+ Büyüt | - Küçült
|
 

 

Güncel
Ana Sayfa
 

 

Yazdır

Fethullah Gülen Ve Kurduğu İrtica Örgütü

Necip Hablemitoğlu


Said-i kürdinin hemşehrisi ve en sadık müridi Fethullah Gülen cumhuriyet Türkiye’sinin en tehlikeli ve sinsi düşmanıdır. Kendi ifadesiyle tam bir şeriat militanı olarak yetişen Fethullah eğer dur denilmezse Atatürk’ün ilerici cumhuriyetinin dibine dinamit koymak üzeridir.


CİHAD:
Nihai atak için kendine bağlı kişilere gayet kurnazca verdikleri taktiklerle çıkışın zamanlamasının iyi yapılmasını, ölümü göze almayı, hesaplaşmaya hazır olunmasını, misyona kitlenmenin önemini, söz değil aksiyon ve hamle gerektiğini, savaş halini, sürekli aksiyonu, karar gününü ve şerefli bir ölümün yeğlenmesini işlemektedir.
İ’layı Kelimetullah ve Cihad adlı kitabında cihadın tarifinin “islamla birlikte Allah yolunda kavga verme” olduğunu, herkese farz olduğunu, hangi halde yapıldığını, islami bir görev olduğunu, kıyamete kadar devam edeceğini, peygamber mesleği olduğunu, bir cemaatın kendini buna adaması gerektiğini, cihattan geri durmanın günah olduğunu, en büyük islami müeyyide olduğunu, cihat olmayınca huzurun da olmayacağını, tek ve asıl vazife ayrıca tek çare olduğunu, şehit ya da gazi olunmasının gerektiğini, yeryüzü hakimiyetinin cihatla gerçekleşeceğini, islami bir borç ve en yüksek ideal olduğunu sayfalarca işlemektedir. Bunun böyle olduğuna “Yakînimiz vardır” diyerek müritlerine gaybı bilen evliya havasıyla konuşmaktadır. Ama asıl bu konuda gerçek arzusunu ise şu cümleyle açığa vurur.
“Kürsüde de bazen öyle olur. Mesela hz. Hamza vurdu derken, sanki kılıcı ben kullanıyorum gibi olur.” (Fasıldan Fasıla-1, sf. 78)
“Biz herkese karşı rabbimizi anlatmakla mükellefiz ve dünyaya karşı hem manevi hem de maddi cihadda muvaffak olmak zorundayız.” (İ’lâyı Kelimetuhllah veya Cihad, sf. 34)
“Cihad, bir mümûn’in uğruna canını feda edebileceği en tatlı bir mefkure ve en yüksek bir idealdır. Zira mümin, kendi teri içinde boğulma veya kendi kanıyla abdest alma gibi bir payeyi ancak cihadla elde edebilir.” (a.g.e., sf. 45)
“Zira cihaddan geri durmak ciddi bir günahtır, cihad bir hayır kapısıdır, o kapıdan giren iki hayırdan birine mutlaka kavuşacaktır. Evet ya şehit olup ebedi hayat, ya da gazi olup hem dünya hem de ukba nimetlerine ulaşacaktır.” (a.g.e., sf. 57-58)
“Canını Allah yolunda feda ederek şehit düşen kimselerin bizim anladığımız manada ölmedikleri bir gerçektir.” (a.g.e., sf. 59)
“Bir insanın kendisi bizzat ve fiilen mücahedeye katılamıyor, fakat mücahadede bulunana omuz veriyor, kurduğu müesseseleriyle mücahitleri kucaklıyor ve onları koruyup kolluyorsa, o da fiilen mücahedede bulunmuş gibidir.” (a.g.e., sf. 68)
“Demekki acizlik, fakirlik ve kadın olma gibi mazaretler … (dolayı) cihad sevabından mahrum kalmayacakları gibi, mükafatından da mahrum bırakılmayacaklardır…” (sf. 69)
Bu sözleriyle o, tam bir halk ordusu kurmaktadır. Parası olanlara okul aç demiş açmışlar, ev kirala demiş kiralamışlardır. Gülen kadın, ihtiyar, çocuk herkesi maddi manevi her türlü hizmete sokmuştur.
Bu kitabının 70’inci sayfasında konu başlığı “Cihada Her An Hazır Olmalıyız” şeklindedir. Bu sözüyle kitaplarının çeşitli bölümlerinde defalarca tekrar ettiği “Metafizik Gerilim”i gerçekleştirmektedir.
“Eğer bir diriliş bekleniyorsa, o da metafizik gerilimi olan kimselerin omuzunda olacaktır.” (Asrın Getirdiği Tereddütler, sf. 142)
Böylece yetiştirdiği ve kendisine bağlı kadroları adım adım nihai hedefi için hazırlamaktadır.
Cihad adlı kitabının 72’nci sayfasında insanların her türlü güç ve maddi imkanını dava için nasıl hizmete hazır hale getirmelerinin gerektiği, etkileyici şekilde anlatıldıktan sonra da
“Bu bir hazırlıktır ve bu hazırlığın, geleceğin teminatı bakımından taşıdığı ehemmiyet ise her türlü izahtan varestedir”
diye sözünü tamamlamaktadır. Yapması gereken şeyi de şöyle formülleştirmektedir:
“Rasul-i Ekrem’den kalma bir vasiyet vardır. Bu emanet, dünya ve ukba saadetinin teminatı olan islami hayatın hayata hakim olmasıdır. Bu mukaddes emaneti afâk-ı âlemde temsil vazifesi, bugün bir borç olarak bize düşmektedir.” (sf. 90)
Hedefini kendi düşüncesiyle meşrulaştırmak ve taraftarlarına manevi baskı uygulamak için de,
“Fitne kalmayıp, yeryüzünde yalnız Allahın dini hakim oluncaya kadar onlarla savaşın - Bakara 2/193 ayeti”ni söylemektedir.
“İslami onur ve gururu taşıyan her fert ve millet, mutlaka kendini cihad vazifesiyle vazifeli görmelidir.” (a.g.e., sf. 49)
Cihat konusunda müslümanlığın çıkış yıllarına ait hikayeleri sayfalarca anlatır. Peygamberin etrafındaki insanlar cihat etmekte ve ölümü arzulamaktadırlar. Hele bir yaşlı kadının küçük torununu boyundan büyük bir kılıçla peygambere hediye edilişi anlatılır. Boyundan büyük kılıçla bu çocuk inanılmaz kahramanlıklar gösterir. Cihad adlı bu kitabın altıncı bölümü olan 20 sayfalık “Cihad Aşıklarından” adlı kısmı tamamen bu hikayelere ayrılarak okuyucuya verilmek istenen onların da cihada çıkıp, taa ölümü bulana kadar devam etmelerini sağlayacak ruh halini yaratmaktadır.
Bu kitapta ayrıca sahabelerden cihada gidemeyenlerin üzüntüleri bin bir şekilde anlatılarak, günahla helak olma korkuları vurgulanır. 112-117 sayfaların arasında peygamber devrine ait çeşitli hikayeler anlatılır, bugünkü duruma atıflar yapılarak, cihattan geri duranın vay haline denmektedir.
“Evet boyunduruğun yere konduğu şu dönemde, din-i mübin-i islamı i’lâ etmek için koşup cihad etmiyor veya edemiyorsak; savleti altında ezildiğimiz bir dönemde, hakkı batılın satvetinden kurtarmak için uykularımız kaçmıyor ve ciddi bir izdirap duymuyorsak, kınanacak birisi varsa o da biziz.” (Asrın Getirdiği Tereddütler-4, sf. 97)
diyerek herkesi cihada teşvik etmektedir. Cihadın tarifini de
“…islamla birlikte Allah yolunda kavga vermenin adıdır. Bugün cihad denince akla gelen budur” (Asrın Getirdiği Tereddütler-3, sf. 186) şeklinde yapmaktadır.
Bu kitabın en sonunda kendine bağlı bir okuyucuyu getirdiği ruh hali, insanın cihad vasıtasıyla mutlaka şahadeti (ölümü) arzular hale gelmesidir.


TEBLİĞ:
İrşad Ekseni adlı kitabında işlediği konu “Emr-i bi’l-maruf”( iyilikle emretmek) “nehy-i anil münker” (kötülüklerden uzak durmak) “TEBLİĞ”dir. Kitapta müslümanların kendi ibadetlerini yapmalarının yeterli olmayacağını, emr-i bi’l-maruf ve nehy-i anil münker yapılmadıkça bütün halkın Allah tarafından cezalandırılacağı anlatılıyor. Emredenin kurtulacağı, dini korumanın ilk şart olduğu, müslümanın eliyle olmazsa diliyle değiştirmesi o da olmazsa kalbiyle buğz etmesi gerektiği anlatılıyor. Tebliğ için fertlere nasıl yaklaşılacağı, muhatabın tanınması gerektiği, duruma göre nasıl bir tavır takınılacağı, adam seçmenin nasıl olduğu anlatılarak bunlar hadisler ve ayetlerle destekleniyor. En sonunda da tebliğ adamının özellikleri sıralanıyor.
“Din, emr-i bi’l-maruf, neyh-i ani’l-münker’dir.” (İrşad Ekseni, sf. 53)
diyerek dini tebliğ olarak sunmakta ve devam etmektedir;
“Bu önemli vazife (tebliğ vazifesi) yapılmadığı zaman, toplumun maruz kalacağı muhtemel musibetleri, efendimiz şöyle dile getirmişti: ‘Ne olacak halimiz? O gün kadınların başkaldırdığı, sere serpe, açılıp saçılarak sokağa döküldüğü, kötülüklerin her tarafta yayıldığı ve hakkı ifadenin terk edildiği gün.’ (sf. 9) ‘Bütün kötülükleri iyi ve iyilikleri kötü gördüğümüz gün haliniz nice olacak bir bilseniz’, (sf. 10) buyurdular. Biz bu hadisin bu bölümünden, günümüzdeki umumi duruma işaret etmesi yönüyle bir kesit alalım. Evet, hadis-i şerif, bir gün her şey tersine dönüp değerlerin alt üst olacağına, iyiler kötü, kötüler iyi görüleceğine, zinanın terviç edileceğine, terör-anarşi revaç bulacağına, iman ve kuranın aşağılanacağına, Allaha inananların hor ve hakir görüleceğine, birçok kötülük bizzat devletler tarafından kanunlarla korunmaya alınacağına, dine ait hakikatlerin gericilik addedileceğine işaret etmektedir… Çağın insanı bunu on misliyle yaşadı ve zannediyorum daha bir süre de yaşayacak.” (a.g.e., sf. 10)
Sözü edilen bu kitaba Ahmet Kurucan 1997 yılında Önsöz yazdığına, ve kitaptaki konular ses bantlarındaki konuşmaların tasnif edilmesinden sonra sınıflanıp yazıldığına göre yukarıdaki vaazın tarihini en azından 1 ya da 2 yıl daha geriye götürmek mümkündür. Buna göre Fethullahın ifadesiyle bu zillet ve hakaretlerin bir süre daha yaşanması gerekir sözünden bu yana en az 4 ya da 5 yıl geçmiş demektir. Bu hesaba göre artık yolun sonuna gelinmiş kabul edilebilir.
Şimdi ifade edilen söz ve tavırların halk arasında nasıl bir bölücülük yarattığı hatta büyük oranda da bunda muvaffak olunduğu bir gerçektir.
“ ‘Hadis’: Sizden kim bir münker görürse onu eliyle değiştirsin. Gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle ona buğz etsin. İmanın en zayıfı da budur.(Buğz etmek) Münker islamın çirkin gördüğü herşeydir. (sf. 32)
Fethullah Gülen;
“Bir mümine düşen şey de …o münkeri eliyle değiştirmesi eliyle değiştirmeye gücü yetmiyorsa, ister sözlü ister yazılı diliyle, buna da imkanı yoksa münkere kalbiyle buğz etmesidir. Ki, imanın en zayıfı da bu son davranıştır.” (sf. 33)
Şimdi düşünmek gerekir. Hizbullah örgütü kendilerince münker gördüklerine bu hadisin gereğini yaptılar. Yani elleriyle değiştirdiler. Öyle bir değiştirdiler ki insanlar dünyalarını da değiştirmek mecburiyetinde kaldılar. Düşünmek gerekir ki Hizbullah’ın kampları olmadı. Hizbullahçılar onlarca yıllardan beri her mahallede birkaçı bulunan evlerde yüzlerce kitap okuyarak, her türlü taktik ve stratejiyi Fethullah’ın örgütünde olduğu gibi öğrenmediler. Yüzbinlerce her konuda yetişmiş militanı bulunan Fethullah’ın o gün geldiğinde vereceği emirle yerlerinden fırlayacak müritleri en büyük iman sahibinin kendileri olduğunu göstermek için münker kabul ettiklerini elleriyle değiştirmek istemelerinde bir anda milyonlarca ülke evladı katledilecektir. 1960’lı yıllarda bu zihniyet Endonezya’da bir gecede bir milyonun üzerinde insan boğazlamıştır.
Devam ediyor Fethullah;
“Evet zaman olur insan bu vazifeyi, kendi hanımına ve çocuklarına karşı eliyle ve diliyle yapar. Orada hem el, hem de dil konuşur. Fakat bazen elin konuşamayacağı yerlerde bu vazifenin dil ile yapılması icap eder. Yakın akrabaya karşı ekseriyetle uygulanacak metod budur. Bunu da yapamıyorsa onlarla arasındaki kalbi irtibatı yeniden gözden geçirir…Bunun en asgari seviyedeki alameti münkere kalben buğz etmektir. Ve … bu kalbi infial de süreklilik istemektedir.” (sf. 34)
Henüz cihat açılıp çıkış yapılmadığına göre ev içinde dayak ve hakaret normal hale gelmiş demektir. Akrabalara karşı da düşmanlık hisleriyle kalbi buğz söz konusu olduğuna göre toplumda bölücülük had safhaya gelmiş demektir. Ayrıca bu davranış Atatürk’ün kurduğu ilerici demokratik cumhuriyetin temellerine çoktan dinamitlerini koymuş, demokrasi aleyhine fakat şeriat lehine büyük kaleler ve mevziler zaptetmiştir.
“Ancak toplumda “emr-i bil-maruf, nehy-i ani’l münker” vazifesi yapılmıyor ve bunun için müesseseler kurulup, bu vazife sistemli bir şekilde ifâ edilmiyorsa Allah o cemiyetin altını üstüne getirir ve o cemiyet, o millet asla payidar olamaz.” (sf. 68-69)
diyerek de bu görevin devlet tarafından dikkate alınmasını sağlamak istemektedir. Bu bağlamda diyanet işleri kurumunu kastederek de;
“Aslında dini hizmetleri belli bir teşkilatın emrine verme, başkalarının bir oyunu olsa gerek. Böyle bir yaklaşımın islamın cihad ve tebliğ anlayışıyla hiçbir alakası yoktur. Evet islam dini sadece camiye hapsedilecek bir din değildir.” (sf. 87)
“Bu millet şimdi artık lafa değil, yaşantıya bakıyor.” (sf. 109)
Yetiştirdiği kadrolara sonuç başlığı altında şunları telkin etmektedir (sf. 206):
1. “Tebliğ ve irşad vazifelerin en mukaddesidir.
2. Tebliğ normal zamanlarda farz-ı kifaye olsa bile günümüzde ihmale uğrayan meselelerden olduğu için farzlar üstü farz konumuna gelmiştir. Onun ihmali katiyen caiz değildir.
3. Vazifeyi ihmal ederek ölen bir kimsenin nifak içinde ölmüş olmasından endişe edilmelidir.
4. İçinde bu kutsi vazife yapılmayan topluluğu Allahın helak etmesi muhtemeldir.
5. Bu kutsi vazife fert, millet ve devletler planında da alınmalıdır.
6. Bize tebliğ adamları lazımdır. Bu dini ayakta tutacak, onu cihanın dört bir yanına götürecek olanlar da ancak onlardır.
7. Tebliğ adamı tebliğinde çok ısrarlı olmalıdır.
8. Tebliğ adamı havari karakterinde olmalıdır.”


TAKTİK – STRATEJİ – TAKİYYE:
Bütün bu görevler için taraftarlarına salık verdiği taktik, strateji, takiyye usulleri ve saklanmaların nasıl olacağını çeşitli kitaplarında anlatıyor. Kendisinin örtük konuştuğunu şöyle belirtiyor;
“Toprağa tohum atmak vazifemiz, ona güneşin ısı ve ışığını gönderme, ona neşvü nema verme ise Cenab-ı Hakk’ın işidir. Ben meseleyi istiare yoluyla anlatıyorum. Siz tohum, toprak ve güneşi içtimai platformda değerlendirin.”
Zamana göre strateji gerekir, söylenecek her şey söylenmez, aksiyonda zamanlama önemlidir, saklanmalı, titiz olmalıdır, değişen şartlara göre tavır belirlemelidir, taktik muhammedin tedbiridir, denge gözetilmezse ne olur, mümin buğday tarlası gibidir, fizibilite yapılmalıdır, insan kazanıl-malıdır, istikamete dikkat edilmelidir, temkinli olmalıdır, sırran tenevveret uygulanmalıdır, aynı düşüncede olmayanlara birden bire karşı çıkılmamalıdır, zaman ayarlaması yapılmalıdır, yeniden diriliş esnasında nelerden faydalanmalıdır, gizlilik şarttır, ihtiyatı terk etmemelidir, saklanmalı, görünmemelidir diye sıralanabilen öğütleri ve emirleri bulunmaktadır.
“Dengeli bir hizmet eri, söyleyeceği şeyleri hemen söylemez. O bilir ki söylenmesi gereken her şeyi şimdi söylerse, kendisine hayat hakkı tanımayanlar çıkabilir.” (Fasıldan Fasıla-1, sf. 119)
“İşte bu manada telattuf, yapılan hareket kime karşı yapılıyorsa, tavrımız onlar tarafından hiç hissedilmeden ve sezdirilmeden yapılmasıdır ki, bunu gidip, hedefi vurma ve yara almadan da dönme, gibi bir ifadeyle arz etmemiz mümkündür.” (Asrın Getirdiği Tereddütler-4, sf. 207)
- Tam bir gerilla gibi.
“Bugün devrin getirdiği şartlar ve hizmetin stratejisi açısından, bir yanağına vurana öbür yanağını çevir, karşılık verme, sokağa dökülme diyorsak, …illerde inşallah Muhammedi zemin tam oturacak ve renk bütün renklere hakim olacaktır.” (Fasıldan Fasıla-1, sf. 222)
“Evet, Allah Rasülü etrafında her zaman işte böyle serdengeçtiler oldu, fakat o, hayatının hiçbir anında, ama hiçbir tedbirde kusur etmedi. Kuvvet dengesinin olmadığı bir yerde ortaya atılmasının hezimet ve mağlubiyetle neticeleneceğini herkesten iyi değerlendirdi ve bu sebeple de stratejisini hep temkin ve tedbir ile örgütledi.” (Fasıldan Fasıla-2, sf. 141-142)
“Evet denge gözetilmediğinde, hezimet ve mağlubiyetin kaçınılmaz olduğu şartlarda kahramanlık gösterisi sadece bir ihanettir.” (a.g.e., sf. 142)
“Hadiste mümin ekine benzetiliyor. Bela ve musibetler karşısında o, fırtına önündeki gibi eğilir, yerlere yatar ve fırtına dinince tekrar ayağa kalkar. Bizim bu hususiyetimiz şeytan cephesini tedirgin eder… geçenlerde onlardan biri bu durumu hissetmiş olacak ki, aynen bu benzetmeyi kullanarak, belli güçlerin dikkatini çekiyor ve –onlar fırtına önünde ekin gibi davranıyorlar, bu durum sizi aldatmasın- diyordu.” (a.g.e., sf. 273)
“Türkiye’de islamın idbarının ikbale dönmesi için, hizmet meydanına atılmış hak erlerinin istikamete çok dikkat etmeleri gerekir… Bu aynı zamanda da hedefe varmanın önemli bir vesilesidir.” (Fasıldan Fasıla-3, sf. 76)
“…bir diriliş hamlesi ve bunu hayatın her kesimine yayma çabası içinde bulunan bu gruplar sırran tenevveret düsturuyla hareket etmelidirler. Böylece … faaliyetlerini hiçbir engelle karşılaşmadan … devam ettirirler.” (a.g.e., sf. 128)
“Arkadaşların mutlaka ama mutlaka temkinle hareket etmeleri şarttır.” (a.g.e., sf. 100)
“Sizin gibi düşünmeyip farklı dünya görüşüne sahip(lerin) karşısına aceleyle çıkılmamalı… Yoksa bizim gibi düşünmüyorlar diye bir bir uzaklaştırılan veya uzaklaşan bu gayr-ı memnunlar, dev dev kitleler meydana getirerek karşınıza çıkıp sizi yerle bir edebilirler.” (Ölçü veya Yoldaki Işıklar-3, sf. 40)
“Bediüzzaman gibi bir insan, dünyanın neresinde olursa olsun, insan yetiştirdiği taktirde, o dünya ile oynayacak duruma gelir. Tabii ki bu gibi meselelerde zaman ayarlaması, yapılmak istenen işin çapına göre hesap edilmelidir.” (Asrın Getirdiği Tereddütler-3, sf. 117)
“O halde kuvvet dengesinin olmadığı durumlarda tekniğe, taktiğe başvurulmalıdır. Aksi takdirde karşı gelinemeyeceği muhakkak olan kuvvetle çarpışmaya kalkmak davaya en büyük ihanettir. (Prizma-1, sf. 86)
“Meşveret, işlerin düşünce planında ele alınması, fizibilitenin yapılması demektir. Bunlar çok önemli şeylerdir ve katiyen toy dimağların, tecrübesi ve bilgi birikimi olmayan insanların yapacağı şey değildir. Öyleyse hamle öncesi bu işlerin planlanması...” (Fasıldan Fasıla-3, sf. 121)
Nasıl bir takiyye uyguladığı ise İrşad Ekseni adlı kitabının 34’üncü sayfasında anlattığı şu hikaye ve eklediği kendi sözüyle çok demonstratiftir. “(Bedir esirleri hakkında görüş beyan edilirken Hz. Ömer’in söyledikleri bunun en çarpıcı ifadesidir. O: “Ya resullallah, herkese akrabasını teslim et ve herkes kendi eliyle akrabasının işini bitirsin. Hz. Hamza’ya kardeşini ver, onu o öldürsün. Ali, kardeşi Akil’in hakkından gelsin. Bana da benim yakınlarımı ver, onları da ben öldüreyim…” demiştir. Gerçi istişarede bu görüşler kabul edilmeyecektir ama, bir müminin münkere karşı tavrını ifade etmesi açısından uyulmasa da üzerinde durulmağa değer bir üslûptur.)”
Gayesinin islam devleti olduğunu çok açık ortaya koyan Gülen, diğer cemaatlarla uzlaşmanın şart olduğunu, diğer cemaat mensubu ve önderlerine kendine bağlı kişilerin nasıl davranmaları gerektiğini “Ölçü ve yoldaki ışıklar-2” adlı kitabının 3 ve 32’nci sayfaların arasında “Birleşme noktaları” bölümünde uzun uzun anlatıyor. Düşmana karşı faslı müsterekelerde nasıl birleşileceğini, ihtilafların körüklenmemesi gerektiğini, karşılaşılabilecek tehlikeleri sayarak uyarılarını sıralıyor.
Bu kitapta Fethullah Gülen gayesine varana kadar diğer cemaatlarla nasıl ve hangi boyutlarda ilişki kurulması gerektiğini bakınız nasıl anlatıyor. Tabii bu gruplara bütün gruplar dahil. Toplu mezarları bulunan Hizbullah ve benzerleri de. Ölçü veya Yoldaki Işıklar-2 “Birleşme Noktaları: · Asıl mesele ise, bütün bu olup bitenlerden sonra, yeni oluşu, kadim ve sarsılmaz prensiplere tevfikan mükemmel hazırlamaktır. · İşte bizler bugün, böyle bir olma veya olmama durumuyla karşı karşıya bulunuyoruz. Ya bütün bu buhranlardan sonra bir iz’anla kurulmasını tasarladığımız dünyayı kuracak ve huzura ereceğiz, veya … çekilen binlerce ızdırap ve boş kılacak bir anlayış ve davranışla maazallah geri geriye gideceğiz. (sf. 3)
· Doğrusu ittifak ve iftirak (dağılma, perişan olma) mevzuu, günümüzde ehemmiyetini koruyan en aktüel bir mevzuudur. O her devirde ehemmiyetini korusa bile, merkezi taazzurun (şekillendirme) gerekli olduğu, hem çok gerekli olduğu bir dönemde, ciddiyeti giderek artan ve bütün içtimai meselelerin önüne geçen bir mevzu haline gelmiştir. …Çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki, dirilişimiz için bundan daha büyük tehlike tasavvur etmek mümkün değildir. (sf.4)
Zira, anlaşma ve uzlaşma, her şeyden evvel bir akıl ve mantık işidir. Akla ve mantığa dayalı bir vahdet işidir ki, dayanır ve uzun ömürlü olur. Buna karşılık günümüzde daha çok hissi vahdet ve kardeşlik vardır. Bu ise zayıf, yetersiz ve kısa ömürlüdür. Belli bir grup karşısındaki toplanmalar, düşmanlık duygularıyla bir araya gelmeler; saldırmış ve saldırılmış olma ruh haleti içindeki derlenmeler, hissi birleşmelerin gelip geçici dalgalarından ibarettir. Bugünkü keyfi ve kemmî buudlarımız içinde böyle bir vahdet kat’iyyen yetersizdir ve hele mukaddes prensiplerimiz açısından asla tecviz, tasvîb ve muhakkak suretle takdîr göremez. (sayfa 5-6)
· Öyle ise, iç ve dış ayrıcı faktörleri hesaba katarak, fasl’-müştereklerimizin müzakereye getirilmesine ve birliğimizin aklîlik ve mantıkîlikle yeniden ele alınmasına şiddetle ihtiyaç vardır. …hiç olmazsa, Anglo-Sakson ve Galler ittifakı biçiminde bir ittihada ihtiyaç, hem çok şiddetle ihtiyaç vardır. Düşmanlarımızı meşgul etme, düşündürme ve göz açtırmama gibi kiyâset ve dirâyet isteyen hususları beceremezsek bile, hiç değilse onların oyunlarına gelmeme ve elimizle kendi tükenişimizi hazırlamama anlayışını göstermeliyiz. Aslında buna mecburuz da. (sayfa 6-7)
· … temelde olmayan farklı düşüncelerin normal kabul edilmesi ve en azından bir yabancıya karşı takınılan suni nezaket kadar, (onlara da davranılması) elzemdir, zaruridir, mukaddes birlik ve düzenimize bir temennâ ve selâmdır. (sayfa 8)
· …aramızda bölücü faktörler vardır…”
1. Çeşitli cemaatlar çeşitli vazifeleri ayrı bir yol tutarak yürütmektedirler…
2. …her grup kendi rehberini müceddid kabul etmektedir.”
3. … harika bir zata ihtiyaç vardır … o gerekli ıslahatı bir hamlede yapabilmelidir.
4. … içimizdeki ihtilafların da dıştan körüklenmesini de hesaba katmak mecburiyetindeyiz. (sayfa 9-10)
· Türkiye ve islam dünyasında … bir araya gelen her cemaat için, bazı tehlikeler vardır.
· (Birçok sebepler) pek çok grubun meydana gelmesine sebep olmuştur. Bu gruplar arasında yer yer ciddi ihtilaflar, …endişe verici kavgalar olmuştur. (sf. 19)
· Ehli sünnetin cevaz verdiği sınırlar içinde, her yolculuk aziz bilinmeli ve her hizmet alkışlan malıdır. (sayfa 21)
· Kısacası … onlarla, kıymetli bir hazineyi taşıma mecburiyetinde olduğunu bir lahza hatırından çıkarmaz. Böyle olunca da, aynı istikamette hareket eden herkesi, kendine yardımcı kabul eder, her muvaffakiyetine ta’zim durur. (sayfa 22-23)
· Öyle ise, siyasi, gayri siyasi, bütün gruplar için “Vahy-i münzel”in âlem-şümul davetine icabetten başka, ne çare ne de ma’kul bir mesned kalmadığı çağrısıyla insanımıza sesleniyoruz “Hepiniz toptan Allahın ipine sımsıkı sarılın, ve sakın parçalanıp ayrılmayın.” (sayfa 27)
· … mukaddes gaye ve ideallere karşı ihtiram hissinin sarsılması, keza büyük dava ve ona bağlı mübeccel mefhumların yerini bir kısım küçük hesap ve çıkarların alması, aradaki râbıtayı daha kuvvetli hale getirmemizi zaruri kılmaktadır. O da, bütün faslı müştereklerimizi ortaya dökerek, onlarla ayırıcı faktörlerin muvazenesini yapma şeklinde olacaktır. İman esasları birliği, amel ve ibadet birliği… (sayfa 28)
· Bütün rehber ve rehnümâlara lider ve başbuğlara vicdan-i umumiyi tâmire ma’tuf bir hususu, bir kere daha hatırlatmak istiyoruz. (sayfa 30)
· Düşmanlarımızın entrikalarına karşı uyanık olun, onların oyunlarına gelmeyin ve onları idare etmesini bilin. Kendi aranızda birbirinizden adam ayartma ve aktarmayı düşünmeyin… Bilakis uğradığınız kimselerin … mürşidlerine karşı hürmetkar olunuz. (sayfa 31)
…müminlere karşı daima … diffuzyona hazır durumda bulunuz.” (sayfa 32)
cemaatlar arasında … irtibat şarttır ve zaruridir. Bu yapılmadığı taktirde cemaatleşmeler bölünmeyi, ufalanmayı eriyip gitmeyi netice verir. Bu ise islam adına büyük bir zarardır… çaresi bütünleşmek, birlik beraberliği korumaktır… Ancak bu hususta bazı prensiplerin hatırlanmasında yarar var. Evvela hiçbir cemaat bir diğerinin aleyhine bulunmayacak. İkincisi cemaat fertleri, diğer cemaat büyüklerine karşı saygılı davranmalı… üçüncüsü bütün bu cemaatlar birbirlerinin dertleriyle dertenmeli. Cemaatları sevin, sevemiyorsanız kendinizi sevmeye zorlayın.” (Fasıldan Fasıla-1, sf. 170-172)
“…islami cemaatlardan herhangi birine dahil her fert manevi bir şirketin üyesi demektir.” (a.g.e., sf. 174)
Görüldüğü gibi her taktiği, stratejiyi, imkanı, takiyyeyi, riyayı ve yalanı kullanarak hedefine mutlak ulaşmak istemektedir.
 

 

 

 

 

Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın

www.aymavisi.org