BOYALI KUŞ
JERZY KOZINSKI
Lekh kuş yakalar, komşu köylerde satardı. Çevrede benzeri yoktu. Hep tek
başına çalışmıştı. Çok, küçük, zayıf ve hafif olduğum için beni yanına aldı,
işim, Lekh'in erişemediği yerlere ağ kurmaktı. Onun erişemediği yerler de,
ince dalların uçları, deve dikeni ve ısırganların ortası, bataklıkların
arasında kalan adacıklardı.
Lekh'in ailesi, basit serçeden, saygıdeğer baykuşa kadar kulübesini dolduran
bir yığın kuştu. Kuşa karşılık köylüler ona çiftlik ürünleri verirlerdi.
Süt, tereyağ, ekşi kaymak, peynir, ekmek, sosis, votka ve meyva. Bir şeyimiz
eksik değildi, giysilerimiz bile vardı. Bütün bu yiyecekleri komşu köylerden
getirir, kafeslere yerleştirdiği kuşları oralarda seslerinin güzelliği ve
tüylerinin eşsizliğini överek satardı.
-1-
Yüzü sivilce ve çille kaplıydı. Çiftçiler, kırlangıç yuvasından yumurta
çalanların yüzünde böyle izler belirdiğini söylerlerdi hep. Lekh ise,
gençliğinde ateşe çok tükürdüğünü söyler; ondan bu hale geldiğine inanırdı.
Bir halk yazarı olan babası papazlığı seçmesini istemişti. Ama onu ormana
çeken bir şey vardı. Kuşların yaşayışlarına büyük ilgi duyuyor, onların
peşinden uçamadığı için mutsuz oluyordu. Bir gün baba evinden kaçarak köy
köy, orman orman gezip yalnız bir yabani kuş gibi yaşamaya koyuldu. Tarla
kuşuyla bıldırcının şaşırtıcı yaşayışlarını inceliyor, guguk kuşunun
kaygısız, saksağanın boğuk sesini, baykuşun haykırışını taklit edebiliyordu.
Şakrak kuşunun aşk hayatını, dişisi kaçan su yelvesinin boş yuvanın
çevresinde uçuşup geçirdiği kıskançlık krizlerini, kuluçkadaki
yumurtalarının yumurcaklar tarafından yağma edildiğini gören kırlangıcın
üzüntüsünü bilirdi. Atmacanın uçuşunu ayrıntılarına kadar incelemişti.
Leyleklerin sabırla kurbağa avlamalarına hayrandı. Bülbülün dem çekmesindeki
eşsizliğe inanmıştı. Gençliğini kuşlar ve ormanlar arasında geçiren Lekh'in
saçları dökülmüş, dişleri çürümeye başlamıştı artık. Yüzü iyiden iyiye
buruşmuştu. Gözleri de bozuluyordu. Elleriyle yaptığı kulübesine
yerleşmişti. Kulübenin ufacık bir köşesini kendisine ayırmıştı. Geri kalan
her yer kuş kafesleriyle doluydu. Bu kafeslerden birinin dibine de beni
yerleştirdi.
Lekh, bana sık sık kuşlardan söz eder, büyük bir doyumsuzlukla dinlerdim
onu. Leyleklerin, Saint -Joseph yortusunda oraya geldiklerini, Lekh'den
öğrendim. Kurbağaların çamura gömüldükleri Saint -Barthelemy yortusuna kadar
kalırlar, onların sesi kesilince leylekler de avdan vazgeçip o bölgeden
ayrılırlardı.
-2-
Ustam, leylekler için önceden yuva yapabilen tek adamdı yörede. Onun
hazırladığı yuvayı leyleklerin beğenmediği görülmemişti. Bu işi pahalıya
yapar, ancak çok zengin çiftler bu işte ondan faydalanabilirlerdi. Böyle bir
yuva yapmak da işti hani. Seçilen dama Lekh bir tahta ızgara yerleştirirdi.
Bu yuvanın iskeletiydi. Rüzgârın yuvayı bozmaması için bu ızgarayı hep
batıya çevirir, sonra deliklerine uzun çiviler dikerdi. Bu çivilerin arasına
leylekler, toplayacakları çalı çırpıyı ve samanı öreceklerdi. Leyleklerin
gelişine yakın, dikkatlerini çekmek için, yuvanın üstüne bir kırmızı bez
asardı. Yılın ilk leyleği, havada görene uğur getirirmiş. Tersine ilk
leyleği otururken gören bütün yılı mutsuzluk ve felâket içinde geçirirmiş.
Günahkâr kişilerin yaşadığı, ya da içinde cinayet işlenmiş evlerin damına
leylek konduğu görülmezmiş. Garip kuşlardı leylekler. Günün birinde,
yuvasını düzeltmeye kalkınca dişi leyleğin kendisine nasıl saldırdığını
anlatmıştı Lekh. O da öcünü, kuluçkaya yatan leyleğin yumurtaları arasına
bir kaz yumurtası koymakla almıştı. Yavrular yumurtadan çıkınca erkek ve
dişi leylek bu garip yaratığa şaşkınlıkla bakmışlardı. Kısa, çarpık bacaklı,
biçimsiz bir şeydi yavrularından biri. Yamyassı bir gagası vardı. Dişisinin
kendisini aldattığına inanan baba leylek yavruyu öldürmeye kalkıştı. Dişi
leylekse küçüğü kurtarmak gerektiğine inanmıştı. Erkeğinin elinden kurtarmak
için damdan avludaki samanların arasına yuvarlamıştı zavallıyı. Bununla aile
kavgası sona ermişe benziyordu. Ama göç çağı gelince, leylekler toplanıp
görüştüler. Uzun süren tartışmalardan sonra, dişinin kocasını aldattığı,
onunla birlikte gelemiyeceği kararlaştı. Ardından da kararın uygulanışına
geçildi. Leylekler havalanma-
-3-
dan erkeğini aldattığına inanılan dişi, gaga ve kanat vuruşlarıyla
öldürüldü. Erkeğiyle birlikte yaşadığı damın altında bulundu ölüsü. Yanında
çirkin bir yavru, iki gözü iki çeşme ağlıyordu.
Kırlangıçların yaşayışı da ilgi çekiciydi. İlkbahar ve sevinç habercisiydi
bu kuşlar. Sonbaharla birlikte insanların dünyasından uzaklaşır, yorgun ve
uykulu, uzaklardaki bataklıklara gider, sazların üstüne tüneyip uykuya
dalarlardı. Ağırlığıyla saz bükülüp tepe üstü suya düşünceye kadar kuşun
orada uyuduğunu anlatırdı Lekh. Kırlangıçlar bütün kışı, suyun dibindeki
buzdan barınaklarında geçirirlerdi herhalde.
Guguk kuşunun bağırtısı da anlam doluydu. Yeni mevsimde onun sesini ilk
duyan, cebindeki bütün bozuk paraları sallamalı, sonra oturup parasını
saymalıydı. Bütün mevsim boyunca, hiç olmazsa aynı para elinde kalacaktı.
Hırsızlar da, guguk kuşunun sesini ilk duydukları ana dikkat etmeliydiler.
Eğer ağaçlar yapraksızken duymuşlarsa, bütün kötü niyetli hırsızlıkları boşa
gidecekti.
Lekh'in guguk kuşuna özel bir sevgisi vardı. Onların, kuşa çevrilen soylu
kişiler olduğuna, eski biçimlerine dönebilmek için Tanrı'ya boşuna
yalvardıklarına inanırdı. Yavrularını yetiştirmeleri de, soylu geçmişlerinin
başlıca belirtisiydi. Gerçekten yavrularıyla hiç ilgilenmezdi guguk kuşu.
Dişisiyle birlikte ormanda uçuşurken, yavrularının bakımı ve beslenmeleriyle
ilgilenen bir kuyruksallayan ailesi tutardı kendine.
Ustam, yarasadan iğrenir, yarı kuş yarı fare, melez bir yaratık olduğunu
söylerdi hep. Bu şeytanın yaratığı durmadan yeni kurbanlar peşinde koşardı.
İnsanların saçına yapışıp beyinlerine suçlu istekle aşılardı hep. Ama
yarasanın da bir faydası vardı. Günün birinde Lekh, ağıyla tavanarasında bir
yarasa ya-
-4-
kaladı ve onu, kulübesinin yakınındaki bir karınca yuvasının üstüne koydu.
Ertesi sabah yuvanın üstünde küçük ve beyaz bir kemik yığını kalmıştı. Lekh
dikkatle topladı bunları, göğüs kemiğini ayırarak boynuna taktı. Geri
kalanları da havanda ezip toz haline getirdi, bir bardak dolusu votkada
eriterek bunu sevdiği kadına içirdi. Cinsel istekleri arttırıyordu bu içki.
Lekh bana, bütün insanların kuşlarla ilgilenmesi ve davranışlarından anlam
çıkarması gerektiğini Öğretmişti. Örneğin, gökyüzünün kana boyandığı gurup
çağı çeşit çeşit kuşun uçuştuğu görülürse, kötü ruhların bunlara binip
lânetli ruhları kovaladıkları anlaşılmalıydı. Bir tarlada, karga, kuzgun ve
alakargaların toplaştığı görülürse, şeytanın desteklediği bu toplantı, diğer
kuşlara duydukları nefreti perçinlemek amacıyla yapılıyor demektir. Ak
kanatlı kuzgunların görünüşü kasırganın ilkbaharda yere sürtünürcesine uçan
yaban kazları ise yağmurlu bir yaz ve kötü ürün habercisiydi.
Sabah karanlığı, kuşlar daha yuvalarında uyurken, Lekh'le birlikte onları
aramaya çıkardık. O gürültü yapmadan önden gider, çalıların, bodur ağaçların
üzerinden atlardı. Ben de ardından gelirdim. Gün ışığı ormanın
derinliklerini ve tarlaları aydınlatmaya başladığında, bir gün önce
kurduğumuz kapanlara tutulan kuşları toplardık. Lekh onları dikkatle
tuzaktan kurtarır, bazen tatlı, bazen okşayıcı konuşur, zaman zaman da
ölümle tehdit ederdi. Omuzuna astığı çantaya kuşları doldurur, zavallılar
orada, yorgunluktan bitkin düşene kadar bağrışıp gürültü ederlerdi. Her yeni
tutsak, hareketin başlamasına yol açar, çanta Lekh'in sırtında oynar
dururdu. Tutsağın ailesi ve dostları tepemizde dolanır, bize küfrederlerdi.
Kuşçu da başını kaldırır, cevap verirdi onlara. İşi uzattı-
-5-
lar mı, Lekh çantasını yere bırakır, sapanına yerleştirdiği taşı tepelerine
yollardı. Hedefini şaştığını görmedim. Her atışta bir kuş düşer, ölüsüne
dönüp bakmadan yolumuza giderdik.
öğlen olunca Lekh'in adımları sıklaşır, ikide bir terleyen alnını silerdi.
Günün en önemli anıydı bu. Çevrede «Deli Ludmilla» denen kadın, yalnız
ikisinin bildiği bir açıklıkta beklerdi onu. Ardından koşturur, kuş dolu
çantayı ben taşırdım.
Orman, ilerledikçe daha ürkütücü ve tehlikeli olurdu. Akçaağaçların parlak
ve kara yılan rengi gövdeleri bulutlara yükselirdi. Lekh'e göre, insan
soyunun doğuşuna tanıklık eden zırhlı ıhlamurlar külrengi yosunla kaplı
hantal gövdeleriyle dikilip dururlardı. Meşe dalları ise aç kuş boyunları
gibi uzanır, gökyüzünü karartır, çam ve kavaklar gölgede kalırdı.
Lekh zaman zaman durup, çürüyen kabuklardaki izleri, budakları, çatlaklardan
gövdelerinin beyazlığı görünen ceviz ağaçlarını incelerdi. İnce gövdeli, sık
yapraklı tomurcuklu dallarını yerlere kadar eğen kayınağaçlarının arasından
geçerdik. Ormandaki bütün kuşlar ince yaprak perdesi arasından bizi görüp
tünedikleri dallardan, kanat çırparak kaçarlardı. Onların sesi, üstümüze
hareketli ve parıltılı bir bulut gibi çöken arıların vızıltısına karışırdı.
Elleriyle yüzünü koruyan Lekh, daha sık bir ağaçlığa kaçar, kuş dolu
çantayla tuzakları koyduğumuz sepeti düşürmemeye çalışarak peşinden koşar,
kızgın ve saldırgan arı sürüsünü dağıtmak için de ellerimi çırpardım. Deli
Ludmilla beni ürküten, ortadan çok uzun boylu, genç ve iri bir kadındı. Uzun
ve bakımsız saçları omuzlarına dökülürdü. Göğüsleri iri, baldırları
adaleliydi. Yazın, rengi atmış kaba bir kumaş sırtına geçirir, bu kez ne
göğüslerini ne de bacaklarının arasından fışkıran kızıl
-6-
kılları gizleyebilirdi. O çevrenin gençleri, Ludmilla razı geldikçe, kadınla
nasıl oynaştıklarını anlatmaktan büyük haz duyarlardı. Köyün kadınları
birkaç kere onu yakalamaya kalkışmışlardı. Ama Lekh'in gururla söylediği
gibi, Ludmilla pupa yelken gider, istemezse onu kimse yakalayamazdı. Yerinde
duramayan sığırcık gibi çalıları aşıp gözden kaybolur, ancak tehlike
geçtikten sonra çıkardı ortaya.
İninin nerede olduğunu bilen yoktu. Gün doğarken orak omuzda tarlanın yolunu
tutan köylüler, uzaktan kendilerine işaret eden Ludmilla'yı görürlerdi.
Durup, bütün bir günün yorgunluğunu yüklenmişcesine ellerini, kollarını
sallarlardı ona. Elde çapa ve tırpan, onları izleyen annelerle karıların
haykırışları erkekleri kendine getirebilirdi. Çoğu zaman köpeklerini
Ludmilla'nın üzerine salarlardı bu kadınlar. Ama en azgın çoban köpeği bile,
onun tatlılığına teslim olurdu. O günden sonra, Ludmilla, kendine bağladığı
köpeği tasmasından tutup gezdirirken görülür, öteki köpekler, kuyruklarını
kısıp kaçarlardı.
Bazıları Ludmilla'nın, bu köpekle yaşadığı inanındaydılar. Sivri kulaklı,
gövdesi kılla kaplı, dört ayak yürüyen bir sürü çocuk doğuracağına inananlar
da vardı.
Ludmilla hakkında böyle şeyler söylemezdi hiç Lekh. Gençliğinde kilisenin
koro şefinin oğluyla evlendirilmek istediklerini anlatmıştı yalnız.
Çirkinliği ve gaddarlığıyla ün salan genç adamı istemeyince damat adayı
çılgına dönmüş, köyden uzak bir ağaçlığa kaçırıp bir sürü sarhoş köylüyü
genç kızın üzerinden geçirmişti. Köylüler Ludmilla'yı öldü sanıp
bırakmışlar, bu olay genç kadının usunu, bir daha geri gelmemek üzere
başından almıştı. Köylülerin ona «Deli» demeleri bu yüzdendi.
-7-
Ormanda yaşar, köylüleri koruluklara çekip öylesine zevklendirirdi ki, şişko
ve pis kokulu karılarını görmeye bile dayanamazlardı o günden sonra. Hiç bir
erkek doyuramazdı onu. Birbiri ardından, sürüyle adam gerekliydi ona. Yine
de Lekh'in büyük aşkıydı Ludmilla. Onun için dokunaklı şarkılar besteler,
Ludmilla'yı, uzak ülkelerden gelmiş, güçlü ve özgür, bütün öteki
yaratıklardan daha güzel ve garip renkli çarpıcı bir kuşa benzetirdi. Lekh'e
göre, insanların dünyasına meydan okuyan gizli bir dünyadan, her şeyin
bolluk, özgürlük ve çoğalmaya dayandığı hayat, ölüm ve yeniden doğuşun
sonsuz sürüp gittiği ilkel ve Tanrısız bir dünyadandı.
Her gün, Lekh'le birlikte, Ludmilla'ya raslama umuduyla ormanın yolunu
tutardık. Ormanın ağzında Lekh baykuş gibi öter, yüksek otların arasından,
saçları kantaron ve gelinciklerle dolu Deli Ludmilla bitiverirdi. Lekh ona
koşar, aynı kökten yükselen iki genç ağaç gibi, ayakta sallanarak uzun uzun
öpüşürlerdi. Eğreltiotu kümelerinin ardına gizlenip yaprakların arasından
gözlerdim onları. Bu ani duraklamanın şaşırttığı kuşlar çantada ötüşmeye
koyulur, kanat çırpar ve didişirlerdi. Kadınla erkekse içtenlikle
birbirlerinin saçlarını, gözlerini öperler, yanaklarını yanaklarına
sürterlerdi. Birbirlerine değen iki gövdeden saçılan koku onları sarhoş
eder, okşamalar daha belirgin hal alırdı. Lekh, nasırlı koca ellerini
kadının kollarında gezdirirdi. Sonra, ormanın meraklı kuşlarından onları
gizleyen yüksek otların arasına gömülür, gövdelerinin hareketleriyle otlar
da oynar dururdu.
Lekh'in kolları arasında yatarken Ludmilla ona hayatını, çektiği acıları
anlatır, kimseye boyun eğmemiş duyarlığının düğüm noktalarıyla dönemeçlerini
-8-
açıklar, yarım kalmış usunun gezindiği karışık yolları öğretirdi.
Hava sıcaktı. Ağaç tepelerini bile oynatacak bir damla rüzgâr yoktu.
Çekirgelerle yusufçuklar hışır hışır öter, güneşin altında kızan
eğreltiotları üzerinde görünmez rüzgârın ittiği bir kelebek dolaşır,
ağaçkakanların ve guguk kuşlarının sesi kesilirdi. Onların sesiyle kendime
gelene kadar uyurdum. Yerden yükselen bir bitki gibi doğrulurdu çift.
Birbirlerine sarılmış, anlayamadığım sözler mırıldanırlardı. Deli Ludmilla
elini sallayarak ayrılır, dudaklarında garip bir gülümseme, başını ikide bir
ona çevirip ağır ağır bana doğru gelirdi Lekh.
Dönüşte birkaç tuzak daha kurardık. Ama Lekh, yorgun ve düşünceli olurdu
çoğunlukla. Karanlık çöküp kuşlar uyuyunca neşesi yeniden yerine gelirdi.
Artık durmadan Ludmilla'yı anlatırdı bana. Kendi kendine güler, sonra
gözlerini kapardı. İçeri çökük, sivilceli ve çilli yanaklarına biraz renk
gelirdi o zaman.
Bazan günler geçer, Ludmilla görünmezdi. O zaman büyük bir kızgınlık,
gizliden gizliye kemirirdi Lekh'in içini. Gözlerini kuşlara diker, saatler
boyunca kendi kendine homurdanırdı. Uzun uzun ve günlerce düşündükten sonra
en güzel kuşlardan birini seçerdi. Kuşu bileğine bağladıktan sonra, bir sürü
garip şeyi birbirine karıştırıp kokulu bir boya elde eder, değişik
renklerde, kutu kutu hazırlardı bu boyadan. Sonra kuşun başını, kanatlarını,
boynunu ebemkuşağı renkleriyle bezer, tüylerine bir demet yabani çiçeğin
gözkamaştırıcı parlaklığını verirdi.
Sonra ormanın içlerine yürürdük birlikte. Epey ilerledikten sonra Lekh
durur, kuşu bileğinden çözüp bana verir ve ayaklarından tutarak sallamamı
isterdi Boyalı kuş söylenir durur, bağırışına gelen bir sürü
-9-
kuş, tepemizde dönmeye başlardı. Onlara ulaşmak isteyen tutsak debelenir,
bütün gücüyle öter, boyalı boynunun içinde kalbi delice atardı.
Tepemizde yeteri kadar kuş toplandığına inanırsa, Lekh, bir işaretle tutsağı
koyvermemi isterdi. Bulutların üstündeki küçük ebemkuşağı, mutlu ve özgür,
yükselip kardeşlerinin gürültücü sürüsüne katılırdı. Diğerleri bir süre
şaşkın bakarken benzerini görmedikleri kuş, boşu boşuna kendilerinden biri
oiduğuna onları inandırmaya çalışırdı. Parlak renklerin iyice şaşırttığı
kuşlar onu kuşkuyla inceler, sonra birbiri ardından saldırıp boyalı
tüylerini gagalayıp yolmaya koyulurlardı. Tüysüz ve kan içinde kalan zavallı
kuş havada duramaz, düşerdi. Aynı sahne sık sık tekrarlanır, kurbanlarımızı
hep ölü bulurduk. Gövdelerindeki gaga izleriyle yaraları dikkatle yayar,
renkli kanatlardan sızan ve boyaya karışan kan, kuşçunun eline bulaşırdı.
Ama Deli Ludmilla gelmezdi bir türlü. Hayal kırıklığına uğramış somurtuk
Lekh, kuşiarı birer birer kafesten çıkarıp boyar, acımasız, benzerlerine
teslim ederdi onları. Günün birinde kocaman bir karga yakaladı, kanatlarını
kırmızıya, boynunu maviye, kuyruğunu da yeşile boyadı. Bir karga sürüsünün
kulübemizin üstünden geçtiğini görünce koyverdi kurbanını. Aralarına karışır
karışmaz amansız bir savaş başladı. Dört yandan sahtekârın üzerine
saldırdılar. Siyah, kırmızı, mavi ve yeşil tüyler uçuştu havada. Kargalar
yükselmeye başlamıştı, birden kurbanımızın döne döne tarlalara düştüğünü
gördük. Kuş yaşıyordu hâlâ. Gagasını açıp kapıyor, kanatlarını oynatmaya
çalışıyordu boşu boşuna. Kardeşleri gözlerini oymuşlardı. Kan oluk gibi
akıyordu tüylerinin üstünden. Yapışkan çamurdan kurtulup doğrulmak için son
hareketi de yaptı, artık gücü kalmamıştı.
-10-
Lekh sararıp soluyordu. Günlerce kulübeden çıkmıyor, kendi yaptığı votkayı
içiyor, Ludmilla'ya dokunaklı aşk şarkıları besteliyordu. Zaman zaman
yatağına uzanıp eline aldığı sopayla toprağa bir şeyler çiziyordu. Yavaş
yavaş çizdiği resim biçimine giriyor, uzun saçlı iri göğüslü bir kadın
belirtmeye başlıyordu.
Boyanıp salıverilecek kuş kalmayınca, Lekh, cepte votka şişesi yola düştü.
Bataklıkta boğulmasından korktuğum için zaman zaman izliyordum onu. Şarkı
söylüyor, kışın yoğun sisini andıran kalın ve kederli sesi bataklıkların
üstüne yayıyordu üzüntüsünü. Şarkı, göç eden kuşlara, yükseliyor, sonra
ormanın başdöndürücü derinliklerine gömülüyordu.
Köylüler, açıktan açığa alay ediyorlardı onunla. Deli Ludmilla onu öylesine
büyüleyip yakmıştı ki usunu almıştı başından. Bu sözler Lekh'i kızdırıyor,
lanet yağdırıyordu köylülerin üzerine. Tepelerine türüyle kuş salıp
gözlerini oydurmakla korkutuyordu onları. Günün birinde bana saldırıp
suratıma vurdu.
«Sensin Ludmilla'yı uzaklaştıran», diyordu. «Çingene gözlerin korkutuyor
onu!»
Hastalandı, iki gün yataktan çıkmadı. Ayağa kalkabildiğinde çantasını
hazırladı, bir somun alıp daldı ormana.
Haftalar geçti, Lekh'in söylediği gibi tuzak kuruyordum. Ama rüzgârın
ağaçlara sürüklediği saydam örümcek ağları geçiyordu elime çok zaman.
Leyleklerle kırlangıçlar çoktan gitmişlerdi. Öteki hayvanlar da
ayrılıyorlardı ormandan. Yılanlarla kertenkeleler ürüyorlardı yalnız.
Kafeslerinde haraketsiz duran kuşlar tüylerini kabartıyorlardı. Kanatları
aklaşmaya başlamıştı. O gün gökyüzü iyice kararmıştı. Kuştüyü yatakları
andıran garip biçimli bulutlar ufku kaplamış, güneşin ölgün ışığını iyice
gölgelemişlerdi. Tarlaları
-11-
kasıp kavuran, otları eğen rüzgâr damların çürümüş samanlarını kulübelerin
çevresinde uçuruyordu. Kayıtsız kuşların gezindiği ormanda, şimdi fırtına,
solgun sazları parçalıyor, bitkilerin yapraklarını koparıp savuruyordu.
Birden, yanında iri köpeğiyle Ludmilla göründü. Yürüyüşü garipti. Lekh'in
nerede olduğunu sordu, günlerce önce gittiğini öğrenince gülmeye başladı.
Sonra hıçkırdı. Kuşlarla köpeğin meraklı bakışları önünde kulübeyi
arşınlıyordu. Lekh'in eski kasketini buldu, yüzüne bastırıp ağlamaya
başladı. Birden kasketi yere atıp üstünde tepindi. Yatağın altında, Lekh'in
unuttuğu bir şişe buldu ve dikti. Sonra kaçamak bakışlarla ardından gelmemi
söyledi. Kaçmaya niyetlenince de köpeği üstüme saldı.
Mezarlığın yanında otlak başlıyordu. Biraz ilerde inekler otluyor,
yaktıkları ateşin çevresine toplanan genç çobanlar ısınmaya çalışıyorlardı.
Onlarla karşılaşmamak için mezarlığın içinden geçip duvardan atlamak
gerekliydi. Duvarın öbür yanında kimse bizi görmezdi. Ludmilla köpeğini bir
ağaca bağladı, beni kayışla korkutup pantolonumu çıkarmamı söyledi. O da
elbisesini sırtından atıp beni kendine çekti.
Debelenmeme aldırmadan yöre yıktı ve bacaklarının arasına uzattı. Kaçıp
kurtulmaya kalkınca sırtıma vurdu. Çobanlar sesimi duymuşlardı. Onların
geldiğini görünce bacaklarını iyice açtı Ludmilla. Gözleriyle kadını yiyerek
yaklaştılar. İçlerinden ikisi pantolonlarını çözdü. Diğerleri kararsızdı.
Kimsenin bana aldırdığı yoktu. Karnına koca bir taş yiyen köpek yere yatmış
durmadan havlıyor, bir yandan da yarasını yalıyordu.
Çobanların en irisi kadının üstüne yattı. Ludmilla altında debelenmeye
koyuldu. Zevkten ürperip inliyor,
-12-
kolları ve bacaklarıyla çobana sarılıyordu. Yanlarına çöken öbür çobanlar,
onları seyrederken alay ediyorlardı. Tırmık ve kürekleri kapan bir sürü
köylü kadın belirdi mezarlık duvarının ardında. En gençleri başa geçmiş,
kollarını sallayarak bağırarak yürüyorlardı. Pantolonlarını toplayan
çobanlar kaçacaklarına, ümitsizce çırpınan Ludmilla'nın üzerine çullandılar.
Köpek homurdanıp saldırıyor, ama ipi çözemiyordu bir türlü. Mezarlık
duvarının dibine sindim.
Koşarak gelen Lekh'i gördüm o sıra. Köye dönüp olanı biteni öğrenmiş
olmalıydı. Çobanlar, duvarın üstünden atlayıp kaçtılar. Ama Ludmilla
doğrulamadan, kadınlar üzerine çullandı bu kez. Yorgunluktan hızlı koşamayan
Lekh epey uzaktaydı. Sallanarak geliyordu. Birkaç kere tökezlediğini gördüm.
Kızgın köylü kadınlar Ludmilla'yı yere mıhlamışlar, kimi kollarının kimi de
bacaklarının üstüne çökmüştü. Tırmıklanyla vuruyor, tırnaklarıyla karnının
derisini yarıyor, yüzüne tükürüp saçlarını yoluyorlardı. Lekh aralarına
girecek oldu, başına tırmık saplarıyla vurup sersemlettiler onu. Birkaçı da
yere yatırıp üstüne çıktı. Sonra kürekle vura vura köpeği öldürdüler.
Duvarın üstünde rahat rahat oturan çobanlar da bu amansız kırımı
gözlüyorlardı.
Mezarların arasına kaçıp gizlenmeye hazırlandım. Hortlaklarla vampirlerden
çok korkan köylüer, nasıl olsa mezarlığa kadar peşimden gelemezlerdi. Deli
Ludmilla kan içinde yüzüyordu. Bütün vücudu çürüklerle kaplıydı. Acıyla
haykırıyor, doğrulmaya, canavarların elinden kurtulmaya çalışıyordu boşu
boşuna, içlerinden biri, elinde hayvan sidiğiyle dolu bir şişeyle doğruldu.
Arkadaşlarının neşeli çığlıklarıyla kahkahaları arasında Ludmilla'nın
bacakları arasına diz çöktü, şişeyi iki bacağının arasına soktu.
-13-
Deli, hayvan gibi böğürdü. Bir başka kadın, gücüyle şişenin dibine tekme
attı, şişe Ludrrn içinde kırıldı. Hepsi onu çiğnemek istiyordu, kadın da
çekilip gittiğinde Ludmila ölmüştü.
Kızgınlıkları geçen kadınlar, gevezelik ederek köye dönüyorlardı. Yüzü kan
çanağına dönen Lekh doğruldu. Birkaç diş tükürdü ağzından. Ayakta
duramıyordu, hıçkırarak sevgilisinin üstüne kapandı, işkence çeken vücudu
okşadı, haç çıkarıp şiş dudakları arasından bir şeyler mırıldandı.
Duvarın üstüne büzülmüş, titriyordum. kımıldanacak gücüm yoktu. Hava
kararmaya başlamıştı tün günahlarının bağışlanmasını dileyen Deli
Ludmilla'nın serseri ruhunun çevresinde fısıldaşan ölüleri duyuyordum. Ay
çıktı. Donuk ışığı, yere diz çöken adamla ölünün sarı saçlarını, belli
belirsiz aydınlatıyordu.
Sık sık kesilen, kâbuslu bir uykuya daldım rüzgâr mezar taşlarına
yükleniyor, çürümüş taştan haçların üstüne sürüyordu. Kötü ruhlar , onların
sesine köyden gelen köpek havlama karışıyordu.
Uyandığımda, Lekh hâlâ Ludmilla'nın önünde diz çöküp yere kapanmış
hıçkırıklarla titriyordu. Kulübeye dönemeyecek kadar üzgündüm. Gitmeye karar
verdim. Tepemizde, dört yandan uçup gelmiş bir sürü yırtıcı kuş dönüp
duruyordu
-SON-
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın