Hayal Ürünü

Zınaıda Gippius


Beş eski dost, geç bir saatte, gece yarısı sıralarında sönmekte olan şöminenin yanı başında oturmuş birbirlerine öyküler anlatıyorlardı.
Pek çok kişi, artık günümüzde böyle şeylerin olmayacağını düşünecektir. Geçen yüzyılın başlangıcında zaman zaman, ortalarına doğru daha sıkça, sonraları yani Tur-genev'in döneminde İse anlaşılan sürekli, eski dostlar şöminenin yanında toplanarak öyküler anlatırlarmış; şimdilerde İse gerçekten böyle bir şey ne ülkemizde ne de yurt dışında, örneğin Fransa'da hiç yapılmıyor. En azından öykü yazarları, bizler için artık böyle şeyler yazmaz oldular. Öykü anlatmayı uzatmaktan ve çok işi olan okuyucuyu bezdirmekten mi korktukları, bir ahbabın öyküsünü kesinlikle kendi özgün hayal ürünü olarak vermeyi mi istedikleri için ya da şöminenin yanında oturup başkalarına ait öyküleri dinleyen, birbirinden hoşlanan böyle insanlar artık bulunmadığından mı bilinmez. Ama seyrek de olsa, bizim çağımızda da bu tür toplantılar oluyor. En azından benim anlatmakta olduğum o akşam yaşanan buydu.
* Özgün adı: Vımısel
Onlar yalnızca eski arkadaş değil, yaşlı insanlardı da. Yani çok yaşlı değillerdi, yaşları kırkla elli arasıydı ve hepsi bekârdı. Belki bu nedenle hep beraber şöminenin yanı başında oturuyor kimisi puro, kimisi hafif kokulu sigara içip kadehlerinden ağır ağır, kaliteli koyu şarabı yudumlarken birbirlerini dinleyebiliyorlardı. Yaşlı, sakin bir bekâr adamın kendine özgü, yumuşak bir özelliği vardır. Dikkatlidir, tüm varlığıyla oradadır ve her zaman dostluğa hazırdır, sizi dinlerken memnuniyetle ve can kulağıyla dinler. Dünyaya ilgi duyar, kendisinin ve başkalarının dünyaya bakış açısına gösterdiği ilgi hemen hemen aynıdır. Evli bir adamı, öncelikle kendi küçük dünyasına bakış açısı ilgilendirir, eğer ilgilenmiyorsa kaygılanır, kaygılanmıyorsa öfke duyar, ama ne olursa olsun o küçük dünya kısmen de olsa onun için büyük bir barınaktır.
Lyadski'nin evinde toplanmışlardı. Lyadski düzgün yapılı, genç görünümlü, kırk beş yaşlarında, dalgalı kır saçlı ve gülümseyişi hoş bir adamdı. Bununla birlikte gözleri sert bakışlıydı. Çalışanlarının onu sevdiği bir bölümün müdürüydü. Diğerlerinin hemen hepsi iş arkadaşı değildi, yolları ayrılmıştı, okul ya da üniversite arkadaşlarıydı; ama eski samimiyetlerini sürdürmeyi başarmışlardı.
Duvar kâğıtları, perdeler, halılar ve ağır döşeme koyu renkliydi. Alçakta duran bir abajurun altından ışık yayan, koyu kırmızı renkli kömürler tatlı bir atmosfer yaratıyordu. Gelecekten söz ediyorlardı. Konuşulan her şey insanların geleceklerini bilmedikleri, herkesteki bu bilinmezliğin içine sızma isteği, tahminler, önseziler ve kehanetlerle ilgiliydi. Hemen hemen tüm yaşamını geride bırakan bu yaşlı insanları, gelecek niçin ilgilendiriyordu diye düşünülebilir. Ama onlar da kendi geleceklerinden değil,
genç yaşlı tüm insanların geleceğinden, onların eğilimlerinden ve kaderin kanunlarından konuşuyorlardı.
— Çok eski zamanlarda,- dedi Lyadski,- insanların yenilmez kadere inandıkları zamanlarda bile burç fallarına bakıyorlar, kâhinlere ve falcılara danışıyorlardı; peki neden, diye düşünüyor insan. Edip kaderinden bile bile kaçmadı. Bizler artık özgür iradeye inanıyoruz; üstelik kâhinlerin, burç fallarının ve tüm bunlara inanmanın en çok gerekli olduğu bir zamanda. Geleceği bilmek, esas şimdi yaşamı değiştirip anlamını bulmamızı sağlayabilir.
— Öyle mi sanıyorsun?- diye sordu arkadaşlarından biri zayıfça, uzun boylu, çok iyi giyimli, bıyıkları kırlaşmış bir adamdı. Şöminenin tam yanındaki koltukta oturuyordu, tüm bu süre içinde hiç konuşmamıştı. Kendine özgü tavrıyla yumuşak ve alçak gönüllü duruşuna bakıldığında onun bir diplomat, çoğu zaman dinleyen ama konuşmayı beceremeyen bir insan olduğu anlaşılabiliyordu. Adı Politov'du.
Lyadski acele etmeden ona karşılık verdi:
— Evet bence öyle. Ya sen...
— Ben farklı düşünüyorum. Garip bir olayı anımsattın bana... Bir karşılaşmayı.... Bununla birlikte ben bu karşılaşmayı hiç unutmadım. Anlatması uzun sürer, ama eğer isterseniz anlatabilirim. Daha önce bundan kimseye söz etmedim, neden bilmiyorum. Belki de yalnızca fırsat olmadığı için. Ama bugünkü sohbet, bu anıma çok uyuyor. Üstünden uzun zaman geçti...
İşte Politov'un anlattıkları.
Gençken, çalışmaya yeni başladığımda beni Paris'teki elçilikte görevlendirmişlerdi. Orada iki yıl kadar yaşadım, alıştım da, bazı kişilerle dostluk kurdum, ne gariptir ki en çok ressam ve edebiyatçılardan oluşan gruplarla yakın-laştım. Aralarında çekilmez, çok bayağı insanlar vardı, ama yine de sıkılmadan sohbet ettiğim canlı, aklı başında olanlara da rastladım. Gençliğime rağmen, yirmi beş yaş-larındaydım, o zamanlar bana ilkel ve sıkıcı gelen, boş Fransız eğlence anlayışını sevmiyordum. Bununla birlikte toplumdan kaçmıyor ve fırsat buldukça önerileri reddetmiyordum.
Bir defasında, ressam arkadaşım Lebrun aracılığıyla saygın, ünlü, Eldon adlı bir başka ressamın kendi evinde verdiği ihtişamlı yemeğe katılma fırsatım olmuştu. Yemeğin veriliş nedeni.... şu anda niçin verildiğini anımsaya-
mayacağım. Fermeture.....ouverture*.... Bilmiyorum, ama
bir kutlama ve şölen vardı ve söylendiği gibi tüm ressam ve sanatçı dünyası oradaydı. Kadınlar da vardı. Uzun ve göz alıcı masayı, örtünün üzerindeki kokusuyla boğucu çiçekleri, iyi yürekli, şişman, harikulade, kırmızı elbiseli ve aynı şekilde göz alıcı m-me Eldon'u anımsıyorum. Eldon bir şeyler" söylüyor, bir şeyler için teşekkür ediyor, gülümsüyor ve hoş, rahat bir jestle kadeh tokuşturuyordu. ,
Arkadaşım sağ tarafındaki bayanla hararetli bir sohbet yapmakla meşguldü, sağ tarafımdaki bayan ise benimle konuşmuyordu; ben olmadan gülen ve mutluluk duyan kalabalığın içinde, kendimi tek başıma buluver-miştim. Konuşmamaktan hoşnuttum. Böylece etraftaki-leri izleme olanağı buluyordum. Karşımda duran bir dizi
açılış, kapanış
yüze bakıyordum. Sağ taraftan başlamıştım. Birinci, ikinci, üçüncü.... İnsan gözlerini birinden diğerine hızla çevirince sanki hepsi çok garip bir biçimde değişen aynı yüzmüş gibi görünüyordu, çünkü yüzler farklı olsalar da,' aralarında her zaman hoşa gitmeyen ve kesin benzerlik vardır.
Dördüncü, beşinci ve altıncı... Gözlerim birdenbire durdu. Neredeyse sol uca kadar gelmiştim, ansızın gözlerimin yüzünde durduğu bir kadın benim sol çaprazımda, ev sahiplerinin hemen hemen yakınında oturuyordu. Solmak üzere olan uçuk renkli bir demet çiçek onu benden bir parça gizliyordu, ama başımı hafifçe eğdiğimde tamamen görebiliyordum. Bu tür detayları anımsadığım için sakın şaşırmayın; yarın aynı Lebrun'i görsem, yaşlanmamış olsa da tanıyamam. Ama bu kadını, sanırım benim anlatacaklarımdan sonra görseniz, siz bile tanırsınız.
Dış görünüşünü anlatmak kolay, hiçbir olağanüstü yanı yoktu. Güzel, solgun ve sakin bir kadındı. Galiba gençti, muhtemelen otuzunda bile değildi. Aynen o eski portrelerdeki gibi düzgün, hilâl biçiminde kaşları vardı. Mat, koyu renkli saçları gür değildi, yanaklarına yumuşakça dökülüyordu. Hepsi bu kadar. Dekoltesi oldukça açık, daracık garip kesimli ve aşağıya kadar inen, beyaz deri şeritli siyah bir elbise giymişti. Gözlerini henüz görmemiştim, yere indirmişti. Benim gibi susuyordu.
İşte konuşmaya başlamıştı. Gülümsüyordu. Küçük, kırmızı dudakları vardı, dişleri üst üste binmişti. Genç ve güzeldi. Çok sıradan bir güzelliği vardı, hatta hoşuma bile gitmemişti. Ruhumda hayranlık, memnuniyet ya da anti-pati değil, dehşet uyandırmıştı. Bu dehşet duygusu hepimizin en azından çocukken geceleyin, karanlıkta yalnız kaldığımızda yaşadığı, kimsenin açıklayamayacağı, kötü-
lükle dolu, karanlık bir korkuydu. Bu korkunun farklılığı yarım kalmışlığındadır, ikinci yarısı olan heyecan ise, bir dehşet duygusu diğer dehşet duygularıyla nasıl kıyasla-narnıyorsa, aynı şekilde hiçbir heyecanla kıyaslanmayacak kadar karanlıktır.
Ama ben çocuk değildim ve elimde olmadan düşünmeye başlamıştım. Onda özellikle korkunç olan neydi? Sıradandı. Güzeldi. Gençti...
Genç! İşte mesele buydu. Kuşkusuz genç bir kadındı. Otuzlarında değildi bile. Yirmi yedi... yirmi sekiz yaşların-daydı.
Hiç de değil! Yirmi yedi ve elli, seksen, yüz yirmi, hayır iki yüz, üç yüz, bilmiyorum belki de bin yaşındaydı! Yine de kuşkusuz yirmi sekiz yaşından fazla değildi.
Arkadaşıma döndüm:
— Bir dakika bakar mısınız: Eldon'un yanında, solda oturan şu bayan kim?
Sohbetten alıkoyduğum Lebrun dalgınca bana baktı ve aceleyle:
— Hangisi? Pembe elbiseli olan mı?- dedi. --
— Hayır hayır, daha soldaki, siyah elbiseli olan. Adı ne? ,
zor.
— Ah o mu? Adı mı? Onun adı kontes Yvonne de Su-
— Peki ya kont, kocası burada mı? Hangisi?
Bana sırtını tekrar dönmüş olan dostum şaşkınlıkla:
— Kocası mı? Evli değil ki. O toprağı bol olsun kont de Suzor'ün kızı; hani şu...
Arkadaşım merakımı giderdiğinden emin bir tavırla beni tamamen yalnız bıraktı.
Ama ben de başka bir soru sormadım. Tekrar kontese baktım, aynı anda o da gözlerini kaldırdı. İnsanı afallatan, hoş olmayan gözlerdi bunlar! Müthiş soluk, iri, belki mavi, belki gri renkteydi, bilmiyorum, yalnızca çok soluk, sanki renkli kristal gibi şeffaf ve ihtiyar gözlerdi. Ölü gözler. Yine de genç ve canlı gözlerdi bunlar.
Gözlerine baktığımda yanıldığımı anladım, kendi kendime "üç yüz, beş yüz, hatta bin yaşında!" derken, elde olmayan, âdeta şiirsel bir abartıya kapılmıştım.
Hayır. Bin, bizler için neredeyse sonsuzluk demek. Sonsuz olan asla yaşlı değildir. Oysa kontes henüz genç ve güzel olduğu halde, gerçekten de yaşlı gibiydi, çok yakınında insanın ölümünün bulunduğu bir yaşlılık, insana özgü bir düşkünlüktü bu.
Soluk gözlerin üzerimde durduğunu gördüm. Bakışları son derece sakindi, ama kayıtsız hatta rastlantı sonucu değil gibiydi. Sanki uzun zamandır tanıyormuşça-sına bakıyordu bana, ama bu karşılaşmaya sevinmiş ve şaşırmış gibi de değildi. Sanki benim ona, tartışmasız güzel, tartışmasız genç yüzüne kabalığa varan bir inatla gözlerimi ayırmadan bakmam gerekiyordu. Lebrun bu kez kendisi bana dönmüş, gözlerimi ondan ayırmaya beni zorlamıştı:
— Bana kontesi mi sordunuz? Çok ilginç bir yüzü olduğu doğru değil mi? İtici ....bir şeyler olmasına rağmen. Bunu siz de fark ettiniz mi?
Onun bir şey anlamadığını ve anlamayacağını düşündüm, bu nedenle kaçamak yanıt verdim:
— Belki...
— Evet yapıtlarını çok beğenen biri olmadığımı söylemek zorunda olsam da harikulade bir genç kız ve sempatik bir arkadaştır. Bir tarzı, ekolü var, hatta isterseniz kendine özgü bir şeyler var deyin ama....
— İzninizle ama ne yapıtı?
— Onun tabloları, parbleu! Yoksa ressam olduğunu size söylemedim mi? Son salonda onun tabloları ve birkaç etüdü vardı. Çok ünlüdür. Belki de fark etmişsinizdir. R. R!
R.! Demek tuvallerini bu kendini beğenmiş iki harfle imzalıyordu! Demek O R. idi! Bu keşfin, benim için bir şeyleri açıklığa kavuşturduğunu söyleyemem. Aksine daha da karıştırmış, zorlaştırmıştı. R.'yi tanımamak mümkün müydü? R. hakkında konuşuluyordu. Tablolarının insanlar üzerinde "ağır etki bıraktığı" söyleniyordu, herkes bunu anlıyordu, yani böyle anlıyordu. Ben ise hiçbir şey anlamamıştım. Yalnızca kafamı değil tüm benliğimi kaplayan rahatsız edici bir düşünceyle uzaklaştığımı anımsıyorum. Hemen geçen yıl görmüş olduğum "Ateş" adlı tablosu aklıma geldi. Tabloyu anlatmam olanaksız, gerekmiyor da. "Ateş" de beni alt üst eden şey sözcüklere sığmaz. Sözcüklere dökülürse sıradan bir hal alır. Belki de.güzel çizilmişti. Etraf karanlık. Ortada büyük bir ateş yanıyor. Sol tarafta yarı çıplak yaşlı kadın duruyor, sağ tarafta da aynısı. İçlerinden birinin gölgesi görünüyor, sanki üç yaşlı kadın varmış gibi, üstelik bir tanesi oldukça iri. Hepsi bu kadar. Yaşlı kadınlarda taş gibi bir durgunluk, toprak ağırlığı vardı. Üçüncüsü yani gölge olan iri ama hafifti. Hepsi bu kadardı. Hiçbir anlamı yoktu, evet onun tablolarındaki anlamı tanrı bilirdi! Ama akılda kalıyor, insanın ruhunu sıkıyordu.
Yemek uzadıkça uzamıştı... Lebrun benimle gevezelik ediyordu, tekrar R.'ye geldi ve ona yine baktığımı görünce:
— Garip bir adam olan babası kont öldüğünde......-
dedi.
Ben sözünü kestim:
— Kont hakkında bir şey duymadım.
— Sahi mi? Ben ise duyduğunuzu düşünüyordum. Genç kontesin olağandışı bir kaderi var. Milyoner olan ve içine kapalı bir yaşam süren Suzor on altı yıl onun kendi kızı olduğunu kabul etmedi. Genç kontes yarı deli annesiyle neredeyse yoksulluk içinde yaşıyordu, zaman zaman öğrenimine ara verdi, bir Louvre'a bir resim okuluna koşuyordu.... Sonra birdenbire her şey değişti: Babası onu ve kısa süre sonra ölen annesini yanına aldı, onları krallara özgü lükse boğdu. En iyi öğretmenleri tuttu, yolculuklara gönderdi, özgürlük ve sevgi verdi, zira dediklerine göre kızının kollarında ölmüş ve son zamanlarında yanına kızından başka kimseyi sokmamış.
— Ya şimdi?
— Şimdi saray gibi evinde... tek başına yaşıyor. Elbette içine kapanmış değil, ama buna yakın bir tarzda.
— Evlenmedi mi?
— Que voulez-vous? Une artiste!* - diye önemsiz bir düşüncenin verdiği umursamazlıkla yanıt vermişti dostum ve kontes hakkında daha fazla konuşmadık.
Ama uzadıkça uzayan yemek biter bitmez, aniden karar vermiş gibi bu kadının olduğu tarafa yönelerek konukların arasından geçmeye başladım. Aklıma Lebrun'den beni onunla tanıştırmasını istemek bile gelmemişti.
Nasıl böyle bir şey beklersiniz? O bir sanatçı!
Yakından da aynen uzaktan göründüğü gibiydi. Yalnızca orta boylu ve zayıftı, elbisesinin ise çok uzun olduğunu fark etmiştim. Arkası bana dönüktü, piyanonun yanındaydı (konuk odasma geçmiştik) ve yaşlı bir adamla konuşuyordu. Ama ona ancak yaklaşmıştım ki, döndü ve elini eski bir tanıdığına uzatıyormuşçasına bana uzattı, şaşırmıştım:
— Bonjour. Siz Mr.Politov'sunuz değil mi?- dedi.
Yaşlı adam hemen uzaklaşmıştı. Anlamadığım bir şey vardı: Onda algıladığım şeylerin farkına varan tek kişi ben miydim, ya ötekiler? Bununla birlikte belki artık ona alışmışlar, kabullenmişlerdi. Hatta havai Lebrun bile ondan söz ederken: "Etrange figure*. Sanki içinde yaşam yokmuş gibi" demişti. Aptalca ve bayağı bir düşünceydi bu, ama onun bakış açısıyla.... belki gerçekten öyleydi.
Yakından solgun tenli bayanlara özgü narin bir tazeliği olduğunu fark etmiştim. Tahmin ettiğimden gençti. Yirmi beş yaşlarındaydı...
Ona ne söylemeliydim? Soluk renkli, âdeta boş, seksen yaşındaki, güzel gözleriyle hafifçe gülümseyerek bana doğrudan bakıyordu.
• Ne söylemek gerekiyordu? Söyleyecek bir şeyler uydurmak istiyordum, yoksa tablolarından mı söz etmeliydim, aniden söylenmesi neredeyse olanaksız bir şey söyledim:
— Bence çok garip bir kadınsınız.
Birkaç dakika önceki gibi sakin duruyordu.
— Size niçin garip geldiğim konusunda bir düşünceniz vardır elbette.
Sesi kısık, hatta boğuk ve gençti, ağır konuşuyordu. Sözcüklerini kesinlikle soru sorarcasına söylemiyordu. Sesin kendisinde sanki soru tümcesi için daha fazla yükselmesinin mümkün olmadığına ilişkin bir inandırıcılık vardı.
— Bir düşüncem var,- dedim istemeden özenli olmaya çalışarak.- Ama tam değil. İçimde henüz netleşmemiş pek çok şey var.
— Evet. Tam bir düşünce olması mümkün değil. Ama mümkün olan konusunda haklısınız. Sizden hoşlandım. Derinliği olan bir insansınız.
— Ama ben sizden hoşlanmadım!- diye haykırdım, kesinlikle elimde olmadan. -Yani sizden hem çok hoşlandım, hem de hiç hoşlanmadım! Hem coşku veren hem de korkutucu bir durum. Bunu açıklamak olanaksız.
— Bu canınızı sıkıyor,- dedi o.- Sözcüklerle dile getirebileceğiniz her şeyi söyleyin.
Ve ben de söyledim... her şeyi, masadayken onun hakkında ne düşündüğümü olduğu gibi söyledim. Evet, hatta sözcüklerimi yumuşatmadan her şeyi olduğu gibi anlattım. Dostlarım beni iyi tanırsınız. Bu kadında sıra dışı, eşi bulunmaz bir şeyler olduğuna inanın, çünkü benim gibi olağan, iyi eğitimli hatta doğası gereği kendine hakim ve hatta diplomat olmuş birinin tanımadığı Fransız kadınla, bir ressamla böyle konuştuğunu gözünüzde canlandırmak, buna inanmak olanaksız. Ama sizi temin ederim ki ona yalan söylemek, hatta bir şeyleri eksik dile getirmek olanaksızdı. En azından benim için olanaksızdı. Başkaları nasıldı bilemem. Görünüşe göre genelde onunla az konuşuyorlardı.
Sanki rolümü önünde onuncu kez tekrarlıyormuşum gibi beni hareketsiz bir rahatlıkla dinliyordu. Başka bir benzetme bulamıyorum. Konuşmamı bitirdiğimdeyse:
— Doğru yoldasınız. Bunlar ilk buluşlar, ama doğru. Böyle düşünmek yerinde olur. Gerçekten de hem yirmi altı hem de seksen yaşındayım. Bu doğru.- dedi.
— Ne bilmece! -dedim nefretle sesimi yükselterek. -Benim açıklamasını yapamadığım hayali düşüncelerimi kullanmak, onu ortaya çıkarmak istiyorsunuz, kim bilir niçin?
Ama kontes hiç gülümsemiyordu.
— Öfkelenmenin gereği yok, tatlım. Şimdilik dost olarak kalmamız daha iyi. Bana gelin. Akşamları evdeyim. Şimdi başka şeylerden söz edelim. Bu konuya dönmek için daha zaman var.
Zorlanmadan, şaşırtıcı bir ustalıkla konuşmayı sıra dışı, ama kesinlikle önemli bir konuya çevirdi, oysa ben yalnızca onun başka konuya geçerken gösterdiği kurnazlığı değil, geçişi bile fark etmemiştim. Uzun süre, galiba, pek çok konudan ve tablolarından konuştuk. Sesinde, sözlerinde aynı sessiz ikna edicilik, durgun neredeyse sonu olmayan, kederli bir derinlik, gözlerinde ise genç ve taze bir eskimişlik vardı, genç kontes hem o sıralarda hem de şimdi beni aynı şekilde kendine hayran bırakıyor^ ürkütüyordu. Bir araya gelmesi olanaksız, dahası bir araya gelmek zorunda da olmayan iki duygu birleşmişti.
Onunla hangi konuda konuşursam konuşayım, hep aynı şeyi, onu konuşuyordum.
Eğer size bu kadına aşık olduğumu söylersem yalan olur. Onu sevmiş miydim, hayır kesinlikle hayır. Ama onu ne kadar çok görürsem (ona her hafta gitmeye başlamıştım, sonraları haftada iki kez) ne kadar çok konuşup, ona ne kadar çok bakarsam büyüleyici korku, ürkütücü coşku içimde o kadar çok büyüyordu ve ben onun üzerimdeki hakimiyetiyle mücadele edemiyordum, istemiyordum da.
Yalnız yaşıyordu. Dışarı çok az çıkıyordu. Çok çalışıyordu. Onu ziyarete geldikleri oluyordu ama nedense istemeden, zaten o da onları istemeden kabul ediyordu. Gerçekten de, onda başkaları için itici bir şeyler vardı. Bu belki de beni onun çevresinde tutan garip, aşkla ilgisi bulunmayan esaretten başka bir şey değildi. Onda garip bir şeyler bulunduğunu düşünmeden gidiyorlardı, her şey böylece sona eriyordu.
Bazen bana, eğer onda benim için esrarlı, iradeyi yok eden dehşet olmasaydı, onu yalnızca muhteşem bir kadın olduğu için büyük, ciddi bir aşkla sevebilirdim gibi geliyordu. Başlangıçta ondan hoşlanmamıştım; daha doğrusu başlangıçta yüzündeki anlaşılmaz bir şey tarafından yenilgiye uğratılmıştım ve bundan başka şey düşünemiyordum; ama sonraları büyük gayretle ara sıra, bir an için bu solgun yüzün yalnızca yaşama sevinciyle dolduğunu hayal ediyordum, başardığım anda ise hemen o eski dehşet duygusu ortaya çıkıyordu, ama tıpkı sevdiğiniz bir kişinin tabutunun yanı başındaki gibi akıl almaz ve büyük kaybın acısıyla daha da güçlenmiş olarak.
Sonraları olanaklı-olanaksız aşkımı tamamen unuttum, artık yalnızca onun ne kadınlara ne de insanlara
özgü olan zincirleriyle zincirlenmiş bir halde korkunç kadının karşısında duruyordum .
Onunla en çok atölyesinin yanındaki küçük konuk odasında, daha doğrusu, çalışma odasında oturuyorduk. Orada da hemen hemen buradakinin aynısı koyu renkli, ağır mobilyalar vardı ve şöminedeki kömürler zaman zaman aynen böyle kızarıyorlardı. Evi gerçekten meşum bir saraya benziyordu; ben ise her defasında yukarıdaki çalışma odasına ve atölyeye giden merdivenlere ulaşmak için sessizliğe gömülmüş bir dizi salondan geçiyordum.
Kontes beni hep güler yüzle, hep sakin, hep bitmeyecek bir matemdeymiş gibi uzun, siyah bir elbiseyle karşılıyordu.
Her zaman sakindi.... evet, ama ben onun bana gösterdiği güler yüzün ve dostluğun arttığını fark ediyordum, o da saklamıyordu. Ona karşı hep açık davranıyordum; başka türlü yapamazdım; ona yaklaşımım konusunda benim bildiğim her şeyi biliyordu; dehşet ve heyecandan doğan tüm acılarımı, içimde büyüyen her şeyi biliyordu; ve yalnızca anlamakla kalmayıp, bunlara son verebileceği anlaşılıyordu, ama son vermiyordu. Benim konuştuğum onun dinlediği, hiç konuşmadığı ya da boğuk sesiyle hafifçe ve kederli, hep biraz mesafeli şefkatle yatıştırıcı birkaç sözcük söylediği oluyordu. Ben ısrar etmiyor, ricada bulunmuyor, sormuyor, aceleci davranmıyordum; yapamazdım. Sanki yavaş yavaş bir yol açılıyordu ve bu yolu isteyerek kısaltmak olanaksızdı.
Yalnız kaldığımda daha çok ve şiddetli acı çekiyordum; o ise yanındayken boyun eğdiğim katı ve sakin sessizlik içindeydi.
Kış bu şekilde geçti. Neredeyse yakın dost olmuştuk ve karşılaştığımız ilk günde olduğu gibi ne kendimi, ne de onu anlıyordum.
O olmadan yaşayamazmışım gibi geliyordu. Ama onun yamndayken de bana yaşam yoktu. Anlaşılmaz, akıl almaz yüküm gittikçe artıyordu. Bütün hafta kontesi görmemeye gayret ettim. Bu olduğunda neredeyse bahar gelmişti. Nihayet bir hafta sonra tekrar, hemen değil de üç gün daha bekleyip gitmeye karar vermiştim. Ama beklemem gerekmemişti. Sabah ondan, "Dostum bu akşam bana geliniz. Yvonne de Suzor" diye ilk kez yazdığı bir pusula almıştım.
Ama düşüncelerim bu isteğe boyun eğmedi. Bir saat sonra onun yanındaydım.
Kontes beni aşağıda karşıladı. Boş salonlardan birlikte geçtik, merdivenleri birlikte çıktık.
Şöminedeki kömürler kor halindeydi. Tavana ışık vuruyordu, duvarlar ise karanlığa gömülmüştü, dik arkalıklı yüksek bir koltuğa oturmuştu. Kırmızı ışık gururlu, genç ve korkunç yüzünde oynaşıyordu. Şeffaf, yaşlı gözleri parlak ışığa bakamıyordu, hep aynı şekilde soluk, ölgün ve muhteşemdi.
Ama bu gözlere bakmadan önce, birlikte yaşadığım eski düşüncelerimi anlattım:
— Kontes size uzun zamandır gelmemiş olmama şaşırmışsınızdır...
— Hayır: Şaşırmadım- diye yanıtladı.
Hemen, şaşırmadığını ve şaşıramayacağını anlamıştım.
Sözüne devam etti:
— Gördünüz mü? Size söylemem, kendimle ilgili anlatmam gereken bir şey var; daha önce bunu yapmam olanaksızdı. Gerekmiyordu. Ama artık gerekiyor. Çünkü.....muhtemelen yakında ayrılacağız.
"Muhtemelen" sözcüğünü söylemeden duraklamıştı ve garip bir gayretle söylemişti. Bu sözü ondan ilk kez duyduğumu kesinlikle anımsıyorum. O "muhtemelen", "umut ediyorum", "tahmin ederim", "belki de" gibi şeyleri asla söylemezdi...Ama söylediği "ayrılacağız" sözüne bütünüyle kendimi vermiş olduğum için bunu ancak anlayabilmiştim.
— Yoksa gidiyor musunuz?-demiştim neredeyse haykırır casına.- Ayrılacak mıyız?
— Evet. Ben gitmiyorum. Ama muhtemelen....siz....
Bir kez daha "muhtemelen" demişti, bir kez daha çaba harcayarak.
— Hiçbir yere gitmiyorum! Gitmeyi düşünmüyorum ve niyetim de yok. Niçin ayrılacakmışız?
Bir şey söylemedi.
— Fark etmez,- dedi en sonunda.- Düşünüyorsunuz ya da düşünmüyorsunuz fark etmez. Bu gün, bilmediğiniz bir şeyi size anlatmak zorundayım. Anlatacağım çünkü sizi seviyorum.
Bu sözleri öylesine yalın, emredici ve yumuşak bir sakinlikle söylemişti ki, aynı sakinlik bende de karşılık bulmuştu.
Onu sevip sevmediğim konusunda bir şeyler söylemek aklıma bile gelmemişti. Onun için hissettiklerim her türlü sevgiden daha fazlası ve anlaşılmazıydı.
— Eğer gerekiyorsa anlatın bana,- dedim.-Ben de bunun gerekli olduğunu artık anlıyorum.
Bir süre için üstüme garip bir rahatlık, neredeyse uyuşukluk çökmüştü. Onun uzun, ağır seyreden öyküsünü bu halde dinledim, öykü hem her şeyi açıklıyordu hem de ürkütücüydü.
İşte anlattıkları.
— Kont Suzor'un, çeşitli nedenlerle benim kızı olduğumu kabul etmediğini ve on yedi yıl annemle benim ondan uzak yaşadığımızı biliyorsunuz. Onu on yedi yaşıma, yani her şeyin değiştiği döneme kadar görmemiştim. Burada Paris'te neredeyse yokluk içinde yaşıyorduk, üstelik annem hastaydı. İster istemez ayaklarımın üzerinde durmaya alışmıştım, benim o zamanki yaşımdaki kızların ender olarak yararlandıkları özgürlükten yararlanıyordum. Okuldan pek çok kız ve erkek arkadaşım vardı, resim sanatına karşı konulmaz bir tutkum olduğu için resim okuluna girebilmiştim. Yaşıma uygun olmayan bir enerjim vardı, çok canlı, coşkulu ve ateşliydim. Kontun anneme yaptığı haksızlık bana sürekli acı veriyor, öfkelendiriyordu, aklımın ucundan geçtiği anda bile kendimi zor tutuyor, babamdan nefret ediyordum. Kaderim yüzünden onu suçluyordum. İyi bir öğrenim görebilirdim, şimdiki gibi olmazdım. Büyük bir ressam olabilirdim... Kendime çok güveniyor ve inanıyordum. Ama eğer yaşam beni mahvediyorsa kaybolup gidebilirim diye düşünüyordum.
Kaderimle ilgili düşünceler bana müthiş acı veriyordu. Bazen gelecekteki belirsiz, kaçınılmaz korkulardan ve şanssızlıklardan korkmaya başlıyordum, bunlarla nasıl savaşacağımı, annemle bana ne olacağını düşünüyordum ve geceleri ağlıyordum. Bazen aksine iyi ve büyük bir
mutluluk yakalayacağıma ilişkin gerçek bir umutla dolu-yordum, harekete geçmeyi ve en kısa zamanda bu mutlulukla karşılaşmayı istiyordum - ama nasıl hareket etmeliydim? Nereye gitmeliydim? Unutmayın ki yarı deli bir anneyle baş başaydım ve on altı yaşındaydım.
Bir gün toplumun üst tabakasından bir genç kız olan arkadaşım, bana henüz yeni ortaya çıkmış bir falcıya, geleceğin kâhinine koşan tüm Paris'in artık delirdiğinden söz etmişti. Falcının uzun yıllar Mısır'da, Hindistan'da ya da öyle bir yerlerde yaşamış, uzun yıllar gizemli, antik kültürü neredeyse sonu olmayan bilgeliğe varacak kadar incelemiş bir Fransız soylusu olduğu hipnotizma, hokkabazlık gibi her türlü şarlatanlıktan uzak, tıpkı eski kâhinler gibi abartısız biri olduğu söyleniyordu. Zengin bir adamdı, para almıyordu bu da büyük septikleri onun şarlatanlığından kuşku duymaya zorlamıştı, herkesi kabul ediyordu. Sosyete salonlarına yarışırcasına davet ediyorlardı. Ama o bu tür toplantılardan kaçıyordu.
Bir süre sonra hemen hemen aynı şeyleri bir gazetede okudum. Birkaç gün daha düşündüm, sonra karar verdim. Akşam (gündüz meşguldüm) ona gittim.
Sanki çok.kötü bir şey yapıyormuşum gibi geliyordu. Neredeyse geceydi ve ben falcıya gidiyordum....Ne saçmalıktı! Ne aptalca bir batıl inançtı! Muhtemelen bir şarlatandı! Şarlatan olsa ne çıkardı! Niçin gitmeyecektim, yine de ilginç bir şeydi. Yaşadığı ortamın nasıl olduğunu, Hindistan'dan, Tibet'ten neler getirdiğini hayal ediyordum....
Daha merdivenlerdeyken hayal kırıklığına uğramıştım ve şarlatan olduğuna inancım da kuvvetlenmişti. Zengin olduğu söyleniyordu, oysa hiç ilgisi yoktu. Ucuz semtlerden birinde sıradan, hatta yoksul, küçük bir dairesi vardı.
Dairesinin kalabalık olacağını düşünerek kapıyı çaldım, yüreğim çarpıyordu. Hatta bu düşünce beni canlandırdı da.
Kapıyı kahve ya da siyah tenli Hintli bir uşak yerine üstü başı kirli femme de menage açtı, hemen küçük, son derece yoksul mobilyalarla döşenmiş bekleme odasına aldı. Kimse yoktu. Oturmak istedim, ama tam o anda yandaki odadan gri, uzun gömlekli, sıradan, ufak tefek, saçları hafif dökülmüş, küçük beyaz sakallı yaşlı bir adam çıkmıştı. Kâhin bu adamdı.
Tatlı ve kurnaz biçimde gülümseyen, buruşuk, küçük yüzü hoşuma gitmemişti. Onda gülünç bir şeyler de vardı.
Ne adımı, ne de niçin geldiğimi sormuştu, niçin geldiğimi anlamak kolaydı. Dar, uzun ahşap masaya, lambanın yanına oturdu, beni karşısına oturtmuştu. Tatlılıkla, neredeyse yapmacık bir yakınlıkla, artık hiç tereddüt etmeden uzattığım elimi rica etmişti. Bunların hepsi ne saçma şeylerdi! Uzun uzun avucuma baktı, sonra doğum tarihimi sordu, yıl ve gün olarak. Daha sonra birkaç kez gözlerimin içine baktı.
Biraz sustu, konuşmaya başladı.
O konuştukça ben öfke, neredeyse nefret ve gülme isteğiyle doluyordum. En sonunda elimi ondan çektim ve küçümseyerek yüzüne güldüm:
— Bana söylediğiniz şeyler doğru değil, değil mi?
— Evet doğru çocuğum.... Bunu elinizden, bakışlarınızdan okuyorum. Kıskanılacak bir kader bekliyor sizi. Zengin ve ünlü olacaksınız.... Hoşunuza gitmeyecek şeyler yaşayacaksınız, ama hepsi geçecek. Bolluk ve ihtişam içinde uzun bir yaşam, mutluluk veren bir aşk ve yalnızlık.... Birkaç kez hastalanacak, ama iyileşeceksiniz, çünkü uzun süre yaşayacaksınız....
Kısacası her şeyi baştan itibaren tekrar anlattı, bir şeyler ekledi, hep aynı tümcelerle. Bu itici, bir şey ifade etmeyen, hiçbir şey ve her şey vaad eden, herkese söylenen, bayağı tümceler beni çıldırtmıştı. Gittikçe artan bir tür çılgınlığa kapılıyordum ve bağırdım:
— Adi şarlatanlığınızla birlikte canınız cehenneme! Hiçbirinizde fantazi denen şey yok! Dünyadaki tüm falcılar, dünyadaki tüm aptallara aynı tümceleri, herkese
uyacak sözleri söylüyorsunuz! Uzun yaşam.... Aşk.....
Hastalık..... Tatsızlıklar..... ve bunların geçip gideceği....
Her falcı kartlarına bakarak bunu söyleyebilir, tahminde bulunabilir! Hindistan'ın bu hikmetlerinde, antik bilimlerinde ne var, hiçbir şey! Ne sıkıcı!
— Çocuğum.....- diye söze başladı yaşlı adam.
Ama ben sözünü kestim. Fazlasıyla heyecanlanmış, müthiş öfkelenmiştim. Sandalyeden fırladım, önüne dikilerek beklenmeyecek kadar ateşli bir ifadeyle devam ettim:
— Hayır, geleceğimin nasıl olacağını söylediğiniz zaman inanırım size. Benim geleceğimi, duyuyor musunuz benimkini! Birbirinin aynı ruhlar nasıl yoksa, aynı kader de yoktur, bana gereken kendi kaderim, mutluluğum ve gelecekteki duygularıyla yüreğim gerekli, hepsi, bana her şeyi anlatın eğer yapabilecekseniz, beni mutluluğun beklediği odadaki duvar kâğıtlarının rengini söyleyin! Âşık olacağım adamın göz rengini gösterin bana! Hikmetin, bilginin ve önceden bilme denen şeyin olduğuna işte o zaman inanacağım! Ama yapamazsınız. Yalnızca susuyorsunuz. "Antik bilimlerinizle" başkalarını avutun siz.
— Çocuğum.....- dedi tekrar yaşlı adamcağız.
Ona baktım. Gülümsemiyordu. Bana, birdenbire ürkmüş gibi geldi ve ürkütücüydü. Sustum. O da susuyordu. Sonra oldukça garip bir şey söyledi.
— Siz, o kişi misiniz?
Ve gülümsedi, ama hiç de eskisi gibi değildi. Bu gülümseyişte hem kindar bir sevinç hem de acıma vardı.
Ne diyeceğimi bilmiyordum.
— Demek o, sizsiniz öyle mi?- diye tekrarladı. Yanıtımı beklemeden devam etti:
— Kaderinizi öğrenmek istiyorsunuz, kendi kaderinizi, sonuna kadar, sevgilinizin göz rengine kadar, değil mi? Gelecekteki yüreğinizin son davranışına kadar her şeyi değil mi? Hem de...
— Benimle alay etmeyin! Benim sözlerimi amaçsızca tekrar ediyorsunuz! Evet istiyorum, elbette istiyorum! Ve bunun olanaksız olduğunu da biliyorum, sizin bilimlerinizi de lanetliyorum, çünkü bana başka bir şey gerekli değil. Elveda.
Kapıya yönelmiştim. İtiraf etmeliyim ki, bana engel olmamıştı. Ama ben onun bakışı üzerine kendim durdum.
O zaman dedi ki:
— Evet o sizsiniz. Bana bir kez, yalnızca bir kez bir kadının geleceği ve sizin istediğiniz şeyi isteyeceği söylendi. Onun istediği şeyi bir kez, yalnızca bir kez yapmama izin verildi. İzin verildi, ama emredilmedi. Bunu yapmayabilirim, eğer bu isteğinizden vazgeçerseniz.
Bunu öyle bir ifadeyle söylemişti ki hemen inandım.
— Asla vazgeçmeyeceğim! Asla! Ah, yalvarırım size eğer olanağınız varsa. Hemen hemen, şimdi eğer yapabile-cekseniz!
— Yalvarmanıza gerek yok,- dedi neredeyse sertçe.-Eğer vazgeçmezseniz yapacağım. Şimdi, bugün değil. Ne istediğinizi düşünmek zorundasınız. Eve gidin ve düşünün. Eğer düşündükten sonra vazgeçmezseniz yarın aynı saatte gelin. Eğer yarın gelmeyecek olursanız.....
Onunla tartışmanın olanaksız olduğunu anlamıştım. Yalnızca:
— Tamam, yarın geleceğim. Elbette geleceğim! Düşünmeye gerek yok, üzerinde düşünülecek bir şey yok,-dedim.
— Hayır düşünülmesi gereken bir şey var,- dedi inatla ve beni kapıya doğru geçirmek için ayağa kalktı.- Düşünün çocuğum, iyi düşünün. Ve ....- kapıya dayanarak birdenbire hafifçe ekledi.- düşüneceğiniz zaman kimi tanıyorsanız, kime istiyorsanız dua edin.
— Bekleyiş, heyecan ve sevinçten neredeyse bütün gece uyuyamadım. Son sözlerini söylerken yaşlı adama inanmamak nedense olanaksızdı; kesinlikle inanmıştım ve yalnızca onun inat uğruna meseleyi yirmi dört saat sonraya ertelemesine kızıyordum. Düşünülecek ne vardı! Tereddüt edecek ne vardı! Bana her şeyi bilmek gibi ayrıcalığı olan öyle bir mutluluk, öyle bir güç veriliyordu ki! Geleceğin kutsal gizemi açılacaktı önümde! İnsanlar bunun yalnızca bir parçasını öğrenmek için tüm ruhlarını verirlerdi, ben ise her şeyi öğrenecektim! Hangi akılsız bundan vazgeçerdi! Yaşlı adamın "düşünmek" öğüdüyle alay ediyordum ve yalnızca nasıl öğreneceğimi düşünüyordum. Bana o mu anlatacaktı? Ama sözcükler tam bir fikir veremezlerdi. Yoksa gösterecek miydi? Ama kendi duygu ve düşüncelerini insanın gözleriyle görmesi olanaksızdır. O ise bana her şeyi öğreneceğime dair söz vermişti, her şeyi! Babamı tanıyacaktım, ondan nasıl intikam alacağımı öğrenecektim. Ondan intikam alacağımdan hiç şüphem yoktu.
Gece sona erdi, önümde uzun bir gün vardı. Bütün gün evde oturmuştum. Yeterince "düşünmüştüm"! Yaşlı adamın ikinci öğüdünü unutmuştum, yani birine dua etmeyi. Asla dindar olmamıştım. Her şeyi öğrendiğimde ne için dua edip istekte bulunacaktım, ne soracaktım ki!
Gülme ve kahkaha krizine tutulmuştum. Gün boyunca, nedensiz yere, evdekilerin her sorusuna alayla yanıt vererek kahkahalar atmıştım. Hava ancak kararmıştı ki şapkamı taktım ve sokaklarda dolaşmaya çıktım. Sonbahar öncesine özgü, ince bir yağmur çiseliyordu. Her adımda titreyen, her adımda bilinmeyene, belirsizliğe ve karanlığa sürüklenen zavallı, gri insanların pisliğin içine nasıl yuvarlandıklarım gördükçe kendimi gülmekten zor alıkoyuyordum. İlk dönemeçte kendilerini neyin beklediğini bilmiyorlardı. Ne kadar zavallıydılar! Acınacak durumdaydılar!
Zaman geçiyor, randevu saati yaklaşıyordu. Randevu saati geldiğinde ihtiyarın kapısının önündeydim.
Kapıyı bana kendisi hemen açmıştı. Kimseyi, hizmetçi kadını bile görmemiştim. Yaşlı adam antrede ve bekleme odasında lambalar yanmasına rağmen, elinde yanan bir mum tutuyordu....
— Demek o sizsiniz, çocuğum,- dedi yaşlı adam.-Geldiniz. Ben de öyle düşünmüştüm.
Aynı gri, uzun gömleği giymişti, aynen bir gün önceki gibiydi, hem de çok farklı: Uğursuz korku ve hemen hemen dehşetle karışık sevincin insanı esir alan gizemi nedeniyle titriyordu. Korkak ve tiksindirici, yaşlı, gri bir kuşa benziyordu, gömleğinin geniş yakasından çıplak başını bir kuş gibi uzatıyordu. Kuş korkaktı, ama büyük ve güçlüydü. Ondaki gücü hemen hissetmiş, bir kez daha beni aldatmayacağını anlamıştım.
Yaşlı adam bekleme odasında, elinden mumu bırakmadan durdu, sanki daha fazla korkuyormuş gibiydi ve :
— Demek düşündünüz çocuğum ve kendiniz karar verdiniz... Size düşünmenizi öğütlemiştim. Siz de özgürce düşündükten sonra bana geldiniz, öyle değil mi, aynı istekle, benim...- dedi.
— Evet evet!- diye haykırdım sabırsızlıkla.- Hep aynı şeyleri tekrar edip durmayın bana! Karar verildi!
Titremesi bana geçmişti. Artık ne gülüyor, ne de sevinç duyuyordum. Kötü ve belirsiz bir huzursuzluk kaplamıştı içimi. Dehşete kapılmaktan korkuyordum. Dehşet çok yakınlarda bir yerlerdeydi.... görünüşe göre, dehşetin ortaya çıkması için neden yoktu.
— Daha uzun süre beklemeye niyetli misiniz!- diye neredeyse kabaca haykırdım.
Yaşlı adam o anda döndü ve beklenmedik bir rahatlık ve sertlikle: "Beni takip edin" dedi, daha önce fark etmediğim köşedeki kapıya yöneldi, açtı ve içeri girdi.
Eşikte bir an için yavaşladım, yalnızca bir an: Sanki birinin hafif, şefkatli eli bana engel olmayı deniyordu; ama geri çekiliyordu, sanki soğuk bir fare tenimin üzerinden geçivermiş gibi âni bir korku geçti içimden ve kayboldu ve yaşlı adamın arkasından içeri girdim.
Burası alçak tavanlı, tamamen boş, büyük, kocaman bir odaydı. Ama tavan ve yer çok düzgündü duvarlar bembeyazdı. Pencere bile fark etmemiştim. Bununla birlikte, duvarlardan birine büyük, yaşlıların açık ağzı gibi kapkara bir şömine yerleştirilmişti. Refakatçim mumu şöminenin üzerine bıraktı. Şöminenin önünde, odanın hemen hemen ortasına konmuş son derece basit, ahşap, tek bir sandalye olduğunu gördüm.
Sanki özel bir şeyler, yumuşak ışıklar, sihirli halılar, çıldırtıcı tütsüler, ürkütücü sihirli bir şeyler bekliyormuşum gibi geliyordu bana, oysa odanın garip ıssızlığı ve beyazlığı beni yanıltmıştı, yakınlarda bir yerde gezinen korku belki de benim istediğim şeyler değildi, ama çirkin, belirsiz, kör ve büyük odadaki mumun bulanık ışığına benzeyen hüzünlü, boğucu bir korku vardı.
— Oturun çocuğum, sandalyeye oturun,- dedi telaşla yaşlı adam, hep aynı çirkin, şefkatli korkaklığıyla.- Oturun. Şimdi.....şimdi.....
Sözünü dinleyerek oturdum- sandalyenin durduğu konumda- sırtımı şömineye, yüzümü öteki duvarlarla ve tavanla birleşen, sonsuz, bir baştan diğer başa uzanan duvara döndüm. Artık kendimi biraz toparlamıştım, hatta daha önce beni meşgul eden konuları düşündüm. Anlaşılan bana o anlatmayacaktı. Belki de kendimi ve her şeyi, o beyaz duvarda görecektim.
Ama duvar, düzgün ve cansız bir biçimde bembeyaz duruyordu.
Yaşlı adamcağız telaş etmeyi bırakmıştı.
— Çocuğum,- dedi soğuk ve sertçe.- Size yanıt vermek zorundayım, eğer....Son kez soruyorum: İstiyor musunuz?
— Evet evet,- dedim. Ama düşünmeden söylemiştim, dilim söylemişti.
Yaşlı adam gömleğinin cebinden beyaz, ipeksi bir mendil çıkardı.
— Peki peki. Dileğiniz yerine gelsin,- dedi çabucak.-Rahat oturun. Bir şey yok. Yalnızca elimi başınıza koyacağım. Ama ben görmemeliyim. Bu olamaz. Görmemeliyim. İşte gözlerimi bağlıyorum.
Titreyen elleriyle örtünün düğümünü çıplak kafasında sıkıştırdı. Örtü büyüktü, uçları komik bir biçimde aşağı sarkıyordu. Ama yaşlı adam hemen sandalyenin arkasına geçti, yalnızca mırıltılarını duyuyordum.
— Şimdi şimdi. Burada mısınız? Ellerimi başınıza koyacağım. Koyup kaldıracağım. Başka bir şey yapmayacağım... hiçbir şey.
Mırıltı kesilmişti. Muhtemelen başımın üzerinde çap-razladığı ellerini ağır ağır indirişini, daha başıma değmeden hissetmiştim. İşte değmişlerdi.... Ah ne ağırdılar! Elleri değdi, başımın üzerine indi ve ...
Ve hemen kaldırdı. Elinin yukarı aşağı yaptığı hareket sırasında hiç zaman geçmemişti. Zamanı ne kadar kısaltırsak kısaltalım, binde bir, milyonda bir saniyeye kadar isterse, yine de belirli bir süre geçecektir, oysa böyle bir şey olmamıştı. Ama hiçbir şey olmadığını söylemek yalan olur. Ah, hiçbir şey! Hayır her şey olmuştu, yalnızca zaman yoktu.
Kalktım. Yaşlı adama döndüm yüzümü. Örtüyü çözmüştü, benim yeni, o anki yüzüme yakından baktı, gözlerini anımsıyorum: Yakınma, nefret ve ölüm korkusuyla dolu acınacak gözlerdi bunlar. Ellerinin yaptığı işe bu gözlerle ancak ya katil, ya da zorba bir adam bakabilirdi.
Baktı ve arkasına döndü. Arkama bile bakmadan dışarı çıktım. O ise orada kaldı.
— O zaman, elinin iki hareketi arasında zamanın yok olduğu o sürede bana ne olduğunu hâlâ anlamadınız mı? Sıradan, mutlu ve yaşayan bir kişi için bunu anlamak zordur. Anlatmaya çalışacağım, ama bir şey arılamazsanız karanlığı inançla değiştirin, bunu yapabilirsiniz.
Gelecekteki kaderimi, şu anda sürdürmekte olduğum yeryüzündeki yaşantımın geleceğini öğrenmek istiyordum. Hissedeceklerimi de. Ölünceye kadar yaşayacağım her şeyi, gelecekteki her ânımı. Oysa bunun için yaşamam gerekiyordu. Yaşadım da. Yaşlı adamın iki hareketi arasındaki o zaman yokluğunda ya da sonsuzluk anında görmediğim ama içimde hissettiğim (şimdi olduğu gibi kendimi görmüyorum, ama içeriden hissediyorum), bana verilen her ânı, saati ve yılı yaşadım, sahip olduğum ve olacağım tüm düşünceleri düşündüm, dökeceğim tüm göz yaşlarını döktüm, yaptığım ve yapacağım tüm işlerle yoruldum, yaşantım boyunca yakalanacağım tüm hastalıkları geçirdim, çoğunu henüz şimdi duymakta olduğum sözcükleri duydum, öğreneceğim her şeyi öğrendim, göreceğim herkesi ve her şeyi gördüm dersem bana inanmalısınız; her şey başımın üzerinde olup bitmişti, bedenimin son titreyişine, son dakikaya ve son can çekişmeme kadar her şey....
Kontes durakladı. Haklıydı: Henüz anlamamıştım, henüz kabullenmemiştim.
— İnanın,- dedi bir dakika sonra.- Bu ancak inançla anlaşılabilir, nasıl bir şey olduğu, benim artık niçin böyle olduğum hayal edilebilir. Herkes geçmişini bilir. Herkesin geçmişini bildiği gibi ben geleceğimi biliyorum. Ben kendi geleceğimi anımsıyorum.
— Kontes, ama.....- diye mırıldandım.- Geçmişi unutuyoruz...Her şeyi anımsamak mümkünse... Unutabilirsiniz de....
— Unuturuz.... evet, elbette, her şeyi olduğu gibi aynı canlılıkla anımsamak olanaksızdır. Ama bu bir şey değiştirmez. Düşüncelerinizi geçmişten bir şeye yönlendirir yönlendirmez karşınıza tüm açıklığıyla dikilir. Ben de öyleyim, yaşantımla ilgili ne düşünürsem düşüneyim karşımda, bunu çoktan yaşamış oluyorum. Hatta ne zaman ne düşüneceğimi bile biliyorum. Her düşünce, yüreğimin her hareketi bana ikinci kez geliyor, onların geliş zamanlarını da biliyorum. İki yaşamı da iki kez yaşıyorum, çünkü sonsuzluk uçurumunda yaşadığım ilk yaşamım yalnızca parlak, doğru bir yansımaydı, özellikle bu gelecekteki ikinci yaşamımın imajıydı, yani ikinci yaşamım nasıl olacaksa aynen öyleydi, aynen bilerek yaşamak ! Dostum, siz benim o zaman sevdiğim, sevmekte olduğum, o zaman kaybettiğim, kaybedeceğim adamsınız, mantığınızla değilse yüreğinizle, yüreğinizin tüm özgürlüğüyle ve mutluluğuyla benim acımın derinliğini ve eşi benzeri bulunmadığını anlayın. Size ilk kez âşık olmuyorum; size tekrar âşık oluyorum, tekrar ve ikinci kez! Tekrar kaybediyorum- asla ilk aşkım diye bir şey olmadığı için...
Onu anlamış mıydım bilmiyordum. Gri, boğucu ve tatsız bir korkunun ortasında kalmış zihnimde kopuk düşünceler, bazı sorular didişiyordu. Gayretle dedim ki:
— Kontes... kontes... Ama bizde özgür irade denen bir şey yok mu? Bu, şu eski çağlardaki yenilmez kader... Bu fatum* ... Kaderimizi değiştirmenin elimizde olmadığına inanamam.
kader
— Evet özgür irade var. Ben bunu elde ettim ve hemen harcadım... yaşlı adamın yanındaki o akşam. Özgürce bilmeyi isteyerek, kaderimi değiştirdim. Bu isteğim ve benim iradem nedeniyle, isteğimin yerine gelmesi sayesinde kaderim değişti. Artık bildiğim için değişen kaderimi öğrenmiştim, eğer çoktan yaşanmış olan kaderimi bilmek istemeseydim, bilmiyorum. Artık beni bekleyen o kader değil. Daha ilk gece bana bundan söz etmişti yaşlı adam. O kader dışarıdan benimkine benziyordu. Bir tek aşk.... O yalnızca mutlu aşk demişti. Ben mutlu aşkı yaşadım, şimdiyse mutsuz olanı yaşıyorum. Ama bu bilmek istediğim için, öğrendiğim için mutsuz bir aşk, her şeyi değiştirmiş oldum.
— Ama eğer isteseydiniz kontes,- diye tekrar başladım söze.- Eğer isteseydiniz yine de bir şeyleri değiştirebilirdiniz.... Gereken andan önce ölmek örneğin? Değiştirmek değiştirmek....
— Ne isteyeceğimi ve niçin yapacağımı o şeyi istemeden önce biliyorum. Bu acı veren isteği daha kaç kez yaşamam gerektiğini, geri döndürülmeyene karşı yürümeyi, kesmeyi, son gelmeden son vermeyi biliyorum... Hangi duygu ve düşüncelerin beni durduracağını biliyorum. Size bunları anlatacağım.
Yerinden kalktı ve elini şömineye dayadı, kendisi de kaderi gibi çok karanlık ve korkunçtu. Ona bir insana bakar gibi bakamıyordum artık.
— Cehaletin verdiği mutluluk dolu kanuna isteyerek karşı geldiğim için tüm insanlıktan koparıldım; yalnızım. İnsanlar yaşıyorlar, yani dilek tutuyorlar,inanıyorlar, şüphe ediyorlar, eğilim duyuyorlar, seviniyorlar, umutlanıyorlar, hayal kırıklığına uğruyorlar, korkuyorlar, dua ediyorlar... Benim için yaşamda korkulacak ya da umut
edilecek bir şey yok. Şüphe ederek beklediğim, isteyeceğim bir şey yok. Benim için zaman içinde yaşamak diye bir şey yok. Hiçbir şey yok. Ama yalnızca.... zamanı geldi diye bir şey var! Yalnızca yaşarken! Ya öbür dünyada! Tekrar ikinci ve son kez nefesimi vermenin acısını yaşadığım, gözlerimi kapadığım zaman ne olacak? Görüyor musunuz öbür tarafı soruyorum, çünkü benim için bilinmezliğin tüm mutluluğu, inanç, beklenti ve umutlar orada! Orada diğer insanlarla eşit ve onlara yakın olacağım. Orada umut ederek korkacağım, bu nedenle cezamın ölçüsünü gönlümce azaltmayı dileyemiyorum, her şeyi yerine getirmeyi istiyorum. Belki de, evet belki de orada dinlenebileceğim, insanca gücümü ve yeni sınırsız özgürlüğü orada bulacağım.
Önümde duruyordu, yüzünü şöminedeki ateşe ve bana doğru döndürmüştü. Yüzü bir an için, yalnızca bir an için değişmişti, artık bu yüzü tanımıyordum: Kızıl ışıkların aydınlattığı, genç yalnızca genç ve ölümsüz bu yüz öyle muhteşemdi ki, bakmaya cesaret edemeden, titreyerek gözlerimi indirdim. Gözlerimi kaldırdığımda ise her şey bitmişti. Önceden tanıdığım korkunç kadın eskisi gibi, ihtiyar, boş gözlerle bana bakıyordu.
Onu anlamış olmalıydım. Çünkü anlatılmaz bir korku kaplamıştı ruhumu, ama nedenini bilmediğimiz ya da anlamadığımız zaman dehşetle karışan bu korkuda büyüleyici, çekici ve boyun eğdiren o heyecan yoktu artık. Anlaşılmayan, belirsiz her şey yerini bilgiye bırakmıştı, korku on katına çıkmıştı, baştan aşağı acıma duygusuyla dolu paylaşmanın acısı, sancısı büyümüştü ama heyecan kaybolmuştu. Heyecan onun, bu kadının karşısında değil, insana özgü olmayan kanunların, asla anlaşılmayacak gerçeğinin karşısında kalmıştı, çünkü anlamını olmasa da kontesin korkunç kaderini kavramıştım.
Umutsuzluğun verdiği korkuda coşku yoktur. Sağır bir sessizlik vardır. Ruhum, umutsuzluğun verdiği korku ve sessizlikle dolmuştu.
Birkaç dakika geçti.
Yvonne koltuğuna tekrar oturdu. Kömürler sönmüştü.
— Size birkaç şey daha söyleyeceğim- dedi boğuk, yorgun bir sesle.- Bunları size anlatmak benim için zordu, ama böylesi daha İyi, başka türlü de olamazdı zaten. Bunu yaşamım boyunca İki insana anlatmak zorundaydım. Çünkü yalnızca bu iki kişiye benim yaşantıma yaklaşmak, yüzümdeki korkunç ve gizemli şeyi yakalamak ve bu nedenle acı çekmek olanağı verildi. Birisine onu sevdiğim, dlğerineyse nefret ettiğim İçin anlattım. Eğer öğrenmezseniz sizin için daha kötü olurdu. O öğrenme-seydi.... Aman bunu konuşmanın ne gereği var, yaptığımdan farklı bir şey yapabilecek miyim sanki. İşte böyle ikinci.... birinci... hepsi aynı, o kişi babam kont de Su-zor'du. Bildiğiniz gibi annemle barışmış, bizi yanına almıştı. Yalnızca onun sevebileceği biçimde, deli gibi, seviyordu beni, kendini karşısında suçlu hissettiği kızını. Yaşamı boyunca, yaşlanmak üzereyken canlı kalan iki duygusu vardı yalnızca: Bana bağlılığı ve ölüm korkusu.
Kontes bir an için durdu, dikkatle bana baktı ve devam etti:
— Böyle olduğunu anlayabilirsiniz. Bu çok açık: Evet geleceğimi biliyorum, benimle ilişkisi olan insanların kaderini biliyorum, özellikle kaderlerimizin kesiştiği noktalardaki insanların. Onlardan duyacağım ve bir daha söylemeyecekleri sözleri biliyorum. Örneğin birisinin, gelecekte bana kendisinin yeni yaşadığı bir mutsuzluğu bildirmesi gerekeceğini önceden biliyorum. Bu mutsuz olayı
henüz kendisinin bilmediği, gelecekte kullanacağı sözcükler nedeniyle biliyorum. Asla söylemiyorum, söylemedim, kimseye bir şey söylemeyeceğim! Asla! Cehaletin getirdiği mutluluğu bozmayacağım, bozmamam gerek, bozamam. Kendi yolumda insanlarla ilişkiye girmekten kaçarak yürüyeceğim. Yolumun ıssız olması iyi bir şey. İyi ki benim yüzüme bakarak duraklayan iki kişi var. Gerçeği anlatarak sizi koruma şansı verildi bana. Sizi seviyorum. Babamı bu gerçek öldürdü. Ondan nefret ediyorum.... ya da ediyordum. Sevgisi ve dikkati, benim yanımdayken sonsuz acılar verdi ona. Gerçeğin onu öldüreceğini söyledim. İnanmadı. O zaman her şeyi anlattım. Ve... ona öleceği saati söyledim. Ona yalnızca ona! Ama başka türlü de davranamazdım! Söylediğim saat, konuştuğumuz o saatti. Onun öleceğini biliyordum, kollarımda öldü. Bana sevgisi, acıması, bununla birlikte umutsuzluğu ve kaçınılmaz ölümün dehşeti onu öldürdü.
Ölüm! Ölüm!
Bir tek bu sözcük ona umut veriyordu, son bir kez daha soğuk bir esinti hissettim. Ben orada ne yapıyordum, zavallı, ezilmiş, bir şeyden haberi olmayan aynı zamanda yaşadığı için mutlu olan ben? Niçin bu kadınla beraberdim? Beni seviyordu.... Yok, hayır bir ölünün yaşayan birini sevmesi hiç de iyi değildir. Ben de onu seviyordum.... ya da sevebilirdim... ah bilmiyorum bilmiyorum.
Arkasında bir mezarlığın kapalı kapıları varsa, sevgiliyi sevmeye cesaret edebilir miyiz?
Ağır hasta gibi güçlükle ayağa kalktım.
— Kontes,- dedim.- Ben artık..... konuşamam. Bana
her şeyi anlatmış olmanız iyi mi yoksa kötü mü bilemem. Ama size asla yalan söylemedim. Kendi iç dünyamı anlamak gücünü bulur bulmaz size her şeyi....
— Bana yazacaksınız- diye yanıt verdi yalnızca, ayağa kalkarken.
"Niçin yazacağım?" diye soracaktım, ama sonra her şeyi bildiğini anımsadım, muhtemelen yazacaktım.....
Bacaklarımı zorlukla hareket ettiriyordum, tıpkı don-muşçasına ağırlaşmışlardı. Kapıların yanında durdu, başımı ellerinin arasına aldı ve dudaklarımdan öptü.
Bu öpücükte sevgiyle karışık ölümün tüm soğukluğunu, ihtişamını anlaşılmaz yüceliğini ve sınırsız, tehdit-kâr büyüsünü hissettim.
Saygının verdiği anlatılmaz titreyişle, değersiz bir hacı gibi ölünün kutsal bedeninin önünde eğilircesine bu kadının ayaklarına kapandım ve elbisesinin eteğini öptüm.
— Geriye söylenecek birkaç söz kalıyor ancak. Ertesi gün babamın ağır hasta olduğunu ve Rusya'ya çağırıldığımı bildiren bir telgraf aldım. Gece gitmeye karar vermiştim. Yine de ayrılmadan önce kontese mektup yazma fırsatı buldum. Yaklaşık size anlattığım şeyleri, kendimi ve iç dünyamı anlattım. Ona yalan söyleyemezdim. Gideceğimi ve niçin gideceğimi yazdım. Ama o bunu dün biliyordu! (Anımsıyordum) "Gideceksiniz" demişti zaten. Benim iç dünyamı dünden biliyordu, çünkü ben her şeyi bugün yazmıştım. O yazılmayan mektubu okumuştu da.
Yarı uykuda, sayıklıyor gibiydim. Rusya'dan gelen telgraf hem mutsuzluğum, hem de mutluluğumdu. Gitmek zorundaydım.
Babam ölmüştü. Paris'e bir daha geri dönemedim. Kontesten yanıt almadım, beklemiyordum da. Onu bir daha hiç görmedim.... Ama bir daha asla başka bir kadın
sevmedim. Yalnızca aşkım değil, içimdeki pek çok şey, ölümle ilgili düşünceler, en korkunç, en kutsal umutlarım insanın içine yerleşmeyen, yaşamın dışındaki her şey benim ona ilişkin düşüncelerimle bağlı.
Dostlarım! İsim değiştirdiğim ve bilinçsizce hayal ürünü olarak anlayacağınızı umduğum bu öyküye kolayca içtenlikten uzak bir başlangıç yaptığım için bağışlayın. Ama görüyorum ki, hepimiz bunun doğruluğunun tüm dehşetini hissetmiş ve bu anının ruhumla nasıl bütünleştiğini anlamış bulunuyorsunuz. Belki de ruhum bu korku ve acı nedeniyle gelişti. Sizden anlamanızı istiyorum, bir şeyler anlamasanız da inanmanızı; bizler ancak bunu yapabiliriz.
Kontes hâlâ yaşıyor, içinizden çoğu onun adını duymuştur. Çok ünlü biri. Kontes yaşıyor, cehaletin bozulmaması gereken kanununu bozduğu için çekmesi gereken acıyı çekiyor. Ama bilgisinin ona mutluluk verecek bir sınırı var: Ölüm.
Kontes yaşıyor, onu hep anımsayacağım. Eğer göre-ceksem de burada değil, merhamet ve bağışlamanın olduğu öbür dünyada.
Politov sustu. Arkadaşları da susmuşlardı. Kömürler şöminede sessizlik içinde sönmüştü. Duvarlar ve perdeler karanlığa gömülmüştü. Karanlık, ılık ve ağır bir sessizlik çökmüştü ortalığa. Zaman sanki durmuştu yaşanmış olanın, artık bilinen geçmiş haline dönüşmesi için, şimdinin değişmez sınırının üzerinden, karanlık geleceğin karanlık dalgaları sessizce kayıp geçtiler.
Sanki hepsi kıpırdamaya, bilinmeyenden bilinene dönüşen şimdinin belirginliğini ayırt etmeye korkuyordu.

 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 
|