Madımak
Yıldırım Türker
Daha sonra İstanbul Başsavcılığı’nda ifadesine başvurulan Aziz Nesin, şöyle
demişti: “Başsavcı soruyor bana; kimden şikâyetçisin? Şöyle yanıt bekliyor
benden: Efendim, itfaiye merdivenlerinden inerken beni döven itfaiye erinden
şikâyetçiyim. Başka? Beni yere atıp sürükleyen, başımdan yaralayan ve
bindirdikleri arabada döven polisten... Başka? Beni döven encümen üyesi o
sakallı adamdan. Böylece figüranlık oyunu tamamlanmış, oynanan oyun bitmiş
ve perde kapanmış olacak. Ama benim derdim, bu kanlı senaryoyu yazmış
olanlarla. Bu senaryoyu kim yazdı?”
2 Temmuz 1993 günü, 35 kişinin Sivas’taki Pir Sultan Şenliği’ne 35
şair-yazar-müzisyen, kaldıkları Madımak oteli, önünde toplanan göstericiler
tarafından tekbirler eşliğinde ateşe verilerek öldürülmüştü. Günün anılması,
gösterilerle hatırlanıp hatırlatılması kimilerini rahatsız ediyor. Sivas’ın
artık bu kara lekeden arındırılması, katliamıyla anılarak ekonomisinin
baltalanmasına izin verilmemesi çağrıları yanı sıra “Kaşımayın, tesis
edilmiş barış ortamını bulandırmayın” çizgisinde çok alışılmış uyarılarla da
tembih ediliyoruz. Oysa Sivas katliamının üstünden geçen 17 yıl içinde böyle
bir katliamın yeniden yaşanmaması için toplum olarak bir adım atabilmiş
miyiz? Katliamcıların yüce Türk adaletiyle sınavına bir bakalım. Gazeteci
Belma Akçura, çok güzel özetlemişti: “Olaylarla ilgili olarak 124 sanık
hakkında dava açıldı. Sekiz yıl süren hukuk mücadelesinden sonra dava
2001’de sonuçlandı. Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin onadığı karar uyarınca,
‘Cumhuriyete karşı örgütlü kalkışma’ girişiminde bulunan sanıklardan 33’ü
TCY’nin 146/1. maddesine göre idam cezası aldı. Bu müebbet ağırlaştırılmış
hapse çevrildi, geri kalan sanıklar değişik cezalara çarptırıldı. 13 yılda
içeride kalan sanık sayısı beraat ve tahliyelerle 33’e düştü. 8 sanık ise
Yargıtay’ın 1997’deki bozma kararından bu yana firarda. Tutuklama kararı
bulunan sanıklardan, başta Sivas Belediye Meclisi üyesi Cafer Erçakmak olmak
üzere sekiz kişinin Almanya ve Suudi Arabistan’a sığındıkları öğrenildi.
Davada kilit isim Cafer Erçakmak hiç yakalanamadı. Sivas katliamı sanığı
Muhammed Nuh Kılıç’ın yıllardır Almanya’da Mannheim’da eşi adına açtığı
dönerci dükkânını işlettiği ortaya çıktı”. Vahşilerin cezalandırılmalarının
ağrılı bir süreç olduğu, yargının da bu konuda biraz hevessiz davrandığını
düşünmüyor musunuz? Bir sonraki hükümetin Adalet Bakanı, gelmiş geçmiş en
ürkütücü Adalet bakanlarından Şevket Kazan, sanıkların avukatlığını
üstlenmekle kalmamış, bakanlığı sırasında da onları hapisanede ziyaret
etmişti. Ama o kadarla kalsa, Şevket beyin, öncesinde ve sonrasında hiçbir
siyaside rastlamadığımız gözükaralığına verir, işin içinden çıkardık. Oysa,
o vahşetin hemen ertesinde muktedirlerin ve kanaat liderlerinin hatırı
sayılır bir bölümü, açıkça, imayla ya da sadece kaş kaldırarak suçluyu
bulmuş işaret ediyordu: Aziz Nesin. Sözgelimi marifetleri yanına kâr kalmış
emekli darbeci ressam Kenan Evren, elbette hiç çekinmeden Sivas katliamı ile
ilgili fikirlerini dile getiriyordu: “Gereksiz bir konuşma sonunda çıkan
olay, solcularla dinciler arasındaki çekişmeye dönüşüyor. Bunu önlemek
lazım. İnsan dinsiz olabilir. Ama bunu ilan etmenin gereği yok.” hayatımızda
en iyi bildiğimiz, Türk halkının tahrik-tahriş-tahrip üçgenine provokatör,
yani tahrik eden, kışkırtan olarak yazılan isim, gerçekten de oydu. sistemin
yine tıknefes olduğu, hoyratça vites değiştirmeye çalıştığı şu dönemde laik
Türk evlatları olarak yeniden gündeme gelen siyasetçi eskilerinin
tepkilerini hatırlıyoruz kaçınılmaz olarak. Baba hayaleti olarak ufkumuza
gerilmiş Süleyman Demirel, dönemin Cumhurbaşkanı’ydı. Tahrik olmuş katliamcı
halkına sahip çıkıyor, “Halkla polisi karşı karşıya getirmeyin” uyarısında
bulunuyordu. Daha sonra da “Olayda ağır tahrik var. Çatışma yok. Otel
yangınında can kaybı var” diyordu. şimdilerde neredeyse şefkatle anılan
Susurluk baronesi Tansu Çiller, dönemin Başbakanı idi. Onun açıklaması da
tarihe geçecek nitelikteydi. Halkın kaygılarına su serpiyordu: “Otelin
etrafını saran vatandaşlarımıza bir şey olmamıştır. Ölenler de çıkan yangın
sonucu boğularak ölmüştür.” Muhalefet lideri Mesut Yılmaz’ın katliam sonrası
demeci de gerek insan gerek siyasetçi olarak tıynetini yansıtıyordu. Olayın
büyütülmesini doğru bulmayan Yılmaz, “Bir futbol maçında da bu kadar insan
ölebilirdi” deyivermişti. kim karşı? Katliamını hatırlanmasını, bu vahşetin
anılmasını toplumsal barışa darbe vuracak bir eylem olarak görenler
karşısında kimsenin şaşırmamasının sırrı, işte yukarıda andığım demeçlerde
açıkça kendini aşikâr ediyordu. Orada halk olarak, vatandaş olarak görülen,
kışkırtılmış, ‘talihsiz’ açıklamalarla tahrik edilmiş katliamcı güruhtur.
Onlara verilecek destek hiçbir zaman yadırganmayacak, onlara anlayışla
yaklaşıp başlarını okşayıp sırtlarını sıvazlamak siyasetin tartışılmaz
gerekliliği olarak algılanacaktır.
Sivas katliamını anmanın, unutulmasın diye emek vermenin büyük önemi vardır.
Çünkü bu memleket bir türlü linç ikliminden çıkamamakta, asla
korunmayacakların listesi her daim el altında hazır tutulmaktadır. 2 Temmuz
1993 günü askerin ve polisin gözleri önünde binlerce kişi bir olup bir oteli
kundaklamış, şeytan taşlamış gibi ruh huzuru içinde evlerine dönmüşlerdir.
Polis ve askeri güçlerin bu vahşeti engelleme konusundaki isteksizliği, yine
polis ve itfaiyecilerin kurtarmaları gereken insanlara yönelik nefreti
unutulmamalıdır. İkide bir TAYAD üyesi gençleri linçe yeltenen ve oranın
tarafından sırtları okşanan Türk-İslâm sentezi de günün birinde amacına nail
olduğunda dizimizi dövmedik mi? Üniversitelerde polisin gözleri önünde
dışarıdan gelen yine aynı marka yiğitler tarafından öldüresiyle dövülen
solcu gençlerin hayatını yeterince umursadık mı?
Hayatın her alanında lince giden bir ayrımcılık damarını besleyen karşı
uyanık olmak zorundayız. Maraş’ta, Malatya’da, Çorum’da aynı tezgâhı kurup
aynı yoldan kan döken güçlerin desteklendiğini, birçok muktedirin gözünde
halk gibi durduğunu biliyoruz. Referans alarak politika yapan hükümet
partisi ve yandaşlarının ‘demokrasi mücadelesi’nin bir anlam kazanabilmesi
için Aleviler konusundaki ayrımcı yaklaşımlarına bir son vermeleri şarttır.
Birkaç yıl önce Ahmet İnsel, bir zamanlar hayatımızın ve insanlığımızın
sığınaklarından gördüğümüz Mazlum-Der’in o zamanki başkanı Ayhan Bilgen’in
Düzel söyleşisinden yola çıkarak durumu mükemmel özetlemişti. Tekrar
okumakta yarar var: “Ayhan Bilgen cemevleri konusunda Sünnilerin, Alevilerin
cemevi talebini kıskandığını açıkça belirtiyor... Sünniler cemevlerine de
para verilecek, Diyanet İşleri Bakanlığı’ndaki tekelci konumlarını
kaybedecekler diye korkuyorlar. Size Türkiye’de
Müslüman çoğunluğun demokrat bilinci. Sünni çevrelerin, Osmanlı
İmparatorluğu’ndan beri hiçbir zaman kendilerini gayrimüslimlerle,
Alevilerle, ‘ötekilerle’ eşit olarak görmemiş olmaları üzerine de
düşünmeleri gerekiyor. Bununla yüzleşmeden, bu zihniyetle, bu zihniyetten
türeyen pratikleri teşhir etmeden, bunları karşınıza almadan Türkiye’de ucuz
bir mağduriyet söylemi üzerinden demokrat gömleği giyemezsiniz.”
Ama giydiler işte.
Bu yıl orayı ziyaret edip karanfil bırakan Bakan Çelik ‘ayrımcılığa karşı’
çıkıyor aklısıra. Orası 5 katlıymış. Müze olur muymuş? Yoksa her yeri müze
yaptırmak gerekirmiş.
Bir Alevi şenliği için Sivas’ta toplanmış barışçı insanlardan bir kitle
tarafından katledilmiş olmasının artık unutulmasını isteyenleri iyi
tanıyoruz. Onlar, örtbas edilmiş, unutturulmuş, hesabı sorulması imkânsız
kılınmış katliamlar üstüne inşa etmeye çalışırlar toplumsal barış
dediklerini. Linç tehdidiyle sürdürdükleri sıkıyönetimin adıdır, barış.
Haydi tekrarlayalım: Biz katliamcıyla, işkenceciyle, darbeciyle barışmak
istemiyoruz.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın