On üç yaşımda Capota kralı ilân edildim. Tam o sırada odamda oturmuş, bir
kompozisyon ödevinin altındaki «iyi değil» yazısında «değil» sözcüğünü
silmeye uğraşıyordum. Babam Capota kralı Birinci Pig Gi, avlanmak üzere dört
hafta için dağlara çıkmıştı, kompozisyon ödevini sarayın posta katarıyla
kendisine arkadan yollayacaktım. Avcı kulübelerindeki ışık durumunun
yetersizliğine güvenmiş, ha babam silme işine devam ediyordum ki, birden
sarayın önünde «Yaşasın İkinci Pig Gi!» diye yüksek perdeden bağrıştıklarını
işittim.
Arası çok geçmeden özel uşağım soluk soluğa girdi içeri, kapının eşiğinde
yere kapanıp, halinde bir bağlılık ifadesiyle: «Majesteleri!» diye
fısıldadı. «Bir vakit sigara içtiklerini Başbakan'a çıtlattığım için ben
kulunu af buyurunuz!»
Uşağımın bu bağlılık gösterisi hiç hoşuma gitmedi, çıkıp gitmesini söyledim
kendisine ve silme işine devam ettim. Özel öğretmenim, kırmızı mürekkepli
kalemle not atardı hep. Sile sile deftere tam bir delik açmıştım ki, yeniden
rahatsız edildim. Başbakan içeri girip, kapının yanında dize geldi: «Yaşasın
İkinci Pig Gi, üç defa yaşasın!» diye bağırdı. Arkadan: «Majesteleri! Halk
sizi görmek istiyor!» diye ekledi.
Ben, bir hayli afallamıştım. Silgiyi bir kenara koydum. Ellerimdeki pisliği
temizledim. «Halk ne diye beni görmek istesin?» diye sordum.
«Kralsınız da ondan!» diye cevap verdi Başbakan.
«Ne zamandan beri?»
«Yarım saat oluyor. Pek Sayın Babanız, avlanırken bir Rasac tarafından
vurularak öldürüldü. (Rasac, «Rasante Sadisten Capotas sözcüklerinin
kısaltılmışıdır.)
«Bu Rasac'ların da illallah elinden!» deyip, Başbakan'ın ardına düştüm.
Sarayın balkonundan halka gösterdim kendimi, gülümsedim, elimi kolumu
salladım; hayli şaşkınlık içindeydim.
Halkın bu içten gösterisi iki saat sürdü. Akşam üstü havanın kararmasıyla
birlikte dağıldılar. Bir iki saat sonra düzenledikleri fener alayıyla
yeniden gelerek, sarayın önünden geçtiler.
Ben tekrar odama döndüm; kompozisyonları yazdığım defteri parça parça edip,
parçalan saraym iç avlusuna serptim. Sonradan öğrendiğime göre, bu parçalar
anı koleksiyoncularınca avludan toplanıp yabancı ülkelere satılmış; şimdi de
söz konusu ülkelerde, imlâmın bozukluğunu kanıtlayan ilgili belgeler, cam
altında saklı tutulmakta.
Bu olayı yorucu aylar kovaladı. Rasac'lar bir darbe girişiminde bulundularsa
da, Misac'lar («Milde Sadisten Capotas» = «Capota'nın Hum Sadistleri») ile
ordu tarafından bastırıldılar. Babam toprağa verildi, ben de Capota
katedralinde taç giydim. Her ne kadar parlamento toplantılarına katılmam ve
yasaları imzalamam gerekiyorduysa da, öğretmenime karşı artık başka
yöntemler uygulayabildiğimden, genellikle krallıktan hoşlanıyordum.
Öğretmenim ders sırasında: «Majesteleri lütfedip kesirlerle ilgili kuralları
söylerler mi acaba?» diye sormak istese: «Hayır! Lütfetmiyorum!» diye
cevaplıyordum, o zaman kalakalıyordu. Öğretmenimin: «Wilhelm Tell'i,
Gessler'i öldürmeye sürükleyen nedenleri yaklaşık üç sayfa uzunluğunda
yazmalarını Majestelerinden rica etsem, ricamı kabule değer bulurlar mı
acaba?» sorusunu ise: «Hayır! Bulmam!» diye cevaplıyor, sonra da kendisini
Tell'in nedenlerini sayıp dökmeye davet ediyorum.
Böylelikle, nerdeyse zahmetsiz, bir kültür edindim. Okulla ilgili ne kadar
kitabım, defterim varsa yaktım hepsini, kendimi gerçekten tutkularıma
verdim, top oynamaya, çakıyla kapıya atışlar yapmaya polis romanları okumaya
başladım. Saray sinemasının müdürüyle uzun boylu görüşmelerde bulunarak, en
hoşlandığım ne kadar film varsa, saraya getirilmesi için buyruk çıkarttım.
Mecliste, okullarda reform yapılması görüşünü savundum.
Meclis oturumlarının bıkkınlık vermesine karşın, geçirdiğim bu zamana hiç
diyecek yoktu doğrusu. Dışarıya karşı karasevdalı bir küçük kral kişiliğinde
görünmeyi becerebiliyordum. Kendimi tamamen, ölen annemin yeğeni ve aynı
zamanda bir baba dostu Başbakan Pelzer'in eline bırakmıştım.
Ne var ki, aradan üç ay geçince Pelzer dünya evine girmemi istedi benden.
«Majesteleri!» dedi. «Halka örnek olmanız gerekiyor!» Evlenmeden korktuğum
yoktu. İşin kötü yanı, Pelzer'in bana kendi kızını, bahçede sık sık top
oynarken gördüğüm on bir yaşlarındaki o çöp gibi, ufacık tefecik Jadwiga'yı
vermek istemesiydi. Jadwiga, aptallığıyla tanınmış bir kızdı. Beşte bir yıl
çakmıştı. Sarı benizliydi, sinsi bir görünüşü vardı. Pelzer'den düşünmek
için zaman istedim. İşte gerçekten hüzne gömülmüştüm şimdi. Odamın
penceresine saatler saati öylece yaslanıyor, bahçede top ya da kaydırak
oynayan Jadwiga'yı seyrediyordum. Eskisine göre biraz daha şıktı giyinişi;
arasıra gözlerini kaldırıp bana bakıyor ve gülümsüyordu, ama ben yapmacık
buluyordum gülümsemesini.
Düşünme zamanı sona erer ermez, Pelzer resmi giysisiyle huzuruma çıktı. Sarı
yüzlü, kara sakallı, gözleri şimşek şimşek güçlü bir kişiydi. «Kararlarım
bildirmek lütfunda bulunurlar mı, Majesteleri?» diye söze başladı. «Acaba
Majesteleri, kızımı beğendiler mi?» diye ekledi sonra. Bunun üzerine ben,
düpedüz hayır'ı basınca, korkunç bir şey oldu: Pelzer, omuzlarındaki
apoletleri, göğsündeki rütbe şeritlerini koparıp attı önüme, cüzdanını
-yapay deridendi - ayaklarımın önüne fırlattı, sakalını yolup: «Demek Capota
krallarından göreceğim teşekkür buymuş!» diyerek bağırıp çağırmaya başladı.
Kötü bir durumdaydım: Pelzer'siz hapı yuttuğum gündü. Çarçabuk karar verip:
«Sizden, Jadwiga ile evlenmeme izninizi rica edebilir miyim?» dedim.
Pelzer, önümde yere kapandı; can ve gönülden ayaklarımın uçlarını öptü,
apoletleri, rütbe şeritlerini ve cüzdanı tekrar yerden alıp kaldırdı.
Huldebach katedralinde nikâhımız kıyıldı. Halka bira ve sucuk dağıtıldı,
adam başına sekiz sigara ve benim özel isteğim üzerine atlıkarınca için
bedavadan ikişer bilet verildi. Sekiz gün bir curcunadır kuşattı sarayı.
Ödevlerini yaparken artık Jadwiga'ya yardım ediyordum. Birlikte top oynuyor,
kaydırak oynuyor, ata binip gezmeye çıkıyorduk. Canımız istedikçe saray
pastanesinden acıbadem kurabiyesi getirtip yiyor ya da saray sinemasına
gidiyorduk. Krallıktan hâlâ hoşlanıyordum; ne var ki ciddi bir olay,
kesinlikle son verdi krallığıma.
On dört yaşıma gelince, albay rütbesiyle Sekizinci Süvari Alay
Kumandanlığına atandım, Jadwiga da binbaşı oldu. Görevimiz, arasıra at
üstünde alay önünden geçmek, alay gazinosunda düzenlenen gecelere katılmak
ve önemli bayram günlerinde yararlık göstermiş askerlerin göğüslerine
madalyalar takmaktı. Ben kendim de bir araba madalya aldım. Ama derken şu
Poskopek olayı patlak verdi.
Poskopek benim alayın dördüncü bölüğünde askerdi.
Bir sirkte çalışan at cambazı bir kadın dolayısıyla bir pazar akşamı
bölüğünden firar etmiş, kadının peşine takılıp ülkenin sınırından geçmek
isterken enselenerek deliğe tıkılmış, divanı harpte yargılanarak ölüme
mahkûm edilmişti. Alayın kumandanı olarak hükmü benim imzalamam gerekiyordu;
ama ben: «Ölüm cezası bağışlanmış, on dört gün hapse çevrilmiştir. İkinci
Pig Gi», diye yazmış gitmiştim altına.
Ne var ki, bu birkaç sözcük korkunç sonuçlara yol açtı: Alayımda ne kadar
subay varsa, omuzlarındaki apoletleri, göğüslerindeki rütbe şeritleriyle
madalyaları sökerek, genç bir teğmenin eline tutuşturdular; teğmen de
bunları getirip, benim odamdan içeri savurdu. Derken bütün Capota ordusu
ayaklananların tarafına geçti. Akşam üzeri odam apoletler, rütbe şeritleri
ve madalyalardan geçilmez olmuştu, manzara ürkütücüydü.
Hani halk bana karşı sevgi gösterilerinde bulunmuyor değildi, ama daha aynı
gece Pelzer, tüm ordunun Rasaclardan yana geçtiğini bildirdi. Tüfekler
patlıyor, silâh sesleri duyuluyor, makinelilerin vahşi takırtısı saray
çevresindeki sessizliği delik deşik ediyordu. Gerçi Misac'lar beni korumak
üzere bir muhafız yollamıştı; ama geceleyin Pelzer de Rasac'lardan yana
geçince, Jadwiga ile ister istemez kaçmak zorunda kaldım; giysilerimizi,
kâğıt paralarımızı, mücevherlerimizi çarçabuk toparladık, Misac'ların bulup
buluşturduğu bir taksiye binip, komşu ülkenin sınır istasyonuna zar zor
attık kapağı. Bitkin bir durumda ikinci mevki bir yataklı kompartımana girip
oturduk ve batıya doğru yol almaya başladık.
Capota sınırlarının gerisinden silâh sesleri geliyor, vahşi bağrışmalar,
ayaklanmanın yol açtığı bütün o korkunç müzik sesleri işitiliyordu.
Dört gün boyunca yol alıp, Wickelheim adındaki bir kente indik trenden.
Coğrafya derslerinden hayal meyal anımsadığıma göre, Wickelheim komşu
ülkenin başkenti olacaktı.Bu arada Jadwiga ile trenlerdeki o buruk ve
baharatımsı kokuyu tanımış, bize tamamen yabancı istasyonlarda yediğimiz
sosislerin lezzeti gibi daha önce bilmediğimiz kimi şeylere aşinalık
kazanmış ve bunlara karşı içimizde bir takdir duygusu beslemeye başlamıştık.
Sonra ben dişediğim kadar sigara içebiliyordum.Üzerinden okul ödevlerinin
yükü kalkan Jadwiga ise, birden gelişip serpilmeye başlamıştı.
Wickelheim'da kalışımızın ikinci günü dört bir yana yapıştırılan ilânlar
dikkatimizi çekti: «HUNKE SİRKİ ünlü at cambazı Bayan Hula ile arkadaşı
Jürgen Poskopek!» Jadwiga, ilânları görünce adamakıllı heyecanlandı. «Bak,
Pig Gi, yarınımız buna bağlı!» dedi. «Poskopek'e git, yardım iste!»
Her saat başı otele Capota'dan bir telgraf geliyor, Misac'lann zaferi,
Pelzer'in kurşuna dizilmiş olması, ordunun yeniden örgütlenmesi gibi
haberler ulaştırıyordu bize. Misac'ların önderi Schmidt adındaki yeni
başbakan, ülkeme dönüp Capota krallarına ait çelik tacı elinden buyurup
almamı ve yeniden başıma geçirmemi benden rica ediyordu. Bir iki gün bir
kararsızlık dönemi geçirdim, ama sonunda, okul ödevlerine karşı Jadvviga'nın
korkusu baskın çıktı; Hinkus sirkine varıp Poskopek'i sordum. Beni
sevincinden uçarak kuruladı, Poskopek. Ev olarak kullandığı arabasının
kapısından bana şöyle seslendi: «Hayatımı size borçluyum!» dedi. «Buyurun,
bir isteğiniz varsa söyleyin.» - «Bana bir iş bulun!» diye cevapladım
düpedüz.
Poskopek'in candan davranışı, gidip benim için Bay Hunke'ye ricada bulunuşu,
doğrusu dokundu bana. İlkin limonata sattım sirkte, arkadan sigara, sonra da
gulaş satmaya başladım. Şahsıma yatıp kalkmak için bir araba ver.diler ve
kısa bir süre geçince kasada çalışmaya başladım. Adımı değiştirip Wilhelm
Tückes'e çevirdim ve böylelikle Capota'dan gelen telgrafların elinden
kurtardım yakamı. Ülkemde bana ölü gözüyle, yitik gözüyle bakıyorlar; oysa
ben, Hunke sirkinin verdiği arabanın içinde, yanımda giderek daha bir
serpilip gelişen Jadwiga, ülke ülke dolaşıp duruyorum. Yabancı diyarları
görüyor, kokularını soluyor, bay Hunke'nin şahsına karşı beslediği büyük
güvenin tadını çıkarıyorum. Hani arasıra Poskopek ziyaretime gelip bana
Capota'dan söz açmasa ve at cambazı güzel karısı da ikide bir kocasının
hayatım bana borçlu olduğunu kesinlikle söylemese, bir vakit krallık
yaptığım hiç aklıma gelmeyecek.
Ama bu yakında eski krallık yaşamımla ilgili gerçek bir belge geçti elime.
Bir turne sırasında Madrid'de bulunuyorduk. Sabah vakti Jadwiga ile kentte
gezmeye çıkmıştık; üzerinde «Ulusal Müze» yazılı kocaman gri bir bina
dikkatimizi çekti. «Girelim bakalım!» dedi Jadwiga ve girdik. Kapısının
üzerinde «Grafoloji» levhası asılı tenha ve büyük salonlardan bir tanesine
daldık.
Hiçbir şeyden habersiz, çeşitli devlet başkanları ve krallarına ilişkin el
yazılarını seyrede seyrede bir cam kutunun yanma geldik dar ve beyaz bir
etiket yapıştırılmıştı üzerine ve etikette şöyle yazıyordu: «Capota
krallığı, iki yıldan beri cumhuriyet.» Derken büyükbabam Wuck'un kendi el
yazısıyla kaleme aldığı ünlü Capota bildirisinden bir parça çarptı
dikkatime. Babamın av günlüğünden koparılmış bir yaprak gördüm ve sonunda
benim okul defterinden yırtılmış bir parça kirli kâğıt üzerindeki yazıyı
okudum: «Havada yağmur, toprakta bereket.» Utanarak Jadvviga'ya döndüm, ne
var ki Jadwiga gülümseyerek: «Artık geride kaldı bunlar!» dedi. «Temelli
geride kaldı!»
Acele müzeden çıktık; çünkü saat bir olmuştu, üçte gösteriler başlıyor ve
benim ikide kasayı açmam gerekiyordu.