Bir Amerikan Projesi Olarak AKP
Merdan
Yanardağ
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin iç dinamiklere dayalı bir
iktidar kudretine sahip olmaktan çok, esas olarak dış dinamiklere yaslanarak
ülke içindeki iktidar alanını genişletmeye çalışan bir profil verdiği
gözleniyor. Bu olgu, her siyasal gerilim ya da kriz aşamasında olaylar
tarafından doğrulanıyor.
Öyle anlaşılıyor ki, iktidar referansını Amerika Birleşik Devletleri (ABD)
ve Avrupa Birliği (AB)'nden alan AKP'nin başka çaresi de yok. Bu nedenle
Erdoğan ve beraberindekilerin zaman zaman Ankara'da ilan ettiği "kırmızı
çizgiler" Washington ya da Brüksel'de aşıldığında, buna direnemeyecekleri
daha başından itibaren belliydi. Nitekim hiç bir ihtilafta direnme yoluna da
gitmediler.
Ancak, Batı'ya yaslanarak iktidarda kalmaya çalışan, AB sopasını kullanarak
muhalefet güçlerini pasifize etme siyaseti izleyen AKP'nin, rezervlerini
tüketmeye başladığı ve yürüdüğü bu yolun sonuna yaklaştığı anlaşılıyor.
Dahası, 2006 yılındaki gelişmelere bakıldığında, ABD'nin gerilimli bir
ilişki sürdürdüğü AKP hükümeti ile mesafesini açmaya başladığı, "ılımlı
islam" siyasetini gözden geçirdiği ve hem Ortadoğu'da hem de Türkiye'de yeni
bir alternatif arayışına girdiği gözleniyor.
Bu gelişmeyi, çalışmanın sonraki bölümlerinde değerlendireceğim. O nedenle,
öncelikle AKP'nin kuruluş öncesi ve sonrasına, nasıl bir parti olduğuna,
kimler tarafından tasarlanıp iktidara getirildiğine, ideolojik-politik
hattının ne olduğuna ve bu politik hattın siyasal islamla ilişkisine bakmak
gerekiyor.
1.1. ILIMLI İSLAM'IN TEST ALANI
Sonunda söyleyeceğimizi başında söylersek eğer, yapılması gerekli ilk tespit
şudur; AKP, Washington tarafından geliştirilen ve merkezinde "Ilımlı İslam"
siyasetinin bulunduğu Büyük Ortadoğu Projesi'nin stratejik bir ürünüdür.
Üstelik tasarlanmış, planlanmış ve sınırları çizilmiş bir projedir. Doğunun
kalbine sokulmuş bir Truva Atı'dır. AKP, kısaca 'neo-con' denilen ve ABD'ye
yön veren yeni muhafazakârların (Neo-Conservatives) geliştirdiği
"imparatorluk" siyasetinin İslam dünyasındaki taşıyıcı unsurlarından
biridir.
Durum o kadar açıktır ki, daha AKP kurulmadan Amerikalı strateji
uzmanlarının ve siyaset kurucularının yazdıkları, insana, "bu kadar da
olmaz" dedirtecek türdendir. Üstelik AKP de bunu saklamamakta, dahası söz
konusu durumdan sakınmasız bir fırsatçılıkla yararlanmaya çalışmaktadır.
Konuyu ve bu "işbirliğini" kanıtlarıyla açmaya çalışacağım. Ancak, daha
önce, İstanbul'da Yahudi toplumuna ait sinagoglara ve İngiliz
Konsolosluğu'na karşı 15 ve 20 Kasım 2003 tarihlerinde, El Kaide bağlantılı
İslamcı bir örgüt tarafından yapılan bombalı saldırıları ve hemen sonrasında
yaşanan bir dizi gelişmeyi değerlendirmekte, konunun daha net şekilde
anlaşılması için yarar var. Çünkü İstanbul'da patlayan bombalar, başta
Washington olmak üzere Batı başkentlerinde hazırlanan ve Türkiye'nin küresel
düzen içindeki yerinin yeniden tanımlanmasını da içeren tartışmaları
tetikledi.
Bu dönemde Türkiye'ye bir test alanı olarak bakılıyor ve ılımlı İslam ile
radikal İslam'ın kapışacağı bir alan olarak gö rülüyordu. Batı basınında,
"Sandık bombayı yenecek mi?" di ye soruluyordu. Sandık ile işaret edilen AKP
oluyor, bomba ise "radikal İslamı" temsil ediyordu.
Batı, Atlantik ötesi ve berisiyle (ABD-Avrupa) kendisine yönelik küresel bir
tehdit olarak algıladığı radikal İslam'a karşı çözümü, giderek artan oranda,
ılımlı İslam'ı güçlendirmekte arıyordu.
Artık, hem ABD hem de Avrupa'daki Amerikancı çevreler, geçmişten farklı
olarak Türkiye'ye yeni bir rol biçmeye hazırlanıyordu. Doğrusu, diğer Batı
Avrupa ülkelerinin de (esas olarak Almanya-Fransa ekseni) bu role pek itiraz
ettikleri söy15 lenemezdi. Dolayısıyla, daha önce, "modern, laik ve
demokratik bir ülke" olarak Müslüman dünya için örnek oluşturduğu belirtilen
Türkiye, bundan sonra "demokratik İslam ülkesi", diğer bir deyişle "ılımlı
Müslüman ülke" olarak bütün Doğuya 'model' olarak sunulmak isteniyordu.
Bu yönde Batı basınında çıkan yazılarda gözle görülür bir artış vardı.
Türkiye'deki AKP hükümetinin, bu model için 'ideal' bir politik ortam
oluşturduğu belirtiliyordu.
İslami yönelimli ve muhafazakâr yeni orta sınıflara ve yine aynı yönelime
sahip fakat orta ölçekli olmak sınırlarını aşan Anadolu sermayesine dayanan
AKP yönetimi, bu konjonktürden aldığı güçle, ülkede sınırlı bir
İslamizasyonu gerçekleştirebileceğini düşünüyordu. Diğer bir anlatımla, AKP
de Batılı merkezlerle aynı görüşteydi. AKP teorisyenleri, son 200 yıldır
ilk kez iç ve dış dinamiklerin örtüştüğünü düşünüyorlardı.
Esas olarak ABD'ye dayanarak ülkede iktidar alanını genişletme stratejisi
izleyen AKP, bu yolla hem kendi tabanının beklentilerini karşılama olanağını
elde ettiğini sanıyor hem de Marmara sermayesi ile zaman zaman çatışarak,
zaman zaman da uzlaşarak yeni bir iktidar bileşimi oluşturmayı hedefliyordu.
Bugün sistemin pilot kabininde yaşanan şiddetli gerilimin ve bir tür yeni
'fetret' durumunun nedenini burada aramak gerekiyor.
1.2. GERÇEKTEN ŞERİAT İSTİYORLAR MI?
Ancak, AKP Türkiye'yi katı bir şeriat ülkesi haline getiremeyeceğini
görüyor. Dahası, bu amacı terk etmiş görünüyor. Böyle bir amacın, çok
şiddetli bir toplumsal ve siyasal çatışma yaşanmadan gerçekleşmeyeceğini 28
Şubat'tan sonra kavradıkları anlaşılıyor. Zaten, geleneksel İslami
hareketten de bu nedenle koptukları söylenebilir.
Diğer taraftan, Batı ve küresel sermaye ile entegrasyon arayışında olan
muhafazakâr yeni burjuvazinin de böyle bir talebinin (şeriat) olmadığını
kaydetmek gerekiyor.
Düşük yoğunluklu bir İslamizasyon hamlesi, bu kesimleri tatmin edecek gibi
görünüyor. AKP'nin İmam Hatip Liseleri'nin önünü açmak, türban, "helal gıda"
ve Milli Eğitim müfredatının değiştirilmesi vb. için yürüttüğü ısrarlı çaba
bu çerçevede değerlendirilmeli.
Evet, yukarıda da belirttiğim gibi AKP; ABD tarafından geliştirilen "Büyük
Ortadoğu Projesi" ve "ılımlı İslam" siyasetinin bir ürünü, Washington'da
tasarlanmış ve Ankara'da yürürlüğe konulmuş politik bir projedir.
Şimdi bu tezi biraz daha açalım.
Amerikan dışişleri ve istihbaratının önde gelen Ortadoğu, Türkiye ve İslam
uzmanlarından Graham Fuller'in, 1990'lı yılların ortalarından beri "ılımlı
İslam" projesi üzerinde çalıştığı bilinir.
Fuller, Ortadoğu'daki anti-amerikan radikal İslamcı akım ları önleme ve
geriletmenin yolunun, laik sistemleri destekle mekten değil, aksine radikal
İslamcı partileri küresel kapita list sistem içine çekecek ve özlerini
dönüştürecek bir yaklaşı mı benimsemekten geçtiği tezini yıllardır savunur.
Fuller'e göre Batılıların, İslam ülkelerinde laiklik konusundaki ısrarının
hiçbir anlamı yok. Çünkü ona göre İslam dünyasında laikliğin tarihsel ve
kültürel temelleri bulunmuyor. Laiklik, Batı-Hıristiyan kültürüne özgü bir
olgudur. Ayrıca, Müslümanların günlük yaşamlarında dini nasıl yorumlayıp 17
uyguladıkları ABD'nin stratejik çıkarlarını da hiç ilgilendirmez. Önemli
olan şey, bu ülkelerin ya da örgütlerin anti-amerikan bir niteliğe sahip
olmamasıdır.
O da ancak, ılımlı bir İslami modeli geliştirmekle mümkündür. Bu çerçeveden
bakılınca, Fuller'e göre, Fransız ekolünü izleyen laik Türkiye "başarısız"
bir örnektir. Laiklik nedeniyle İslam dünyasından, onları etkileyemeyecek
ölçüde uzaklaşmıştır. Ancak, yine de önemli bir laik birikime ve demokratik
geleneğe sahiptir. Bu durumda bir "ortalama" alınabilir.
Örneğin; Amerikalı strateji uzmanlarından Dinesh D'Souza da, daha 1995'te
yazdığı bir kitapta, "Biz İslam köktendinciliğini dönüştürmeli, onları
liberalleştirmeliyiz" demektedir.
İşte alınmak istenen bu "ortalama", ılımlı İslamdır. Fuller, 2000 yılında
Türkiye hakkında yaptığı "şaşırtıcı" bir yorumda aynen şunları söylüyor:
"Türkiye, yakın bir gelecekte iki partili bir temsil sistemine gebe...
Kökleri geçmişe dayanan ekonomik kriz, iktidardaki koalisyon (Bülent Ecevit
liderliğindeki 57. Hükümet'ten söz ediyor) partilerinde büyük deprem
yaratacak. Fazilet Partisi'nden kopan bir grup ılımlı İslamcı, geniş tabanlı
bir siyasi oluşuma gidecek. Bazı etkin siyasetçiler, partilerinden istifa
ederek bu yeni oluşuma katılacak. Yeni oluşum kar topu gibi büyüyüp
gelişecek. Türkiye'de yakın gelecekte ılımlı is- lamcılar iktidara gelecek.
Ilımlı İslamcıların yanında İslami söylemlere ters düşmeyen ılımlı sol bir
parti de Meclis'e sokulacak." (Akt. Prof. Dr. Ümit Özdağ, Yeniçağ gazetesi,
29.4.2004)
Ne demeli? Yukarıdaki satırlar bir "analiz" olmanın çok ötesine geçmiyor mu?
Fuller, sizce de tasarlanmış, bağlantıları kurulmuş ve bir ihtiyat payı bile
bırakmaya gerek duymayan kesinlikteki bilgilerden (buraya dikkat, 2000
yılından söz ediyoruz) hareket etmiyor mu? Eğer Fuller bir falcı değilse,
yeryüzünde bu kesinlik ve şaşmazlıkla ortaya konulan başka bir siyaset
öngörüsünün örneği var mı? Çünkü, bu öngörüdeki herşey neredeyse
gerçekleşmiş durumda.
1.3. ERDOĞAN'IN GİZLİ ABD GÖRÜŞMELERİ
Kıdemli gazeteci Turan Yavuz'un Mart 2006'da çıkan son kitabı "Çuvallayan
İttifak", AKP'nin Washington'da nasıl projelendirildiğini, daha doğrusu
başlangıçta iç dinamiklere dayalı olarak gelişen bu hareketin ABD tarafından
nasıl kontrol altına alınarak yönlendirildiğini kanıtlarıyla ortaya koyuyor,
gizli ilişkilerin perde arkasına ışık tutuyor. Bugüne kadar karanlıkta kalan
bir dizi gizli görüşmeyi aydınlatıyor.
Turan Yavuz'un ulaştığı ve kitabında yer alan bilgiler, yukarıda yaptığım
analize tartışılmaz kanıtlar sunuyor.
Öykü, AKP'yi iktidara taşıyan 3 Kasım 2002 seçimlerinden önce Recep Tayyip
Erdoğan'ın ABD ziyaretiyle başlıyor. Ocak 2002'de gerçekleşen bu ziyarette
Erdoğan, ABD'nin o dönemdeki savunma bakan yardımcılarından ve yeni
muhafazakâr hareketin önderlerinden "Karanlıklar Prensi" diye tanınan
Richard Perle ile gizli bir görüşme yapıyor. Erdoğan, gayri resmi
nitelikteki bu gizli buluşmada, başta Irak konusu olmak üzere, ABD'nin
küresel siyasetlerini destekleyecekleri yönünde güvence veriyor.
Washington'da, 10 yılı Milliyet'in temsilciliği olmak üzere 18 yıl
gazetecilik yapan Turan Yavuz, ABD-AKP ilişkilerini deşifre eden bir dizi
gizli randevuyu ve görüşmeler zincirini yer, tarih ve hatta saat vererek
anlatıyor. Elinizdeki kitabı bas19 kıya hazırladığım Mart
2007'ye kadar on baskı yapan söz konusu kitaptaki bilgiler, ilk baskının
üzerinden bir yıl geçmesine karşın yalanlanmıyor.
Turan Yavuz'un ulaştığı bilgilere göre; Cüneyd Zapsu, Erdoğan'ın daha
başbakan olmadan Washinton'un etkin kişileriyle ilişki kurmasını 'Çizmeli
Adam' lakabıyla tanınan Grenville Byford adındaki arkadaşı kanalıyla
sağlıyor. Zapsu'nun Byford'la dostluğu ise Davos toplantılarına dayanıyor.
Boston'da "Birahaneler Kralı" olarak ün yapan ve daha sonra "şirket
stratejileri" danışmanlığıyla tanınan Byford ve eşi Orit Gadiesh, bu gizli
ilişkiler yumağının önemli bir unsurları olarak karşımıza çıkıyor.
Gadiesh, iş çevrelerinin saygın dergisi Forbes tarafından 'Dünyanın en güçlü
91. kadını' seçilmiş bir Yahudi. İsrailli bir generalin kızı ve ayrıca hem
İsrail'in eski başbakanlarından Şimon Peres'in baldızı hem de onun en yakın
danışmanlarından biri. Daha 17 yaşındayken İsrail Genelkurmay Başkanı'nın
askeri istihbarat biriminde asistan olarak çalışma hayatına başlamış (Bkz.
Turan Yavuz, Çuvallayan İttifak, Destek Yayınları, Mart 2006 Ankara, 1.
Baskı, s. 126-131).
Daha 3 Kasım 2002 seçimlerinin tarihi belli değilken, bu tarihten tam 282
gün önce, AKP liderliği dışında herhangi bir resmi sıfatı yokken Erdoğan ve
ekibinin ABD'de yaptığı görüşmelerin seyri şöyle gelişiyor:
"Recep Tayyip Erdoğan Washington'a ayak bastığında gündemi yüklüydü (...)
Önce stratejik araştırmalar merkezi CSIS'te bir konuşma yapacak ve
Washington bürokrasisinin karşısına çıkacaktı.
"Daha sonra Washington'da oturan ve yönetim üzerinde Türkiye uzmanları'
olarak söz sahibi olan eski CIA yetkilisi Graham Fuller, eski Ankara
Büyükelçisi Morton Abramowitz, Türkçeyi neredeyse bir Türk kadar iyi konuşan
ve Refahyol hükümetinin (Refah Partisi- Doğru Yol Partisi koalisyonu)
kurulmasında rol alan Henri Barkey gibi uzmanlarla başbaşa yemekler
yenecekti. Bunun yanısıra, CIA'in düşünce kuruluşu olarak anılan Rand
Corporation ve Lehman Brothers Aracılık Kurumu yetkilileri ile
görüşülecekti. Son olarak da American Jewish Congrees (Amerikan Yahudi
Kongresi) yetkilileri ile tanışacak ve Ortadoğu, Türk-İsrail ilişkileri
konusunda görüş alışverişinde bulunacaktı." (Turan Yavuz, a.g.e., s. 46)
Kuşkusuz ABD yönetiminden, Ocak 2002'de Washington'a gelen ve hiçbir resmi
sıfatı olmayan Erdoğan'la resmi temas kurması beklenemezdi. Çünkü, kısa bir
süre önce dönemin Türkiye Başbakanı Bülent Ecevit ABD'ye bir ziyaret
gerçekleştirmişti. İşte bu noktada, Zapsu'nun dostları Byford ve eşi
Gadiesh, Erdoğan için Washington yönetimi adına hare ket eden ve "Şahinler"
grubunda yer alan Richard Perle ile gayri resmi bir görüşme ayarlıyordu.
"Washington'a geldiklerinin ertesi günü, bir pazar sabahı, Erdoğan, Cüneyd
Zapsu, Turhan Çömez ve Ömer Çelik'ten oluşan ekip ikiye ayrılıyordu. Turhan
Çömez ve Ömer Çelik
o pazar sabahı Washington'da turistik bir gezinti yaparken, Recep Tayyip
Erdoğan ve Cüneyd Zapsu, Çizmeli Adam ile birlikte, Richard Perle'ün
Washington-Maryland sınırındaki Chevy Chase Mahallesi'nde bulunan üç katlı
evinin yolunu tutuyordu." (Turan Yavuz, a.g.e., s.48)
Bu gizli buluşmada Irak savaşının mimarlarından Perle, Erdoğan'a ABD'nin
Ortadoğu'ya bakışını anlatıyor, Irak'ta 21 Saddam rejimine son verileceğinin
altını çiziyordu.
"Görüşme ve kahvaltı uzun sürdü. (....) Perle gizli görüşmede özellikle
Erdoğan ve partisinin ABD'ye bakışını, Avrupa Birliği konusundaki
düşüncelerini, iktidara gelmeleri durumunda IMF ve Dünya Bankası'na ve
ABD'nin önde gelen mali sermayesine nasıl yaklaşacaklarını, Kıbrıs ve Irak
konusundaki düşüncelerini, Kürtleri, diğer azınlıkları ve Türkiye'nin
İslam'a bakışını öğrenmeye çalıştı." (Turan Yavuz, a.g.e., s. 50)
Erdoğan da soru bombardımanına tutulduğu bu kahvaltılı buluşmada, ABD'nin
Irak konusundaki tutumunu desteklediğini söylüyor, Perle'e kendisinden söz
ediyor, lideri olduğu AKP hakkında bilgi veriyordu.
"Perle, AKP'nin iktidara geldiği durumda, Ortadoğu'da Washington'un sorunlu
olduğu birçok ülkeye Ilımlı İslam modeli ile 'örnek' teşkil edeceğini ve
Bush yönetiminin bu konuya çok önem verdiğini anlatmaya çalıştı." (Turan
Yavuz, a.g.e., s. 51)
Bu ilk ziyaret sırasında üst aşamaya taşınan ilişkiler sürdürülecek, 3 Kasım
2002 seçimlerinde milletvekili olamayan Erdoğan, daha sonra tekrar
Washington'a gidecekti. Erdoğan, ikinci ziyaretinde de resmi bir sıfat
taşımıyor, sadece AKP Genel Başkanı olarak temaslar yapmayı planlıyordu.
Ortaya yine Zapsu'nun Davos'tan arkadaşı Byford çıkıyor ve Erdoğan'ın AKP
Genel Başkanı sıfatıyla ABD Başkanı George W. Bush'la görüşmesini
sağlıyordu. Bush'un davet mektubunu 3 Aralık 2002'de Ankara'ya getirenler
ise dönemin ABD Savunma Bakan Yardımcısı ve yeni muhafazakâr hareketin önde
gelen isimlerinden Paul Wolfowitz (daha sonra Dünya Bankası Başkanı oldu)
ile ABD'nin eski Ankara büyükelçi 22 lerinden Mark Grossman'dı. Türkiye'den
Washington'a gelen bilgiler (çoğu ABD'nin doğrudan yaptığı araştırmalara
dayalıydı) AKP'nin iktidara yürüdüğünü gösterdiği için, onlar da Erdoğan ve
ekibiyle üst düzey temas kurmaktan yanaydı. Çünkü, daha Erdoğan'ın İstanbul
belediye başkanlığı sırasında ABD Büyükelçisi ve Başkonsolosu sık sık
kendisiyle görüşüyordu. ABD Yahudi lobisinin önde gelen isimleri de
Erdoğan'la İstanbul'da gizli görüşmeler yapmıştı. "Örneğin, daha AKP
kurulmadan önce ABD'nin önde gelen Yahudi kuruluşlarından Anti-Defamation
League (ADL) Başkanı Abraham Foxman, sadece Erdoğan ile görüşmek üzere
İstanbul'a gelmişti." (Turan Yavuz, a.g.e., s. 119) Ama artık seviyeyi biraz
yükseltmek gerekiyordu. İşte bu nedenle Erdoğan ikinci kez Washington'a
davet edilecek ve yine hiçbir resmi sıfatı olmamasına karşın dünyada örneği
pek görülmeyen bir protokolle Beyaz Saray'da ağırlanacaktı.
"Erdoğan o akşam kaldığı otelde Paul Wolfowitz ve Marc Grossman tarafından
ziyaret ediliyordu. Amerikalılar görüşmenin samimi bir ortamda ve 'gayri
resmi' olmasını istemişlerdi. Bu yüzden Cüneyd Zapsu durumu idare etmek
adına otele onlarla birlikte gelen Washington'un Türkiye Büyükelçisi Faruk
Loğoğlu'nu görüşmeye almamıştı. Büyükelçi Loğoğlu otelin lobisinde
beklemişti.
"Amerikalıların, görüşmelerde not tutulmasını istememeleri ve resmi hükümet
kanalından bir temsilcinin bulunmamasını istemelerinin asıl amacı, Erdoğan'ı
ertesi günkü Beyaz Saray görüşmesine hazırlamaktı. (...)
"Wolfowitz ve Grossman, görüşmeler sırasında nasıl bir tavır takınılacağı
konusunda bir takım bilgiler verdiler. Bush'un neler duymak istediğini,
Erdoğan'ın da neler anlatması gerektiğini söylediler." (Turan Yavuz, a.g.e.,
s. 158)
Yalanlanmayan bilgilere göre ilk Bush-Erdoğan görüşmesi böyle hazırlanıyor
ve gerçekleşiyordu.
Kendilerine seçim kazandıran iç dinamiklere güvenmeyen AKP liderleri,
iktidarı tam olarak fethetmenin yolunun Washington'dan geçtiğini düşünüyor
ve bu güce yaslanarak politik projelerini hayata geçirebileceklerini
tasarlıyorlardı. Bu nedenle Erdoğan ve ekibi, gayri resmi görüşme
niteliğindeki bu üst düzey buluşmalarda, Washington'a egemen olan yeni
muhafazakârlara AKP adına, "ABD politikalarını her alanda destekleyecekleri"
yönünde güvence veriyordu.
1.4. AKP'NİN TARİHİ FIRSATI
AKP yönetimi, ABD'nin gezegene egemen olma stratejisi ve küreselleşme
sürecinin, kendi siyasal hedefleri bakımından elverişli bir konjonktür
yarattığını hesaplıyor ve durumu değerlendirmeye çalışıyordu. Recep Tayyip
Erdoğan'ın yakın çalışma arkadaşlarından, Başbakanlık Siyasi
Başdanışmalarını Doç. Dr. Yalçın Akdoğan bu durumu çok açık şekilde ortaya
koyuyordu.
AKP'nin teorisyenliği ile görevlendirilen isimlerden biri olan Akdoğan,
tıpkı Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer gibi iç ve dış dinamiklerin
Türkiye'nin İslami dönüşümü için uygun olduğunu ileri sürüyordu.
Başbakan Erdoğan'ın önsöz yazdığı ve AKP'nin parti programı gerekçesi
sayılabilecek "Muhafazakâr Demokrasi" kitabının da yazarı olan Yalçın
Akdoğan, 14 Ocak 2004 tarihinde katıldığı bir televizyon programında şunları
söylüyordu:
"Son iki yüzyıl içinde ilk defa iç dinamikler ile dış dinamikler
örtüşmektedir. TBMM'de büyük bir çoğunluğa sahip AKP hükümetinin talepleri
ile Batı'nın talepleri birbirini tutmaktadır. AKP'yi iktidara getiren
kitlelerin talepleri ile (iç dinamikler) ABD'nin ve AB'nin talepleri aynı
çizgide birleşmiştir. 19. yüzyılın ilk yarısında Avrupa'nın ıslahat (reform)
talepleri, iç taleple (iç dinamiklerle) örtüşmüyordu. Şimdi ise bugüne kadar
görülmeyen bir yapılanma ortamı AKP ile sözkonusu oldu. Bu defa halkın
istekleri ile Batı'nın istekleri birleşmiştir.
"Halkın gerçek istekleri ile Batı'nın talepleri örtüşmüştür. Bu nedenle AKP
yeni bir yol açmıştır ve Türkiye'nin değiştirilmesinde başarılı olacaktır.
Bu, üzerinde önemle durulması gereken bir değerlendirmedir." (Akt. Prof. Dr.
Erol Manisalı, Cumhuriyet gazetesi, 16 Ocak 2004/ Ayrıca Bkz. Erol Manisalı,
Hayatım Avrupa-5, Truva Yayınları, Şubat 2007 İstanbul, s. 35)
Son derece şaşırtıcı bir değerlendirme! Çünkü tarihte, emperyalizmle
işbirliğinin bu kadar açık bir gerekçesi ve o ölçüde cüretkâr bir teorik
arka planı ortaya konulmuş değildir. Bu topraklara, bu ülkeye ve halkına
"ihaneti" göze almadan bu açıklık ve kabul etmek gerekiyor ki, bu
yetkinlikte bir teorik gerekçe ortaya koymak da mümkün değildir.
Mümkün değildir çünkü, Akdoğan, AKP'nin programatik hedeflerinin ve izlediği
siyasetin ABD ve AB'nin talepleriyle "birleştiğini" ilan ediyor. Dahası,
Batı'nın çıkarları ve taleplerinin Türkiye'nin ve halkın çıkarları ve
talepleriyle bir ve aynı şey olduğunu ileri sürüyordu. Diğer bir anlatımla
AKP, bu güçlerin Türkiye ve dolayısıyla bölgedeki siyasal temsilcisi
olduğunu kabul ve "itiraf ediyordu.
Elbette iç dinamikler ve nesnel koşullar uygun değilse, dış dinamikler ne
kadar etkin ve güçlü olursa olsun, bir siyasal dönüşüm programını hayata
geçirmek hayli zor, çoğu kez de imkânsızdır. Akdoğan'ın "iç dinamikler"
vurgusu bu bakımdan önemlidir. Ancak, burada sözü edilen "iç dinamikler",
nesnel koşullardan çok, öznel koşullara, yani özel olarak gerici siyasal
örgütlenmeye, genel olarak da toplumun dindarlaştırılmasına işaret ediyordu,
başka bir şeye değil.
1.5. ÇATIŞMA KAÇINILMAZ
Gelgelelim, bilinmeli ve beklenmelidir ki, "Ilımlı İslam" Projesinin
Türkiye'de gerçekleştirilmesinin çeşitli güçlükleri var. Farklı inançlara ve
politik eğilimlere sahip toplum bir ya-na;Türkiye eliti ve kurucu güçleri de
ağırlıklı bir kesimiyle bu projeye, en hafif deyimiyle "sıcak" bakmıyor. AKP
de işte bu nedenle geleneksel iktidar bloku içindeki güç dengelerini
değiştirmeye çalışıyor.
Diğer taraftan, bütün sorunlarına karşın Türkiye laikliği önemli ölçüde
içselleştirmiş ve bu yönde gelenek oluşturmuş bir ülke. Bu nedenle, şiddetli
bir iç politik çatışma yaşamadan bu projeyi (ılımlı ya da düşük yoğunluklu
İslam projesi) gerçekleştirmek zor. Dolayısıyla, "soft İslam" projesinin
uygulanabilmesi için, Cumhuriyetin kurucu ilkelerinin ve başlangıç
varsayımlarının değiştirilmesi ya da en azından yumuşatılması kaçınılmazdır.
İşte bu nedenle, günümüzde İslamcıların yedeğine düşmüş bazı liberaller,
Türkiye'de "bağnaz bir laiklik" olduğunu ileri sürmektedir.
AKP, arkasına aldığı ABD ve AB ile inisiyatifi ele geçirmiş görünüyor.
Ancak, gerek 2004 Aralık ayında gerekse 2005 Ekim'inde yapılan AB
zirvelerinde, Türkiye'ye tam üyelik için konulan ağır ön şartlar, yukarıda
çizdiğimiz tabloda ve güç dengelerinde hızlı bir değişime yol açmaktadır. Bu
nedenle AKP iktidarının önemli güç kaynaklarından birinin orta vadede
çökmesi kaçınılmaz görünmektedir.
AKP iktidarının diğer güç kaynağı olan ABD ise, Irak'ta yaşadığı
başarısızlık; AKP'nin ilkesiz, "iki yüzlü" ve oynak bir siyaset izlemesi;
dahası siyasal İslamdan tam olarak kopmadığının görülmesi; ve düşünülenin
tam tersine, ılımlı İslâmın radikal İslâmın önünü açtığının anlaşılması gibi
nedenlerle sarsılmaktadır.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın