FAYTON
Gogol
B. kasabası süvari alayının gelmesi üzerine çok şenlendi. O zamana dek,
insan, orada sıkıntıdan patlayacak gibi olurdu. Raslantıyla şöyle bir geçip
de basık evler arasındaki sokağa ters ters bakan kerpiç evlere bir göz
atacak olsaydınız, üstünüze tanımlanamaz bir üzünç çöker, içiniz büyük
gaflardan ya da kumardaki ağır ütülmelerden sonra duyulan, o bilinmez iç
karartıcı duyguyla dolardı; kısaca insan, kendisini iyi duyumsamazdı.
Yağmur, evlerin sıvalarını bozmuş, ak duvarları alacalı bulacalı bir duruma
getirmişti. Damların çoğu, bütün güney kentlerimizde olduğu gibi, sazla
örtülüydü. Belediye Başkanı (5) görünümün güzelliği için, epey zaman önce
bahçelerdeki ağaçları kestirmişti. Sokaklarda bir tek canlıya raslanmazdı;
yalnızca, zaman zaman bir tek horoz, üstündeki bir karış tozla yumuşak bir
yastığa dönmüş olan yolun bir yakasından öbür yakasına geçerdi; bir parça
yağmur yağsa toz hemen çamurlaşırdı; Belediye Başkanı'nın Fransızlar adını
verdiği iri baş hayvanlar gelip hazla bu çamura uzanırlar, burunlarını
havaya kaldırarak öyle böğürürlerdi ki, yoldan geçen gezginlerin atlarını
kamçılamaktan başka umarları kalmazdı. Zaten B*** kasabasının sokaklarında
bir gezgine raslamak da oldukça güçtür. Kimi zaman, ama o da çok seyrek,
sırtında Nankin kumaşından yapılmış sarı bir redingot, küçük bir arabada, un
çuvallarının üzerine kurulmuş, on bir köylüsü olan bir taşra soylusunun,
peşinden bir tay koşan doru bir kısrağı kırbaçlayarak geçtiği görülür. İnsan
pazar yerinde bile gönlünü eğlendiremez. Terzinin evi, pazar yerine yüzünü
değil, köşesini vermiş, aptal aptal bakmaktadır. Karşısında iki pencereli,
önü taştan bir yapı on beş yıldır bitirilmemiş olarak durur. Sonra, Belediye
Başkanı'nın o zamanın beğenisine göre yaptırdığı kül rengi bir han gelir; o
uzak gençlik yıllarında (Belediye Başkanı, henüz öğle uykusuna yatmayı ve
akşamları uyumadan önce bir bardak frenküzümü şerbeti içmeyi alışkanlık
edinmediği zamanlarda) öteki yapılara örnek olsun diye bu hanı yaptırmıştı;
geri kalan yapılar saptan samandandı. Alanın orta yerini birkaç esnafın
dükkânları kaplar; şöyle bir bakışta göze çarpanlar bir tepsi gevrek,
kırmızı baş örtülü bir köylü kadını, bir çuval sabun, bir iki kilo acı
badem, biraz tüfek saçması, pamuklu kumaşlar, bir de her zaman kapının
kıyısında halka oyunuyla (6) vakit geçiren iki memurdur.
*** süvari alayı gelince her şey değişti. Sokaklar daha ışıklı oldu, daha
canlandı. Basık evler, ara sıra sokaklardan fidan boylu, başı tüylü bir
subayın geçtiğini görebiliyordu; bu subaylar, çoğu zaman gidip öteki
arkadaşlarını bulurlar; onlarla oturup meslekte yükselmekten, başka yerlere
atanmaktan söz ederler; tütün türlerinden konuşurlar ya da, generalden
saklı, droşkisine (7) iskambil kâğıdı çekerlerdi; bu droşkiye alayın
droşkisi demek daha doğru olur. O kadar çok elden ele geçmiştir ki!
Bakarsınız bugün bir binbaşının elindedir; yarın bir teğmenin ahırına
çekilir; sekiz gün sonra bakarsınız o binbaşının emir eri aynı arabayı
yağlıyor.
Çitlerin üzeri asker şapkalarıyla donatılmış gibiydi; her zaman birkaç
kapının içinde kurşuni kaputlar asılı dururdu; sokak aralarında, bir
ayakkabı fırçasının kılları kadar gür bıyıklı askerlere raslanırdı. Bu
bıyıklar, her yerde görünürdü. Elinde sepetlerle kadınlar pazara geldi mi,
omuz başlarında hemen bir bıyık biterdi.
O zamana dek, kasabanın hepi topu iki kişiden oluşan sosyetesini subaylar
epey canlandırdılar. Bu iki kişiden biri, bir zangoç karısıyla aynı evde
yaşayan yargıç, öteki de Belediye Başkanı'ydı. Başkan, eni konu akıllı bir
adamdı; bir tek eksiği vardı: sabahtan akşama, akşamdan da sabaha dek
uyuması. Tugay komutanı, karargâhını B***'ye taşıyınca, bu sosyete hem
kalabalıklaştı, hem çekicileşti. Ekinlerini, tavşanlarını, hanımefendinin
ısmarladıklarını düşünen, o zamana değin kimsenin görmediği taşra soyluları,
unutmaya başladıkları iskambil oyunlarını subaylarla oynayıp anımsamak için
kasabaya önem vermeye başladılar.
Güzel bir gündü, ne için olduğunu ne yazık ki anımsamıyorum, general büyük
bir akşam yemeği verdi; şölen için müthiş hazırlıklar yapıldı. Mutfakta
işleyen bıçakların şakırtısı, ta uzak mahallelerden duyuluyordu. Pazarda ne
varsa, hepsi toplandı. O kadar ki, yargıçla zangoç karısı biraz pelte, biraz
çavdar çöreğiyle yetinmek zorunda kaldılar. Generalin küçük avlusu her türlü
arabayla tıklım tıklımdı. Çağrılıların hepsi erkekti: alayın subayları ve
çevreden gelen kimi çiftlik sahipleri.
Bu sonuncular içinde en çok göze çarpan Pitagor Pitagoraviç Çertokutski'ydi;
B *** ilçesinin en parlak soylularından olan bu kişi, seçimlerde en çok
gürültü yaratanlardandı; generale de gösterişli bir arabayla geldi. Bir
zamanlar süvari alayının gözde, parlak subaylarından biriydi; alayının
karargâh kurduğu yerlerde baloları, toplantıları kaçırmazdı. Bu konuda,
Simbirsk eyaletlerinin bütün tombul genç kızlarından bilgi edinilebilir. Şu
"karışık" dediğimiz olaylardan birinin sonucunda mesleğinden istifa etmek
zorunda kalmamış olsaydı, ünü kuşkusuz öteki eyaletlere de yayılacaktı:
birine tokat mı atmıştı, yoksa birinden tokat mı yemişti, pek iyi
anımsayamıyorum; yalnızca bildiğim bir şey varsa, alayından çekilmesini rica
ettiler. Buna karşın kendisince değerini pek yitirmedi. Asker biçimi
dikilmiş beli yüksek bir giysi giyiyor, bıyık bırakıyor, mahmuz takıyordu;
soylular kendisinin bir zamanlar piyade olduğunu sanmasınlar diye!
Piyadelerden hiç hoşlanmaz, onlara birtakım alaylı adlar takardı.
Panayırlardan eksik olmazdı; bu panayırlara bütün Rusya, yani nineler,
çocuklar, kızlar, şişman çiftlik sahipleri, insanın düşünde bile
göremeyeceği türlü türlü arabalarla gelir, eğlenirlerdi. Bir yerde bir
süvari alayının karargâh kurduğunu haber almaz mı, hemen oraya giderdi.
Subayların gözlerinin önünde arabadan aşağıya ustaca sıçrar, hepsiyle
çabucak ahbap oluverirdi. Son seçimler sırasında, soylulara güzel bir şölen
vermiş; kendisini başkan seçerlerse hepsinin işlerini pek iyi yoluna
koyacağını bildirmişti. Kısacası, taşra deyişiyle, bir soylu yaşamı
sürüyordu. Adamakıllı güzel bir kızla evlenmişti; kızın iki yüz can, birkaç
bin ruble de çeyizi vardı. Altı güzel beygir, yaldızlı kilitler,
evcilleştirilmiş bir maymun. Fransız bir vekilharç yüzünden sermaye hemen
kediye yüklendi; iki yüz köylüye gelince: bunlara kendi iki yüzünü de
ekledi, hepsini birtakım ticaret işleri yapmak üzere karşılık olarak
gösterdi. Tek sözcükle, şanlı şerefli, pek güzel bir çiftlik sahibiydi.
Generalin şöleninde başka taşra soyluları da vardı; ama, onlardan söz
etmesek de olur. Öteki çağrılılar, hep alayın subaylarıydı, bunlar arasında
bir albayla oldukça şişman bir binbaşı vardı. İri yarı, şişman bir adam olan
general, subayların da dediği gibi iyi bir üsttü; kalın, etkili bir sesle
konuşurdu. Yemek olağanüstüydü: en nefis balıklar, av etleri, bıldırcınlar,
keklikler, kuşkonmazlar, mantarlar; hepsi gösteriyordu ki, dün akşamdan beri
ahçıbaşının gözüne bir damla uyku girmemişti; ayrıca, dört er ellerinde
satırlar, salçalı ve pelteli yemeklerin hazırlanmasında bütün gece ona
yardım etmişlerdi. Şişeler de türlü türlüydü: uzun boyunlu Bordeaux
şişeleri, şişman karınlı Madera şişeleri ve olağanüstü bir yaz günü, ardına
dek açık pencereler, masanın üzerinde buzla dolu tabaklar, oradan buradan
dışarı fırlamış frak önlükleri, generalin sesinin egemen olduğu karşıdan
karşıya konuşmalar, şampanya şişeleri, kısacası her şey birbirine uygundu.
Yemekten sonra midelerinde hoş bir ağırlık duyarak sofradan kalktılar; hemen
pipolarını, çubuklarını yaktılar, ellerine kahve fincanlarını alarak
taraçaya geçtiler.
General, güler yüzlü, ince tavırlı genç yaverine:
- İşte şimdi tam zamanı, dostum! dedi. Sana zahmet, şu doru kısrağı buraya
getiriversene. Siz de düşüncenizi söyleyin beyler -general burada piposundan
bir soluk çekti.- Daha yeterince bakılamadı. Ne yaparsınız, bu musibet yerde
doğru dürüst bir ahır yok ki! Ama ne hayvan... puf, puf... iyi bir
hayvandır.
Çertokutski sordu:
- Çoktan beri mi bu hayvan... puf, puf... zât-ı devletlerinizde bulunuyor?
- Puf, puf, puf... puf, hayır, pek çok olmadı. İki yıl önce haradan
almıştım.
- Zât-ı devletleri hayvanı burada mı eğittiler, yoksa eğitilmiş mi aldılar?
- Puf, puf, pu, pu, pu... u... uf; burada, burada.
Bu sözlerinden sonra, general bir duman bulutu içinde gözden yitti.
Tavladan dışarıya bir er fırladı; bir nal sesi işitildi; beyaz gömlekli,
kapkara bıyıklı başka bir er göründü; ürkek bir atı, yularından tutmuş,
çekerek getiriyordu. Hayvan, sert bir hareket yaptı, başını birden
kaldırınca yere çömelmiş olan eri bıyıklarıyla birlikte havalandıracaktı.
Er, atı evin önündeki taraçaya doğru çekerek:
- Yavaş Agrafena İvanovna, yavaş! dedi.
Kısrağın adı Agrafena İvanovna'ydı. Güzel bir güneyli kız gibi, hoyrat ve
sağlıklıydı; nallarıyla taraçanın duvarına vurdu ve birden bire durdu.
General piposunu bırakarak keyifli keyifli Agrafena İvanovna'yı seyretti.
Albay, taraçanın basamaklarından inerek Agrafena İvanovna'yı burnundan
yakaladı. Binbaşı geldi, bacağını okşadı. Öteki çağrılılar, hayran hayran,
dillerini şapırdattılar. Çertokutski de indi, hayvana arkasından sokuldu.
Asker, gemi elinden bırakmadan, esas duruşa geçti; çağrılılara, yiyecekmiş
gibi baktı.
Çertokutski:
- Çok güzel at, dedi. Yürüyüşünün nasıl olduğunu sorabilir miyim zât-ı
devletlerinden?
- Ooo, yürüyüşü olağanüstü!.. Yalnız şu aptal sağlık memuru birtakım haplar
verdi de iki gündür hayvan durmadan hapşırıp duruyor.
- Çok güzel, çok güzel hayvan! Zât-ı devletlerinin hayvanlarına uygun bir de
arabaları vardır, öyle değil mi?
- Araba mı? Bu, bir binek hayvanı ama!
- Biliyorum, biliyorum. Yani zât-ı devletlerinin öteki atlarına göre bir
arabaları olup olmadığını sormak istemiştim.
- Haaa! Doğrusu, arabadan yana biraz yoksulum. Şu çıkan gezi arabalarından
bir tane almak isterdim. Şimdi Petersburg'da olan erkek kardeşime yazdım;
ama gönderip göndermeyeceğini henüz bilmiyorum.
Burada albay da söze karıştı:
- Bana kalırsa, efendimiz, Viyana'dan başka yerde güzel araba bulunmuyor.
- Çok doğru, puf, puf, puf...
Çertokutski:
- Evet efendimiz, bende olağanüstü güzel bir Viyana arabası var.
- Onunla mı geldiniz?
- Yoo, hayır! Bu, bir şey değil, şuraya buraya giderken kullanırım, oysa
öteki tüy gibi hafiftir; içine bir kuruldunuz mu sanki nineniz sizi beşikte
sallıyor sanırsınız.
- Yaa, çok rahat demek?
- Son derece rahat! Ne yastıklar! Ne yaylar! Seyretmeye doyamazsınız!
- Pek güzel, pek güzel!
- Aynı zamanda da geniş! Bir benzerini asla görmedim, efendimiz! Ben
askerken çekmecelerine on tane rom şişesi, yirmi paket tütün, altı kat
üniforma, çamaşır, iki tane de çok uzun çubuk koyardım, sandığınaysa koca
bir öküz sığar.
- Ne iyi, ne iyi!
- Dört bin rubleye aldım, efendimiz.
- Bu fiyata göre çok güzel olmalı. Kendiniz mi ısmarladınız?
- Hayır, efendimiz, iyi bir raslantıyla elime geçti; çocukluk
arkadaşlarımdan biri satın almıştı, yaman adamdır. Zât-ı devletleri
kendisiyle ne güzel anlaşırdınız. Onunla kardeş gibi yaşardık, içtiğimiz su
ayrı gitmezdi. Arabayı kendisinden bir iskambil oyununda kazandım. Zât-ı
devletleri yarınki öğle yemeğini evimde yeme onurunu bağışlarlar mı
bendelerine? Gelmişken kendilerine arabayı da gösterirdim.
- Ne diyeyim bilmem ki. Yalnız pek olmaz da... Subay arkadaşlarımla birlikte
gelmeme izin verir misiniz?
- Rica ederim, sayın subaylarınızı da özellikle çağırıyorum. Sizleri evimde
görmekten onur duyacağım, efendim. -Albay, binbaşı ve diğer subaylar
saygıyla eğilerek, kendisine teşekkür ettiler.- Bana kalırsa efendimiz, bir
şey satın alındı mı en iyisinden alınmalı; yoksa parayı sokağa atmış
olursunuz. Yarın buyurduğunuzda, size çiftliğimde yaptığım bazı yenilikleri
göstereceğim...
General ona bir baktı ve gene ağzından bir soluk duman çıkardı. Çertokutski
çağrısından çok hoşnuttu, içinden türlü türlü salçalar, hamur işleri
ısmarlıyor; subaylara neşeli neşeli bakıyordu. Onlar da bakışlarından ve
selama benzeyen hafif beden devinimlerinden anlaşılacağı gibi kendisiyle
yakınlıklarını artırdılar. Çertokutski serbest bir tavır takındı; sesi derin
hoşnutluğun belirtisi olarak, yumuşadı.
- Zât-ı devletleri evin hanımıyla da tanışacaklar.
General, bıyıklarını okşayarak:
- Çok mutlu olacağım, dedi.
Çertokutski ertesi günkü şölenin hazırlıklarıyla uğraşmak için hemen çıkıp
evine gitmek istemişti. Şapkasını bile almıştı; ama nasıl oldu bilmiyorum,
biraz gecikti. Tam o sırada whist masaları odaya konuldu; çok geçmeden,
oynayacak olanlar masaların çevresinde dörder dörder oturmuşlardı. Mumlar
getirtildi. Çertokutski whist masasına oturmakta epey duraksadı; ama
subayların diretmesi karşısında, reddederse bunun incelik kurallarına aykırı
düşeceğini düşündü. Oturur oturmaz önünde bir bardak punç gördü;
dalgınlıkla, bir yudumda bütün bardağı yuvarladı. İki el oyundan sonra
kolunun altında bir bardak punç daha gördü; yeni bir dalgınlıkla, onu da
yuvarladı:
- Gerçekten, baylar, artık benim çekilmem gerek, demeyi de unutmadı. Bununla
birlikte yeni başlayan oyuna girdi.
O zamana dek genel olan konuşma parçalanmaya, küçük, dağınık konuşmalara
dönmeye başlamıştı. Oyun oynayanlar oldukça sessizdiler, ama öteki
çağrılılar, onların tersine bir yana çekilmişler, divanların üzerinde
gevezelik edip duruyorlardı. Bir köşede, bir yüzbaşı, dişlerinin arasında
bir pipo, altında bir yastık, can kulağıyla kendisini dinleyen bir
kalabalığa oldukça büyük bir kolaylık ve akıcılıkla, başından geçen aşk
serüvenlerini anlatıyordu. Elleri iki iri patatese benzeyen, son derece
tombul bir taşra soylusu, tatlı tatlı bakarak onu dinliyor; arada sırada da,
kısacık kolunu arkasına atarak tabakasını çıkarmaya çalışıyordu. Başka bir
köşede süvari bölüğünün eğitimi konusunda ateşli bir tartışmaya
tutuşmuşlardı. Kız yerine iki defa bacak oynayan Çertokutski, ikide bir bu
konuşmaya da karışıyordu. Sorularının konuşulan şeylerle hiç de ilgisi
olmadığı halde oturduğu yerden bağırıyordu: "Hangi yıl?" ya da "Hangi
alayda?"
Sonunda, yemekten birkaç dakika önce oyun bitti, oyun üstüne konuşmalar gene
de sürüyordu. Oyundan herkesin kafası şişmişe benziyordu. Çertokutski epeyce
kazanmıştı; bununla birlikte, hiçbir şey almadan kalktı; bir süre mendili
olmayan bir adam duruşuyla bekledi durdu. Sofra hazırlandı. Pek doğal olarak
şaraplar boldu. Çertokutski sağında bir şişe, solunda bir şişe görünce,
kendisini, pek de ayrımına varmadan, bardağını doldurmak zorunda duyumsadı.
Sofrada uzun, ama biraz da garip bir konuşma başladı. 1812 savaşında
bulunmuş olan yaşlı bir çiftlik sahibi, aslı esası olmayan bir çarpışma
öyküsü anlattı; sonra nedendir bilinmez, bir sürahi kapağını alıp pastanın
içine batırdı. Dağıldıklarında saat, gece yarısından sonra üçü bulmuştu.
Arabacılardan kimileri, efendilerinin kollarına girip, onları sepet gibi,
arabalarına atmak zorunda kaldılar. Çertokutski, arabasının içinde, bütün
soyluluğuna karşın, şöyle bir sallandı; derin derin selamlar veriyor,
komutanın yanında başını öyle eğiyordu ki, bıyıklarında kalan iki tane
dulkadınotunu eve dek getirdi.
Eve geldiğinde herkes uyumuştu; arabacı güç bela oda hizmetçisini bulabildi;
oda hizmetçisi efendisini aldı, salondan geçirdi, orada bir hizmetçi kadına
teslim etti. Onun yardımıyla Çertokutski, güç bela yatak odasına girdi, kar
gibi beyaz bir gecelik içinde büsbütün güzel görünen genç karısının yanına
uzandı. Kocasının yatağa düşüşü onu uyandırmıştı. Biraz gerindi, kaşlarını
çattı, gözlerini üç kez kırpıştırdıktan sonra açtı; yarı kızgın, yarı
gülümser bir edayla baktı; kocasının bu sefer, hiç de okşamak niyetinde
olmadığını görünce can sıkıntısıyla yeniden öte yana döndü, taze yanağı
kolunun üstünde, hemen uyudu.
Evin genç hanımı, köyde erken denemeyecek bir saatte uyandı. Kocası durmadan
horluyordu. Kendisinin aşağı yukarı sabahın dördüne doğru eve geldiğini
anımsadı, bunu düşünerek de uyandırmaya kıyamadı. Kocasının Petersburg'dan
getirdiği terlikleri giydi, sırtında bir çağlayan gibi dökülerek vücudunu
saran sabahlığı, tuvalet odasına girdi; orada kendisi gibi taze bir suyla
yıkandı, sonra da gelip aynasının önüne yerleşti. Hemen anlamıştı ki, bu
sabah hiç de fena değildi. İlk bakışta pek önemli görünmeyen bu durum onu
her zamankinden iki saat daha çok ayna karşısında durmak zorunda bıraktı.
Sonunda kalktı, çok sevimli bir biçimde giyindi. Hava almak üzere bahçeye
çıktı. Hava, bütün güzelliğini, özellikle takınmış gibiydi, ancak güzel bir
güney gününde görülebilecek bir hava. Ta tepeye gelmiş olan güneş, yakan
ışıklar gönderiyor; onun sıcaklığıyla yanan çiçeklerden, üç kat daha baygın
bir koku dağılıyor; koyu gölgeli, sık ağaçların altında dolaşmak insana
serinlik veriyordu. Evin güzel hanımı vaktin öğle olduğunu, kocasının ise
hâlâ uyuduğunu tümüyle unutmuştu. Bir aralık, bitişik ahırda öğle uykusuna
yatmış olan iki arabacıyla bir uşağın horultuları kulağına çalındı. Kendisi
büyük yola çıkan gölgeli yola oturmuştu; dalgın dalgın, ıssız yola
bakıyordu. Ansızın uzaklarda beliren bir toz bulutu dikkatini çekti. Bir
bakışta birçok araba gördü. Önde, iki kişilik hafif bir arabanın içinde,
kocaman apoletleri güneşte pırıl pırıl yanan general, onun yanında da albay
vardı. İlk arabayı, dört kişilik ikinci bir fayton izliyordu; binbaşı ve
generalin yaveriyle öteki iki subay bunun içindeydiler. Sonra alayın ünlü
arabası geliyordu; bu seferki sahibi şişman binbaşıydı. Arabanın arkasından
dört kişilik bir bon voyage (8) göründü; içinde dört subay oturmuş,
beşincisi de ötekilerin dizlerine oturmuştu. Onun arkasında da üç tane çok
güzel doru kır atın üzerinde ilerliyen üç subay daha görülüyordu.
Ev sahibi hanım, "Acaba bize mi geliyorlar?" diye düşündü, "Aman, Tanrım!
İşte köprüye saptılar!"
Bir çığlık attı, kollarını kaldırdı, tarhların, çiçeklerin arasından, doğru
kocasının odasına koştu. O hâlâ mışıl mışıl uyuyordu. Kadın onu kolundan
tutup sarsarak:
- Kalk! Kalk! Çabuk, diye bağırdı.
Çertokutski gerinerek, hiç gözlerini açmadan, uyku sersemi: "Ha?.." diye
mırıldandı.
- Kalk şekerim, çabuk, çabuk! Konuklar geliyor!
- Konuklar mı? Ne konuğu?"... Bu sözcüklerden sonra Çertokustki burnuyla
anasının memesini arayan buzağının böğürmesine benzer bir ses çıkardı.
- Sevgilim, Allah rızası için kalk; generalle subayları bize geliyorlar. Ah!
Aman Tanrım! Bıyığında da dulkadınotu var.
- General mi? Ne zaman da kalkmış! Peki ama, Allah Allah, niçin beni
uyandırmadınız? Yemek hazır mı bari?
- Ne yemeği?
- Söylemedim mi?
- Yooo! Sen sabahın dördünde geldin! Sana bir sürü şey soracak oldum,
hiçbirine yanıt vermedin. Seni uyandırmaya da kıyamadım, şekerim; gece hiç
uyumamıştın...
Bu son sözleri nazlı, cilveli bir edayla söylemişti.
Çertokutski gözlerini açtı; yıldırımla vurulmuş gibi bir iki dakika
kıpırdamadan kaldı; sonunda, terbiyeyi bir yana bırakıp don gömlek yataktan
fırladı
- Tuh! Olur aptal, olur eşek değilim! diyerek kafasına vurmaya başladı.
Onları yemeğe çağırdım. Ne yapmalı şimdi? Uzaktalar mı daha?
- Bilmem... Sanırım şimdi gelirler.
- Sevgilim sen saklan!... Hey! Kimse yok mu?... Hey kız, git, söyle. Korkma,
canım! Subaylar gelecek... Onlara diyeceksin ki: "Efendi sabahleyin çıktı,
yarına dek gelmez." Anlıyor musun? Bütün hizmetçileri uyar... Çabuk, çabuk,
koş!
Bunun üzerine, Çertokutski sabahlığını giydi, en güvenli yerin orası
olacağını düşünerek, saklanmak üzere, arabalığa koştu. Ama arabalığın
köşesinde durunca; orada da beni kolayca görürler diye düşündü. Birdenbire,
"Hah! Burası daha iyi!" dedi. Hemen yanı başında duran faytonun basamağına
bastı, kendisini arabanın içine attı; kapıyı kapattı; sabahlığının içinde
büzüldü; daha da güvende olmak için de faytonun körüğünü ve muşambasını
üzerine indirdi.
Bu sırada faytonlar da kapıya gelmişlerdi. General, arabasından silkinerek
indi; arkasında, şapkasının tüyünü düzelterek albay, şişman binbaşı da,
kılıcı koltuğunun altında, arabasından atladı; sonra bon voyage'daki sıska
teğmenlerle dizlerine oturttukları asteğmen indiler; sonunda at üstünde
gelen üç subay da indi. Kapının eşiğinde beliren bir uşak:
- Efendi evde yok, dedi.
- Nasıl, yok mu? Ama, sanırım yemeğe gelir, öyle değil mi?
- Hayır, gelmemek üzere gitti. Yarın bu saatlerde ancak gelir.
- Hoppala! Bu nasıl olur?
Albay gülerek:
- Amma da iş ha.
Söze, tatsız bir yüzle, yeniden general başladı:
- Peki ama, ne yapacağız şimdi? Bizi kabul edemiyecek idiyse, ne diye
çağırdı öyleyse?
Genç bir subay:
- Gerçekten efendimiz, dedi, nasıl olur da insan böyle bir iş yapabilir,
anlayamıyorum.
General:
- Ha?... dedi. Küçük rütbeli subaylarla konuşurken hep böyle yapmayı
alışkanlık edinmişti.
- Diyorum ki efendimiz; böyle davranılmaması gerekir.
- Elbette... Bir engel mi var, haber verirsin, ya da hiç çağırmazsın.
- Eee, efendimiz, dedi albay, bize de dönmekten başka yapacak iş kalmadı.
- Evet... Ama durun... Faytonu olsun görebiliriz. Onu da birlikte götürmedi
ya. Hey, ahbap, baksana buraya!
- Buyursunlar, efendimiz!
- Sen sanırım seyissin, değil mi?
- Evet, efendimiz!
- Efendinin şu son zamanlarda aldığı faytonu bize göstersene.
- Lütfen, benimle birlikte, arabalığa kadar zahmet ederseniz...
Generalle bütün subayları arabalığa doğru ilerlediler.
- İşte, efendim, yalnız... Bir dakika! Biraz karanlıkta kalıyor. Aydınlığa
çıkarayım da öyle görün.
- İyi, iyi, görüyoruz.
Generalle subayları faytonun çevresini dolaştılar; tekerlekleri, yayları
iyiden iyiye gözden geçirdiler.
- Ama ben bunda hiçbir olağanüstülük göremiyorum, dedi general; sıradan bir
fayton.
Albay bütün bütün körükledi:
- Her şeyi sıradan! Güzel bir yanı yok.
Söze bir genç subay daha karıştı:
- Bana öyle geliyor ki, efendimiz, dört bin ruble etmez.
- Ha?...
- Diyorum ki, efendimiz, dört bin ruble edecek gibi görünmüyor.
- Dört bin ruble mi? Yarısı bile etmez... Yoksa içinin değişik özellikleri
mi var... Eee, ahbap, kaldır bakalım şu muşambayı...
Sabahlığının içinde şaşırtıcı bir biçimde, iki büklüm, Çertokutski ortaya
çıktı. General, şaşırarak:
- Aaa! Siz burada mısınız? dedi.
Sonra, faytonun kapısını vurdu; muşambayı yeniden Çertokutski'nin üzerine
örttü, subaylarıyla birlikte çıktı gitti.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın