Allah ile aldatma zulmünün en ağırları kadın ve kadın hakları konusunda
işlenmektedir. İslâm dünyası bu bakımdan bir ‘cehennem manzarası’ arz ediyor
demek bir abartma olmaz.
İslâm dünyasında kadın haklarıyla ilgili bugünkü kabullerin tamamına yakını,
vahiy kaynaklı tespitler değil, Hıristiyan konsillerinin kararlarını andıran
ulema fetvalarıdır.
İslâm fıkhının kadınla ilgili sayfaları İslam tarihinin en kara, en utanç
verici sayfalarıdır.
İbnü’l-Kayyım gibi bir büyük isim bile kadın konusunda saçmalamaktan
kurtulamamıştır. Önemli eserlerinden biri olan Hadi’l-Ervah’ında, cennet
sakinlerinin büyük kısmını kadınların oluşturduğunu söylüyor. Bu rivayete
göre, cennette kadınların çoğunlukta olmasının sebebi, her erkeğe en az iki
hanım verilmesindenmiş.
Ünlü üstadımıza göre, cennette ne kadar cinsel temasta bulunursanız bulunun,
yıkanmak gerekmezmiş. Orada meni, mezi türü akıntılar yokmuş. Cehennem
sakinlerinden çoğunluğunun kadın olması ise tartışmasız ve yoruma ihtiyaç
bırakmayan bir gerçekmiş.
Kadın, fıkıh tarihinin hemen hemen ortak kabulüyle, köpek ve domuzdan daha
aşağı görülmüştür. Hak mezhep diye anılan mezheplerin en büyüğü sayılan
Hanefilik’in kabulüne göre, erkek ve kadınlara birlikte namaz kıldırmaya
niyet etmiş bir imamın arkasında namaz kılan cemaatte, bir kadın, saflardan
birinin ortasında namaz kılmaya kalksa sağ, sol ve arkadan birer kişinin
namazı bozulur. Halbuki sözü edilen yerde bir köpek veya domuz dursa
kimsenin namazı bozulmaz.
TÜRBANIN ALLAH İLE ALDATMA ARACI YAPILMASI
Geleneksel fıkha göre, kadınlar hür ve cariye olarak iki kısma
ayrılmaktadır.
Cariyelerin örtünmesi tıpkı erkeklerinki gibidir. Yâni onlar edep yerlerini
örttüklerinde örtünme görevlerini yerine getirmiş olurlar. Dahası da var.
Cariyeler, örtünmeme serbestisine sâhip olarak kalmazlar, örtünmemeleri şart
koşulur. Hâttâ, namaz kılarken bile, örneğin başlarını örtmelerine izin
verilmez.
Allah, kullarından her sosyal sınıf için ayrı bir din göndermemiştir.
Örtünme, kadınların bir sınıfı için bir türlü, ötekisi için başka bir türlü
oluyorsa bir din emri olmaktan çıkar, sosyolojik bir sınıf göstergesi olur.
Allah kullarına iki tane din göndermemiştir ki, birine göre kadınlar
başlarını açmak, ötekine göre ise örtmek zorunda olsunlar. Geleneksel fıkhın
bu çelişkiyi çözecek hiçbir söylemi yoktur. “ulema böyle buyurdu” diyerek
kenara çekilmektedir.
Şu bir gerçek ki Kur’an’da kadının örtünmesiyle ilgili açık emirler vardır.
Ancak bu emirler, bugünkü İslam dünyasında, özellikle Arap-Acem
coğrafyalarda siyasal bir simgeye dönüştürülen ve adına ‘tesettür’ denen
uygulamanın iddialarına asla destek vermez. Bu konuda özellikle, Prof. Dr.
Hüseyin Hatemi’nin, ‘İlahi Hikmette Kadın’ adlı eserine bakılmasını
öneririz.
Kur’an’ın örtünme emri, abdest organlarını, o arada başı içermemektedir: Yüz
ve baş, kadın ve erkekte eşitliğin gösterge bölgeleridir. Ve iki cinste de
açık havaya maruz bölgelerdir. Bunun için de iki cinste de abdestin ortak
organları arasındadır.
Başı açık olanlar köleler, işçiler ve cariyelerdi; başı bağlı olanlar ise
hür ve seçkin tabaka idi. Fıkhın, kadınları hürler ve cariyeler diye ikiye
ayırmasının dayandığı mantık da budur; Kur’an’ın herhangi bir ayeti değil.
Günümüzde bâzı çevrelerin “Başörtüsü özgürlüğün simgesidir” söylemlerinin
anlamı da bu olsa gerek.
Nûr 31. ayette vücup ifâde eden bir emir vardır ve o da göğsün
kapatılmasıdır. Başın- saçların kapatılmasına ilişkin bir emrin o ayetten
çıkarılması zorlama ile bile mümkün olmaz. Sünnetten de buna kanıt yoktur.
“Bu ayetten anlaşılır ki kadının göğsü ve boynu avrettir, yabancı erkeklerin
görmesi caiz olmaz.”
Nûr 31’den açıkça çıkan tek emir, göğüslerin kapatılmasıdır.
Şunu da unutmamak zorundayız: Abdest, vücudun açık havaya maruz bölgelerine
uygulanır. Eller-kollar, yüz, ayaklar ve baş bu organlardır ve abdest bu
organlara uygulanan bir temizlik hareketidir. Asrısaadet’te, abdesti,
kadın-erkek herkes toplu halde aynı yerde, hâttâ aynı kaptan alabilmekteydi.
Bunun, örtünme emrinden önce olduğu, sonradan kaldırıldığı yolunda en küçük
bir beyan yoktur. Olsaydı, özellikle kadını baskı altında tutmak isteyenler,
bunu anında kayıtlara geçirirlerdi.
Halid Fuat Âlem’in, ‘La legge del Corano non impone il velo’ (Kur’an yasası
türbanı
dayatmaz) başlıklı yazısından birlikte okuyalım:
“Türban konusunda dinci-İslamcı cephe yalan söylemekten, gerçeği
saptırmaktan başka bir şey yapmıyor. Her zaman olduğu gibi. Türkiye’nin
huzurunu kaçıran, ülkemizi ve insanlarımızı büyük kaosa sürükleyen türban
fesadını Allah’ın buyruğu olarak yutturmak, fitnecilik yapmaktır.”
“Pandora’nın kutusu artık açılmıştır, yalanlar birer birer ortaya çıkacak,
putlar birer birer kırılacak ve kadınlarımız gerçekten özgürlüğe
kavuşacaklardır. Anlamı yoruma izin vermeyecek kadar açık bir ayet konusunda
iki Diyanet İşleri Başkanı anlaşamıyorsa, o zaman, AKP iktidarının uşağı
Hacivat feylesofların iznine gerek kalmadan, bu konuda herkes söz söyleme
hakkına sâhip olur.”
Özdemir İnce’nin bu yazısının daha açık anlamı şudur:
Halkımızın ‘sıkma baş’ diye tanıttığı bu ‘kapatma’, İslam ile değil, Talmut
Mûseviliği ve Pavlus Hıristiyanlığı ile izah edilebilecek bir tavırdır. Bir
rahibe kıyafetidir. İslâm adına bir Hıristiyanlaşma eğilimidir.
İsa yaşadığı sürece ona hep kötülük eden, ölümünden sonra ise İsa’nın dinine
girerek bu dinî teslise oturtmayı başaran Yahudi asıllı Pavlus, kadının
başkaları içinde konuşmasını bile yasaklıyordu. İslâm dünyasına
bulaştırdıkları rahibe usulü baş kapatmayı da kadının ev dışına çıkmasını da
dinleştiren Pavlus’tur. Şöyle diyor:
“Kiliselerde kadınlar sükût etsinler; çünkü onlara söz söylemek için izin
yoktur; ancak şeriatın da dediği gibi tabi olsunlar. Eğer bir şey öğrenmek
isterlerse, evde kendi kocalarına sorsunlar.” (I. Korintoslular, 14/34-35)
Müslüman dünyanın kadına bakışı, özellikle siyasal İslamcıların türban
anlayışı
Pavlus paralelinde bir anlayıştır.
Kadının namaz sırasında örtünmesi meselesine de değinmek gerekir. O halde,
namazda örtünme meselesini iki durumu birbirinden ayırarak değerlendirmek
zorundayız:
1. Namaz sırasında yabancı erkeklerin (namahremlerin) kadını görmesinin söz
konusu olduğu durum: Bu durumda kadın örtünme şartlarına uymuş olmalıdır.
2. Namaz sırasında yabancı erkeklerin görmesi söz konusu olmayacak durum: Bu
durumda kadın namazını istediği giysi ile kılar. Allah’a karşı örtünme söz
konusu edilemez. Kadın, evinde-odasında bir başına namaz kılacaksa neden
örtülere bürünsün!
Başın ve saçların örtünmesi iddia ve talebi, Haçlı kurmay odakların Müslüman
dünyayı kendi içinde bölmek için kullandıkları bir oyundur.
Örtünme adı altında Müslüman kadının başını, rahibe usulü sarıp sarmalamanın
bir ayrımcılık unsuru olarak devreye sokulması, 1960’lı yıllara gider. Fitne
kotarımının patronu ABD, destekçileri ise ABD’nin kullandığı ‘Allah ile
aldatma basını’ ve onun öncü kalemleridir. Bu öncü kalemlerin başında hızlı
ABD’ci Mehmet Şevket Eygi ile onun gazetesinde istihdam ettiği Şule Yüksel
vardır.
ABD, ektiği bu fitne ve tefrika tohumlarının meyvelerini 1990’lı yılların
sonlarında, “Türban Misyoneri’ olarak adlandırdığı Merve Kavakçı ile almayı
denemiş, başarılı olamamıştır.
Başarılı olamamıştır ama Merve Kavakçı aracılığıyla, bu işe verdiği önemi ve
bu yolla Türkiye’ye darbe vurma iradesini ortaya koymayı da ihmal
etmemiştir. ABD’nin bu işler için kullanmak üzere CIA’ya kurdurduğu ‘ABD
Uluslararası Din Özgürlüğü Komisyonu’ eliyle davet edilen Merve Kavakçı tam
bir şov aracı olarak eyalet eyalet dolaştırılmış, Türkiye aleyhinde
konuşturulup alkışlanmıştır.
Merve Kavakçı üzerinden oynanan oyun bu kadarla da kalmamıştır: Hazırlanan
ve işletilen bir tezgahla, Birleşmiş Milletler’de, ABD Kongresi’nde ve daha
onlarca kurumda konuşturulan Kavakçı, İngiltere tarafından da ele alınıp
Lordlar Kamarası’nda, Türkiye’de din özgürlüğü olmadığı’ yönünde bir konuşma
yapmak üzere davet edilmiş ve bu konuşmayı Lordlar Kamarası’nda 2 Kasım 2000
tarihinde yapmıştır.
2008 yılındaki RT Erdoğan kotarımlı AKP denemesi üçüncü denemeleri. ABD,
Bakalım bunda başarılı olabilecek mi?
Cumhuriyet değerleriyle baştan beri kavgalı olduğu kanaati var olan AKP
iktidarı tarafından, Anayasa değişikliği ile çözülmeye girişilince, çözülmek
şöyle dursun ‘kördüğüm’ haline gelerek Türk halkının gırtlağını sıkmaya
başladı. RT Erdoğan’ın baş danışmanı olan Cüneyt Zapsu, türban konusunu Türk
siyaset ve medya tarihinde görülmemiş bir üslupla değerlendirdi. Şunu
söyledi: “Başörtüsünü çıkar demek donunu çıkar demekten farksızdır”
(Hürriyet, 6 Mart 2008)
Bu söz, özellikle başı açık Müslüman-Türk hanımları camiasınca “Yâni biz
donsuz mu sayılıyoruz?” kaygısına yol açtı.
Kısacası, AKP, ilk gününden itibaren türban meselesini bir tahrik ve kaygı
unsuru olarak öne çıkarmış; konuya hep bu üslûp ve zihniyetle yaklaşmıştır.
Tarih önündeki görünen müsebbipler ise iktidar partisi olan AKP ile, TBMM’ye
girdiği günden beri ona koltuk değneği (tabir halkındır) olan MHP’dir.
Türbanın bu şekilde dayatılmasının, sonra da demin değindiğimiz ‘nifak
yöntemi’ ile çözülmeye çalışılmasının temelinde Allah rızâsı ve din değil,
siyasal çıkar ile erkek hegemonyasını tehlikeye atmama kaygısı vardır.
Özetleyelim: Siyasal İslam’ın savunduğu tesettür, İslami hassasiyetlere
değil, Hıristiyanî hassasiyetlere uygundur ve bu şekliyle, bir
Hıristiyanlaştırma temayülünün göstergesidir. Zâten bu gösterge, bunun
yıllarca siyasal istismarını yapan AKP Genel Başkanı RT Erdoğan tarafından
da dolaylı bir biçimde ifâde edilmiştir. Erdoğan, İspanya’da verdiği ünlü
demecinde, bugünkü türbanın bir siyasal simge olarak alınmasının kimseyi
ilgilendirmediğini ifâde ederek türban bayraktarlığı yapan siyasetlerin esas
niyetini ve arka planını ortaya koymuştur.
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın