şeklindedir (Deliciae Poetarum
Germanorum, Vol. I).
15 Avrupa ve Asya.
16 Piazza (italyanca): Meydan, piyasa yeri, veranda. Amerika'da evlerdeki
balkon.
17 Charles Green (17851870): ilk defa 1821'de George IV'ün tahta çıkması
münasebetiyle Green Park'tan balonla havalanmış, 1836'da Great Nassau
adlı balonu yaparak on sekiz saatte balonla beş yüz mil katederek Almanya'da
Nassau'ya inmiştir. Ancak ilk havacılar, 1783'te balon yolculuğu yapan
Joseph ve Jacques Etienne Montgolfier idiler.
18 Eucklides (l.Ö. 300): Geometrinin babası kabul edilen Yunanlı. Immanual
Kant (17241804) Alman metafizikçi. Kant, nesnel gerçekliğin yalnızca bilen
zihnin bir yaratısı olduğunu ve duyuların dışında hiçbir şey bulunmadığını,
var olsa bile uzayın ve zamanın bilinemeyeceğini ileri sürmüştür. Her ikisi
de Aritoteles'in öğrencisi değildi.
19 Sir Francis Bacon (15611626): Ortaçağ skolastizminin bilimlerdeki a
priori yöntemine karşılık tüme varıma yöntemi önermiştir. Her durumda,
yeterince veriye dayanmayan kuramlardan kaçınarak enine boyuna araştırma
yapılmasını savunmuştur. Poe, Bacon'u ("Hog") Selkirshire'da Ettrick
ormanında doğan ve çocukluğunda çobanlık yapmış olan şair James Hogg
(17721835) ile karıştırmaktadır. Hog, İngilizce domuz demektir. Ancak Poe,
Bacon (domuz yağı) adı ile oynuyor da olabilir.
20 Noumenon (çoğulu noumena): Varlığından emin olmadan kabul edilen şey,
yalnızca akılla kavranılan şey; esas, öz.
Phenomenon (çoğulu, phenomena): Görüngü, olgu, olay, fenomen, olağanüstü
şey.
Phenomenon sözcüğü, Yunanca phainnomenon (phainein: göstermek) sözcüğünden
gelir. Anlatıcı, burada Aristo'nun felsefesinin görülmeyen adlandırmalara
dayanırken, Bacon'un felsefesinin somut, görülebilir şeylere dayandığını ima
etmektedir.
21 Ram: Koç.
22 Alman, Fransız, İngiliz, Amerikalı.
23 Hiçlikten hiçlik doğar. Çok sık alıntılanan bu sözü bilebildiğimiz
kadarıyla ilk olarak Yunanlı şair Alcaeus (l.Ö. 580) söylemiştir.
24 John Stuart Mill (18061873): Tüme varıma yöntemin kurallarını formüle
eden ve bilginin kaynağı olarak amprizmin önemini vurgulayan İngiliz filozof
ve ekonomist. Politik ve toplumsal reformları savunmuş, kadının eşit
temsilini ve kurtuluşunu, işçi örgütlenmesini ve kooperatifçiliği
desteklemiştir.
Sözcük olarak "mill" değirmen, "miller" değirmenci demektir. Jeremy Bentham
(17481832): Yararcılığın kumcusu. Şiirden hoşlanmaz. Her iki yönüyle de Poe
her fırsatta alay eder.
25 Mill'in "System of Logic "inden Kitap II, bölüm 57: "Akıl Yürütme
Üzerine".
26 Johannes Kepler (15711630): Büyük Alman astronom. Kepler şu üç yasayı
formüle etmiştir: 1) Her gezegenin yörüngesi, odaklarından birinde güneş
bulunan bir elipstir; 2) Her gezegenin yarıçap vektörü aynı zamanda
aralığında elipsin eşit yüzeyini tarar; 3) Gezegenin yörüngesini tamamlaması
için gereken sürenin karesi, onun güneşe olan ortalama uzaklığının küpüyle
orantılıdır.
Sir Isaac Newton (16421727): Yerçekimi yasasını formüle etmiştir. Ancak bu
formülasyonu yapması Keplerin çalışmaları sayesinde mümkün
olmuştur.
27 Jean Francois Champollion (17901832): Rosetta taşını kullanarak
hiyeroglifin şifresini okuyan Fransız Egyptologyst (Mısır uygarlığı uzmanı).
28 Çayır köpekleri (prairie dogs) toprağın içerisine kazdıkları karmaşık bir
ağ oluşturan tünellerde koloniler halinde yaşarlar.
29 Neron (3768): Roma imparatoru (5468).
30 Elagabalus (205222): Roma imparatoru (218222).
31 Mob: Kalabalık, güruh, ayaktakımı, avam, gösterici kalabalığı, çete.
"Bu durumlarda her zaman kalabalığın yaptığını yapmak en iyisidir." "Ya iki
ayrı kalabalık varsa? diye sordu, Bay Snodgras. "Daha büyük olan kalabalıkla
birlikte bağır" diye yanıtladı Bay Pickwick." (Pickwick Papers, Bölüm 13). .
32 Diğer adı Vega. Şilyak takımyıldızında görünür parlaklığı 1,4 olan bir
yıldız.
33 Johann Heinrich Madler (17941874): Bir galaksi içerisindeki bütün güneş
sistemlerinin ortak bir merkez tarafında döndüklerini ileri süren Alınan
gökbilimci.
34 Titanlar, Yunan mitolojisinde Uranüs ve Gaea'nın çocukları olan on iki
tanrıdır. Cronus, lapetus, Hyperion, Oceanus, Coeus, Creus, Theia, Rhea,
Mnemosyne, Phoebe, Tethys ve Themis. Cronus'un liderliğinde babalarını
tahttan indirerek Zeus önderliğindeki Olimpos tanrılarınca alt edilinceye
kadar evreni yönettiler. Titanların çok büyük boyutlu oldukları kabul
edilir.
35 Çıplak gözle görülemeyen Neptün 1846'da keşfedildi. Gezegenin keşfinden
bir ay sonra Triton adlı uydusu bulundu, ama ikinci uydusu Nereid 1949
yılına kadar bulunamadı.
36 Daphnis, kayalıyla kendisini avutan Chloe adlı bir Naiad'a (su perisine)
aşık bir çobandır. Adının anlamı, defneyebenzer'dir.
37 Manhattan Adası.
38 Richard Riker (17731842) yolsuzlukla suçlanmış, aynı zamanda da kendisine
FitzGreene Halleck adlı şairin To the Recorder adlı şiiri ithaf edilmiş olan
New York'lıı bir politikacı. Richard Riker'in kamuyu soyması (fleecing)
nedeniyle Poe bir kelime oyunu yaparak Jason ve Argonautlar tarafından
aranan Altın Post'a (Golden Fleece) gönderme yapmaktadır.
39 Özellikle, Washington Irving'in History of New York by Diedrich
Knickerbocker (1809) adlı eseri yüzünden on dokuzuncu yüzyılın başında hemen
hemen "Hollandalı" ile eş anlamda kullanılan bir terim.
40 Washington D.C.'deki Washington anıtı değil, New York'ta yapılması
önerilen ve 18431847 yıllarında hakkında epeyce gürültü yapılan, ancak
dikilmeyen anıt.
41 Laurence Sterne'nin Sentimental Journay, 1768 (Hissi Seyahat, Hilmi
kitabevi, 1945, Çev.: Ali Kamil Akyüz) adlı kitabından. Ayrıca, Missourili
senatör Thomas Hart Benton (17821858) Başkan Jackson'a karşı 1937'deki ünlü
konuşmasında kullanmıştır.
42 Charles Cornwallis (17381805): Birlikleri Yorktown'da 1781 yılında
Amerikalılarca kesin yenilgiye uğratılan ingiliz general. Bu savaşla
bağımsızlık savaşı kesin bir sona ulaşmıştır. Corn, mısır anlamına
gelmektedir.
43 Demirci: Smith. "John Smith", yaygın olarak kullanılan isim. Sokaktaki
adam, herhangi biri. Tersi: Taylor. Zachary Taylor (17841850), Amerika'nın
on ikinci başkanı.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın