Nona
Stephen King
«Seviyor musun?»
Bu sözleri söylediğini duyuyorum... Bazen hâlâ sesini işitiyorum.
Düşlerimde.
«Seviyor musun?»
«Evet,» diye yanıt veriyorum. «Evet... ve gerçek aşk hiçbir zaman
ölmeyecek.»
Sonra haykırarak uyanıyorum.
Şimdi bile, olanları nasıl açıklayacağımı bilemiyorum. Neden yaptım? Size
bunu anlatmam olanaksız. Zaten dava sırasında da anlatamadım. Burada pek çok
kişi bana olayı soruyor. Özellikle bir psikiyatri uzmanı. Ama ben
konuşamıyorum. Ağzım mühürlü sanki. Yalnızca hücremdeyken durum değişiyor.
Haykırarak uyanıyorum.
Düşlerimde kızın bana doğru geldiğini görüyorum. .Üstündeki beyaz tuvalet
hemen hemen saydam. Yüzünde istekle zafer birbirine karışmış. Karanlık, taş
zeminli bir odada bana yaklaşıyor. Solmuş ekim güllerinin kokusunu
duyuyorum. Kız kollarını açıyor. Ben de ona sarılmak üzere ellerimi uzatıp
yürüyorum.
Korku, tiksinti ve anlatılamayacak bir özlem duyuyorum. Korku ve tiksintim,
bulunduğumuz yerin neresi olduğunu bildiğim için. Özlem duyuyorum, çünkü onu
seviyorum. Bazen, «Keşke bu eyalette hâlâ ölüm cezası olsaydı,» diye
düşünüyorum.
Loş ve kısa bir koridordan geçip, dik arkalı bir sandalyeye otUr, durn.
Kafama çelik başlığı yerleştirir, ellerime kelepçeleri takarlardı... Bir an
sarsıldıktan sonra ona kavuşurdum...
Düşümde birbirimize sarılırken korkum artıyor. Ama ondan uzaklaşmak, benim
için olanaksız. Ellerimi düzgün sırtına bastırıyorum. İpeğin atlından tenini
hissediyorum. Kapkara gö2. lerinin içi gülüyor. Yüzünü bana doğru
kaldırırken dudakları aralanıyor. Öpülmeye hazır.
İşte o anda değişiyor. Sertleşip karmakarışık olan siyah saçları, pis bir
kahverengine dönüşüyor ve süt beyazı yanaklarına dökülüyor. Gözleri
küçülerek birer boncuk halini alıyor. Akları kayboluyor. Parlatılmış kara
kehribar parçalarını andıran o küçücük gözleriyle bana bakıyor. İğrenç
ağzında çarpık çurpuk, sapsarı dişler fırlıyor.
Haykırmaya çalışıyorum. Uyanmaya.
Ama yapamıyorum. Yine yakalandığımı biliyorum. Hep yakalanıyorum zaten.
Leş kokulu, dev bir mezarlık faresinin kollarındayım şimdi. Gözlerimin
Önünde ışıklar uçuşuyor. Ekim gülleri. Bir yerlerden ölüm çanlarının şarkısı
yankılanıyor.
Fareye benzeyen o yaratık, «Seviyor musun?» diye fısıldıyor. «Seviyor
musun?» Bana doğru eğilirken soluğu gül kokuyor. Ölüler mahzeninde, solmuş
gül kokusu.
«Evet,» diyorum. «Evet... ve gerçek aşk hiçbir zaman ölmeyecek,» Sonra
haykırıyor ve uyanıyorum.
Birlikte yaptığımız şeylerin beni çıldırttığını sanıyorlar. Ama kafam şöyle
ya da böyle hâlâ çalışıyor. Ve sorulara yanıt aramaktan hiçbir zaman
vazgeçmedim. Hâlâ neler olduğunu öğrenmek istiyorum. Nasıl olduğunu.
Bana kâğıt ve keçe uçlu bir kalem verdiler. Her şeyi yazacağım. Belki
böylece onların bazı sorularını yanıtlamış olurum. Kendi sorularımdan
bazılarını da. Bu iş bitince de... Bir şey daha var. Onlar bunun farkında
değil. Yemekhaneden bir bıçak çaldım. Şuracıkta, yatağımın altında.
işe Augusta'yı anlatarak başlamam gerekiyor.
Bu satırları gece yazıyorum. Yıldızların ışıldadığı, güzel bir ağustos
gecesi. Yıldızları penceremdeki tel örgünün arkasından grebiliyorum.
Penceremden beden eğitimi yapılan avlu ve gökyüzünün bir parçası gözüküyor.
O parçayı iki parmağımla örtebiliyorum. Hava sıcak. Ben de çıplağım. Sadece
ayağımda şortum var. Yaza özgü, o yumuşak sesleri duyuyorum. Kurbağaları ve
ağustosböceklerini. Ama kışı geri getirebiliyorum. Bunun için gözlerimi
yummam yeterli. O geceki acı soğuk, kasvetli hava, yabancısı olduğum kentin
sert ve düşmanca ışıkları. Şubatın on dördüydü.
Gördünüz mü? Her şeyi anımsıyorum ben.
Şu kollarıma bakın. Tüylerim diken diken. Ve ter içindeyim.
Augusta...
Augusta'ya vardığımda ölü gibiydim. Hava öylesine soğuktu. Üniversiteye veda
edip, otostopla batıya gitmek için çok güzel bir gün seçmiştim doğrusu. Bir
ara daha eyaletten çıkama-dan donarak öleceğimi bile düşünmüştüm.
Bir polis beni eyaletlerarası karayolundan kovmuş, «Bir daha burada otostoo
yaptığını görürsem, seni deliğe tıkarım,» diye tshdit etmişti. Bir an ona
küfretmek geçmişti içimden. Belki deliğe tıkılmam daha iyi olacaktı. Dört
araba genişliğindeki dümdüz karayolu, bir havaalanına benziyordu. Uluyan
rüzgâr beton yoldaki kar taneciklerini havalandırıyordu. Arabalarının
kırılmaz ön camlarının arkasındaki o tanımadığım insanlar için, otostop
yapan herkes ya ırz düşmanı ya da katildi. Hele saçları uzunsa, listeye
sübyancılığı ve eşcinselliği de ekleyebilirdiniz.
Bir süre çıkışta durup şansımı denedim. Ama kimse beni almadı. Sekize çeyrek
kala, hemen sıcak bir yere sığınmazsam kendimden geçeceğimi anladım.
İki kilometre kadar yürüdükten sonra bir kafeterya buldum. 202 numaralı
yolun üzerinde, kent sınırının hemen içindeydi. Tepesinde neon ışıklarla,
«Joe'nun Nefis Yiyecekleri» yazılıydı. Mıcır dökülmüş araba parkında üç
büyük kamyon ve yeni bir araba vardı. Kapıya asılı Noel çelengi çoktan
solmuştu, ama kimse onu atmak zahmetine katlanmamıştı. Kapıdaki termometre
sıfırın altında on beş dereceyi gösteriyordu. Kulaklarımı örtmek için
saçlarımdan başka hiçbir şeyim yoktu. Hamderi eldivenlerim parçalanmak
üzereydi. Parmak uçlarım buz kesilmişti.
Kapıyı açarak içeri girdim.
İlk fark ettiğim, sıcaklık oldu. Sonra müzik dolabındaki |<0v, boy şarkısı.
Merle Haggard söylüyordu. «Bizler San Francisco' lu hipiler gibi,
saçlarımızı uzatıp karmakarışık bırakmayız.»
Hemen ardından «Gözler»i fark ettim. Saçlarınızın boyu kulak memelerinizi
geçtiği an, «Gözler» olayını öğrenirsiniz. Size bakanlar ünlü derneklerden
birinin üyesi olmadığınızı anlayıve-rirler. «Gözler»i öğrenirsiniz, ama bu
duruma hiçbir zaman alı-şamazsınız.
Şimdi içeridekiler «Gözleri»ni bana dikmişlerdi. İkisi tezgâhın önünde,
dördü de bir bölmede oturan altı kamyon şoförü. Ucuz kürkler giymiş, mavimsi
beyaz saçlı, iki yaşlı kadın. Aşçı. Ve elleri köpük içinde, sıska bir
bulaşıkçı çocuk. Tezgâhın bir ucunda genç bir kız oturuyordu. Ama kız
gözlerini kahve fincanının dibine dikmişti.
Dördüncü olarak da o kızı fark ettim işte.
İlk görüşte vurulmak, diye bir şey olmadığını bilecek yaştayım. Ünlü şarkı
yazarları Rodgers ve Hammerstein, kafiye ararken uydurmuşlar bunu. İlk
görüşte aşka ancak okul balosunda elele tutuşan çocuklar inanır. Öyle değil
mi?
Kıza bakarken yine de bir şeyler hissettim. Bana gülebilirsiniz. Ama kızı
görseydiniz gülmezdiniz. Dayanılmayacak kadar güzeldi. Lokantadaki öbür
erkekler de, eminim bunun farkındaydı. Ben gelmeden önce, bütün gözlerin ona
dikilmiş olduğundan hiç kuşkum yoktu. Eskimiş bej paltosunun omuzlarına
dökülen saçları kömür karasıydı. Öyle ki, floresan ışıkların altında hemen
hemen lacivert görünüyordu. Fildişi rengi teninin altında hafif bir pembelik
vardı. Birlikte içeri getirdiği soğuk neden olmuştu buna. Kirpikleri is
sürülmüş gibi siyah, ciddi bakışlı gözleri hafif çekikti. Düzgün burnuyla
Roma soylularını anımsatıyordu. Dudakları dolgun ve biçimliydi. Vücudunun
nasıl olduğunu bilmiyordum. Buna aldırdığım da yoktu. Kız nefisti. Dilimizde
onu tanımlayabilecek tek sözcük bu. Nona.
Onun iki tabure ötesine oturdum. Aşçı yaklaşıp bana baktı. «Ne istiyorsun?»
«Sade kahve lütfen.»
Adam kahveyi getirmeye gitti. Arkamdan biri, «Evet, galiba İsa sonunda
döndü,» dedi. «Annemin her zaman söylediği gibi.»
Sıska bulaşıkçı «yuk-yuk» diye, garip bir sesle güldü. Tezgâhın önünde
oturan iki kamyon şoförü de ona katıldılar.
Aşçı kahvemi getirdi. Fincanı kafama atar gibi tezgâha koydu. Buzları
çözülmeye başlamış bir et parçasına benzeyen elime kahve döküldü. Elimi
telaşla çektim.
Aşçı kayıtsızca, «Bağışla...» diye mırıldandı.
Bölmedeki şoförlerden biri seslendi. «O kendi kendisini iyileştirir.»
Mavimsi saçlı ikizler, çarçabuk hesaplarını ödeyip lokantadan çıktılar.
Şoförlerden biri kasıla kasıla müzik dolabına giderek bir on sent daha attı.
Johnny Cash, «Sue Adlı bir Delikanlı» şarkısına başladı. Kahveme üfledim.
Biri kolumu çekiştirdi. Döndüm. Kız yanımdaki boş tabureye oturmuştu. Güzel
yüzüne yakından bakmak beni kör etti sanki. Kahvemin birazını da ben döktüm.
«Bağışlayın.» Sesi hafif, biraz da tekdüzeydi.
«Suç bende. Ellerimdeki uyuşukluk hâlâ geçmedi.» «Ben...» Kız sustu. Ne
söyleyeceğini bilemiyormuş gibi bir
hali vardı.
Birden, onun korkmuş olduğunu anladım. Kızı ilk görüşümde kapıldığım
duygular yeniden canlandı. Kızı korumak, onunla ilgilenmek, korkusunu
gidermek istiyordum.
Kız çabuk çabuk cümlesini tamamladı. «Birinin arabasına binmek zorundayım.
Bunu onlara söylemeye cesaret edemedim.» Hafif bir hareketle bölmedeki
şoförleri gösterdi.
Ona, «Elbette. Kahvenizi bitirin. Arabam dışarıda,» demeyi öyle istedim ki.
Bunu söyleyebilmek için her şeyimi, her şeyimi verebilirdim. Bilmiyorum, bu
duygumu nasıl anlatsam? Birbirimize sadece birkaç söz ettiğimiz halde, böyle
bir duyguya kapılmam size çılgınlık gibi gelebilir. Ama gerçekten böyle
hissediyordum. Ona bakmak canlanmış bir Mona Lisa'ya ya da Milo Venüsüne
bakmaktan farksızdı. Bütün bunlara başka bir duygu da karışıyordu. Sanki
birden güçlü bir ışık, karmakarışık zihnimdeki karanlıkları delmişti. Keşke
onun gördüğü ilk erkekle gitmeye hazır bir kız, benim de dil dökmeyi, nükte
yapmayı iyi bilen bir çapkın olduğumu söyleyebilseydim. Bu her şeyi daha
kolaylaştırıp. Ama öyle bir kız değildi o. Ben de öyle bir adam değildim.
Bütün bildiğim, kızın istediği şeyin bende olmadığıydı. Bu da yüreği^, parça
parça ediyordu.
«Ben otostop yapıyorum,» dedim. «Bir polis beni eyaletler-arası karayolundan
kovaladı. Buraya da soğuktan kaçmak jçjn girdim. Çok üzgünüm.»
«Siz üniversiteli misiniz?»
«Öyleydim. Onlar beni kovmadan, ben ayrıldım.»
«Evinize mi gidiyorsunuz?»
«Gidecek evim yok. Bana devlet bakıyordu. Üniversitede bursla okuyordum. Ama
işleri berbat ettim.» Dört cümleyle bütün yaşamımı anlatıvermiştim. Galiba
bu yüzden de sıkılmıştım biraz.
Kız güldü. Kahkahası beni fena halde sarstı. «Aynı yolun yolcusuyuz
anlaşılan, iki yalnız insan.»
Onun, «insan» dediğini sandım. Sesi hafiflemişti. O zaman gerçekten öyle
sandım. Ama burada düşünecek bol bol vaktim oldu. Şimdi, kızın söylediği söz
«insan» değildi gibi geliyor bana. Galiba «sıçan» demişti. Ya da fare. «ikî
yalnız sıçan...» Evet. Ve insanla fare birbirlerine hiç benzemezler, değil
mi?
Konuşma sanatının doruğuna çıkmaya hazırlanıyordum, «öyle mi?» gibi, çok
zekice bir şey söyleyecektim. O sırada biri omzuma vurdu.
Döndüm. Bölmedeki kamyonculardan biri arkamda duruyor du. Sarı sakalları
uzamıştı. Dişlerinin arasına uzun bir mutfak kibriti sıkıştırmıştı. Mazot
kokuyordu.
Şoför, «Kahveni bitirdin sanırım,» dedi. Kibriti oynatarak sırıttı. Dişleri
bembeyazdı.
«Efendim?»
«İçeriyi kokutuyorsun, delikanlı. Sen bir delikanlısın, değil mi? Pek
anlaşılmıyor da.»
«Senin de gül gibi koktuğun söylenemez,» diye karşılık verdim. «Traştan
sonra sürdüğün bu losyonun adı ne, yakışıklı? Mazot ruhu mu?»
Tokadı yanağıma indirdi. Gözlerimin önünde siyah benekler uçuştu.
Aşçı hemen atıldı. «Burada kavga etmeyin. Onu pataklaya-caksanız, dışarı
çıkın.»
Kamyon şoförü, «Dışarı gel, lanet olasıca köpek,» dedi.
İşte o anda kızın, «Ona dokunmayın,» demesi gerekirdi. Ya fa «Seni aşağılık
hayvan.» Ama kız sesini çıkarmadı. Bizi heyecan ve ilgiyle seyrediyordu.
İnsanı ürküten bir şeydi bu. Galiba ¦jk kez o zaman gözlerinin ne kadar iri
olduğunu fark ettim.
«Seni bir daha mı tokatlamam gerekiyor?»
«Dışarı gel bakalım, hayvan herif!»
Bilmiyorum bu sözler ağzımdan nasıl çıktı? Aslında kavgadan hoşlanmam. İyi
dövüşemediğim gibi, sövmeyi de pek beceremem. Ama çok öfkelenmiştim. Birden
o genç şoförü öldürmek isteğine kapıldım.
Adam da bunu sezmiş olacak ki, yüzünde kararsız bir ifade belirdi. Yanlış
kapıyı çalıp çalmadığını düşünüyordu herhalde. Sonra bu ifade kayboldu.
Bayrakla poposunu silen seçkinler sınıfından, uzun saçlı, kadınsı bir
züppenin karşısında gerileyecek değildi. Hele arkadaşlarının önünde. Böyle
boylu poslu, bıçkın bir kamyon şoförüne yakışır mıydı bu?
Yine öfkeyle sarsıldım. Yoksa adam beni «O biçim» mi sanıyordu? Bir
eşcinsel. İyice zıvanadan çıkmıştım. Ve bu da hoşuma gidiyordu. Dilim
ağzımın içinde büyümüş m'deme bir taş parçası oturmuştu.
Şoför kapıya doğru gitti. Dostları da eğlenceyi kaçırmamak için peşinden
koşturdular.
Nona. Onu dalgınca düşündüm. Kafamın sadece bir bölümüyle. Nona'nın orada
olacağını biliyordum. Nona beni koruyacaktı. Bunu biliyordum. Dışarıda
havanın soğuk olduğunu bildiğim gibi. Beş dakika önce karşılaştığım bir
kızdan bu kadar emin olmam garipti. Çok garip. Ama bunu, ancak sonraları
düşünebildim. O sırada kafamda öfke bulutları dolaşıyordu. Daha doğrusu,
öfke beynimi felce uğratmıştı. İçimden birilerini öldürmek geliyordu.
Soğuk ve temiz havayı, gövdelerimizle bıçak gibi kesiyorduk sanki. Park
yerinin buz tutmuş mıcırları, şoförün ağır çizmelerinin ve benim
ayakkabılarımın altında çatırdıyordu. Dolunay bize bön bön bakıyordu.
Çevresindeki belli belirsiz halkadan havanın bozacağı anlaşılıyordu. Gökyüzü
cehennem geceleri kadar karaydı. Park edilmiş kamyonların gerisinde, bir
direğin -te. peşindeki sodyum lambasının tek renkli ışığında, arkamızda cüce
gölgelerimizi sürüklüyorduk. Kesik kesik soluk alırken, soluklarımız
buharlaşıyordu. Şoför eldivenli yumruğunu sıkarak bana döndü.
«Pekâlâ, köpek yavrusu.»
Sanki bütün vücudum şişmeye başlamıştı, içimde taşıdı-ğımı hiç bilmediğim,
görünmez bir şey, zihnime egemen olmak üzereydi. Bunu uyuşukça seziyordum.
Dehşet verici bir şeydi, ama hoşuma da gidiyordu. Onu hırsla istiyordum. Son
bilinçli düşüncem şu oldu: «Vücudum önüne çıkan her şeyi tahta par çaları
gibi sürükleyip götürecek bir kasırga ya da taş bir piramit kadar güçlü.»
Kamyoncu ufak, cılız ve önemsiz gözüküyor-^ du. Ona güldüm. Güldüm.
Kahkahalarım ay ışıklarının donuk donuk aydınlattığı gökyüzü kadar kara ve
kasvetliydi.
Şoför yumruklarını sallayarak üstüme saldırdı. Sağ yumruğunu, bir vuruşla
savuşturdum. Sol yumruğu yanağıma indi, ama bunu hissetmedim bile. Sonra
adamın kasığına bir tekme salladım. Ciğerlerindeki hava beyaz bir bulut
halinde çıktı. Şoför gerilemeye çalıştı. Ellerini kasıklarına bastırmış,
öksürüyordu.
Koşarak onun arkasına geçtim. Aya karşı uluyan bir çoban köpeğinin sesiyle
gülüyordum. Adamın dönmesine fırsat vermeden, ona üç yumruk indirdim.
Ensesine, sırtına ve kırmızı kulağına.
Ulur gibi bir ses çıkardı. Salladığı yumruklardan biri burnuma gelince
çılgına döndüm, adamı yeniden tekmeledim. Top daha yere düşmeden ona vurmaya
çalışan bir futbolcu gibi, ayağımı havaya dikmiştim. Şoför karanlık gecede
hjykırdı. Ve kaburgalarından birinin kırıldığını duydum. Sarışın adam iki
büklüm oldu. Üzerine atıldım.
Yargılanmam sırasında, öbür kamyon şoförlerinden biri ta* nıklık yaptı ve o
gece vahşi bir hayvandan farksız olduğumu söyledi. Gerçekten de öyleydim.
Olanların hepsini anımsayamıyorum. Ama şoföre bakarak vahşi bir köpek gibi
dişlerimi gösterdiğimi ve hırladığımı biliyorum.
Ata biner gibi sırtına çıktım, yağlı saçlarından kavrayıp sutırsi mıcırlara
sürmeye başladım. Lambanın donuk ışığında, kanı kapkara görünüyordu.
Hamamböceği kanı gibi.
Biri, «Tanrım!» diye bağırdı. «Dur artık!»
Birileri beni omuzlarımdan yakalayarak geri çektiler. Çevremde birtakım
suratlar dönüp duruyordu. Hepsine yumruğu bastım-
Kamyon şoförü usulca sürünerek kaçmaya yeltendi. Yüzü
kanlı bir maske gibiydi. Şaşkın şaşkın bakıyordu. Adamların elinden kurtulup
onu tekmelemeye giriştim. Her vuruşumda sevinçle homurdanıyordum.
Adam karşılık verecek halde değildi. Bütün bildiği, oradan kaçması
gerektiğiydi. Yediği her tekmede gözlerini sıkıca yumuyor, kaplumbağa gibi
duraklıyordu. Sonra tekrar sürünmeye başlıyordu. Aptallaşmıştı. Onu
öldürmeye karar verdim. Tekme-leye tekmeleye öldürecektim. Sonra da jeri
kalanları gebertirim. Kona dışında herkesi.
Adam bir tekme daha yiyince, sırtüstü devrilerek bana sersem sersem baktı.
Çatlak bir sesle, «Pes,» dedi. «Pes ettim. Lütfen, Lütfen...»
Yanında diz çöktüm. Taşların ince blucinimden dizlerime battığını
hissediyordum. «Tamam, yakışıklı,» diye fısıldadım. «Pes etmek asıl böyle
olur.»
Ellerimle boynunu kavradım.
Üç arkadaşı hep birden üzerime atıldılar ve beni sarışın şoförün üzerinden
yere devirdiler. Ayağa kalktım. Hâlâ gülüyordum. Onlara doğru yürüdüm. O
iriyarı adamla hemen gerilediler. Ödleri patlamıştı.
Çılgınlığım birdenbire geçti.
Birdenbire. Eski halimi aldım. Şimdi lokantanın önündeki park yerinde öylece
duruyor ve kesik kesik soluyordum. Dehşet içindeydim. Midem bulanıyordu.
Dönüp lokantaya doğru baktım. Kız oradaydı. Güzel yüzünü bir z3fer sevinci
aydınlatıyordu. Yumruğunu omuz hizasına kaldırarak beni selamladı. O yıl
Olimpiyatlarda zencilerin yaptıkları gibi.
Yerdeki adama döndüm. Hâlâ sürünerek uzaklaşmaya çalışıyordu. Yanına
yaklaştığımda korkuyla sağa sola bakındı.
Arkadaşlarından biri, «Ona dokunayım deme,» diye bağlrct Şoföre şaşkın
şaşkın baktım. «Çok üzgünüm... Onu böy!e '
böyle... kötü yaralamak istememiştim. İzin verin de ya,-^
edeyim...»
Aşçı, «Sen hemen çık git,» dedi. Basamakların altında, Mq. na'nın önünde
duruyordu. Bir elinde yağlı bir kepçe vardı. «p0. lis çağıracağım.»
«Buraya bak, kavgayı o başlattı. O...»
Aşçı geriledi. «Ukalalığı bırak, seni iğrenç sapık! Neredeyse onu
öldürecektin. Benim bütün bildiğim bu. Polis çağıracağım.» Lokantaya daldı.
Kendi kendime, «Pekâlâ,» dedim.
Deri eldivenlerim içeride kalmıştı. Ama lokantaya girip onları almak, pek
akıllıca bir iş olmayacaktı. Ellerimi ceplerime soktum, eyaletlerarası
karayoluna çıkan geçide doğru yürümeye başladım. Polisler gelmeden beni
arabasına alacak birini bulma olasılığım çok zayıftı. Kulaklarım donuyor,
midem bulanıyoı-du. Çok güzel bir geceydi doğrusu.
«Dur, bekle! Hey! Beni bekle!»
Döndüm. Nona'ydı seslenen. Bana yetişmek için koşarken saçları uçuşuyordu.
Bana, «Harikaydın,» dedi. «Harika.»
Cansızca, «Adamı kötü yaraladım,» diye karşılık verdim. «Şimdiye kadar hiç
böyle bir şey yapmamıştım.»
«Keşke onu öldürseydin!»
Donuk ışıkta kıza bakarak gözlerimi kırpıştırdım.
«Sen lokantaya gelmeden önce, benim hakkımda söylediklerini duymalıydın. O
iri kıyım şoför bozuntuları pis pis güldüler. (Hah hah ha! Karanlık
bastıktan sonra sokağa çıkan şu küçük kıza bakın! Nereye gidiyorsun, tatlım?
Arabama binmek ister misin? Seni istediğin yere götürürüm, ama biraz uysal
davra-nırsan!) Kahretsin!» Omzunun üzerinden öfkeyle geriye baktı. Sanki
siyah gözlerinden fırlayacak yıldırımlarla onları öldürecekti. Sonra
gözlerini bana dikti. Kafamı bir projektör aydınlatı-yormuş gibi bir duyguya
kapıldım, yine. «Adım Nona. Seninle geleceğim,» dedi.
«Nereye? Hapishaneye mi?» Saçlarımı iki elimle yakalayarak çekiştirdim. «Bu
saçları görüyor musun? Bizi arabasına alan ilk insan, bir eyalet polisi
olacak. Aşçı polis çağıracağını söylerken çok ciddiydi.»
-Ben geçen arabalara işaret edeceğim. Sen arkamda bek-|erSin. Şoförler beni
almak için dururlar. Bu adamlar güzel bir 1^2 aordüler mi, mutlaka durur.»
Bu konuda onunla tartışamazdım, istemiyordum da zaten. İlk görüşte âşık
olmak mı? Belki Nona'ya ilk görüşte âşık olmamıştım. Ama bazı şeyler
hissediyordum. Beni anlayabiliyor musunuz?»
Nona, «Al,» dedi. «Bunları unuttun.» Eldivenlerimi uzattı.
Kız tekrar içeri girmemişti. Bundan da eldivenleri daha önce almış olduğu
anlaşılıyordu. Benimle gelmeye çoktan karar vermişti demek. Garip bir duygu
içindeydim. Eldivenlerimi giydim ve Nona'yla turnikeye doğru gittik.
Nona otostop konusunda yanılmamıştı. Rampaya ilk çıkan arabayı durdurmayı
başardı.
Beklerken hiç konuşmadık. Ama bana sanki sessizce konu-şuyormuşuz gibi
geliyordu. Size altıncı duyuyla ilgili birtakım sözler edecek değilim. Ne
demek istediğimi pekâlâ bilirsiniz. Çok yakın olduğunuz biriyle beraberken,
siz de aynı şeyleri hissetmişsinizdir. Ya da adları harflerle gösterilen o
uyuşturuculardan aldığınız zaman. Böyle durumlarda konuşmanız gerekmez.
İletişimi yüksek frekanslı duygu dalgaları sağlar sanki. Elinizi hafifçe
bükmeniz, yeterli olabilir. Nona'yla iki yabancıydık. Ben sadece onun küçük
adını biliyordum. Şimdi düşünüyorum da... Galiba ben Nona'ya adımı hiç
söylemedim. Ama onunla sessizce anlaşıyorduk. Bu aşk değildi. Bunu yineleyip
durmaktan nefret ediyorum. Ama yinelemek zorundayım. Aşk sözcüğünü bizim
ilişkimizle kirletmek istemem, özellikle yaptıklarımızdan sonra. Castle
Rock'dan sonra. O düşlerden sonra...
Gecenin soğuk sessizliğini iniltiye benzeyen, tiz bir çığlık vardı. Ses
alçalıp yükseliyordu.
«Galiba ambulans geliyor.» dedim.
«Evet.»
Yine sustuk. Ay gitgide yoğunlaşan bir bulut tabakasının arkasına girmiş,
ışıkları sönükleşmişti. Çevresindeki halenin ya. lan söylemediğini düşündüm.
Gece sona ermeden kar yağacaktı
Tepede ışıklar belirdi.
Hemen Nona'nın arkasına geçtim. Onun söylemesine gerek kalmadan. Nona
saçlarını geriye atarak başını kaldırdı. Arabanın sürücüsü rampaya girmek
için işaret verirken, hiçbir şey ger. çek değilmiş gibi bir duyguya
kapıldım. Bu güzel kızın benimle gelmek istemesi gerçek olamazdı. Bir adamı,
ambulans çağrıl-masını gerektirecek kadar dövmüş olmam da öyle. Sabaha
kendimi hapishanede bulabileceğim düşüncesi de gerçek olamazdı. Hiçbir şey
gerçek değildi. Sanki bir örümcek ağına yakalanmıştım. Ama örümcek kimdi?
Nona baş parmağını kaldırarak sürücüye işaret etti. Araba önümüzden geçti.
Onun yoluna devam edeceğini sandım. Sonra stop lâmbaları yandı ve Nona elimi
yakaladı. «Haydi gel. Bizi alacak!» Çocuksu bir sevinçle gülümsedi. Ben de
ona gülerek karşılık verdim.
Arabadaki adam Nona'nın binmesi için heyecanla uzanmış, kapıyı açıyordu.
Tepedeki lamba yandığı zaman onu görebildim. Oldukça iriyarıydı. Arkasına
devetüyü, pahalı bir palto giymişti. Şapkasının altından çıkan saçları
kırdı. Yıllarca iyi beslenmekten, yüz hatları yumuşamıştı. Hali vakti
yerinde biri olduğu belliydi. Ya işadamıydı ya da satıcı. Ve yalnızdı. Adam
beni farke-dince, tekrar dönüp baktı. Ama artık gaza basıp uzaklaşmak için
biraz geç kalmıştı. Bizi almak kolaydı. Daha sonra kendi kendine yalan
söyleyerek, «İkisini birden gördüm,» diyecekti. Buna kendisini inandıracak
ve genç bir çifte yardıma çalışan iyi yürekli bir adam olduğunu düşünecekti.
Nona onun yanına otururken, adam, «Soğuk bir gece,» dedi. Ben de kızın
yanına yerleştim.
Nona tatlı tatlı, «Gerçekten öyle,» diye karşılık verdi. «Çok teşekkür
ederiz.»
Ben de, «Evet,» dedim. «Teşekkürler.»
«Rica ederim, rica ederim...» Ve yola çıkarak ambulans sirenlerini, pelteye
dönmüş kamyon şoförünü ve Joe'nun lokantasını geride bıraktık.
Beni eyaletlerarası karayolundan yedi buçukta kovmuşlardı. çjmdi saat sekiz
buçuktu. İnanılır gibi değil, ama kısacık bir sürede pek çok şey
yapabiliyorsunuz. Ya da size pek çok şey yapabiliyorlar.
Augusta turnikesine yaklaştığımızı belirten sarı ışıklar gözüktü. Yanıp
sönüyordu ışıklar.
Direksiyondaki adam, «Siz nereye kadar gideceksiniz?» diye sordu.
Şaşaladım. Adamın bizi Kittery'ye kadar götürebileceğini ummuştum. Orada
öğretmenlik yapan bir arkadaşımın yanına sığınacaktım. Kittery'nin pek de
uzak olmadığını düşünerek ağzımı açtım.
Aynı anda Nona, «Biz Castle Rock'a gidiyoruz,» dedi. «Le-wiston-Auburn'un
hemen güneybatısında, küçük bir kent.»
Castle Rock. Bir garip olmuştum. Eskiden Castle Rock'la aram iyidi. Ace
Merrill'le başımı belaya sokmadan önce.
Adam arabayı durdurup cebinden bir bilet çıkardı. Birkaç. dakika sonra yine
hareket ettik.
Adam, «Ben sadece Gardiner'e kadar gideceğim, kusura bakmayın,» dedi. Ustaca
yalan söylüyordu. «Bundan sonraki çıkıştan sapmam gerekiyor. Yine de bir
başlangıç yapmış sayılırsınız.»
Nona tatlı bir sesle, «Elbette,» diye mırıldandı. «Böyle soğuk bir gecede
durmanız gerçekten büyük incelikti.» Nona bu sözleri söylerken, o yüksek
frekanslı duygu dalgaları kızın öfkesini bana iletiyordu. Zehirli,
çırılçıplak bir öfkeydi bu. Korktum. Kapalı paketin içinde tıkırdayan şeyler
de insanı böyle korkutur.
Adam, «Adam Norman Blanchette.» dedi. Elini bize doğru salladı. El sıkışmak
istiyordu.
Nona nazik nazik bu eli sıktı. «Benim adım da Cheryl Craicj.»
Ben de kendime bir ad uydurdum. Sonra da, «Tanıştığımıza sevindim,» diye
ekledim.
Adamın eli yumuşak ve gevşekti. El biçiminde bir sıcak su torbasına
benziyordu. Birden midem kalktı. Bu ukala herifin arabasına binmek zorunda
kaldığımızı düşündükçe sinirleniyordum. Aslında adam, tek başına otostop
yapan bir kızla ahbaplığı ilerletmek ümidiyle durmuştu. Kız bir otobüs
bileti parası karşılığında, motelde yarım saat geçirmeye razı olurdu belki.
«Yam-mızda kız olmasaydı, az önce bana elini uzatan bu adam, ban ikinci kez
bakmak gereği bile duymadan önümden geçip giderdi. diye düşündüm. Yine midem
bulandı. Adam bizi Gardiner ç^',* şında bırakıp hemen dönecek ve
eyaletlerarası karayoluna çıkacaktı. Güney rampasında önümüzden geçerken,
sıkıcı bir sorunu ustaca çözdüğünü düşünerek kendi kendini kutlayacaktı.
Adamın her şeyi midemi bulandırıyordu. Domuz gibi şiş yanakları arkaya
taranmış saçları, kolonyasının kokusu...
Ne hakkı vardı? Ne hakkı?
Bulantım hafiflerken, yine öfke çiçekleri açmaya başladı. Adamın lüks
arabasının farları karanlığı rahatça yararken, öfkem uzanmak ve onunla
ilgili her şeyi boğmak istedi. Adam geceleri yumuşak koltuğuna gömülüp,
sıcak su torbası elleriyle akşam gazetesini tutarken herhalde müzik de
dinliyordu. Onun ne tür müzikten hoşlandığını, karısının saçını ne renge
boyadığını," nasıl iç çamaşırları giydiğini tahmin edebiliyordum. Böyleleri
çocuklarını hep kampa, sinemaya, okula gönderirler, yanlarında istemezlerdi.
Adamın partilerde birlikte kafa çektiği birtakım züppe ar kadaşları da vardı
mutlaka.
Ama en kötüsü kolonyasıydı. Arabanın içi o tiksinti verici, ağır kokuyla
dolmuştu. Mezbahalarda kullanılan kokulu dezenfektana benziyordu.
Araba hızla geceyi deliyor, Norman Blanchette şiş elleriyle direksiyonu
tutuyordu. Kontrol tablosunun ışıklarında, manikür lü tırnakları hafifçe
parlıyordu. Camlardan birini kırıp, bu iç bayıltıcı kokudan kurtulmak
istiyordum. Hayır, daha fazlasını istiyordum. Bütün ön camı indirip başımı
soğuk geceye uzatmak ve temiz havada soluk olmak... Ama donmuştum.
Sözcüklere sığmayacak nefretimle, donmuş gibi aptal aptal oturuyordum.
işte o anda Nona elime tırnak törpüsünü sıkıştırdı.
Ûç yaşındayken ağır bir gribe tutuldum, beni hastaneye kaldırmaları gerekti.
Ben hastanedeyken babam yatakta sigara içmeye kalkıştı. Uyuyakaldığı için ev
yandı. Annem, babam ve ağabeyim Drake'le birlikte. Bende resimleri var.
1958'de çevrilmiş bir korku filminin oyuncularına benziyorlar. Adlarını ünlü
film vıldızlarl gibi ezbere bilmediğiniz oyunculara. Örneğin 'Elisha Cook
Jr.'a, Mara Corday'e ve pek de iyi anımsayamadığınız bir çocuk aktöre. Belki
Brendon ve Wilde'a.
Sığınabileceğim bir yakınım olmadığından, Portland'daki bir eVe yolladılar.
Orada beş yıl kaldım. Sonra vasiliğimi eyalet üstlendi. Bu şu anlama
geliyordu: Bir aile sizi yanına alıyor, eyalet de size bakmaları için onlara
ayda otuz dolar veriyordu. Eyaletin vasilik ettiği çocuklar arasında,
İstakoz seven birinin olduğunu sanmıyorum. Bir karı koca, genellikle birkaç
çocuğa birden bakardı. İnsancıl olduklarından değil. Bu onlar için bir
yatırımdı. Sizi besliyorlardı. Eyaletin verdiği otuz doları alıyor ve sizi
besliyorlardı. Besledikleri için de, çocuğu para karşılığında sağda solda
çalıştırıyorlardı. Böylece ellerine geçen otuz dolar, kırk, elli hatta belki
de altmış beş dolara çıkıyordu, işte evsiz barksızlara uygulanan kapitalizm.
Dünyanın en büyük ülkesi. Öyle değil mi?
Benim «ailemin» adı Hollis'ti. Nehir kıyısındaki Harlow kentinde
oturuyorlardı. Castle Rock karşıda, nehrin öbür yakasın-daydı. Hollis'lerin
çiftlik evi üç katlı, on dört odalıydı. Mutfakta kömür yakılır, sıcaklığın
yukarılara da çıkması beklenirdi. Ocak ayında üzerinize üç battaniye çekip
yatar, ama sabah yine de ayaklarınızın yerinde olup olmadığını bilemezdiniz.
Emin olmak İçin tabanlarınızı yere basar ve ayaklarınıza bakardınız. Bayan
Hollis şişman bir kadındı. Bay Hollis ise sıskaydı ve pek az konuşurdu.
Bütün yıl kırmızılı siyahlı avcı kasketini başından çıkar mazdı. Ev çok
büyük, biçimsiz ve ucuz eşyalarla döşenmişti. Dağınıklıktan geçilmezdi.
Küflenmiş yataklar, kediler, köpekler, gazete üzerine konulmuş makine
parçaları... O sırada üç «kardeşim» vardı. Onlar da eyaletin korumasındaydı.
Arada sırada se-lamlaşırdık. Aynı otobüste üç gün seyahat etmiş yolcular
gibi.
Lisenin ikinci sınıfında notlarım iyiydi. Basketbol takınandaydım. Hollis
takımdan çıkmam için beni sıkıştırıp duruyordu. Ama ona aldırmıyordum. Ace
Merrill olayına kadar böyle gitti. Ondan sonra çalışmalara katılmak
istemedim. Yüzüm şişmiş, kesilmişti. Betsy Malenfant hakkımda türlü
hikâyeler anlatıyordu. Bu yüzden takımdan çıktım ve Hollis bana eczanede iş
buldu.
Okulun son yılında, şubat ayında üniversite sınavlarına girdim. Bunun için
yatağımın altına sakladığım on iki doları verdik Beni küçük bir bursla
üniversiteye aldılar. Ayrıca kütüphaneci iyi bir iş de verdiler. Hem
çalışacak, hem okuyacaktım. Be|g6. leri gösterdiğim zaman Hollis'lerin
yüzlerinde beliren ifade, ya, samımın en güzel anısıdır.
«Kardeşlerimden» Curt kaçmıştı. Ben bunu başaramazdım Böyle bir adım
atamayacak kadar ürkek bir çocuktum. Kaçmaya kalkışsaydım, herhalde iki saat
sonra tekrar eve dönerdim. Benim için tek kurtuluş yolu üniversiteydi. Ben
de o yolu seçtim.
Evden ayrılırken Bayan Hollis'in son sözleri şu oldu: «Elin-de oldukça bize
para gönderirsin.» Karı kocayı bir daha görmedim. İlk yıl notlarım iyiydi.
Yazın kütüphanede bütün gün çalışmaya başladım. O yıl Noel'de Hollis'lere
bir kart da yollamıştım, Ama hepsi o kadar.
ikinci ders yılının başında âşık oldum. O zamana kadar başıma gelen en
önemli şeydi bu. Kız güzel miydi? Onu gördüğünüzde sersemler, iki adım
gerilerdiniz. Açıkçası, kızın bende ne bulduğunu hâlâ anlamış değilim. Beni
sevip sevmediğini bile bilmiyorum. Galiba başlangıçta seviyordu. Sonra da
kız için kolay vazgeçilmeyecek bir alışkanlık oldum sanırım. Sigara İçmek ya
da anba sürerken dirseğini pencereden çıkarmak gibi bir şey. Kız bir süre
benden ayrılmadı. Belki bu alışkanlıktan vazgeçmek istemiyordu. Belki onu
şaşırttığım için ilişkimizi kesmiyordu. Ya da bu durum gururunu okşuyordu.
Aferin oğlum, haydi yerde yuvarlan. Şimdi susta dur. Gazeteyi getir. İşte
sana yatmadan önce bir öpücük. Bunlar önemli değil... Bir süre için
gerçekten aşktı... Sonra aşka benzer bir şeye dönüştü. Sonra da tükendi.
Aşkın yerini başka şeyler aldıktan sonra, kızla iki kez yat' tim. Bu da
kızın alışkanlığını bir süre güçlendirdi. Ama Şükran Yortusu tatilinden
dönünce, Delta Tau Delta öğrenci derneğinden bir çocuğu sevdiğini söyredi.
Onu tekrar elde etmeye çalış-tim. Bunu başaracaktım da. Gelgelelim kız
eskiden sahip olmadığı bir yetenek kazanmış, olaylara belli bir açıdan
bakmayı öğrenmişti.
Bir zamanlar ailem olan o ikinci sınıf film oyuncuları yangında kül olduktan
sonra yıllarca uğramış, kendime yeni bir dünya kurmaya çalışmıştım. Ama
kızın göğsünde yeni sevgilisinin Lretini görünce, dünyam parça parça
olmuştu.
Sonraları benimle yatmayı kabul eden üç dört kızla, kısa süreli ilişkilerim
oldu. Sorunlu ilişkiler. Suçu çocukluk yıllarımın üzerine yıkılabilir, «Seks
konusunda iyi örneklerim olmadı,» diyebilirdim. Ama neden bu değildi. İlk
sevgilimle birlikteyken hiç zorluk çekmemiştim. Ama o kız beni bırakmıştı
artık.
Kızlardan biraz korkar oldum. Yanlarında başarısızlığa uğradığım kızlardan
çok, başarıyla seviştiklerimdi beni korkutanlar, Sürekli tedirgindim.
«Kafalarında neler dönüyor?» diye düşünüyordum. «Verdiklerine karşılık
benden ne isteyecekler?» Aslında bu pek de garip sayılmaz. Evli ya da bir
metresi olan her erkek, zaman zaman kendine, birtakım sorular sorar. Belki
sabahın erken saatlerinde, belki kadın alışverişe çıktığında. Bu kadın ben
yokken ne yapıyor. Benimle ilgili gerçek düşünceleri ne? Ne kadarımı ele
geçirdi? Geride ne kadarı kaldı? Böyle şeyler düşünmeye başladıktan sonra,
kendimi bu sorulardan kurtaramaz oldum.
İçkiye alıştım. Notlarım birden düştü. Sömestr tatilinde bir mektup aldım.
Not durumumu altı hafta içinde düzeltmezsem, ikinci sömestrde bursumu
keseceklerini bildiriyorlardı. Bütün tatil boyunca arkadaşlarımla durmadan
kafa çektik. Son gün bir geneleve gittik. Pekâlâ başarılı oldum. İçerisi
yüzleri seçemeyeceğiniz kadar karanlıktı.
Notlarım hâlâ aynı durumdaydı. Eski sevgilimi bir kere aradım ve telefonda
ona ağladım. O da ağladı. Galiba ağlamak da hoşuna gitti biraz. Ondan o
zaman da nefret etmedim, şimdi de etmiyorum. Ama beni korkuttu. Çok korkuttu
hem de.
9 Şubatta bizim bölümün dekanının mektubu geldi. Seçtiğim alanla ilgili
birkaç dersten kalmak üzereydim. Şubatın 13' ünde de eski sevgilimden,
anlamsız sözlerle dolu bir mektup aldım. Arkadaş kalmamızı istiyordu. O
Delta Tau Delta üyesi çocukla temmuz ya da ağustosta evleniyordu. İstersem
beni de düğüne çağıracaktı. Neredeyse gülecektim. Kıza düğün armağanı olarak
ne gönderseydim? Kırmızı bir kurdeleyle bağlanmış kalbimi mi? Kafamı mı?
Cinsel organımı mı?
Şubatın 14'ünde, yani Sevgililer Bayramında artık bir değisiklik yapmam
gerektiğine karar verdim. Ondan sonra da NonaV la karşılaştım. Bunu zaten
biliyorsunuz.
Nona'nın benim için ne demek olduğunu iyice anlamalısı^ Yoksa yazdıklarımın
anlamı kalmaz. Eski sevgilimden çok daha güzeldi. Ama önemli olan bu
değildi. Zengin ülkelerde güzellik çok ucuzdur. Benim bağlandığım, kızın
içindeki Nona'ydı. Sel<sj bir kızdı. Ama cinselliği körce, insana sarılan,
reddedilemeyecek bir cinsellikti. Hayvanların değil bitkilerin cinselliğine
benzer bir şey. Bitkilerin karbon çözümlemesi gibi içgüdüsel olan bu tür
cinselliğin pek önemi yoktur. (Beni anlıyor musunuz?) Nona' yla
sevişeceğimizi biliyordum. Bir erkekle bir kadın gibi sevişecektik. Ama
birleşmemiz ağustos güneşinde kafese sarılan sarmaşık kadar kaba, soğuk ve
anlamsız olacaktı.
Seks önemliydi. Önemsiz olduğu için tabii.
Gerçek itici güç, şiddetti sanırım. Evet, bundan eminim. Şiddet gerçekti,
hayal değildi. Ace Merrill'in arabası kadar büyük, hızlı ve güçlü... Joe'nun
yerindeki şiddet. Norman Blanchette olayı... Bunda bile bitkileri
hatırlatan, körce bir şey vardı. Belki de Nona sadece bir sarmaşıktı.
Sinekkapan da bir tür sarmaşıktır. Ama etoburdur bu bitki. Ağzına bir sinek
ya da bir parça et konulduğu zaman, hayvanlara yakışacak hareketler yapar.
Ve bütün bunların hepsi de gerçektir. Çevreye tohum saçan sarmaşık, belki
aşk yaptığını hayal eder. Ama sinekkapan, böceği tadar. Ağzını kapatırken,
sineğin gitgide hafifleyen çırpınışlarının tadını çıkarır.
Sonuncu önemli nokta da benim kendi edilgenliğimdi. Yaşamımdaki boşluğu
dolduramamıştım. Eski sevgilim, «Elveda,» dediğinde geride kalan boşluktan
söz etmiyorum. Bunun suçunu onun üzerine yıkmak istemem. Sözünü ettiğim, her
zaman olan o boşluk. Gövdemin ortasında durmadan şaşkınca dönen, kapkara
boşluk. İşte Nona bu boşluğu doldurmuştu. Harekete geçmemi, bir şeyler
yapmamı sağlamıştı.
Beni soylulaştırmıştı.
Belki şimdi için bir bölümünü anlıyorsunuzdur. Onu neden düşlerimde
gördüğümü. Pişmanlık ve tiksintiye karşın, onun beni hâlâ neden çektiğini.
Ondan neden nefret ettiğimi. Neden korktuğumu. Ve neden şimdi bile Nona'yı
sevdiğimi...
Augusta rampasıyla Gardiner arası on iki kilometre kadar-j|r> Bu yolu birkaç
kısa dakikada aşıverdik. Ben törpüyü yana ı0ğru uzatmıştım, kımıldamadan
oturuyordum. Işıkları yansıtan veşil levha karanlıkların arasında pırıldadı.
«14 No'lu Çıkış için yana Kayın.» Ay kaybolmuştu. Artık kar yağıyordu.
Blanchette, «Keşke daha uzak bir yere gidecek olsaydım,» dedi.
Nona heyecanla, «Üzülmeyin,» diye karşılık verdi. Ama öfkesinin bir matkap
ucu gibi vızıldayarak beynime saplandığını hissediyordum. «Siz bizi rampanın
yukarısında bırakın.»
Adam kurallara uyarak rampayı saatte kırk beş kilometre hızla tırmandı. Ne
yapacağımı biliyordum. Bacaklarım sıcak kurşuna dönüşmüş gibiydi.
Rampayı tepeden bir tek lamba aydınlatıyordu. Alçalmaya başlayan bulutlara
rağmen, solda Gardiner'ın ışıklarını görebiliyordum. Sağda ise göz
alabildiğine karanlık uzanıyordu. İki yandaki giriş yollarına bir göz attım.
Gelen giden yoktu.
Arabadan indim. Nona koltuktan kayarken Norman Blanchet-te'e bakarak, adama
son kez gülümsedi. Endişeli değildim. Nona bana yardım ediyordu.
Blanchette yine sinir bozucu bir biçimde domuz gibi bakıyor ve gülüyordu.
Bizi başından attığı için rahatlamıştı. «Eh, iyi gece...»
«Ah, çantam. Çantam arabada kaldı!»
Nona'ya, «Çantanı ben alırım,» diyerek arabanın içine uzandım. Blanchette
elimdeki şeyi gördü ve o domuzca gülümsemesi yüzünde dondu. Şimdi tepede
ışıklar belirmişti. Ama artık duramazdım, bunun için çok geçti. Sol elimle
Nona'nın çantasını aldım. Sağ elimle çelik törpüyü Blanchette'in gırtlağına
sapladım. Adam bir tek kez, meler gibi bir ses çıkardı.
Arabadan indim. Nona elini sallayarak yaklaşan arabayı durdurmaya
çalışıyordu. Karanlık ve kar yağışı yüzünden, nasıl bir araba olduğunu
göremiyordum. Bütün gördüğüm, farların oluşturduğu ışıklı iki yuvarlaktı.
Blanchette'in arabasının arkasına sindim, arka camdan ileriye baktım.
Sözleri rüzgârda iyi duyulmuyordu.
«...dertte mi, hanımefendi?»
«... babam... rüzgâr... kalp krizi! Siz lütfen...»
Arabanın yanından kafamı uzattım. Artık onları görebÜFy0r. dum. Nona'nın
ince silueti ve daha uzun bir gölge. Galiba bır kamyonetin yanında
duruyorlardı. Dönüp Blanchette'in arabası-na doğru geldiler. Direksiyonun
bulunduğu tarafa. Norman Blanc-hette gırtlağında Nona'nın törpüsüyle,
direksiyonun üzerine yığ,. I ip kalmıştı. Kamyonet şoförü genç bir çocuktu.
Arkasına hava-cılarınkine benzer bir mont giymişti. Başını içeri uzattı. Ben
de arkadan ona sokuldum.
Delikanlı, «Tanrım,» dedi. «Bu adamdan kan akıyor. Ne...,
Sağ kolumu boynuna doladım. Sol elimle sağ bileğini sıkıca yakaladım.
Delikanlıyı hızla çektim. Kafasını kapının üstüne vurdu. Boğuk bir ses
çıkardı ve kollarımda gevşedi.
O anda durabilirdim. Nona'ya fazla dikkat etmemiş, beni ise hiç görmemişti.
Evet, durabilirdim. Ama ukalanın biriydi o. Her şeye burnunu sokan bir tip.
Yolumuza çıkan, bizi yaralamaya çalışan biri daha. Yaralanmaktan bıkmıştım.
Delikanlıyı boğdum.
İş bitince başımı kaldırdım. Nona kamyonetle arabanın farlarını aydınlattığı
yerde duruyordu. Yüzünde nefret, sevgi, zafer ve neşe belirten, korkunç bir
ifade vardı. Ellerini bana doğru uzattı. Ben de kendimi onun kollarına
bıraktım. Öpüştük. Nona' nın dudakları soğuktu, ama dili sıcaktı, iki elimi
saçlarının arasındaki gizli yerlere soktum. Rüzgâr çevremizde çığlıklar
atıyordu.
Nona, «Başka biri daha gelmeden bu işi hallet.» dedi.
Hallettim. Biraz baştan savma oldu, ama bu kadarı yeterliydi. Biraz zaman
kazanmalıydık. Ondan sonra hiçbir şeyin önemi kalmayacaktı. Nona'yla güvende
olacaktık.
Delikanlı hafifti. Onu kucağıma alarak yolu aştım, parmaklıkların
gerisindeki uçuruma attım. Vücudu gevşekçe ta dibe kadar yuvarlandı. Bay
Hollis'in her temmuzda bana tarlaya diktirdiği korkuluğa benziyordu. Sonra
Blanchette'i almak için döndüm.
Adam daha ağırdı ve boğazlanmış domuz gibi kanları akıyordu. Onu
kucaklayınca sendeleyerek üç adım geri gittim. Bianc-hette kollarımdan
sıyrılıp yola yuvarlandı. Adamı sırtüstü çevirdim. Karlar suratını bir kayak
maskesine çevirmişti. Eğilerek onu koltukaltlarından yakaladım. Sürüye
sürüye uçuruma götürdüm.
Ayakları yere çizgiler çiziyordu. Adamı aşağı ittim ve kayması-nı seyrettim.
Elleri yukarı doğru kalkmıştı. Gözleri açıktı. Gözlerinin içine düşen kar
tanelerine merakla bakıyordu sanki. Kar burmazsa, yoları temizleyecek
araçlar gelinceye kadar ikisi de biçimsiz birer yığına dönüşeceklerdi.
Karşıya geçtim. Nona kamyonete binmişti bile. Ona hangi taşıtı seçeceğimizi
söylememe gerek kalmamıştı. Kızın uçuk renkli bir lekeye benzeyen yüzünü ve
kara delikler gibi duran gözlerini görebiliyordum. Ama hepsi o kadar.
Blanchette'in arabasına bindim. Kaba dokunmuş bir kumaşa benzeyen plastik
koltuk kılıfına yayılmış kanların üzerine oturdum. Küçük lambaları bırakıp
farları söndürdükten sonra indim. Yoldan geçenler arabada bir arıza olduğunu
ve sürücünün tamirhane bulmak için yürüyerek kente gittiğini sanacaklardı.
Ayaküstü hazırlayıverdiğim bu sahne hoşuma gitti. Sanki yaşamım boyunca
birçok kimseyi öldürmüştüm. Motoru çalışan kamyonete koştum. Direksiyona
geçerek, arabayı turnikeye giden rampaya doğru döndürdüm.
Nona yanımda oturuyordu. Bana dokunmuyordu, ama çok yakındı. Kımıldadığı
zaman bazen saçlarının enseme süründüğünü hissediyordum. Enseme küçücük bir
elektrot değmiş gibi oluyordu. Bir keresinde kızın gerçek olup olmadığını
iyice anlamak için, elimi uzatıp bacağına dokundum. Nona usulca güldü. Bütün
her şey gerçekti. Rüzgâr uluyarak camların çevresinde dolaşıyor, karları
süpürüp uçuruyordu.
Güneye kaçtık.
126 numaralı karayolundan Castle Height'e doğru giderken, köprünün hemen
karşısında çok büyük bir çiftlik evi görürsünüz. Burasının Castle Rock
Gençlik Derneği gibi, gülünç bir adı vardır. İçeride on iki bovling kulvarı
olan bir salon bulunur. Hedefleri otomatik olarak dizen makine, genellikle
haftada üç gün bozulur. Bir yanda antika sayılacak kadar eski, birkaç
langırt makinesi göze çarpar. Müzik dolabı 1957'nin en sevilen parçalarını
çalar. Üç bilardo masası ve kızarmış patatesle gazoz satılan bir de büfe
vardır. Oradan bovling ayakkabıları kiralayabilirsiniz. Ama bu ayakkabılar,
ölmüş şarapçıların ayaklarından çıkarılmışa benzer. Derneğin adı gülünçtür.
Çünkü Castle Rock'lı gençlerin Çoğu, geceleri Jay tepesindeki arabayla
girilen sinemaya ya da Oxford ovasındaki otomobil yarışlarına giderler.
Demeğe daS çok Gretna, Harlow ve Rock Castle'lı serserilerle kabadayı gelir.
Hemen her gece araba parkında kavga çıkar.
Ben lisenin son sınıfındayken derneğe gitmeye başladım Bill Kennedy adındaki
bir arkadaşım, haftada üç gece orada ç»! Iışıyordu. Masada sıra bekleyen
kimse yoksa, bilardo oynamama da izin veriyordu. Pek eğlenceli bir şey
değildi bu. Ama Ho||jS' lerin evine dönmekten iyiydi.
Ace Merrill'le orada tanıştım. Üç kentin en bilekli delikanlısı olarak ün
salmıştı. Orası burası ezilmiş, 1952 model bir Ford'u vardı. Gerektiğinde
arabayı ite ite, 130 numaralı karayoluna kadar götürdüğü söyleniyordu.
Derneğe kral havasıyla girerdi. Saçlarının önünü kabartır arkasını ördek
kuyruğu biçiminde tarardı, Bol bol briyantinlediği saçları pırıl pırıldı.
Bir topu on sentten bilardo oynardı biraz. (İyi bir oyuncu muydu? Bunu siz
tahmin edin.) Betsy gelince, ona bir gazoz ısmarlar, sonra da kızla çıkıp
giderdi. Yer yer lekeli sokak kapısı arkalarından kapandığı zaman,
içeridekiler rahat bir soluk alırlardı. Hiç kimse Ace Merrill'le birlikte
araba parkına çıkmazdı.
Yani benden başka hiç kimse.
Betsy Malenfant, Ace Merrill'in sevgllisiydi. Castle Rock'un en güzel kızı
oydu. Pek zeki olduğunu sanmıyorum. Ama Betsy' ye baktığınızda, bu konu
önemini kaybederdi. Gördüğüm tenlerin en kusursuzuna sahipti. Üstelik bunu
kozmetik şişelerine borçlu değildi. Saçları kömür kadar kara, gözleri siyah,
ağzı cömert ifadeli, ve dudakları dolgun, vücudu harikaydı. Vücudunu göster
mekten de çekinmezdi. Ace olduğu sürece, kim kızı arka tarafa sürükleme ve
onunla sevişmeye kalkışabilirdi. Aklı başında hiç kimse, böyle bir şey
yapmazdı.
Betsy'ye fena halde tutulmuştum. Eski sevgilime ya da No-na'ya âşık olduğum
gibi değil. Aslında Betsy, Nona'nın daha genç bir kopyası gibiydi. Bir
bakıma ona duyduğum aşk da, öbür lerine beslediğim duygu kadar çaresiz ve
ciddiydi. Delikanlılık çağınızda bir kıza tutulduysanız, neler hissettiğimi
anlarsınız. Betsy on yedi yaşındaydı. Yani benden iki yaş büyüktü.
Derneğe daha sık gitmeye başladım. Billy'nin orada çaliŞ' madiği geceler
bile, sırf Betsy'yi görebilmek için gidiyordum' «uslan seyreden meraklılar
gibiydim. Ama bu benim için umutsuz bir oyundu. Eve döndüğüm zaman,
Hollis'lere nerede olduğum konusunda bir yalan uydurup odama çıkıyordum.
Betsy'ye uZun ve ateşli mektuplar yazıyor, onunla.yapmak istediğim her ,eyi
anlatıyordum. Sonra da mektupları yırtıyordum. Okulda ders çalışma
saatlerinde Betsy'yle ilgili hayaller kuruyordum. Ona evlenme teklif
edecektim ve birlikte Meksika'ya kaçacaktık.
Kız bana neler olduğunu sezmişti sanırım. Herhalde bu du-rLlm gururunu da
okşamıştı. Çünkü Ace yokken bana iyi davranmaya başladı. Yanıma gelip
benimle konuşuyor, ona gazoz ısmarlamama izin veriyordu. Bir tabureye
oturup, bacağını usulca dizime sürtüyordu. Bütün bunlar beni çıldırtıyordu.
Kasım başlarında bir gece, dernekte sıkıntılı sıkıntılı iç çekerek Billy'yle
bilardo oynuyor, Betsy'nin gelmesini bekliyordum. Henüz saat sekiz bile
olmadığı için dernek boştu. Rüzgâr dışarıda homurdanıyor, kışın yaklaştığını
açıklayarak bizi tehdit ediyordu.
Billy topu köşeye doğru göndererek, «Bu işten vazgeçmen daha iyi olur,»
dedi.
«Hangi işten?»
«Biliyorsun.»
«Hayır, bilmiyorum.» Topa beceriksizce vurdum.
Billy masaya bir top daha koydu. Ben de o sırada gidip müzik dolabına bir on
sent attım.
Billy, «Betsy Malenfant,» dedi. Dikkatle nişan alıp topa vurdu. «Charlie
Hogan, Ace'e kızın çevresinde dönüp durduğunu anlatıyordu. Kız senden büyük
olduğu için, bütün bunları çok komik buluyordu Charlie. Ama Ace'in güldüğü
yoktu.»
Kâğıt kadar bembeyaz kesilen dudaklarımın arasından, «Kızın benimle ilişkisi
yok ki,» diye mırıldandım.
Bili, «Olmamasına da dikkat et,» dedi. Sonra içeriye iki kişi girdi. Billy
de tezgâha giderek onlara isteka verdi.
Ace dokuzda çıkageldi. Yalnızdı. O zamana kadar benimle hiç ilgilenmemişti.
Bense Billy'nin söylediklerini hemen hemen unutmuştum. Görünmeyen adamsanız,
kimsenin size ilişmeyeceğine inanmaya başlıyorsunuz. Langırt makinesinin
başında oyuna dalmıştım. Bovling ve bilardo oyuncularının durduklarını,
salona derin bir sessizlik çöktüğünü fark etmedim. Birden birini langırt
makinesinin üzerine fırlattı. Yere yığıldım. Ayağa kalk tığımda fena halde
korkmuştum ve midem bulanıyordu. Ace m-, kineyi eğmiş ve kazandığım üç puanı
da silmişti. Orada durmuş bana bakıyordu. Saçının bir teli bile yerinden
oynamamıştı. M0r), tunun fermuarını yarı açmıştı.
Usulca, «Onun peşini bırak,» dedi. «Yoksa yüzünün biçimim değiştiririm.»
Şimdi herkes bana bakıyordu. Bense, «Yer yarılsa da içine girsem.» diye
düşünüyordum. Ama çoğunun yüzünde kıskançlıkla karışık bir hayranlık ifadesi
olduğunu görünce, kayıtsızca üstümü başımı süpürdüm. Langırt makinesine bir
on sent daha attım. Işık söndü. Yanıma yaklaşan birkaç kişi, sırtıma vurup
dışarı çıktılar. Ama bir şey söylemediler.
Saat on birde dernek kapandığı zaman, Billy beni eve gö-türmeyi önerdi.
«Dikkatli olmazsan başın belaya girecek.»
«Benim için endişelenme,» dedim;
Bir şey söylemedi.
İki üç gece sonra, Betsy saat yedide yalnız başına derneğe geldi. İçeride
bir kişi daha vardı. Birkaç yıl önce okuldan atılan, Vern Tessio adlı o
garip, dört göz çocuk. Onun pek farkında değildim. O da benim gibi, görünmez
adamlardandı.
Betsy benim oynadığım bilardo masasına yaklaştı. Bana iyice sokulduğu için,
teninden yayılan o temiz, sabun kokusunu duyuyordum. Başım dönmeye
başlamıştı.
Betsy, «Ace'in sana ne yaptığını duydum,» dedi. «Artık seninle konuşmamam
gerekiyor. Konuşmayacağım da. Ace'in kabalığını bağışlatmak için bir şey
yapacağım.» Beni öptü, ben damağıma yapışan dilimi bile oynatamadan çıkıp
gitti. Sersem ser sem bilardo oynamayı sürdürdüm. Tessio'nun olanları
anlatmak için dışarı fırladığını bile fark etmedim. Sadece Betsy'nin kara,
kapkara gözlerini görüyordum.
O gece daha sonraki saatlerde, kendimi araba parkında Ace Merrill'le yalnız
buldum. Beni iyice patakladı. Hava soğuktu, çok soğuk. Sonunda hıçkırmaya
başladım. Bizi seyredip seyretmediklerine de aldırmıyordum artık. Oysa
herkes araba parkına koşmuştu. Bir sodyum lambası sahneyi merhametsizce
aydınlatıyordu. Ace'i bir kez bile yumruklayamadım.
Sonunda Ace yanımda çömeldi. Cebinden sustalısını çıkarıp ((rom düğmesine
bastı. On yedi santim boyundaki bıçak, ay ısısında pırıldadı. «Gelecek
sefere bununla karşılaşacaksın. Kaşıklama adımı yazacağım.» Ayağa kalkıp
beni son kez tekmeledikten sonra parktan ayrıldı. Ben orada belki on dakika
yattım. Sıktırılmış toprağın üzerinde titriyordum. Kimse kalkmam için yardım
etmeye ya da sırtımı sıvazlamaya gelmedi. Bill bile. Betsy je Ace'i
bağışlatmaya koşmadı.
Sonunda kendi kendime yerden kalktım ve otostop yaparak eve döndüm. Bayan
Hollis'e bir sarhoşun arabasına bindiğimi ve arabanın yoldan çıktığını
söyledim. Derneğe bir daha adımımı atmadım.
Bu olaydan kısa bir süre sonra Ace, Betsy'yi bıraktı ve kız düşmeye başladı.
Hem de gitgide artan bir hızla. Frenleri tutmayan bir kamyon gibi. O arada
belsoğukluğu da kaptı. Billy, Betsy' yi bir gece Lewiston'da Manoir'da
gördüğünü söyledi. İçki ısmarlamaları için, erkeklere sokulduğunu anlattı.
«Dişlerinin çoğu dökülmüş,» dedi. «Yokuş aşağıya yaptığı yolculuk sırasında,
biri de burnunu kırmış. Onu görsen dünyada tanıyamazsın,» Ama Betsy artık
beni hiç ilgilendirmiyordu.
Kamyonetin kar lastikleri yoktu. Lewiston çıkışına gelmeden, taze karların
üzerinde kaymaya başladık. Otuz üç kilometrelik yolu ancak kırk beş dakikada
alabildik.
Lewiston çıkışındaki adam turnike kartımı ve altmış sentimi aldı. «Yollar
kaygan, değil mi?»
İkimiz de ona yanıt vermedik. Gitmek istediğimiz yere yaklaşmıştık. Nona'yla
aramızdaki o sözsüz iletişimle anlamıştım bunu. Bu iletişim olmasaydı da,
kızın kamyonetin tozlu koltuğunda oturuşundan anlardım. Çantasını sıkıca
tutuyordu. Güzel gözlerini müthiş bir heyecanla yola dikmişti. Titredim.
136 numaralı yola saptık. Yolda fazla araba yoktu. Rüzgâr hızlanıyor, kar
şiddetleniyordu. Harlow çevresinde büyük bir arabanın yanından geçtik. Araba
yan dönmüş ve kaldırıma çıkmıştı. Küçük farları yanıyordu. Bir an
Blanchette'ın arabasını görüyormuşum gibi bir duyguya kapıldım. Herhalde o
da böyle karla kaplanmış, karanlıkta zor görülen, biçimsiz bir yığma
dönmüştü Büyük arabanın şoförü beni durdurmaya çalıştı, ama hiç y "
vaşlamadan adamın yanından geçtim. Erimiş karlar camın üzeri, ne sıçradı.
Cam siliciler kar yüzünden iyi çalışmıyordu. Kolumu uzatıp benim tarafımdaki
siliciyi çekiştirdim. Karlar biraz gev. şedi. Artık önümü biraz daha iyi
görebiliyordum.
Harlow bir hayalet kent olmuştu. Her yer kapalı ve karanlıktı. Köprüyü
geçip, Castle Rock'a gitmek üzere sağa döneceğimden sinyal verdim. Arka
lastikler kaymaya başladı, ama bunu engellemeyi başardım, ileride, nehrin
karşı kıyısındaki Castle Rock Gençlik Derneğini görebiliyordum. Dev bir
bölgeye benziyordu. Terk edilmiş gibiydi. Birdenbire üzüldüm. Bu kadar çok
acı çekildiği için. ölümler için. Nona, Gardner geçidinden beri ilk kez
konuştu.
«Arkanda bir polis var.»
«Sakın...»
«Hayır. Tepedeki lambası yanmıyor.»
Arka lastikler yine kaydı. Direksiyonu çeviremeden, köprüdeki büyük çelik
direklerden birine çarptık. Kızak gibi kayarak ilerledik. Sonra arkamızdaki
polis arabasının parlak farlarını fark ettim. Polis fren yaptı. Yağan karda
kırmızı ışığı görüyordum. Ama o da kaydı ve gelip bize bindirdi. Tekrar
direklere çarparken, müthiş sarsıldık. Ben Nona'nın kucağına doğru fırladım.
0 karmakarışık anda bile, kızın kalçalarının düzgünlüğü bana zevk verdi.
Sonra her şey durdu. Şimdi polis, arabasının tepesindeki ışığı yakmıştı.
Kamyonetin kaportasında ve Harlow-Castla Rock köprüsünün çapraz çelik
parmaklıklarında dönen mavi gölgeler birbirini kovalıyordu. Polis arabadan
inerken, tavandaki ışık yandı.
Polis arkamızda olmasaydı... bütün bunlar olmazdı. Bu düşünce kafamda
durmadan yineleniyordu. Bozuk plak gibi. Polisin başına vurmak için
kamyonette bir şeyler ararken, zorlukla gülümsüyordum. Gülümsemem donmuş
gibiydi.
Yerde açık bir alet kutusu vardı. İçinden ingiliz anahtarını alarak,
Nona'yla aramıza koydum. Polis camdan başını uzattı. Arabasının tepesindeki
ışık yüzünden suratı değişiyor, şeytana benziyordu.
«Hava koşullarına göre biraz fazla hızlı gidiyordun, öyle değil rni. ahbap?»
«Sen de bize fazla sokulmuştun, değil mi?» diye sordum. .Koşullara göre...»
Belki kızardı, ama titreyen ışıkta bunu anlamak zordu. «Bana meydan mı
okuyorsun, oğlum?»
«Arabandaki çiziklerden beni sorumlu tutarsan, elbette meydan okurum.»
«Şoför ehliyetini ver. Kayıt belgesini de.»
Cüzdanımı çıkarıp ehliyetimi uzattım.
«Kayıt belgesi?»
«Bu ağabeyimin kamyoneti. Belgeleri de kendi cüzdanında taşıyor.»
«Öyle mi?» Polis dik dik bana baktı. Gözlerimi ondsn kaçırmamı bekliyordu.
Ama bunun epey zaman alacağını anlayınca, bakışları benden Nona'ya kaydı.
Bakışlarındaki ifade yüzünden, gözlerini oyabilirdim.
«Adın ne?»
«Cheryl Craig, efendim.»
«Bu kar fırtınasında, bu delikanlının ağabeyinin kamyonetinde ne işin var,
Cheryl?»
«Bir yakınımı görmeye gidiyoruz. »
«Rock'da mı oturuyor?»
«Evet. Öyle.»
«Castle Rock'da Craig adında kimse yok.»
«Adı Emonds. Ben-im dayım o. Bowen tepesinde oturuyor.»
«Öyle mi?» Polis plakaya bakmak için kamyonetin arkasına doğru yürüdü.
Kapıyı açarak dışarı sarktım. Memur numarayı yazıyordu. Ben öyle sarkmış
beklerken, tekrar yanımıza döndü. Arabasının farları belimden yukarısını
aydınlatıyordu. «Şimdi ben... üzerindeki bu lekeler nedir, delikanlı?»
Ne olduğunu anlamak için eğilip bakmama gerek yoktu. Sonraları dalgınlığım
yüzünden, kamyondan sarktığımı düşündüm. Ama şimdi bütün bunları yazarken,
fikrimi değiştirdim. Dalgınlık falan değildi. Polisin lekeleri görmesini
istemiştim, ingiliz anahtarını sikıca kavradım.
«Ne demek istiyorsun?»
Polis iki adım yaklaştı. «Yaralanmışsın, bir yerini kesmişsin Öyle
gözüküyor.»
İngiliz anahtarını ona doğru salladım. Biraz önceki çarpış^ sırasında,
şapkası kafasından düşmüştü. Başı açıktı. Alnının hemen üstüne vurdum. O
sırada çıkan sesi hiçbir zaman unutamam Bir kilo yağın yere düştüğü zaman
çıkardığı sese benziyordu.
Nona, «Çabuk ol,» diyerek elini sakin sakin enseme koydu, Çok serindi eli.
Tıpkı mahzenlerin havası gibi. «Analığımiriı evinde de öyle bir mahzen
vardı.
Bunu anımsamam çok garipti. Kadın kışın sebze konservesi getirmek için beni
aşağı gönderirdi. Onları kendisi konserve yapardı. Tabii sebzeleri
tenekelere koymazdı. Kapaklarının altında lastik şerit olan, kalın cam
kavanozlar kullanırdı.
Bir gün mahzene indim. Akşam yemeği için bir kavanoz yeşil fasulye
alacaktım. Konserveler kutulara yerleştirilmiş. Bayan Hollis kutuların
üzerine düzgün bir yazıyla kavanozlardaki yiyeceklerin adını yazmıştı.
Ahududu sözcüğünü her zaman yanlış yazar, bu da kendimi gizlice ondan üstün
bulmama neden olurdu.
Üzerlerinde «ahududu» yazılı kutuların önünden geçerek, fasulyelerin durduğu
köşeye gittim. İçerisi karanlık ve serindi. Duvarlar topraktı, yağmur
yağdığı zaman bu duvarlardan incecik, dolambaçlı dereler akardı. Mahzene
canlı şeylerin, toprağın ve konserve sebzelerin kokusu yayılmıştı. Kadın
kokusuna şaşılacak kadar benziyordu. Bir köşede kırık bir baskı makinesi
vardı. Ben eve geldiğimden beri orada dururdu. Bazen makineyle oynardım.
Mahzeni çok severdim. Evde en sevdiğim yer, bu mahzendi. O sırada dokuz on
yaşlarındaydım. Bayan Hollis aşağı inmeye korkardı. Kocası ise mahzene inip
sebze getirmeyi kendine yakıştıramazdı. Bu yüzden ben iner ve insana toprağı
anımsatan o kokuyu içime çekerdim. Bu ana rahmine benzeyen yerde yalnız
kalmak hoşuma giderdi. Bay Hollii'in belki de Boer Savaşından önce tavana
astığı çıplak ampul mahzeni aydınlatırdı. Bazan ellerimi oynatır ve duvarda
koskocaman, uzun gölgeler yapardım.
O gün de fasulyeleri aldım. Tam döneceğim sırada, eski kututardan birinin
altından bir hışırtı geldi. Yaklaşıp kutuyu kaldırdım.
Altında kahverengi bir fare vardı. Yan yatmıştı. Başını kattırarak bana
baktı. Karnı kabarıp iniyordu. Dişlerini gösteriyordu. O zamana kadar
gördüğüm farelerin en irisiydi bu. Biraz daha eğildim. Fare yavruluyordu.
iki tüysüz, kör yavru süt emmeye başlamışlardı bile. Bir üçüncüsü de çıkmak
üzereydi.
Ana fare bana öfke ve çaresizlikle bakıyordu. Beni ısırmaya hazırdı. Bense
onu da, yavruların da öldürmek istiyordum. Hepsini de yamyassı etmek. O
zamana kadar gördüğüm en korkunç şeydi bu. Ben böyle bakarken uzun bacaklı,
kahverengi, küçük bir örümcek yerde hızla ilerledi. Ana fare örümceği
yakaladığı gibi yuttu.
Oradan kaçtım. Merdivenden çıkarken fasulye kavanozunu düşürüp kırdım. Bayan
Hollis beni dövdü. Ben de ondan sonra. biri beni zorlamadıkça mahzene
inmedim.
Durmuş polise bakıyor ve o mahzeni düşünüyordum.
Nona yine, «Çabuk ol,» dedi.
Polis, Norman Bianchette'den çok daha hafifti. Belki de kanıma adrenalin
daha bol miktarda karışıyordu. Onu kucağıma alarak köprünün kenarına
götürdüm. Aşağıdaki çağlayanları güçlükle seçebiliyordum. Yukarıda demiryolu
köprüsü bir bölgeye benziyordu. Bir darağacmın gölgesine. Gece rüzgârı
uluyor, çığlıklar atıyordu. Kar taneleri yüzümü kamçılıyordu. Polisi yeni
uykuya dalmış bir bebek gibi, bir an göğsüme bastırdım. Sonra onun kim
olduğunu anımsadım ve adamı yandan karanlıklara attım.
Nona'yla dönüp kamyonete bindik. Ama motor çalışmadı. Epey uğraştım.
Benzinle boğulan karbüratörün tatlımsı kokusunu duyuyordum. Çabalamaktan
vazgeçtim sonunda.
«Haydi,» dedim.
Nona'yla polis arabasına gittik. Ön koltukta yığınla ceza makbuzu, form ve
iki not defteri vardı. Kontrol tablosunun altındaki telsizden cızırtılar
yükseliyordu.
«Dördüncü Birim yanıt ver. Yanıt ver Dört. Bizi duyuyor musun?»
Uzanarak telsizi kapattım. Düğmeyi ararken elimin eklem-lerini bir şeye
çarpmıştım. Bir çifteydi bu Herhalde polisin kişj. sel malıydı. Çifteyi
yerinden çıkarıp Nona'ya verdim. O da sj. lahı kucağına koydu. Arabayla geri
geri gittim. Kaportanın bazı yerleri göçmüştü, ama başka hasar yoktu.
Deminki kazaya neden olan buzu aştıktan sonra, kar lastikleri güzelce kara
gömülmeye başladı.
Çok geçmeden Castle Rock'a vardık. Yoldan gerideki birkaç şantiye dışında,
bütün evler gözden kaybolmuştu. Kar araçlarıyla yolu açmamışlardı henüz.
Sokakta bizim bıraktığımızdan başka hiçbir iz yoktu. Çevremizde kara
bulanmış dev çamlar yükseliyordu. O yüzden kendimi küçücük ve önemsiz
görmeye başladım. Sanki bu dev gecenin boğazına takılmış, küçük bir
lokmaydım. Artık saat onu geçmişti.
Üniversite birinci sınıfa giderken, eğlencelere pek katılmıyor, derslerime
canla başla çalışıyordum. Kütüphanede de kitapları raflara kaldırıyor,
ciltleri onarıyor ve dosyalama yöntemini öğreniyordum. Baharda ise basketbol
takımında oynuyordum.
Sömestr sonuna doğru, sınavlardan önce spor salonunda bir balo verildi.
Yapılacak bir işim yoktu, iki sınav için çoktan hazırlanmıştım. Baloya
gitmeye karar verdim. İçeri girmek için bir dolarım da vardı.
Salon loş ve kalabalıktı. Gençler heyecanlıydı, hepsi ter içinde kalmıştı.
Sınavlardan önce verilen her balo böyle olurdu zaten. Hava seks kokuyordu.
Aslında bu durumu fark etmek için kokuyu almanıza da gerek yoktu. Sanki iki
elinizi uzatıp bunu yakalayabilirdiniz. Islak, kalın bir kumaş parçası gibi.
Gençlerin daha sonra sevişeceklerini seziyordunuz. Aşk yapacaklardı. Ya da
aşka benzer bir şey. Bunun için tribünlerin altına, araba par kına,
apartmanlara ve yatakhanelere gideceklerdi. Delikanlılar çaresizdi. Askere
almacakladı çok geçmeden. Güzel kızlar ise okulu terk edecek, kendi
kentlerine dönerek evleneceklerdi. Bu kır larla erkekler gülerek, ağlayarak
sevişeceklerdi az sonra. Sar hoşlar ve ayıklar. Çekine çekine ya da rahatça.
Ama çoğunun sevişmesi pek kısa sürecekti.
Tek başına gelmiş birkaç erkek vardı. Böyle partilere kimse yalnız gelmek
istemezdi. Orkestranın bulunduğu yüksek, sah-nemsi yerin önünden ağır ağır
ilerledim. Sesin kaynağına yakışırken müzik beynimde yankılanmaya başladı.
Orkestra'nın arasında bir buçuk metre boyundaki ampliler bir yarım daire
oluşmuyordu. Bas gitarın sesiyle, kulak zarlarınızın titreştiğini
İlişmiyordunuz.
Duvara dayanıp çevreyi seyretmeye koyuldum. Dans edenler belirli hareketleri
yapıyorlardı. Sanki iki değil de, üç kişiy-rtiişler gibi. Bu görünmeyen
üçüncü dansçılar, çiftlerin arasına girmişlerdi. Kızlar da delikanlılar da
ona vurup duruyorlardı, ayaklar cilalı zemine dökülmüş talaşların arasında,
sağa sola gidip geliyordu. Tanıdığım kimseyi göremedim. Ve kendimi yalnız
hissetmeye başladım. Ama hoş bir duyguydu bu. Gecenin o saati gelmişti.
Herkesin size, bu romantik yabancıya göz ucuyla baktığını hayal ettiğiniz o
saat.
Bir saat kadar sonra dışarı çıkarak lobiden gazoz aldım. Salona döndüğümde,
çiftler halka olmuştu. Beni de çektiler. Kollarımı o zamana kadar görmediğim
iki kızın omuzlarına attım. Döndük durduk. Halka belki iki yüz kişiden
oluşuyordu. Spor salonunun yarısını kaplamış gibiydik. Sonra halkanın bir
bölümü dağıldı. Yirmi otuz kişi, ilkinin içinde yeni bir daire oluşturdular
ve ters yöne dönmeye başladılar. Bu yüzden başım döndü. Betsy Malenfant'a
benzeyen bir kız gördüm. Ama aslında bunun bir hayal olduğunu biliyordum.
Kızı tekrar aradığım zaman onu bulamadım. O kıza benzeyen birini de.
Sonunda halka dağıldığı zaman bitkin haldeydim. Kendimi hiç de iyi
hissetmiyordum. Tribünlere dönüp oturdum. Müzik fazla gürültülü, hava
boğucuydu. Kafam sanki sağa sola kayıyor, yalpalıyordu. Yüreğimin
çarpıntısını kafamda duyuyordum. Tıpkı zom olduğunuz zamanlardaki gibi.
Ondan sonra olanları, dönmekten midemin bulanmasına ve yorgunluğuma
bağladım. Ama daha önceleri. Bu satırları yazmak, her şeyi daha
belirginleşirdi. Artık bu bahanelere inanmıyorum.
Başımı kaldırarak onlara tekrar baktım. Yarı karanlıkta telaşla hareket eden
o güzel insanlara. Bana bütün erkekler dehşete kapılmışlar gibi geldi.
Yüzleri ağır ağır uzadı ve korkunç birer maske halini aldı. Kızlar, yani
süveterler, kısa etekler ya <ja bol paçalı pantolonlar giymiş olan
öğrenciler, birer fareye dönüşüyorlardı. Önce bu sahne beni korkutmadı.
Hatta biraz gQ|. düm de. Gördüğümün bir tür hayal olduğunu biliyordum.
Olanları bir süre kayıtsızca seyretmeyi de başardım.
Sonra bir kız sevgilisini öpmek için ayaklarının ucunda yük-seldi. O zaman
dayanamadım. Siyah boncuk gibi gözler, çarpıl-mış kıllı bir surat ve
fırlamış dişler...
Oradan ayrıldım.
Bir süre dalgın dalgın lobide durdum. Koridorun dibinde bir tuvalet vardı.
Ama onu geçip merdivene yöneldim.
Sporcuların giyinme odası üçüncü kattaydı. Son basamakları koşarak çıkmak
zorunda kaldım. Kapıyı açarak duşlu bölmelerden birine kendimi attım.
Merhem, terli üniforma ve yağlanmış deri kokuları arasında kustum. Müzik çok
aşağılarda kalmıştı. Buranın sessizliği el değmemiş gibiydi. Rahatlamıştım.
Yolda bir 'Dur' işareti vardı. O baloyu anımsamak beni anlayamadığım bir
nedenle heyecanlandırmıştı. Titremeye başladım.
Nona kara gözleriyle bana baktı. «Şimdi mi?» Gözlerinin içi gülüyordu.
Ona yanıt veremedim. Sarsılıyordum. Nona benim yerime, «Evet» der gibi,
başını ağır ağır salladı.
7 numaralı karayolunun bir uzantısına saptım. Herhalde yazın bu yoldan
kereste taşıyorlardı. Fazla ilerlemedim. Kara saplanıp kalmaktan
korkuyordum. Farları söndürdüm. Karlar sesiz-ce ön camda toplanmaya
başladılar.
Nona âdeta şefkatle, «Seviyor musun?» diye sordu.
Gırtlağımdan birtakım sesler yükseliyordu. Sanki biri çekip çıkarıyordu
bunları. Kapana sıkışmış bir tavşan gibiydim.
Nona, «Burada,» dedi. «Hemen burada.»
Delice seviştik.
Az kalsın anayola çıkamayacaktık. Kar temizleme makinesi karanlık gecede
turuncu farlarını pırıldatarak geçmiş ve yolumuzun üzerine kardan bir duvar
çekmişti.
Polis arabasının bagajında bir kürek vardı. Karları temizlemek yarım saat
sürdü. Artık gece yarısı yaklaşıyordu. Ben karla uğraşırken, Nona polis
radyosunu açmış ve bilmemiz gereken şeyleri öğrenmişti. Blanchette'le
kamyonetin sahibi olan çocuğun cesetleri bulunmuştu. Polis arabasını da
bizim aldığımızı sanıyorlardı. Polisin adı Essegian'dı. Komik bir addı bu.
Galiba vaktiyle Essegian adında ünlü bir beyzbolcu vardı. Dodgers takımında
mı oynuyordu ne? Belki de ben onun yakınlarından birini öldürmüştüm. Polisin
adını öğrenmek beni rahatsız etmedi. Adam bizi fazla yakından izlemiş,
işimize de karışmaya kalkışmıştı.
Anayola çıktık.
Nona'nın heyecanını hissediyordum. Şiddetli, sıcak, alev alev yanan bir
heyecan. Ön camı kolumla temizlemek için bir an durdum. Sonra yolumuza devam
ettik.
Batı Castle Rock'tan geçtik. Nona'nın bana nereye sapacağımızı söylemesine
gerek kalmadı. Karlı bir levhada «Stackpole Yolu» yazılıydı.
Kar temizleme makinesi bu tarafa gelmemişti. Ama bizden önce bu yoldan bir
arabanın geçmiş olduğu anlaşılıyordu. Huzur suzca uçuşan karlarda yeni
lastik izleri vardı.
Bir buçuk kilometre. Bir kilometre. Nona'nın o şiddetli heyecanını ve
ihtiyacını hissettim. Ve sinirlerim tekrar gerildi. Bir virajı aldık.
İleride Elektrik Şirketinin parlak turuncu kamyonlarından biri belirdi. Kan
kırmızısı uyarı lambaları göz kırpıyordu. Kamyon yolu kapatmıştı.
Nona'nın öfkesini tahmin edemezsiniz. Aslında bu ikimizin de öfkesiydi.
Çünkü olanlardan sonra, artık Nona'yla tek kişiydik. Nona çılgına dönmüştü.
Artık herkesin bize düşman olduğuna inanıyordu.
Önümüze iki teknisyen çıktı. Biri karanlıkların arasında bir gölge gibiydi.
Öbürü ise bir cep fenerini tutuyordu. Dönerek bize doğru geldi. Fenerin
ışığı kanlı bir göz gibi oynayıp duruyordu. Hissettiklerimiz sadece kin
değildi. Korku da vardı. Son anda her şeyi elimizden kapıverecekleri
korkusu.
Adam bağırıyordu. Camı indirdim.
«Buradan geçemezsiniz! Bowen yolundan dönün! Burad kopuk bir elektrik teli
var! Sakın...»
Kamyonetten inip çifteyi kaldırdım ve ona iki namluyla birden ateş ettim.
Geriye doğru fırlayarak turuncu kamyona daya~ nıp kaldı. Ben de
sendeleyerek, geri geri polis arabasına gittim Adam bana hayretle bakıyor,
ağır ağır, santim santim aşağı |<a,' yiyordu. Sonunda karların içine
yuvarlandı.
Nona'ya, «Başka mermi kovanı var mı?» diye sordum.
«Evet.» Nona onları uzattı. Çifteyi açarak boş kartuşları attım. Silahı
tekrar doldurdum.
Adamın arkadaşı doğrulmuş, gözlerine inanamıyormuş gibi bana bakıyordu. Bir
şeyler haykırıyordu, ama rüzgâr sesini boğuyordu. Bir soruya benziyordu bu.
Ama önemli değildi. Onu öldürecektim. Adama doğru gittim. Orada öylece
duruyordu. Ben çifteyi kaldırdığım zaman bile kımıldamadı. Ne olduğunu
kavrayamamıştı sanırım. Bütün bunların bir düş olduğunu sanıyordu galiba.
Tek el ateş ettim. Ama aşağı doğru nişan almıştım. Yerden havalanan karlar,
adamın üzerine döküldü. Adam o zaman dehşetle bir kez haykırdı. Sonra da
koşmaya başladı. Yoldaki kopuk telin üzerinden atladı. Bir daha ateş ettim,
ama onu yine vuramadım. Adam karanlıklara karıştı. Onu unutabilirdim. Bizi
engelleyemezdi artık. Polis arabasına döndüm.
«Yürümemiz gerekiyor,» dedim.
Yerde yatan ölünün yanından geçip, tükürüyor gibi bir ses çıkaran kopuk
telin üzerinden atladık. Yoldan ilerledik. Kaçan adamın aralıklı ayak
izlerini takip ediyorduk. Nona bazen dizlerine kadar kara gömülüyordu. Ama
yine de benden bir adım ilerideydi, ikimiz de kesik kesik soluyorduk.
Bir tepeye tırmandıktan sonra dar bir vadiye indik. Bir yamaçta hafifçe yana
eğrilmiş, boş bir kulübe gördük. Pencerelerinde cam yoktu. Nona durup kolumu
tuttu.
«İşte,» diyerek karşı yamacı işaret etti. Parmakları paltomun üstünden bile
canımı yakıyordu. Çok güçlüydü eli. Yüzünde çok belirgin, zafer dolu bir
gülümseme sardı. Donmuş gibiydi gülümsemesi. «İşte. İşte.»
Bir mezarlığı gösteriyordu.
Düşe kalka yamacı tırmandık. Kar kaplı, taş bir duvarın üzerinden atladık.
Buraya ben de gelmiştim eskiden. Gerçek annem Castle Rock'lıydı. Babamla
hiçbir zaman bu kentte oturmamışlardı, arna aile mezarlığı buradaydı. Bunu
anneme Castle Rock' da yaşayan ve ölen büyükannemle büyükbabam armağan
etmişlerdi. Betsy'ye âşık olduğum günlerde, mezarlığa sık sık gelirdim. John
Keats ve Percy Shelley'in şiirlerini okumak için. Belki bunun ancak küçük
bir çocuğa yaraşacak, gülünç bir şey olduğunu düşünüyorsunuzdur. Ama ben
aynı fikirde değilim. Şimdi bile... Kendimi burada annemle babama yakın
hissediyordum. İçim rahatlıyordu. Ama Ace Merrill beni dövdükten sonra, bir
daha mezara adımımı atmamıştım. Nona beni mezarlığa getirinceye kadar.
Gevşek karda kayıp düştüm. Bileğim burkuldu. Ama ayağa kalkarak yürümeyi
sürdürdüm. Çifteyi bir koltuk değneği gibi kullanıyordum. Sessizlik
inanılmayacak kadar yoğundu. Sonsuzluğa uzanıyordu sanki. Kar düzgün,
yumuşak çizgiler halinde yağıyor, çarpılmış taşların ve haçların üzerinde
toplanıyor, aşınmış bayrak direklerini hemen hemen tepelerine kadar
gömüyordu. Bu direklere ancak Anma Günü ve Gaziler Bayramında bayrak
çekilirdi. Bu derin sessizlik korkunçtu. İlk kez dehşete kapıldım.
Nona beni mezarlığın öbür ucunda, bir tepenin yamacına kurulmuş taş bir
yapıya doğru götürdü. Kapalı bir mezarlıktı bura-' sı. Karın beyaza boyadığı
bir mahzen. Nona'da anahtar vardı. Onda anahtar olacağını biliyordum.
Tokmağın çevresindeki karları üfleyerek temizledi ve kilidi buldu. Dönen
anahtarın tıkırtısı sanki geceyi tırmalıyordu. Nona yaslanınca, kapı içeri
doğru açıldı.
Burnumuza gelen koku, sonbahar kadar serindi. Hollis'lerin mahzenindeki hava
kadar serin. Ben ancak az ötemi görebiliyordum. Taş zemine yapraklar
saçılmıştı. Nona içeri girdi, duraklayarak omzunun üzerinden bana baktı.
«Olmaz,» dedim.
Nona, «Seviyor musun?» diye sorup güldü.
Karanlıkta her şeyin birleşmeye başladığını seziyordum. Geçmiş, şimdi ve
gelecek ...Kaçmak istiyordum. Bağırarak kaçmak. Bütün yaptıklarımı geri
alacak kadar hızlı koşmak.
Nona orada durmuş bana bakıyordu. Dünyanın en güzel kızıydı o. Benim olan
tek şey. Ellerini vücudunda dolaştırarak bir işaret yaptı. Bunun ne olduğunu
size söyleyemeyeceğim. Görseydiniz, ne olduğunu hemen anlardınız.
İçeri girdim. Nona kapıyı kapattı.
Mahzen karanlıktı, ama her şeyi rahatlıkla görebiliyordum İçerisini ağır
ağır dolaşan, yeşil bir ateş aydınlatıyordu. Alevler duvarlara tırmanıyor,
yaprak dolu zeminde yılan gibi kayıyordu. Mezarlığın ortasında üzerine tabut
konulan bir masa vardı. Masaya solmuş gül yaprakları serpilmişti. Sanki çok
eskiden bir gelin yapmıştı bunu. Nona eliyle dipteki küçük bir kapıyı
gösterdi. Üzerinde hiçbir işaret olmayan, küçük bir kapıydı bu. O kapı bende
korku uyandırdı. Galiba artık her şeyi anlamıştım. Nona beni kullanmış, bana
gülmüştü. Şimdi de beni mahvedecekti.
Ama duramadım. O kapıya doğru gittim. Bunu yapmak zorundaydım. Zihinlerimiz
arasındaki gizli telgraf hâlâ çalışıyordu. Şimdi Nona'nın sevincini ve zafer
duygusunu hissediyordum. Kor kunç, delice bir sevinçti. Titreyen elimi
kapıya doğru uzattım. Bunun üzerini de yeşil alevler sarmıştı.
Kapıyı açtım ve içerideki şeyi gördüm.
İçeride o kız vardı. İlk sevgilim. Gözlerime bomboş bakıyordu. Çalınmış
öpücük kokuyordu. Çırılçıplaktı. Vücudu boynundan kasığına kadar yarılmış,
bütün vücudu bir rahme dönüştürülmüştü. Ve içinde bir şeyler yaşıyordu.
Fareler. Onları göremiyor, ama sevgilimin içinde kıpırdandıklarını
duyuyordum. Bir dakika sonra sevgilimin kurumuş dudaklarını açacağını ve
bana sevip sevmediğimi soracağını da biliyordum. Geri geri gittim. Her yanım
uyuşmuştu. Beynim sanki kara bir bulutun üzerinde uçuyordu.
Nona'ya döndüm. Gülüyordu, ellerini bana doğru uzatmıştı. Birdenbire kafamda
şimşek çaktı sanki. Her şeyi anladım. Anladım. Son sınav. Son deneme.
Sınavda başarılı olmuştum. Artık özgürdüm.
Tekrar kapıya döndüm. Ama kapı falan yoktu. İçinde bulunduğum yer, taş bir
mezardı.
Nona'ya doğru yürüdüm. Yaşamım demek olan kıza... Kollarını boynuma
dolayarak beni kendisine çekti. Ve aynı anda değişmeye başladı. Vücudu
dalgalandı, mum gibi eğrildi. O iri kara gözleri, ufalıp boncuklara benzedi.
Saçları kalınlaşarak kahverengine dönüştü. Burnu kısaldı. Burun delikleri
genişledi. Bana sokulmuş olan gövdesi yamru yumru bir hal aldı. Kamburlaştı.
Bir farenin kollarındaydım.
Fare tiz bir sesle, «Seviyor musun?» diye bağırdı. «Seviyor musun, seviyor
musun?»
Dudaksız ağzını yukarıya, benimkine doğru uzattı.
Haykırmadım. İçimde çığlık kalmamıştı artık. Bir daha hay-lorabileceğimi de
hiç sanmıyorum.
Burası çok sıcak. Terlemek hoşuma gider aslında. Tabii sonra duş
yapabileceksem. Ben teri her zaman iyi bir şey olarak düşündüm. Erkekçe bir
şey. Ama bazen sıcakta birtakım böcekler insanı ısırıyor. Örümcekler
örneğin. Dişi örümceklerin eşlerini zehirleyip yediklerini biliyor muydunuz?
Çiftleştikten hemen sonra yapıyorlar bunu.
Yazı yazmaktan bileğim ağrımaya başladı. Kalemin keçe ucu da yumuşayıp
pelteye döndü. Ama hikâyemin de sonuna geldim. Ve her şey bana bambaşka
gözüküyor. Artık eskisi gibi değil.
Biliyor musunuz? Bir süre beni, bütün o korkunç şeyleri tek başıma yaptığıma
neredeyse inandırdılar. Kamyon şoförlerinin gittiği lokantadaki adamlar,
kaçıp kurtulan o elektrikçi... Hepsi de benim o gece yapayalnız olduğumu
söylediler. Beni annemin, babamın ve ağabeyim Drake'in mezar taşlarının
yakınında bulmuşlar. Donarak ölmek üzereymişim. Ve yalnızmışım. Ama tabii bu
sadece Nona'nın oradan uzaklaştığı anlamına geliyor. Bunu siz de
anlıyorsunuz sanırım. Dünyanın en aptal insanı bile anlar. Onun kaçıp
kurtulmuş olmasına seviniyorum. Gerçekten. Ama Nona'nın başından sonuna
kadar yanımda olduğuna inanmalısınız. Her an yanımdaydı o.
Artık kendimi öldüreceğim. Böylesi daha iyi. Suçluluk duygusundan, acılardan
ve karabasanlardan bıktım. Ayrıca duvarların içinden gelen gürültüler de
hoşuma gitmiyor. Orada herhangi biri olabilir, herhangi bir şey.
Ben deli değilim. Bunu biliyorum. Sizin de bildiğinizi um yorum. «Deli
değilim.» derseniz, bu sözlerin kaçığın biri oldu-rıuzu gösterdiğini iddia
ediyorlar. Ama artık bütün o küçük ov?11' lan oynayacak halde değilim. Nona
yanımdaydı. Gerçekti o n seviyorum. Gerçek aşk hiçbir zaman ölmeyecek.
Betsy'ye yi" dığım mektupların altına, her zaman bu cümleyi eklerdim. Yırt
attığım o mektupların. ' p
Ama gerçekten sevdiğim tek kız Nona'ydı.
Burası çok sıcak. Duvarlardan yükselen sesler de hoşum, ¦gitmiyor. y "*
Seviyor musun?
Evet, seviyorum.
Ve gerçek aşk hiçbir zaman ölmeyecek.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın