Arz Ve Talep
O. Henry
Finch'in Üçüncü Cadde'de elektrikle şapka temizleyen küçük bir dükkânı
vardı. Bir müşteri olan onu asla bırakamazdı. Temizleme işleminin gizemini
bilmiyordum, ama her dört günde bir şapkanızı temizletmeniz gerekiyordu.
Finch yirmiyle kırk yaşları arasında, kösele gibi sarı benizli bir adamdı.
Ayaklarını sürüyerek yürürdü. Onu gören Essex So-kağı'nda taşralı biri
tarafından büyütüldüğünü sanırdı. İşi az olduğu zamanlar gevezelik etmekten
hoşlanırdı. Finch'in çalışma koşullan kötü, işçilerine düşük ücret ödeyen
patronların sırlarını günün birinde bana açıklayacağını ümit ederek, sık sık
şapkamı temizletmeye giderdim.
Bir gün öğleden sonra dükkâna uğradığımda, Finch'i tek başına yakaladım.
Tozu ve kiri mıktanıs gibi çeken gizemli ilacıyla Panama şapkamı temizlemeye
başladı.
"Kızılderililerin bu şapkaları suyun altında ördüklerini söylüyorlar," dedim
lafı açmak için.
Finch, "Her duyduğuna inanma," dedi. "Kızılderili veya beyaz, hiç kimse
suyun altında o kadar uzun kalamaz. Şey, sen
n Supply and Demand, Great Short Stories of the World, ed. Clark and Lieber,
Heate Pub. Co. politikayla ilgileniyor musun? 'Arz ve talep' konusunda yeni
bir yasa çıkardıklarını gazetede okudum."
Bunun ekonomi politikasıyla ilgili bir yasa olduğunu ve yasal yaptırımı
olmadığını dilimin döndüğü kadar açıkladım.
Finch, "Bunu bilmiyordum. Bir yıldan fazla bir zamandır bu konu hakkında
oldukça çok şey duydum, ama bu duyduklarım tek yönlüymüş," dedi.
"Evet, siyasi nutuk atmaya meraklı olanlar bu konuyu fazlasıyla
kullanıyorlar. Doğrusunu istersen, dillerinden hiç düşürmü-yorlar. Doğu
yakası taraflarında bu konuda ateşli konuşmalar yapan birilerini dinlemiş
olmalısın."
Finch, "Bunları bana bir kral anlattı. Güney Amerika'da yaşayan kızılderili
bir kabilenin beyaz kralından dinledim," dedi.
Onun bu sözleri ilgimi çekmiş ama beni şaşırtmamıştı. Gurbette ve yollarda
zorlu günler geçirenler için büyük kent ana kucağından farksızdır.
Günbatımında evlerine dönünce, sokak kapısının önünde oturup çene çalarlar.
Salaş bir kahvede bir zamanlar Afrika'da aslan vurmuş bir piyanist; Zululara
karşı İngiliz ordusunda savaşmış bir otel hizmetkârı; bir İstakoz kıskacı
gibi kırılan sol kolunu Patagonya yamyamlarının kaynayan kazanında bırakan
bir hızlı posta sürücüsü tanımıştım. Bu nedenle şapka temizleyicisinin bir
kralla arkadaşlık etmiş olması beni etkilemedi.
Finch o yavan, anlamsız gülümsemesiyle, "Şapkanın bandı yeni mi?" diye
sordu.
Beş gün önce şapkama yeni bir bant almıştım. "Evet, eskisinden bir buçuk
santim daha kalın."
Finch, "Bundan iki yıl önce, o zamanlar 98 numaralı altı arabanın
sürücüsüydüm," diye hikâyesini anlatmaya başladı. "Bir gece Schatagel'de
domuz sucuğu yerken, enfiye kadar esmer bir adamla tanıştım. Tam bir para
babasıydı. Söz dönüp dolaşıp altına geldi. Güneyde Guadımala adındaki dağın
altın madeni olduğunu ve kızılderililerin nehir yataklarından çok miktarda
altın topladıklarını söyledi.
"'Ben de ona, 'Ah, Kovboy!' dedim. 'Kızılderililer mi! Güneyde Elklerden ve
Maccabee'lerden başka kızılderili yok. Bir de sonbaharda kurutulmuş malların
ticaretini yapan alıcılar gelir. Kızılderililer onlara ayrılan bölgelerde
yaşıyorlar.'
"'Sana bunu kimseye açıklamaman koşuluyla anlatıyorum. Sözünü ettiğim
yerliler Buffalo Bill'in kovaladığı kızılderililer değil. Bunlar yerleşik
düzende yaşıyorlar ve soyları sopları da belli. Ataları, Meksika Kralı
Mazuma zamanında yaşayan İnka ve Azteklerin soyundan geliyormuş. Esmer adam
onların dağlardan akan nehirlerden topladıkları altınları torbalara
doldurduklarını, sonra da kırmızı kavanozlara boşalttıklarını anlattı.
Kızılderililer bu altınları daha sonra yirmi beş kiloluk deri torbalara
koyup, torbaları da kapısının üstünde kıvırcık saçlı, flüt çalan bir tanrı
heykeli olan taş binada saklarlarmış.'
"Toprak altından çıkardıkları bu serveti nasıl değerlendiri-yorlarmış?" diye
sordum.
"'Değerlendirmiyorlarmış, öyle dedi esmer adam. Zaten böyle bir imkânları da
yokmuş. Altınlar bir sel gibi hızla akıp biri-kiyormuş.'
"Sohbetimizin sonunda ondan epeyce bilgi almıştım Adamın elini sıkarken,
'Özür dilerim ama anlattıklarınızın tek kelimesine inanmadım,'dedim. Bu
olaydan bir ay sonra, beş yıllık birikimim 1.300 dolarla Guadımala
topraklarına ayak bastım. Kızılderililerin nelere değer verdiklerini
bildiğimi sanıyordum ve yola çıkmadan ona göre hazırladım. Kırmızı yün
battaniyeleri, dövme demir kovaları, kadınlar için kenarları parlak taşlarla
süslü tarakları, cam boncukları ve traş için usturaları dört tane katıra
yükle-dim. Katırları güdecek ve bana tercümanlık yapacak zenci bir yerli
buldum. Adam katırların dilinden iyi anlıyordu, ama İngiliz-ceyi çat pat
konuşuyordu. Yanlış kilide sokulan anahtarın çıkardığı ses gibi garip bir
ismi vardı, ama ben ona kilit sesine biraz daha benzeyen McClintock adını
taktım.
"Dağdaki altın köyüne ulaşan kırk millik yolu tam dokuz gün aradık. Bir gün
öğleden sonra McClintock beni ve katırları tahminen iki bin metre
yükseklikteki yalçın kayaların üstündeki köprüden geçirdi. Ham deri köprüden
geçerken katırların nal sesleri davullar gibi etrafı çınlattı.
"Sözünü ettiğim köyün yolu filan yoktu. Binaları da kerpiç ve taştan
yapılmıştı. Birkaç evin kapısından, yoğurtlu patlıcana benzeyen sarımtırak
kahverengi başlar dışarıya uzandı. Çevresi verandalı büyük evden, pancar
gibi kırmızı suratlı, iriyarı beyaz bir adam dışarı çıktı. Özenle
tabaklanmış geyik derisinden giysiler giymiş, boynuna altın zincir takmış,
dudaklarının arasındaki puroyu tüttürüyordu. Tipi bana yabancı değildi. Yüz
hatları, gövdesi ve duruşu ona benzeyen Amerikalı senatörler, ayrıca
şef-garsonlarla polisler görmüştüm.
"Öndeki katırdan inen McClintock bir yandan katırla anlaşmaya çalışıyor, bir
yandan da sigarasını tüttürüyordu. O arada ihyan adam da yanımıza gelmişti.
"'Merhaba, evlat, sen bu oyuna nasıl girdin? Fiş aldığını görmedim. Kentin
anahtarlarını sana kim verdi?' diye sordu.
"'Ben katır sırtında yolculuk yapan zavallı bir adamım. Affedersiniz, buraya
gerçekten izinle mi giriliyor, yoksa blöf mü yapıyorsunuz?'
"'Sözümona ata benzer dört ayaklı hayvanın sırtından in de içeriye gel,'
dedi.
"Parmağını kaldırdı, bir köylü koşarak geldi.
"'Bu adam eşyalarınla, ben de seninle ilgileneceğim,' dedi.
"Beni büyük eve götürdü. Koltuklardan birine oturmamı işaret etti ve süt
renginden bir içki çıkardı. O güne kadar böylesine güzel döşenmiş bir oda
görmemiştim. Taş duvarlar ipek şallarla süslenmişti. Döşemelerin üstüne
kırmızı ve sarı renkli el dokuması halılar, tiftik keçisi postları
serilmişti. Bir köşede kırmızı seramik saksılar duruyordu. Odanın içinde
yarım düzine kulübeyi döşemeye yetecek kadar bambu eşya vardı.
"Adam, 'İlk önce benim kim olduğumu öğrenmek istersin,' dedi. 'Bu yerli
kabilesi benim malım. Onların tek sahibi benim. Bana Kral veya kabilenin Ana
Parmağı anlamına gelen Yüce Ya-cuma derler. İşverenlerden, dinamit
lokumlarından, hatta Tif-fany mağazasında kredi sahibi olanlardan daha çok
sözüm geçer. Aslında, benim burada astığım astık, dediğim dediktir. Şimdi
senin resmi sıfatını öğrenelim ve toplantıyı açalım.'
"'Pekâlâ, benim adım W.D. Finch. Mesleğim, sermayedar, adresim, 541 Doğu
Otuz İkinci...'
"Yüce Hakan, 'New York,' diye cümlemi tamamladı gülerek. 'Adresinin karakol
kayıt defterlerine ilk kez geçmediğini konuşmandan anladım. Şimdi
"sermayedar" ne demek onu açıkla.'
"Toprak ağasına buraya neden ve nasıl geldiğimi açıkça anlattım.
"'Altın tozu mu?' diye hayretle sordu. Küçük bir bebek gibi şaşkın şakın
yüzüme bakıyordu. 'Bu çok komik. Bu topraklarda altın madeni yok. Garip bir
öykü uğruna tüm paranı harcadın mı? Bak sen şu işe! Peche'lerin son kabilesi
olan benim yerlilerim bir bebek kadar saftır. Altının alım gücü nedir
bilmezler. Galiba seni birileri oyuna getirmiş.'
'"Olabilir, ama dinlediğim hikâye bana göre gerçekti.'
Kral birdenbire, 'W.D., seninle dürüst bir anlaşma yapacağım,' dedi. 'Beyaz
adamla pek sık konuşma fırsatı elime geçmiyor. Harcadığın parayı geri
alabileceğin bir gösteri düzenleyeceğim. Belki halkım yastık altında bir iki
parça altın tozu saklamıştır. Yarın buraya getirdiğin mallarını sergile,
bakalım satış yapabilecek misin? Şimdi sana gayriresmi olarak kendimi
tanıtacağım. Benim adım Patrick Shane. Peche kabilesini tek başıma, hiç
korkusuzca bileğimin hakkıyla fethettim. Dört yıl önce bu taraflara yolum
düştü ve iriyarı cüssemle, tenimin rengiyle ve cesaretimle onların
kalplerini kazandım. Altı haftada dillerini öğrendim... çok kolay istediğin
şeyi işaret ederek, bir dizi ünsüz harfi nefesin yettiği kadar söylüyorsun.'
"Kral Shane anlatmaya devam etti. 'Onları gösterişimle fethettim, sonra el
çabukluğuyla onlara ekonomi politikasından, yasalardan söz ettim. Cimriliğin
bir tür ahlak kuralı olduğunu açıkladım. Her pazar veya hemen hemen her gün
şehir senatosunda (senatör benim) onlara arz ve talep yasaları hakkında vaaz
veriyorum. Arzı göklere çıkarıyor, talebi yerden yere çalıyorum. Hep aynı
sözleri yineliyorum. W.D., bir şair gibi duygulu konuştuğumu biliyor musun?
Ben şair ruhlu bir adamım.'
'"Şair ruhlu musun değil misin bunu bilemem,' diye yanıt verdim.
Vaazımı Tennyson'un dizeleriyle süslerim. Bence o şairi azam. Sözlerime onun
şu dizeleriyle başlarım:
"İnsan fazlasını istememeyi öğrenirse Yaşlı Sultan gibi bütün gün baharat
bahçesinde dolaşmaz."
"'Onlara talebi azaltmayı, işin özünün arz olduğunu öğrettim. Basit
gereksinimlerinin ötesinde hiçbir şeyi arzu etmemelerini öğrettim. Sahilden
getirilen küçük bir koyun, bir avuç kakao, birkaç meyve onları mutlu etmeye
yetiyor. Hepsini çok iyi eğittim. Bitki liflerinden, saman saplarından giysi
ve şapka yapmayı öğrendiler, bunlarla çok mutlu oldular. Cahil insanları
basit yöntemlerle mutlu etmek, harika bir şey.'
"Evet, ertesi gün, Kralın izniyle, McClintock beraberimizde getirdiğimiz
eşya torbalarından birkaçını köyün meydanında sergilemeye başladı. Yüzlerce
yerli tahtadan tezgâhlara dizdiğimiz mallara bakmak için çevremize toplandı.
Kırmızı battaniyeleri açıp salladım. Kadınların parmaklarına yüzükler,
kulaklarına küpeler, boyunlarına inci gerdanlıklar, saçlarına kenarları
parlak taşlarla süslü tarakları taktım. Erkeklere kırmızı çoraplar
giydirdim, ama bir tek mal satamadım. Aç kurtlara benzeyen taştan heykeller
gibi mallara baktılar, ama hiçbir şey satın almadılar. McClintock'a sorun
nedir diye sordum. Mac yanıt vermeden üç, dört kez esnedi. Bir sigara sardı,
katıra bir şeyler fısıldadı ve sonunda insanların paraları olmadığını
söyledi.
"Tam o sırada dudaklarının arasında purosu, boynunda altın zinciriyle Kral
Patricktüm azametiyle geldi.
"'W.D., satışlar nasıl gidiyor?' diye sordu.
"'Fena değil, mallarım sudan ucuz. Dükkânı kapatmadan önce sergileyeceğim
başka mallarım da var. Şimdi onlara traş için usturaları göstereceğim. Batan
geminin mallarından iki düzine usturayı çok ucuza kapattım.'
"Bu sözlerime Shane katıla katıla güldü. Öylesine güldü ki, nerdeyse yere
düşecekti. Yanından hiç ayırmadığı özel sekreteri onu güçlükle ayakta
tutabildi.
"'Ah, Ulu Tanrım! W.D., sen bir bebek kadar safsın değil mi? Yerlilerin traş
olmadıklarını bilmiyor musun? Onlar traş yerine sakallarını yolarlar.'
"'Bu usturalar işlerini kolaylaştıracak, onları kullanmayı öğrenince
sakallarını yolmak zorunda kalmayacaklar,' dedim.
"Shane gülerek yanımdan uzaklaştı. Bir blok uzaktan onun güldüğünü
duyuyordum. Tabii avuçiçi büyüklüğündeki köyde blok ne gezerdi.
"'McClintock'a, 'Onlara söyle,' dedim. 'Para istemiyorum, aldıkları malların
karşılığında altın tozu da verebilirler. Satın alacakları mal karşılığında
altının bir onsuna on altı dolar vereceğim. Ben para değil, altın tozu
istiyorum.'
"Mac söylediklerimi tercüme edince, sanki meydanı polisler basmışcasına
kalabalık çil yavrusu gibi dağıldı. İki dakika içinde köy meydanı boşaldı.
"O gece kraliyet sarayında Kralla ben bu konuyu konuştuk.
"'Eğer altın tozunu bir yerlere saklamasalardı, bu denli hassas
davranmazlardı,' dedim.
"Shane dudaklarının arasındaki puroyu çiğneyerek güldü. 'W.D., beyaz adamla
pek sık konuşma fırsatım yok. Seninle konuşmak hoşuma gidiyor ve sana
güvenmek istiyorum. Nasıl olsa buradan sağ çıkacağını hiç sanmıyorum. Her
şeyi sana açıklayacağım, gel buraya.'
"Odanın köşesindeki ipek perdeyi açtı ve bana üst üste yığılmış deri
torbaları gösterdi.
"Shane, 'Tam kırk torba var,' dedi. 'Her birinin içi yirmi beş kilo altınla
dolu. Burada gördüğün altın tozunun değeri 220.000 dolar. Hepsi bana, Yüce
Yacuma'ya ait. Yerliler buldukları altınları bana getirirler. Cam boncuk
satıcısı, bir düşünsene, iki yüz yirmi bin doların sahibi benim,'
"Haset ve nefretle, 'Ama sana pek bir yararı dokunmuyor ki,' dedim. 'Demek
sen parasız para kazanan bu çetenin devlet kasasısın. Bankana altın yatıran
müşterilerinden birine, 200 dolarlık karbon elması bir yüzüğü 4.85 dolara
almaya yetecek kadar faiz ödemiyor musun?'
"Alnında boncuk boncuk ter beliren Patrick Shane, 'Dinle beni. Sana
güveniyorum. Her nedense sana saygı duyuyorum,' dedi. 'Sen hiç altının
ağırlığının gücünü hissettin mi? Kuyumcu tartısında tartılan altının
ağırlığından söz etmiyorum. Onsu on altı dolardan bir torba dolusu altının
ağırlığının gücünü biliyor musun?'
"'Bilmiyorum. Asla bilmiyorum. Ben kirli paraya asla elimi sürmem.'
"Shane kendini yere atıp altın tozu dolu çuvallara sarıldı.
"Altını seviyorum. Gece gündüz onlara dokunmak istiyorum. Hayattaki tek
zevkim bu. Ben kralım. Bu odaya girince zenginliğimi hissediyorum. Gelecek
yıl milyoner olacağım. Her ay servetime biraz daha servet katıyorum. Bütün
kabileye dere-lerdeki kumları eletiyorum. W.D., dünyanın en mutlu adamıyım.
Her gün biraz daha artan bu altınların hepsi benim ve onlardan ayrılmak
istemiyorum. Benim yerlilerimin senin mallarını neden satın almadıklarını
şimdi anladın. Senin mallarını satın alamazlar. Çünkü buldukları altın
tozlarını bana getiriyorlar. Sen dükkânını kapatsan iyi olacak.'
'"Sana ne olduğunu söyleyeyim mi?' dedim. 'Sen adi, cimri, aşağılık bir
adamsın. Arz konusunda vaaz veriyorsun, ama talebi unutuyorsun. Arz sunmadan
başka bir şey değildir. Oysa talep mantıki bir kıyaslama ve hakkını
istemektir. İstem kadınlarımız ve çocuklarımızın haklarını, iyilik adına
yardım etmeyi ve dostluğu içerir. Hatta sokak köşelerinde dilenmeyi andırır
biraz. Arz ve talep eşit şekilde uyum içinde olmalıdır. Senin politik ve
ekonomik fikirlerini çürütecek benim de bildiğim bazı oyunlar var.'
"Ertesi sabah McClintock'a bir katır yük daha getirip köyün meydanına
sergilemesini söyledim. İnsanlar eskisi gibi etrafımızı sardılar.
"En güzel kolyeleri, bilezikleri, saç taraklarını ve küpeleri çıkarıp
kadınlara taktım, sonra elimdeki kozu oynadım.
"Son paketimi açtım ve arkaları parlak teneke kaplı el aynalarını kadınlara
dağıttım, Peche yerlileri hayatlarında ilk kez ayna görüyorlardı.
"Shane kahkahalarla gülerek yanımıza yaklaştı.
"'Bugün işler nasıl gidiyor, bakalım?' diye sordu.
"'Şimdilik bir kıpırdama yok,' diye yanıt verdim.
"Yavaş yavaş kalabalıktan mırıltılar yükselmeye başladı. Sihirli kristale
bakınca güzelliklerini keşfeden kadınlar, usulca erkeklerden para istediler.
Onlar satın almak istedikleri malları seçerlerken, erkekler de ısrarla
parasızlıktan yakınıyorlardı, ama kadınlar onlara aldırmadılar.
"Diğer kozumu da oynamanın zamanı gelmişti.
"Katırlarıyla konuşan McClintock'u yanıma çağırdım ve bana yardım etmesini
istedim.
"'Dünyadaki krallara ve kraliçelere yakışan bu güzelim süsleri altın tozuyla
satın alabileceklerini söyle. Yüce Yacuma için suların içinden eledikleri
sarı kumlarla, onları güzelleştirecek ve kötü ruhlardan koruyacak değerli
mücevherleri ve uğurları bütün kabilenin satın alabileceğini söyle. Halkın
parasına el koyan bu adam her gün biraz daha zenginleşirken, onlara beş
kuruş bile vermiyor. Oysa Pittsburgh bankalarının halkın birikimlerine yüzde
dört faiz verdiğini söyle. Altın tozlarını kendi aileleri için toplamalarını
söyle, Mac. Onlarla ateşli bir devrimci gibi konuş. Esaret günlerinin geride
kaldığını söyle,' dedim.
"McClintock katırlarından birine sevgiyle el salladı, sonra efendisinin
söylediklerinin bir kısmını dili döndüğü kadar halka anlattı.
"Benim sahte mücevherlerimle süslü bir kadını koluna takan bir yerli
meydanın ortasındaki taşa çıktı ve garip sesler çıkararak bir şeyler
söyledi.
"McClintock, "Altın tozuyla her istediklerini alabileceklerini halka
açıklayınca kadınlar deliye döndü. Yüce Yacuma onlara altın tozunun kötü
ruhları uzaklaştırmaktan başka bir şeye yaramadığını söylemiş,' dedi.
'"Devam et! Devam et!'dedim. 'Altın tozu veya nakit parayla istediklerini
satın alabilirler. Altın tozunu onların gözü önünde tartacağız. Onsunu on
altı dolardan alıyorum. Guadımala sahilindeki altına biçilen en yüksek değer
bu.'
"Sonra kalabalık birdenbire dağılınca, ne olduğunu anlayamadım. Mac'la
birlikte bize geri verdikleri el aynalarıyla incik boncuğu tekrar torbalara
doldurduk ve katırlarımızı bıraktığımız ahıra döndük.
"Biz torbaları katırlara yüklerken, köyün meydanında kızılca kıyametin
koptuğunu duyduk. Giysileri parçalanan, yüzü gözü tırmık içinde kalan
Patrick Shane'in canını kurtarmak için dili bir karış dışarda koştuğunu
gördük.
"'W.D., hazineyi talan ediyorlar,' diye bağırdı. 'İkimizi de öldürecekler.
Çabuk katırlardan birkaç tanesinin yükünü boşaltın. Hiç oyalanmadan buradan
kaçmalıyız.'
"'Arz ve talep yasasının doğrusunu öğrendiler.'
"Kral, 'Ayaklananların çoğu kadın, oysa hepsi bana delicesine hayrandı!'
"'0 zamanlar el aynalarının varlığını bilmiyorlardı,' dedim.
"Shane, 'Acele edin! Oraklar ve bıçaklarla üstümüze geliyorlar,' diye
bağırdı.
"'Uydurduğun arz yasası kulağına küpe olsun. Çabuk demir kırı katıra atla.
Ben boz katıra binerim, çünkü o daha hızlı koşuyor. Demir kırı katırın ayağı
sakat, pek iyi koşamaz, ama eğer politik görüşlerini değiştirip takas
olayını kabul edersen boz katırı bile sana verebilirim,' dedim.
"Shane, McClintock ve ben katırlara atladık, son hızla ham deriden köprüye
doğru ilerlemeye başladık. Tam karşıya geçmiştik ki, köprünün diğer başına
ulaşan yerliler taşları ve uzun bıçakları bize doğru fırlatmaya başladılar.
Köprünün bağlı olduğu kazıkları kestik ve sahile doğru yol aldık."
Tam o sırada, Finch'in dükkânına iriyarı, uzun boylu bir polis geldi ve
kollarını tezgâha dayadı. Finch ona dostça selam
verdi.
Polis, "Casey'nin yerinde duydum, Şapka Temizleyicileri Sendikası pazar günü
Bergen Plajı'nda piknik düzenlemiş. Doğru mu?" diye boğuk sesle sordu.
Finch, "Tabii, doğru. Çok eğleneceğiz," dedi.
Polis tezgâhın üstüne beş dolar fırlattı. "Bana beş bilet ver."
Finch, "Şey," dedi. "Biraz fazla..."
Polis öfkeyle onun sözünü kesti. "Kapa çeneni! Biletleri satmak zorundasın,
değil mi? Birileri de bu biletleri satın alacak. Keşke ben de pikniğe
gelebilseydim."
Mahallesinde Finch'in sevilen biri olması hoşuma gitti.
Sonra dükkâna mavi gözlü, eli yüzü kirli, giysileri kir pas içinde yedi
yaşlarında bir kız girdi.
"Annem," diye tiz sesle konuşmaya başladı. "Bakkal için seksen sent, sütçü
için on dokuz sent ve çiklet almak için de bana beş sent vermenizi
söyledi... şey aslında sonuncusunu ben ekledim," dedi cin gibi küçük kız
umutlu ama dürüst bir gülümsemeyle.
Finch parayı çıkarıp iki kez saydı. Ve küçük kıza bir dolar
dört sent verdiğini gördüm.
Finch, "Arz ve talep yasasının doğru uygulanışı böyledir işte," dedi, şapka
bandını tutan dikişlerin bazılarını dikkatle keserken; böylece birkaç güne
kalmadan bant yerinden çıkacaktı. "Arz ve talep birlikte işlemelidir," diye
sözlerini sürdürdü o yavan gülümsemesiyie. "Eminim, verdiğim parayla gidip
şeker alacak, şekeri çok seviyor. Eğer arz için talep yoksa, arz ne işe
yarar?"
Merakla, "Peki Krala ne oldu?" diye sordum.
Finch, "Ah, sana söylemeyi unuttum. Piknik biletlerini satın alan Shane'di.
Benimle birlikte buraya döndü ve şimdi polis örgütünde çalışıyor."
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın