SADRAZAM EŞEK
Aziz Nesin
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir
zamanlar memleketin birinde bir padişah varmış. Bütün padişahlar gibi
memleketin birindeki bu padişahın da, kendi zamanına göre, çalgıcı ve
çengilerden çifter çifter, beşer onar odalıkları, cariyeleri, uşakları,
dalkavukları ve daha falan filanları varmış.
Memleketin birindeki bu padişah, her zaman ve her yerdeki padişahlar gibi,
açılış törenlerinde bulunmak, geçit resimlerinde selam vermek, başkalarının
yazdığı
nutukları okumak, seyahat etmek gibi çok önemli memleket işlerinden vakit
bulabildiği zamanlarda ava çıkarmış.
Av meraklısı padişah, yelden nem kapar cinsten olduğundan, özel ormanında
özel olarak yetiştirilmiş, özel hayvanları vurmak için ava çıkmadan önce,
müneccimbaşıyı çağırır,
- Bugün hava nasıl olacak?.. diye sorarmış. Müneccimbaşı da her zaman bu
soruyu şöyle cevaplandırırmış:
- Haşmetmeab efendimiz, sayenizde memleketimizin havası her zaman günlük
güneşliktir. Nasıl irade ve farman buyurulursa, elbette hava da öyle olur
efendimiz.
Padişah, her padişah gibi işkilli olduğundan , müneccimbaşısına güvenemez,
bir
de sadrazama sorarmış:
- Bugün hava nasıl olacak?
Kulağının kılı bile ağarmış koca sadrazam, göbeğine varan ak sakalı,
padişahın ayaklarına değene kadar eğilir,
- Saye-i şahanede gerek memleket içinde, gerek memleket dışında , gerek
siyasi hava ve gerek bütün havalar maşallah çok iyidirler... dermiş.
Kuşkulu padişah birer kere de öbür vezirlerine havayı sorar, onlar da,
- Ufuk pembe, hava berrak... Allah sizi başımızdan eksik etmesin siz daim ve
kaim oldukça başka türlüsünün olmasına imkan mı var efendimiz?... derlermiş.
Padişah da artık bütün bu bilim ve devlet adamlarının sözlerine inanır,
kendi irade ve kudretine güvenir, av takımlarını has bendelerinin sırtına
yükler, önce polisi,
jandarması, arkada muhafızı, yanlarda koruyucuları, fedaileri, öncüleri,
artçıları, siviller, resmiler, kedisi de bütün bunların ortasında, ala ala
heyle güle eğlene, özel ormanında,
özel olarak yetiştirilmiş, özel hayvanlarını avlamaya gidermiş.
Gel zaman, git zaman, yine günlerden bigün padişah,
müneccimbaşısına,sadrazamına, vezirlerine, şeyhülislam ve reisülküttab
hazretlerine, kızlarağasına, başmabeyinciye, hepsine teker teker ve
rütbelerinin sırasına göre o günkü havanın durumunu sorduktan ve hepsinden
de, "- Efendimizin sayesinde bugün hava dünden güzel olacak!" cevabını
aldıktan sonra yola çıkmış.
Her ne kadar padişahın geçeceği yollarda bir ay önceden arama tarama
yapılmış, halktan her kim varsa kovalanmış, kışkışlanmışsa da, her nasılsa
bir ağacın dibinde bir köylü eşeğiyle beraber kalmış.
Padişah, hayatında hiç köylü görmediği için, yolu üstünde bu yırtık pırtık
çullar içindeki yalınayak yaratığı hiçbir canlıya benzetememiş:
- Sen kimsin? İn misin, cin misin?.. diye sormuş. Köylü de,
- Ne inim, ne cinim. Ben de senin gibi beni ademim... deyince padişah,
- Bu ne küstahlık? diye kükremiş. Benim cinsimden böyle kimseler olamaz. Tiz
urun kellesini!
Cellatbaşı, palasını köylünün padişah fermanına karşı kıldan ince boynuna
indirirken padişah,
- Duuur! diye bağırmış. Ey konuşması az çok insana benzeyen acayip yaratık?
Sana bişey soracağım. Eğer bilirsen canını bağışlarım. Bugün hava nasıl
olacak?
Köylü de,
- Az vakit sonra rüzgarlar esecek, fırtına kopacak, yağmur başlayacak, her
yeri seller götürecek!... demiş. Bu sözlere büsbütün içerleyen padişah,
- Bre hain! diye bağırmış, sen bilmez misin ki ben irade eyledikte mümkün
değil bu hava bozmaz? Padişah avdayken nasıl yağmur yağarmış? Çabuk bağlayın
şunu katır kuyruğuna!
Köylünün eşeğini bir katırın kuyruğuna, köylüyü de eşeğin kuyruğuna
bağlamışlar, yollarına yürümüşler. Bir kurşun atımı gitmişler, hava birden
kapanmış, bulutlar kararmış, şimşekler çakmaya, yıldırımlar düşmeye, gök
gürlemeye başlamış... Bir fırtına, bir yağmur ki, her yanı yeller üfürüyor,
seller süpürüyor.
Canını zor kurtaran padişah, kendisini saraydan içeri dar atmış. Öyle kızmış
ki, kendisine yanlış hava raporu veren müneccimbaşısını, sadrazamı,
vezirlerini, hepsini azletmiş. Bir kısımının kellesini uçurtmuş. Sonra
kendisine havanın bozulacağını
söyleyen köylüyü huzuruna çağırtmış. Katır kuyruğunda sürüklenmekten bitkin,
titreyen köylüye, sadrazamlık mührünü verip,
- Seni sadrazam yaptım... demiş. Bir zaman köylü sadrazamlık yaptıktan
sonra, bigün padişahın aklı başına gelmiş, sadrazam köylüyü huzuruna tekrar
çağırıp,
- Sen yağmur yağacağını nerden bildin?.. diye sormuş. Köylü de şu karşılığı
vermiş:
- Efendimiz, eşeğimin kulaklarına bakınca kulunuz havanın nasıl olacağını
anlarım. Eğer yağmur yağacaksa, daha önceden eşeğimin kulakları sarkar,
düşer. Ben de
o gün yağmur yağacağını anlarım.
Padişah o zaman kendi kendine,
- Ne gaflet... "diye söylenmiş. Demek havayı bilen köylü değil eşekmiş. Şu
kadar sadrazamı, veziri vüzerası bir eşeğin bildiğini bilmiyorlar. Ben de
zavallı eşeğin hakkını yedim. Meğer köylüyü değil, eşeği sadrazam
yapmalıymışım.
Hemen köylüyü azledip, yerine eşeği sadrazam yapmış. Hava iyi olacaksa eşek
tatlı tatlı anırırmış. Yağmurlu olacaksa kulakları düşermiş. Fırtına
olacaksa kuyruğunu sallarmış.
Padişah, savaş ilan edeceği, sefere, seyahate çıkacağı, ava gideceği
zamanlar sadrazam eşeğin kulağına, kuyruğuna bakar, anırtısını dinlermiş.
Eşeğin anırtısından dışarı çıkmazmış.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın