İnanılmaz bir cehalet yaşamın her dalında toplumu
pençesine aldı.
Aslnda bu "bilgisizlik" anlamında bir cehalet değil.
Tam tersine "öğrenilen" bir cehalet.
Yani insanlar, cahil olmayı ve cahilce davranmayı sonradan "eğitim alarak
öğreniyorlar".
Kültürün en önemli göstergelerinden biri olan "dil alanındaki cehalet" bu
durumun en klasik örneklerinden biri.
Köşe yazarlarına bakıyorsunuz, her konuda "ahkâm kesiyorlar".
Köşe yazarları, özellikle genel yayın yönetmenleri tarafından ayrıca,
"saldırgan" olmaya özendirildiklerinden, bunların çoğu "hem cahil hem
saldırgan".
Aynı eğilimi televizyon sunucularında da görüyoruz.
Medyadaki arkadaşların önemli bir bölümü hem bilmedikleri konularda
kamuoyunu "aydınlatıcı!" yalan yanlış şeyler yazıyorlar ve söylüyorlar, hem
de bu yalan yanlış yargılarını bozuk bir Türkçe ile ifade ediyorlar.
"Bozuk Türkçe" kullanımları hem arı Türkçeye hem de arapça ve Farsçaya
ilişkin sözcüklerde ortaya çıkıyor.
Çünkü bu "öğrenilmiş cehaletin" ardında yatan ana güdü "özenti".
Yani köşe yazarları ve televizyon sunucuları, "özentili Türkçe" kullanımını
eğitimle öğreniyorlar.
Aldıkları eğitim, normal düz, sade Türkçe yerine özentili sözcükler
kullanmak, anlaşılmaz cümleler kurmak ve böylece "havalı olmak".
Bu tutumun en klasik örneklerinden biri "çözmek" sözcüğü yerine kullanılan,
"çözümlemek" sözcüğü.
Biliyorsunuz, "çözmek", "halletmek" demek.
"Çözümlemek" ise, "analiz etmek" anlamına geliyor.
Başbakanın kurduğu kabine Meclisten güvenoyu alırsa, hükümet sorunu
"çözülmüş" yani "halledilmiş" olur, "çözümlenmiş" değil.
Buna karşılık, Başbakan, parti liderleri ile, nasıl bir kabine kurarsa
meclisten güvenoyu alabileceğine ilişkin bir toplantı yapıyorsa, bu
toplantıda hükümet sorunu "çözümlenmekte", yani "analiz edilmekte" olur.
Şimdi soru şu: Yazarlarımız ve sunucularımız niçin, doğru olan "çözme"
sözüğü yerine yanlış olan "çözümleme" kelimesini kulanıyorlar?
İşte tam bu noktada "cehaletin" "öğrenilmiş olanına" geliyoruz.
Çünkü yazarlarımız ve sunucularımız, daha uzun, daha süslü sözcüklerin daha
üst düzey bir kültürü yansıttığını (yanlış olarak) öğrenmişler de ondan.
"Çözmek" herkesin bildiği, günlük dilde kullandığı basit sade bir sözcük.
"Çözümlemek" ise hem daha uzun, hem daha süslü, hem de (analiz etmek
anlamına geldiği için) daha çok toplumsal ve siyasal bilimlerde kullanılan
ve bu nedenle de "cehalet eğitimi almış olanlar için" daha makbul bir
sözcük.
Çünkük "cehalet eğitimi" almış olanlar için, ister arı Türkçe olsun, ister
Arapça, isterse Farsça, anlamları kendilerince çok açık seçik bilinmese de,
belli alanlarda kullanınlan "kalıp sözcükler" onların "yüksek kültürlerinin"
bir göstergesi, bir delili oluyor.
Bu konudaki en klasik Arapça örnek "arz ederim" ifadesinde görülüyor:
Bilindiği gibi, "arz etmek" "sunmak" anlamına gelir ve bir astın, bir üste
bir şey vermesi ya da bir öneride bulunması veya bir düşünce söylemesi
sırasında kullanılır.
Yani küçük büyüğe, örneğin, bir öğrenci hocasına, veya bir memur amirine bir
düşünce ya da bir öneri "arz eder" klasik kullanımda.
İşte "arz etmek" deyişinin "tumturaklı bir şekilcilik" içinde kullanılması,
pek çok genci, "lügat paralama" arzusuyla, "Hocam siz bana şu kitabı arz
eder misiniz?" gibi yanlış bir ifadeye yöneltmektedir.
Oysa buradaki doğru Arapça sözcük "lûtfetmek"tir.
Yani cümlenin, "Hocam siz bana şu kitabı lûtfeder misiniz?" biçiminde olması
gerekir.
İşte "öğrenilmiş cehalet" budur:
Doğrudan doğruya, "Hocam bana şu kitabı verir misiniz?" demek dururken, "arz
etmek" deyişini "öğrenmiş olan" genç, bu deyişin kullanılmasının "daha kibar
bir söylemi ve daha üst bir kültür düzeyini simgelediğini" de "öğrenmiş"
olduğu için, bu garip yanlışı yapmaktadır.
Benim "Cehaletin bu kadarı ancak eğitimle olur" dememin nedeni de budur.
Yani biz insanlarımızı "cahil olmaları için eğitiyoruz"
Sonunda "cehalet eğitiminden geçmiş, cahil diploması almış" kişiler
üretiyoruz.
Bakın size politikadan bir kaç örnek anımsatayım, hemen bana daha çok hak
vereceksiniz:
Bizim köylülerimizin pek çoğunun öyle derin bir eğitimi yoktur.
Ama doğanın kucağında yoğrulmuş ve bozulmamış olan köylü vatandaşlarımız
duygu ve düşüncelerini genellikle, pek güzel, kestirme olarak, pat diye
ifade ediverirler.
Bunların politikacı olanları, "cehalet eğitimi" gördükten sonra "demokrasi"
ve "bürokrasi" sözcüklerini (kavramlarını değil, sadece sözcüklerini)
öğrenirler.
İşte o zaman biz "cehaletin bu kadarı ancak eğitimle olabilir" yargısının
zaman zaman Meclis kürsüsüne bile yansıyan iki örneğini görürüz:
"Demokrasi" sözcüğü "Demokraaaasi", "bürokrasi" sözcüğü de "bürokraaaasi"
olarak uzun "a"lar ile katledilerek telaffuz edilir.
"Öğrenilen cehaletin" bir başka yönü de "egzistansiyalizme" ve
"postmodernizme" dayalıdır.
"Geçmişi ve geleceği bırak, gününü yaşa", "nasıl hissediyorsan öyle davran",
"başkaları için değil kendin için yaşa", "sen de herkes kadar değerlisin,
düşüncelerin ve duyguların da onlar kadar değerlidir" gibi aslında hiç de
yanlış olmayan felsefi yargılar, köşe yazarlarının ve sunucuların elinde ve
dilinde, toplumsal geleneklere, göreneklere, kültüre ve dile aykırı bireysel
davranışların, nezaketsizliklerin, terbiyesizliklerin ve kültürsüzlüklerin
yani "öğrenilmiş cehaletin" gerekçeleri olmaktadır.
Ekranda sunduğu müzik programını esneyerek takdim eden ve "Aman dün gece
barlarda fazla kaçırmışım, hala ayılamadım" diyen VJ'ler, sütunlarında
(üstelik Türkçeyi de katlederek), sevgilileriyle hangi pozisyonlarda cinsel
ilişki kurduklarını anlatan "köşe yazarları", Mecliste, muhaliflerine
"cinsel tercihlerine ya da annelerinin mesleklerine ilişkin zarif
sıfatlarla" saldıran milletvekilleri, hep bu "öğrenilmiş cehaletin"
ürünüdürler.
Çünkü "köşe yazarlarının" başlarında yazı işleri müdürleri ve genel yayın
yönetmenleri, politikacıların başlarında parti liderleri, VJ'lerin
başlarında ise yayın sorumluluları vardır.
Öğrenilmiş cehaletlerini medyada sergileyen bütün bu "arkadaşlar"
yaptıklarını, sadece öğretmenlerinden ve toplumdan aldıkları eğitimle değil,
aynı zamanda kendilerini gündelik olarak denetleyen "ustalarından" aldıkları
onaylarla da gerçekleştirmektedirler.
Eğitim sistemimiz, ezberciliğe, kültürsüzlüğe, araştırmanın ve düşünmenin
reddedilmesine dayalı olduğu için, "resmi eğitim" düzenimiz bu "cehalet
eğitiminin" ayrılmaz bir parçasını oluşturmaktadır.
Tabii bütün bu sistemin en başında siyasal lilderler ve medya patronları
oturmaktadır ki, eskilerin deyimiyle onları "echeli cühela" diye nitelemek
yanlış olmaz.
Belki bu "öğrenilmiş cehalet kısır döngüsünü" kırmaya "cahillerin en cahili"
olan beyleri ve hanımları eğiterek başlıyabiliriz.
Onlara "kişisel kültür" yerine "kurum kültürü" kavramını öğreterek,
kendilerinde olmasa bile bazı kültür ögelerinin kurumlarında yani medya
kuruluşlarında ve siyasal partilerde egemen olması gerektiğini
anlatabilirsek, yine de olumlu anlamda bir adım atmış oluruz diye
düşünüyorum.
Tabii işin temelinde çocuklarımızı eğiten öğretmenlerin eğitilmesi gibi ana
bir sorun yatıyor ki, bunun çözümü de tüm resmi eğitim sistemimizin yeniden
elden geçrilmesini gerektiriyor.
Böyle bir eğitim reformu ise, medyanın desteğiyle, ancak politikacılar
tarafından gerçekleştirilebilecek geniş kapsamlı ve siyasal nitelikli bir
iş.
Bilmem "öğrenilmiş cehalet" kavramına niçin "kısır döngü" dediğimi
anlatabildim mi!
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın