RÜZGÂR
NİHAT GENÇ
Yüreğimiz ne zaman acı çekse, onu hatırlarız, çocukluk gün¬lerini. Tepeye
yakın ormanla kaplı bir köy evinde, karanlık bas¬tıktan sonra. Kardeşim ve
ben. Yatmamız için kalın kalın yor¬ganlar ve ağır yün yataklar hazırlandı.
Eskiden hep böyle olur¬du; cam, çerçevenin bir tarafı, hep kırık veya
yastıkla ya da kâ¬ğıtla kapatılmış. Dışarda rüzgâr ağaçları devirirken, bu
cam ara¬lığı, sabaha dek ürkütücü bir mızıka gibi durmaksızın, ruhumu¬zu
titreterek çalardı. Uzun uzun mezarlık servilerinin en tepe¬leri, yerleri
süpürür gibi eğilir, yatakta üstümüze düşecek gibi gölgeleri, camdan,
çerçeveden büyür, büyür, odayı doldururdu. Eski mezar taşları toprağına
biraz daha eğilerek saplanır, sanki mezar taşlarının sarıkları oynayarak,
evimizin içine dolardı.
Her sıkıntı içindeki ruh, Tanrı'nın göğsü gibi, yüksek bir te¬pede rüzgârla
göğüs göğüse geldiğinde, dünyayı iyileştirecek ve hiç tükenmeyecek kopkoyu
mavi bir gölgenin, bedenine bir da¬ha çıkmamak üzere girdiğini hisseder...
Bu kopkoyu karanlık mavi gölge, girmeden insanın içine... ne
ihtiyarlayabilir, ne dinlenebilir insan. Kaya gibi güçlü tari¬hin, kutsal
kitapların sözlerini, kapaklarını, sayfalarını da bu rüzgâr kurutmuş,
eğmiştir. Bu dünyada hiçbir şeyin cevabını bilmiyorum, rüzgârın kırbaç gibi
kayışlarıyla hayata sımsıkı bağlandığım dışında. Ne zaman karşıma çıksa,
umutsuzluk içinde, o koyu mavi zincirlerini getirip, sarar ellerimi,
kolları¬mı. Ve birkaç dakika sonra rüzgâr, tüm bedenimi sımsıkı sardı¬ğı o
tarihi kayışlarını bir sihirbaz gibi aniden çözüverir. İçimde¬ki ürperti
sona erer. Sonsuz bir ferahlık duyarım. Bir köleydim, kral olurum; bir
fareydim, kartal olurum. Karanlık olsa da etra¬fım, bahar çok uzaklarda
kalsa da, derinliğime zift gibi sürül¬müş korkularımı kazıyıp, süpürüp
gider, o ladin ağaçlarının ko¬yu gölgesiyle!
Önce, kurumuş ağaç dallarında düştü düşecek yabani fasul¬yeler gibi, içinde
kurumuş siyah bilyeler gibi tohumlar birbiri¬ne çarparak, minicik çın
çın'larla serin ve neşeli bir oyuna baş¬lar. Akşam zili gibi serpintili bir
ses, "gün bitti" der. Uzaklarda¬ki suların incecik tozdan sesini ağaç
diplerine getiren rüzgâr, artık hepimizi üşütmeye başlamıştır. Güneşin hiç
bitmeyecek uzayan son gölgeleriyle kötücül hayaletler gibi uzadıkça uzar
mezarlıkların gölgesi, geceye hazırlanan şeytani, hortlaksı, hır¬sız, cins
maymunlar gibi, iğrenç fısıltılarla gölgeler her bir ağa¬cın etrafında
çember çember kirli karanlıklar oluşturur. Gün bo¬yu ağaç dallarında
durmaksızın patlayan cıvıltılı renkli balon¬lar gibiydi. Şimdi, rüzgârın her
bir kolu ağaçlara çarptıkça, ucu-beleşen, şekilsizce uzayan dalların
tırnakları, sakalları, bin yıl¬lık bir mağaradan yüzlerce yıl hiç çıkmadan
yaşamış tuhaf ya¬ratıklar gibi artık hep karanlık yiyerek büyüyen mağara
böcek¬leri gibi konuşur...
Biz tam uyuyacağız, sanki canavar suratlı, balgama batmış yüzleriyle
şekilsiz maymunlar gelip bizi boğacaklar, sanki bu yatakta, bu seslerle
boğularak öleceğiz! Uzaklarda köpek sürü¬leri topluca havlıyorlar. Rüzgâr
yüzlerce baltasıyla ormana gir¬miştir. Helva gibi, şarap gibi uzun akşamın
renkleri sona erdi. Küçücük sarmaşıklar, gün boyu ip atlar gibi neşeyle
rüzgârla oynaşmaktan çoktan bıktı. Şimdi, korkuyla ağaçların kalın
gövdelerine diş geçirerek sıkıca tutunmaya başladılar. Rüzgâr, ka¬ranlıkla
sarmaş dolaş elinde kapkara baltasıyla kol gezdikçe or¬manda, dallar,
ağaçlar, minicik sarmaşıklar, işte asıl şimdi, bir¬birlerine daha
yakınlaşır, kucaklaşmak isterler, minicik renkli yüzlerce morlu çiçek,
karanlığa gömülürken, sanki cıvıltılarla dolu yüzlerce çirkin çocuk çığlığı
perde perde yükselir...
Rüzgâr girdikçe içerlere! Günün renkli telaşını bastıran karan¬lık... Artık
korkuların süsüyle başka tür bir merhamet, başka tür bir ısıt beni, koru
beni, diyerek ona buna sarılan, çok uzaklarda¬ki bir Tanrı'dan yalvararak
yardım isteyen çığlıklarla inler durur sabaha dek. Çoğunun parçalanıp ölüm
saati gelmiştir. Sabaha kalmaz. İşte orada, tüm dünyamız, uzun ağaçların
boyunlarına, küpelerine, sonsuz bir kederin bakışıyla uzanır. Artık gözümüze
hiç uyku girmese de, ay bizi unutsa da, yıldızlar hiç ışıldamasa da,
göklerin ve tarihin ve çağların bu yakaran, yalvaran sesleri, ruhumuza çalı
parçaları gibi sürtünüp, korkuyla tutuşurlar...
Bundan daha güçlü bir tedavisi yoktur tabiatın. Ruhlarımıza ruhlardan
emanet. Hala, teskin için onu, çocukluğumuzun ge¬celerinde rüzgârın
fısıltısıyla, zillerle, ürkütücü mızıkasıyla, şe¬kilsiz hayvanların
çığlıklarıyla boğarak söylediklerini yeniden hatırlamak isteriz...
Bu yüzden kardeşim rüzgârdan çok korkuyordu. Her rüzgâr çıktığında ağlar,
bağırır, tepinir, evde yatmak istemez, arkadaki komşularımıza yatıya
giderdi. Ben de çok korkardım, ama kar¬deşim korktuğu için öyle aşağılanırdı
ki, "pis, rüzgârdan korku¬lur mu, başımıza iş çıkartma, elâlemin kapısı gece
vakti çalınır, millet yatağından kaldırılır mı, ne cins çocuk, rüzgârdan
kork¬mak mı olur..." ve bin türlüsü. Kardeşim arka komşulara gider, ben
kalırım. Ama şimdi bu köy evinde, gidecek başka da ev yok. Kırk kat yorganın
içine gömülür, bir kulağımı sıkıca yastığa bas¬tırır, diğer kulağıma da,
kimse görmeden gizlice, kâğıt, çöp gibi bir şey tıkardım.
Aradan yirmi beş sene geçti, çoğu hikâyeyi unuttum, ama her banyo sonrasında
kulağım tıkanır oldu. Banyo yapınca insanın kulağına su kaçmasının normal
olduğunu, bunun herkeste böyle olduğunu düşünür, şikayetçi olmazdım. Bir
zaman sonra, kulağı¬mı arkasından yoklayınca, küçük bir sertlik fark ettim.
Fazla bü¬yütmek istemedim, kuruntudur deyip önemsemedim. Bir gün ca¬nıma tak
dedi, karşımızda poliklinik, kulakçıya gidersem canım mı çıkar deyip, üstümü
giyip hemen fırladım. Poliklinikte kulak, burun, boğaz yazan yerde sıraya
girip beklemeye başladım. Sıra bana geldi, içeri girdim durumu anlattım,
doktor kancalı bir şeyi kulağıma sokup fındık büyüklüğünde zehirden yemyeşil
bir şey çıkardı, bir küçük taş yirmi beş senedir orda yaşıyormuş. Doktor,
hemşireler gülmekten kırıldı. Kancanın ucunda benim taş, herke¬se göstermeye
başladı, yan odalara ziyarete gidip, diğer doktorla¬ra da uzaydan gelmiş taş
gibi teşhir etmeye başladı.
Anlamadığım şeyler oluyordu, birden herkes bağırmaya baş¬lamıştı. Önce
doktora, niçin kulağımın dibinde bağırıyorsunuz, dedim. Etraf o kadar
gürültülü ve sesliydi ki, herkes işini gücü¬nü bırakmış bağırmaya
başlamıştı, her şeyden ve herkesten, yerde sürünen kâğıt parçasından bile
korkmaya başladım; bir kâğıt parçası toprağa sürünürken bu kadar ses
çıkartamazdı. Odaların kapıları gacırtıyla açılıyordu, bütün tuvaletlerin
mus¬lukları, sifonları ayıltıyla tıslıyordu. Seslerden acilen kurtul¬mak
için, kulağımdan çıkan taşa bir daha bakmadan koşarak eve kaçtım. Hızla
yatağıma gömüldüm, sesler peşimden kovalı¬yor. Kendimi sakinleştirmeye
başladım, yukarı kattaki komşu kadının sesi, alt kattaki kadının mutfaktaki
bulaşık sesleri, yan sokaktaki kahvenin sesleri, Allahım her taraf sesle
doluydu ve insanlar bu seslerle nasıl yaşıyordu. Bir büyük şoka girmiştim;
normal zamanlarımdaki gibi, aldırmamaya başladım, elime ga¬zete alıp normal
insanlar gibi okumaya başladım. Gazetenin sayfaları haşırtıyla açılıyor ve
katlandığı yerlerde kırılırken kâ-ğıdın çıkarttığı incecik sesler beni
çıldırtmaya yetiyordu. Eli¬min kolumun vücuduma sürtünürken çıkarttığı
sesler, ayağa kalktım, yürüyordum, halıya değen ayağımdan sesler çıkıyor,
"tanrım her taraf seslerle dolu"...
Bu gerçek bir şok idi ve atlatmam uzun sürdü. Geriye dönüp tüm hayatımı
yeniden düşününce, anılarımda önemsemeyip üstünden atladığım birçok tuhaflık
yerine oturuyordu. Liseli ar¬kadaşlarımla bir gün topluca sahilde şarkı
söylüyorduk, herkes söylüyordu ve ben sadece mırıldanıyordum, çünkü sesimin
iyi olmadığını biliyordum, ama yine de topluca bana döner, "Nihat yalvarırız
sen söyleme, çok bozuyorsun!" derlerdi. Ben bu ika¬zın, kötü sesi olanlara
yapılan haklı bir espri olduğunu sanır¬dım, ama, çekilmez, katlanılmaz bir
acı feryadı olduğunu hiç tahmin edemezdim. Tam da o yıllarda çocukluk
anılarımı yaz¬maya başlamıştım, bir arkadaşım yazdıklarımı okuyup "çok
gü¬zel resimler" demişti. Doğru, sadece resim idiler, "ses" yoktu içlerinde.
Neye uğradığımı şaşırdım. Memleketten çıkarken, ha¬yatımın yarısını orda
unutmuşum. Yeniden gidip, her sokağı, her tepeyi, her yolu, her dükkânı, her
dereyi, her tanıdığımı bir daha görüp, bu resimlerin "seslerini" sil baştan
zihnime dol-durmalıydım.
Öyle de yaptım, yıllar sonra unuttuğum sesleri toplamak için şehre gittim
ilk gittiğim yer, denize yüz elli-iki yüz metre mesafedeki Sotka'daki
evimizdi. Sotka Mahallesi'nde evimizin lağımının denize ulaştığı yer (bugün
toprak doldurulmuş), işte çocukluğumdan hatırladığım yerler. O günlerde,
çocukluk işte, demir bilye yutar, sonra helaya gider, sonra lağımın denize
ulaştığı yalıya koşardık. Başlardık bokumuzdan çıkmış mı, çık¬mamış mı,
demir bilyenin yalıya gelmesini beklemeye. Boku-muzdan helaya, oradan
lağıma, ordan denize yürümekte olan bilyeyi öyle merak ederdik ki, lağımın
ağzında, o sümük ağla¬rıyla dopdolu içlerine, nasıl midemiz kalkmadan
saatlerce ba¬kar, beklerdik.
Ve denizden gelen rüzgârın bu lağıma girerken çıkarttığı uğultular
yukarıdaki evimizin helasında çömelmiş sıçarken, gö¬tümüzün bu sesle, bu
rüzgârla üşüdüğü. Ve aynı delikten, gemi¬lerle dünyanın bir ucundan gelmiş
farelerin sahile boşalıp, sa¬hilden evimizin helasına kadar yürüyüp, tam da
çömelmişken kafasını delikten çıkartıp... Farelerin de suçu yoktu, onları bu
karanlık lağımlara rüzgâr sürüklemişti!
Babamın çocukluk arkadaşı Rum kızı, Yunanistan'a göçtük¬ten bir müddet sonra
intihar etmiş. Babam, tam kırk yıl sonra memleketi gezmeye gelmiş turist
oğlundan öğreniyor. Ben de bir akşam Zigana'ya müşteri götürürken, babamdan
öğreniyo¬rum. Sislerin içinde yol, sis lambamız da yok. Yavaş yavaş Maç¬ka
deresini takip ediyoruz. Babam birden, "liforida, liforida" deyip, frene
bastı. Derenin kenarına inip sigara içti. Sular çırpı¬lan bir çarşaf gibi
durmaksızın yastıklaşmış kayaların üstüne dökülüyor. Bir müddet sisin içinde
gezindi. "O gün de böyle bir sis vardı", "mart dumanı, indi mi, iki ay
kalkmaz, Urus köye in¬di, bizim asker de peşinden, köyde Ermeni, Rum
komşularımız vardı, o sisin içinde kim kime ateş etti, kim kaldı, haziran
gü¬neşinde öğrendik, ben hasırın içine saklandım" dedi.
Rum kızı, babamdan "liforida" istemiş. Şimdi Zigana'ya çı¬kıyoruz, orda
olurmuş, babamın aklına düştü, zıpkın yemiş gi¬bi. Çünkü liforida, yüksek
yaylalarda olur, kuş üzümünden kü¬çük. Morumsu, siyahsı, yerden bir karış
yüksekte minik ağaç¬larda yetişir. Yazları babam uzun yoldan dönerken,
liforida top¬lar Rum kızına götürürmüş, sevgilisi. Oğluyla konuşalı üç-dört
yıl oluyor, şimdi Zigana'ya çıkıyoruz, aklına düştü. Öylece gö¬müldük sisin
içine. Bir de derenin hışırtısı, bir de hışırtıyla yı-kanan babamın yüzü.
Geçmişte kalmış anılar, yalanlar. Mart dumanından kim ayıklayıp çıkartacak.
Hiçbirimizin bilmediği üç küçük maymun aldı onu götürdü. Liforida, yüksek
tepeler¬de, rüzgâr almayan kıyılarda büyür. Rüzgâr dallarını kırmasın diye,
rüzgâr oyun oynamasın diye, yere, toprağa yapışarak, sü¬rünerek büyür!
Çocukken oynadığımız, oyun (play). Kurallarını bizim koyup, oyuncaklarımızın
adlarını kendimiz belirleyip oynadığımız. Simgesel düşman, simgesel kötüler
yaratıp, oynadığımız. Oysa, rüzgârın ki "maçtır" (game). Maçın kuralları,
ahlâkı var. Maç çı¬kartmak istersen, başkalarının koyduğu, tabiatın koyduğu,
tarihin koyduğu kurallara boyun eğmek zorundasın. Bazıları eşşek kadar adam
olmuş, satranç oynarken, ya da kahvede tavla oynar¬ken bile hile yapar.
Günahkâr, sahtekâr bir insan olduğu için de¬ğil. Oyunu, hâlâ çocukluğunda
tanıdığı şekliyle oynar, yani ku¬ralları gizlice değiştirmek ister. Masum
bir girişimdir hilesi. Ama asla soylu bir insan olamaz. Sanatçı, yazar, asla
olamaz! Bizim, partilerimiz, mesleğimiz, ideolojilerimiz, gazetelerimiz de
böyle¬dir, hâlâ kendi uydurdukları "oyunu" oynamak isterler, sık sık "hile"
yapar, oyunda "iyilerin-kötülerin"' yerlerini değiştirirler. Oysa, toplumsal
alanda herkesin binlerce oyunu vardır, bu yüz¬den, başkalarının oyunlarını
ciddiye almak zorundayız ve o oyunların kurallarını bilip, sahneye böyle
çıkacaksın! Yani, yük¬sek bir tepede büyümüşseniz, boynunuzu bükeceksiniz,
ya da elinize kanlı bir balta alıp göğsünüzü açacaksınız. Rüzgârla oy¬namaya
gelmez. Tanrı'nın tarihin maçıdır bu. Kayalar, ağaçlar, önünde unufak olduğu
gibi her gece beynimize bir taşı düşer.
Top oynamış, terli sırtımı duvara vermiştim. Annem, "oğ¬lum yıka yıka
çıkmıyor, nereye sürtüyorsun sırtını!" İşte bu Bi¬zans sarısı olur,
Ayasofya'nın dahi rengini tutturamıyorlar şim¬di. İstanbul'da dahi kalmadı
bu sarıdan. Eski Rum evlerinin de¬mirden balkonlarına bin yıllık yağmurlar
yağıyor. Rüzgâr dam¬ları uçuruyor. Saçak altında bir kiremit başıma düşüyor.
O gün bugün izini taşıyorum. Tarih başımızı yarmıştır. Kiremitin üs¬tünde
Marsilya yazar, kaç yüzyıl önce hangi gemiler getirdi?
Şehirde yine bir söylenti başlamıştır: Aztek altını. Kızılderi¬li altını da
diyorlar. Zengin bir aile tarafından kuyumcuya boz¬durulmuş. Her on yılda
bir aynı Aztek altını söylentisi, bir yer¬lerde, bir küpün dibini kazıyor.
Koloniler kuran, ülkeler satın alan tüccar ailenin, Cenevizlilerim son
fertleri. Vahdettin'in İtalya'da halifelik tuğrasının elmaslarını alkolik
damadı için sö¬küp satması gibi, bir medeniyetin son kırıntıları
harcanmakta. Bu söylenti, beş yüzyıl önce, daha da önce İspanya'dan
gelmiş¬tir; şimdi Ortahisar ya da Hacıkasım mahallesinde kalın duvar¬larla
çevrili bahçe içinde son nefeslerini vermekte!
Adı, Süreyya. Bu adam hem gâvur, hem niçin adı: Süreyya. Sergüei, Serüio
diye de okunurmuş, bizimkiler Süreyya demiş, doktor Süreyya'ya. Gülbahar
Hatun Mahallesi Lütfullah Sokak'ta (şimdi tanjant yolu oldu), doktor
Süreyya'nın cenazesini papaz al¬maya geldiğinde, anneme niçin papaz alıyor,
dedim. Annem gâ¬vurların cenazesini papazlar alır, dedi. Gâvurlukla
günahkârlığı bir bildiğim için, günahkârların ölüsünü papazlar, iyi
insanların-kini hocalar kaldırır diye düşündüm. Bahçesinde büyük bir kuyu
olan ve bildim bileli sokak kapısından kafasını çıkartıp, bütün ma¬halleliye
yıllarca bıkıp usanmadan "...nivartımı siz öldürdünüz, nivartımı siz
öldürdünüz, katiller!" diye bağıran Ermeni kocakarı¬nın evi ise, bugünkü
halk kütüphanesinin arkasındaki sokaktaydı. Vartın da ne olduğunu yirmi yıl
sonra öğrendim, "gül" demekmiş. Nivart, yeni gül. Yeni gelinlere
söylenirmiş. Nerden bilebilirdim, Ankara radyosu, içinde Ermeni ismi geçen
bütün türküleri yasak¬layıp kaldırdı. Nivart, doktor Süreyya'nın kızıydı.
Baba kız, yalnız yaşıyordu. Nivart, mahallenin bir delikanlısından hamile
kalmış. Doktor Süreyya dedikodudan sokağa çıkamaz oldu. Kürtaj için kı¬zını
masaya koydu, kendi kızı kendi masasında kaldı. Doktor Sü¬reyya'nın hiç
çıkmadığı evinde benim tanıdığım günlerde işte bu yüzden adı: Deli Süreyya
olmuştu. Deli Süreyya'nın sokak kapısı¬nın bir kere açıldığını gördüm, papaz
geldiğinde!
Biz, Hz. İsa'yı tanıyoruz, onlar Hz. Muhammed'i kabul etmi¬yor. Bunun hesabı
sorulmalıydı. Dokuz yaşında bu uçsuz bu¬caksız davayı sırtlayıp, Ganita'ya
inen yolun ortasında Santa Maria Kilisesi papazının önünü kestim.
Kızgınlıkla "niçin" de¬dim. Dostluğumuz böyle başladı, çok net Türkçe
konuşan, kısa boylu, beyaz saçlı bu adam, bu memlekette sakalı bıyığı
olma¬yan tek adamdı. Mahalleli onu çok seviyordu çünkü İtalya'dan getirdiği
elbiseleri yoksul insanlara dağıtıyordu. Santa Maria Kilisesi'nin önündeki
havuzun altında bir define yatıyordu, bu¬nu da babam iddia ediyordu.
1963 yılında Bitpazarı'ndaki caminin minaresi rüzgârdan yı¬kıldı, kardeşim
bu minarenin taşından alıp mahalleye geldi.
Annem, "buncacık çocuk mübarek taştan ne anlar" deyip, ko¬lundan tuttuğu
gibi Kur'an öğrenmesi için hocaya götürdü. O günlerde komşumuzun kızı kocaya
kaçmak üzereydi, kardeşi¬me içinde mektup olan bir kibrit kutusu verip
sevdiği çocuğa götürmesini istedi. Konuşmalardan kızın Akçaabat'a kocaya
ka¬çacağını öğrenmişti. Kutuyu, yani emaneti verdikten sonra, er¬miş ününü
duyan annesi, şaka yollu: "Oğlum, gel bir kahve fa¬lına bak" dedi. Kardeşim
fincanı eline alıp yormaya başladı, "senin kızın kocaya kaçacak" dedi.
Komşular gülüştü, akşam üzeri kızın kaçtığı anlaşılınca komşular evi istila
etti, kaçtığını bildin, nereye kaçtığını da bilirsin, dediler. Ermişliğine
toz kon¬durmayarak kadının elini açıp inceledi, "hanım senin kızın
Ak¬çaabat'a kaçtı" deyince, mahalleli arabalara doluşup Akçaabat'a yola
çıktı.
Çarşı Mahallesi'nde oturan Madam'ın evi, evimizle aynı so¬kaktaydı. Madam'ın
Trabzon'da birçok dükkânı, evi vardı. Kira¬ları bir türlü toplayamıyordu.
Sonunda sokaklarda bağıran, ça¬ğıran, küfreden, herkese sataşan cadı bir
kadın olup çıkmıştı. Elinde kalan son evi de Trabzon'a tayin olmuş ünlü bir
hakimin elinden aldığı söylenir. Kimseyle konuşmaz, kapısını kimseye açmaz.
Madam, bütün şehre küstü. Madam'ın bahçesindeki şef¬talileri keşfetmiştim,
Madam'ın kapısını tekmeliyor: "Ameri¬kan kovboyları, severler buğdayları, ya
da bulgarları", unuttum işte, tekerlemesini söyleyince madam dayanamayıp
elinde bir-kaç şeftaliyle sokak kapısını açıp "susman için yeterli mi"
de¬yip şeftalileri uzatıyor. Bu madamın en masum, en sessiz haliy¬di, çünkü
madamın Amerika'da kızı vardır ya da kocası, her neyse, madamın Amerika'yla
bir derdi vardır.
Nuh peygamber tufanın son günleri kilerde erzak kalmadığı¬nı görünce, biraz
incir, biraz buğday, biraz nohut alıp bir yemek yapar. Çünkü her birinden
ayrı bir yemek yapılamayacak kadar azdır erzak. Bu yemeğin adı aşuredir.
Hepiniz gibi, bizim de evimizde yedi bin yıllık bu gelenek süregelmiştir.
Gelin görün ki, cihan savaşları aşuremizi politik laboratuvarlarda
ayrıştırdı.
Anadolu topraklarında siyasi labirentin son odasına geldik, önümüz arkamız
duvar, geçiş yok. Ya bu aşureyi yeniden yapa¬rız ya da yüzyıllarca
dedelerimizden dinlediğimiz aşurenin ta¬dını, torunlarımıza anlatır dururuz.
Peygamber meselesini de babamdan öğrendim. Babamın es¬ki 57 şavrole
arabasıyla Kisarna, Karluk, Sumeriye, Argaliya, Hozamiye, Tirzik, Ağrıt,
Mağmat, Hurdimera, Zangariya (şimdi tüm bu isimler değiştirildi) Çamlık,
hastane, Kireçhane'ye dol¬muş yapıyorduk. Son seferler akşam namazına,
karanlığa kalı¬yordu. Babam, namaz kaçmasın diye beni arabada bırakıp,
ağaç¬ların arkasında aceleyle namazını kılıp geliyordu. Nefes nefese ve her
defasında gözleri büyümüş olarak. Gaza basıp şehre doğ¬ru kaçıyorduk. "Yine
geldi, şehit yanımda namaz kıldı" diyor. Kireçhane yolunda ağaçlıkların
içinde kıldığı namazların ço¬ğunda, iki metre boyunda dev bir şehidin
yanında secdeye dur¬duğunu söylüyor. Namazı bozmamak için duaları bir
çırpıda okuyup, çabucak selam verip kaçıyor. Şehre kadar "inanmayan
kâfirdir, inanmayan kâfirdir" deyip, karanlıklardan ve karanlık güçlerden
korkmam için elinde dilinde bildiği ne varsa, sayıp duruyor.
Oysa, boş arabanın arka koltuğuna dizlerimi koyup, çenemi koltuğun baş
tarafına dayayıp, arka camdan, hızla aktığımız fındıklıkları... Mısır
tarlalarını, Kisarna'yı, köylü kadınları, köpekleri, uzaklarda bir tepede
evin bacasını. Köy kahvesi önünde bekleşen insanları. Sessiz, kendi halinde
rüzgârlarla eğlenen ağaçlıkları... Rüzgârın dumanı yavaş yavaş yırtıp,
da¬ğıtışını.. Sırtında yükü, dağların bir ucundan bir ucuna giden lastik
ayakkabılı köylü kadınları. Yosun bağlamış su yalakları¬nı büyük bir sisin
içinde hayal meyal seyretmek, ne büyük ma¬ceraydı.
Mesela şu kabak, üç günde üç yüz metre yol alır. Öğleye var¬madan üç tarla
dolaşır, gördüğü her şeye sarılır, ne sarılma. Ye¬tim çocuklar gibi, sulu
sarı kolları düğümlenir, bir daha çözül¬mez. Mesela şu fasulyeler, daha dün
ekmiş, sırığın üstüne yumurta kabuğu koymuş, bugün ikinci katın
penceresinden Trab-zonspor maçını izler.
Papazı babam iyi tanıyordu, papazın sakalı olmadığı halde, "sakalina
siçtuğum" diye söze başlar, "dinsiz, imansız" diye bi¬tirir. Papazla, iki
metre boyunda mezarından kalkan şehit konu¬sunda karşılıklı problemleri
vardı. Papaz, aynı şehidin Sümela Manastırı etrafında kendisine ve birçok
Hıristiyan hacıya gö¬ründüğünü iddia ediyordu. Babamın iddiasına göre
şehitler, mübarek, ermiş insanlara görünür, kâfire görünmez, papaz ya¬lancı
domuzun tekiydi. Üstelik babam delil olarak, şehidin be¬linde Sürmene işi,
kemik sırtlı bir Osmanlı kaması görmüştü.
Bir günde altı yüz bin haçlıyı doğrayan Kılıç Aslan gibi papa¬zın önünü
kestiğimde, papaz: "Peki, Muhammed son peygamber ise, her gün gazetelerde
ortaya çıkan peygamberlere ne diyor¬sun?" dedi. Bu soruya hazırlıklı
değildim. Akçaabat'ta peygam¬berlik iddiasıyla bir cinci hoca yakalandığını
gazeteler yazıyordu.
Şimdiki adı İhsan Hamimizade Kültür Sitesi olan Sümer Si-neması'nın önünde
yere çömelip Teksas-Tommiks okuduğum günlerdi. Başımı kaldırdığımda önümde
dikilmiş her zamanki gibi gülümseyen papazı gördüm. Bu benim önüme çömelen
ilk insanoğlu idi. Sinemanın önünde eli bıçaklı köfteci, papazdan huylanmış
bize doğru bakıyor. Bu köftecinin iyi bir ünü yoktu. Rüzgârla kafayı yediği
söylenir. Rüzgâr geldiğinde üstüne, san¬ki, birkaç kişi bıçakla ona
saldırıyormuş gibi, rüzgâra "yapma, yapma!" diye bağırıp, bir köşeye sinerek
kendini rüzgârın bı¬çaklarından korumaya çalışır. Papaz elindeki gazeteyi
gösterip: "Bakın, bakın dünyanın sonu geldi!" Haberi okuyan köfteci de
tekrarladı, "dünyanın sonu geldi, dünyanın sonu geldi." Gaze¬teyi papaza
verirken, "öküzle mi yattı ha bu orospu" dedi. Bir¬likte gülüştüler.
Gazetede "buzağı doğuran kadın" haberi vardı.
Köfteci de papaza bir hikâye anlatmaya başladı. Mahallesinin kabadayısı
Yılmaz, belalı, kumar için köyünü, evini satmış, ana¬sının paralarını yemiş,
sıra bileziklere gelmiş. Kocakarı anası da bilezikleri vermiyor. Yaşlı
kadını balkona çıkarıp, bacaklarından aşağı sarkıtmış. Ya verirsin
bilezikleri, ya da atarım. Bütün ma-halleli toplanmış. Yılmaz'a korkudan
kimse ses çıkartamıyor. Ama kocakarının şalvar yerine el kadar külot
giydiğini gören ma-halleliye zevkli bir seyir, dedikodu malzemesi çıkmış.
Mahallelinin hocası da geçtiğimiz cuma, vaazda: "El kadar külot giyen
kadunun uşağı da içkici, kumarci olur" demiş. Ge-çenlerde Yılmaz, burdan
geçiyormuş. Çekmiş bıçağı dayamış duvara: "Utanmıyor musun lan, ananın
donunu mahalleliye göstermeye". Yılmaz, köftecinin delirdiği hikâyesini iyi
bildiği için, "rüzgâr açtı kocakarının şalvarını" deyince köfteci, "yap¬ma,
yapma!" diyerek korkuyla kaçıyor. Hikâyenin sonunu bir¬çok defa dinlemiş
olan papaz da köfteciye şakayla "rüzgâr yap¬tı!" deyince, köfteci tamamen
delirerek: "Yapma, yapma, yap¬ma!" diyerek kaçıyor!
Dört-beş yıl önce Trabzon Zağnos Köprüsü ayağındaki bak-kalda satılan
kavurmadan tırnak çıkmıştı. Kavurmayı yapıp sa¬tan adam, karısını kesmiş,
yarısını kıyma, yarısını da kavurma yaptığı anlaşılmış. Bu ünlü adamın ismi
Mehmet Burnaz idi. Trabzon'da açık meydanda, belediye önünde halkın
huzurunda en son idam edilen işte bu Mehmet Burnaz'dır.
Rüzgârlı bir havada halk daire şeklinde toplanmış, ipte, rüz¬gârın da
yardımıyla dönüp duran, dili dışarı sarkmış Mehmet Burnaz'ın cesedini
seyrediyor. Bekçi, iş olsun diye, rüzgârdan sallanıp dönen cesedi durdurmak
için, cesedin karnına doğru jopuyla şöyle bir dokundu. Cesedi dürtükledikten
sonra arkası¬nı cesede, yüzünü halka doğru döndü. Ani bir rüzgâr, Mehmet
Burnaz'ı ipte hızla döndürüp, bekçiye arkadan çarptırdı.
Halk, bekçinin bu sahnede korkudan kafayı yediğini düşü-nüyor. Bekçi de her
defasında savunma yollu: "Ben yapmadım, rüzgâr yaptı!" diye cevap veriyor.
Zamanla tuhaf olmuş, mesle¬ği bırakmış bu köfteci, o bekçi olur!
Ne zaman oyunu lehime değiştirmek için gerçeği karnından dürtüklemek, hile
yapmak istesem, ürkütücü bir mızıka dur-maksızın kulağımın dibinde çalmaya,
uğuldamaya başlar.