Mustafa Kemal Atatürk;
“Dünyada her şey için, medeniyet için,hayat için,en gerçekçi yol gösterici
ilimdir, fendir.İlim ve fennin dışında yol gösterici aramak
gaflettir,cehalettir,doğru yoldan sapmaktır” demişti.
Bu sözler, Aristo doktrinini eleştiren Copernicus’un düşüncelerine sahip
çıkarak dünya olaylarının akıl ve bilgi ile açıklanması gerektiğini savunan
ve bu nedenle sapkın olarak değerlendirilerek 1600 yılında, Roma meydanında
diri diri yakılan Giordano Bruno’nun durumunu anımsatmıyor mu ?
Bugün Atatürkçü düşünce sistemi de benzer saldırı ve suçlamalara hedef
olmaktadır.
Ve gerekçe olarak Atatürkçü Düşünce sisteminin eskidiği, çağın gereklerini
karşılayamadığı öne sürülüyor, akıl ve bilimle alay ediliyor.
Oysa O:
“Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve
kalıplaşmış kural bırakmıyorum.Benim manevi mirasım bilim ve akıldır.Benim
Türk Milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır.
Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve
bilimin yol göstericiliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar”
demek suretiyle yapılan saldırılara belki de bugünü öngörerek yanıt
vermişti.
Yurt ve ulus sevgisi ile dolu cesaret, kararlılık, özgüven, sorumluluk
duygusunu akıl ve bilimin süzgecinden geçirmesini ustalıkla başaran
Atatürk’e yapılan haksız saldırı neden kaynaklanıyor ?
Bilimsel alanda birçok buluşun babası sayılan Galileo Galilei , diz
çöktürülerek 1633’ de Copernik öğretisinden vazgeçtiğini açıklamaya
zorlandığında, ayağa kalkarken yere vurarak “Her şeye rağmen dünya dönüyor !
“ demişti.
Şimdi de benzer bir durumla karşı karşıyayız. Biz Atatürkçüleri azınlık
durumuna düşürdüklerini, Atatürkçü olduğumuz için de yanlışlar içinde, hatta
– ne demekse – değişik ruh halini (psikopat kişilik demek istiyorlar )
yaşamakta olduğumuzu söylüyorlar. Şimdi güç onlarda gibi görünüyor.
Zenginlik, medya yardımı, akıl ve bilim dışı bir tutumla, aç gözlülükle
Atatürkçülülüğü, yani akıldan ve bilimden yana olmayı çağdışı ilan
ediyorlar.
Ve biz onlara: “Ama Atatürkçülük çağdaşlıktır, en büyük uygarlıkçılıktır “
diyoruz ! Demeyi de sürdüreceğiz.
5 Kasım 1925’ de Ankara Hukuk Mektebinin açılışında Atatürk okulun açılış
amacının bilim insanı yetiştirmenin çok üstünde önemli olduğunu belirttikten
sonra, bu girişimin Türk ulusunun yeni yaşam tarzının hukuki temellerini
oluşturmayı amaçladığını belirtir ve
“Türk devrimi nedir ? Bu devrim, kelimenin ilk önce işaret ettiği ihtilal
anlamından başka, ondan daha geniş bir değişmeyi ifade etmektedir.Bugünkü
devlet yüzyıllardan beri gelen şekilleri ortadan kaldıran en gelişmiş tarz
olmuştur “ der.
İşte bugün yüzyıllardan beri Türk ulusunun yaşadığı bilim dışı durumu
sürdürmek isteyenler ve onların egemenliğinin sürdürülmesinden yüksek yarar
uman, çıkar sağlayan dış güçlerin birlikteliği,Engizisyon mahkemesine
çıkarılan Galilei örneğinde olduğu gibi Atatürk’ü, Atatürkçüleri hiç uğruna
ve acımasızca yargılamak cesaretini gösteriyor.Hem de “özgürlük benim
karakterimdir” diyen yüce kişiyi, özgürlük karşıtıdır diye suçlayarak…
Bugün Türk ulusunun üzerindeki akıl ve bilim dışı baskı o düzeydedir ki halk
; zaman zaman şaşkınlığa, Atatürkçü kurtuluş yolunun rolü, etkinliği,
doğruluğu, bilimselliği konusunda şüpheye düşürülmektedir.
Atatürkçülük niçin bu kadar suçlanmaktadır.Çünkü işbirlikçi oyun kurucular,
çağdaşlaşan Türkiye’de sömürülerini sürdüremeyecekler ve haksız çıkar
sağlamaya yönelik düzenlerini başka şekilde ayakta tutamayacaklardır.
Bakınız; “ Türkiye’nin önünde başka seçenek yoktur” denerek yere göğe
sığdırılamayan “Yeni Dünya Düzeni” hakkında dışarıda neler söyleniyor; “
Küreselleşme – Büyük Hayal Kırıklığı – yapıtıyla 2001 Nobel Ekonomi ödülünü
alan Joseph E. Stiglitz, uygulanan küreselleşme politikasının eleştirisini
yaparken şöyle der:
“Sürdürülebilir, adil ve demokratik büyüme sağlayacak politikalara ihtiyaç
vardır.Kalkınmanın nedeni budur.Kalkınma birkaç kişinin zengin olmasına
katkıda bulunmak, ya da yalnız ülkenin elit kesiminin yararlandığı bir avuç
anlamsızca korunmuş sanayi dalı yaratmak demek değildir.Kalkınma, kentli
zenginlere Prada, Benetton.Ralp Lauren ya da Louis Vuitton’u getirip kırsal
kesimdeki yoksul insanları sefalet içinde bırakmak demek de
değildir.Moskova’daki mağazalardan Gucci marka çanta satın alınabiliyor
olmak ülke ekonomisinin piyasa ekonomisi haline geldiğini göstermez.Kalkınma
toplumun dönüşmesi demektir, fakirlerin hayatlarının daha iyileştirilmesi ve
herkesin başarı şansına, sağlık eğitim hizmetlerinden yararlanma fırsatına
sahip olması demektir. “
Şüphesiz bu sözler bir küreselleşmeciden gelen öz eleştiri. Burada ifade
edilen şu husus kanaatimce çok önemlidir: “Kalkınma toplumun dönüşmesi
demektir.” İşte Atatürk de biraz önce alıntı yaptığım konuşmasında toplumun
bu geniş değişiminden söz etmektedir.Atatürkçü kalkınmanın modeli budur. Köy
Enstitüsü çalışmaları, devrim yasaları, Almanya’dan kaçan bilim insanlarına
kucak açma, yurt dışına bilim insanı yetiştirmek üzere öğrenci gönderme v.b
işte bunlar toplu değişim arzusunun, stratejisinin yansımaları,
göstergeleridir.
1929 iktisat krizinin atlatılmasında önemli rol oynamış olan ünlü Keynes,
kaderine terk edilmiş bir piyasa ekonomisinin doğuracağı sıkıntıları
açıklamak ve piyasa ekonomisinde de devlet müdahalesinin gerekli
olabileceğini hatırlatmak için “Uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız “
dememişmiydi ?
Çıkarlarının ya da tembelliklerinin çekiciliği ile akılcı yaklaşım
yeteneklerini kaybeden kişiler, Yeni Dünya Düzeninin sözde özgürlükleri ,
demokrasiyi geliştirdiği safsatası ile insanları gerçeklerden uzaklaştırarak
onları akıl ve bilim dışı yaşama tutsak etmek istemektedirler.
Burada Atatürkçü seçenek oluşturmak başarısını, becerisini gösteremeyerek
basit sloganlarla sözde Atatürkçülük edebiyatı yapanların haksızlıkları,
ülkemizin bu duruma gelmesindeki sorumlulukları yani Atatürkçü olmayan akıl
ve bilim dışı uygulamalarından da söz etmeli , bu kör gidişin değişmesi
gerekliliğini de açıklamalıyız.
Tülin Arseven’in Dretrich Gronsis’a atfen ifade ettiği Atatürk’ün
başarısında sezgi gücü,dikkat ve hazırlık yapmaya büyük özen gösterişi,
gözlem gücü, hiçbir şeyi tesadüfe bırakmamasının, kararlılığın büyük payı
vardır.
1946 yılından sonra giderek artan bir tarzda Atatürkçülüğün özde yatan
değerlerini unutanlar, gösteriş Atatürkçülüğü diyebileceğimiz slogancılıkla
başarı kazanabilecekleri umudu ile hareketsizlik içine düşmüş
bulunuyorlar..Bunlar Atatürkçülüğün uygarlaşmanın en doğru yolu olduğuna
yürekten inanmış olsalar seçim öncesi ve seçim esnasındaki olayları kaderine
bırakmaları mümkün olabilir miydi ? Doğru olan şudur ki kendilerini
Atatürkçü görenler, Atatürk gibi hareket etmeden Atatürkçü olunamayacağını
bellemek zorundadırlar.
Biz her vesile ile söylüyoruz. Diyoruz ki: “Atatürk yurt ve ulus sevgisi,
bağımsızlık tutkusu, sorumluluk duygusu, cesaret, kararlılık, özgüven ve
kahramanlığın oluşturduğu görkemli birlikteliğin akıl ve bilimin süzgecinden
geçirilmesini simgeleyen bir kişidir. Atatürkçü olanlar Atatürk gibi
davranırlar,davranmalıdırlar.Onlar başarıya kilitlenirler ve başarı için
akıl ve gerçeklere dayalı bilimsel hazırlık ve uygulama yaparlar.Türkiye’nin
içinde bulunduğu her sorunun çözümünde Atatürkçüler, bu örnek kişilik
uygulamasını yol gösterici olarak kullanırlar.
Atatürk: “Akıl ve mantığın çözemeyeceği mesele yoktur.”. Bu dünyada her şey
insan kafasından çıkar. Bir insan başının ifade etmeyeceği hiçbir şeyi
düşünemiyorum” demek suretiyle başarıya kilitlenme mantığının dayandığı
temel unsurları da açıklamaktadır. “Bizim akıl, mantık,zeka ile hareket
etmek en belirgin özelliğimizdir.Bütün hayatımızı dolduran olaylar bu
gerçeğin delilidirler” diyen bir yaklaşımın çağının sona ermesi mümkün müdür
? Ne yazık ki işbirlikçiler, Türkiye’nin önünün tıkanmasına aldırış etmeden
çıkar ilişkilerinin devamından yana olmayı marifet saymayı sürdürüyorlar.
Atatürk’ün akılcı yaklaşımının, batıda akılcılığı bir felsefi akım olarak
yerleştiren R. Descartes (1596-1650) ve J.Kant (1724-1804) yaklaşımları ile
benzeşmesi saptaması ile hepsinin birer matematikçi olmasına dikkat çekerek
buna özel anlam verenler bulunmaktadır.Biz, bütün bu açıklamalara dayanarak
akılcı bir çözüm için ülkemizde gerçek Atatürkçü bir siyasi akım ve bu akımı
bilimsel yönden destekleyen, içinde üniversitelerimiz ve ADD’nin mutlaka yer
alacakları bir kurumsallaşmanın gerekliliğine ve bu gerekliliğin ivediliğine
yürekten inanıyoruz..Büyük ölçüde çürümüşlük,köhnelik,yolsuzluk ve
işbirlikçilik ortada dururken bu gidiş karşısında çaresiz kalan siyasal
kurumların gerçekten Atatürkçü bir yaklaşım içinde olduğunu öne süremeyiz,
bu konuda inandırıcı olamayız.
Son olarak şu söylenebilir : Atatürkçüler, akıl ve bilimin yol
göstericiliğinde Türkiye’nin sorunlarını çözmeyi başarmalı ve bunun için
gerekli yolu ve yöntemi bulmalıdırlar.
Aksi taktirde insanımız, kişilerin görev ihmallerini hoş görür, yağmur
dualarına koşar, bazı şarlatanların bilimselliğine umut bağlar,
Bangladeşlilerin Fransa ile olan ticaretinde olduğu gibi hem kurbağasından
hem de parasından olur ve bu kısır döngü sürer gider .
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın